Sohbetler – Seyyid Abdülhakim El Huseyni / Şeyh Muhammed Konyevi

Sohbetler - Seyyid Abdülhakim El Huseyni, 



Nakşibendi durduğu müddetçe mürid’in amel defteri kapanamayacak. Yalanı (S.4) 


Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S.) iki kardeştiler. Bir kendisi, diğeri kardeşi Şehmuz. Şeyh Fethullah kendisine yol olarak ilim tahsilini seçti. Medreseye gitti. Daha sonra Şeyda – i Tâğî Hazret lerine gidip ona intisab etti. Seydaya hizmette bulunarak sâdâtı Nakişbendînin arasına karıştı. Saadatı Nakşibendi olduğu içindir ki, Kıyamete kadar, bu tarikatı Nakşibendi durduğu müddetçe, onun amel defteri kapanmayacak; Kıyamete kadar ismi anılacak ka zana yazılmaya devam edecek. 


Şeyh ve müridin kabir alemini görmesi yalanı (S.4) 


Keşif ehli bir kimse bir gün Gavsı Hizani’ye (K.S.A.) gelip, ” Kurban, kabristanımızda hrıstiyanlar vardır.)demiş. Gavs, “Na sıl hristiyan var?» deyince, «Kurban kabristanda yüzleri değil de sırtları Kıbleye çevrilmiş olan mevtalar gördüm.” karşılığını almış. Gavs (K.S.A.) tebessüm ederek. “Hayır onlar kafir değil, müslümandırlar. Onların dünyaya karşı aşırı muhabbetleri olduğu için melekler onların yüzünü Kıble’den çevirip sırtlarını Kıble’ye getirdiler. Dünyaya olan muhabbetleri yüzünden öyle oldular buyurmuştur. 



“Rufai tarikatına mensup olanı fırın yakmaz.” Yalanı (S.5)


Meselâ, Seyyid Ahmed El Rufâî (K.S.A.) Hazretleri’nin tari katinde olan müritleri de vanan tandırın içine girerler, fakat, ateş ten zarar görmezler. 


“İrşad zahirle olmaz manevi tasarruf mümkündür.” Yalanı (S.7) 


Gavs (K.S.A.) bir sohbetinde şöyle buyurdular- «Eğer irşad etmek vaaz ve nasihatla olsaydı, çok güzel vaaz eden, nasihatte, bulunan hocaların, mollaların etrafında cemaatlerin bulunması, onları irşad etmesi icap ederdi. Halbuki hiç de öyle değil» Demek ki bu iş zahirî değil. Bu iş. yani kulluğa davet vaaz ve nasihatin değildir. Ancak ve ancak sâdâtın manevi tasarrufu tesir ve irşada sebeptir. Yine Gavs (K.S.A.) bir sohbetlerinde şöyle buyurdular. «Bir şeyhe sormuşlar: (İşiniz nedir, sanatınız nedir, siz neyle meş gul oluyorsunuz?) diye. Demiş ki: (Bizim işimiz çözmek ve bağ lamaktır.) (Nasıl çözmek ve bağlamak Kurban?) diye sorduk larında şöyle cevap vermiş: «Demiş ki biz bize gelenlerin kalplerini dünyadan çözer, âhirete bağlarız.» 


Allah’ın tasarruf hakkını şeyhe verme iftirası (S.8) 


İşte böyle… Eğer zahiri tasarrufla, olsaydı, bunca kuvvetli vaizler, âlimler, gayet güzel vaaz ve nasihat ederek. Allahı anarak sohbet ederken birçok kimseyi de irşad etmeleri gerekirdi. Halbuki öyle olmuyor. Çünkü irşad işi tamamen manevî tasarrufladır. 


Gavs’ın üzerine yağmur yağmaz hurafesi (S.9) 


Gavslık alâmetlerinden «Yağmur yağınca gavslar yağmurdan ıslanmaz” ibaresini düşünerek köye yaklaşmaktadır. Mevsim bahar, gökte en ufak bir bulut kümesi bile yok. Nihayet köye vasıl olup Gavs Hz. ile buluşuyorlar. Hemen orada tepenin üzerinde oturarak sohbete koyuluyorlar. Az bir zaman sonra gök gürleyip, şimşekler, çakarak sağanak halinde yağmur yağmaya başlıyor.Oysa ki ha- vada hiç bulut yoktu az evvel. Sığınacak bir ver olmadığı için iyice ıslanıyorlar. Tam bu sırada Abdurrahmani Taği Hazretlerinin aklına tasavvuf kitaplarında gördüğü (Gavslar yağmurdan ıslan- mazlar ibaresi geliyor. Başını kaldırıp Gavs-i Hizanî Hazretlerine baktığında ne görsün , üzerinde en ufak bir ıslaklık bile yok, sanki hiç yağmur yağmıyor. 



“Peygamberler yardıma gelir.” İftirası (S.10) 


Peygamberler (A.S.) dahi insanın yardımına gelirler, manen yardımcı olup insanı desteklerler. Eğer onların da manevi kuvvet ve destekleri olmasaydı, bu zamanda hiç kimse yakasını kurtaramaz, imanını muhafaza edemez ve onu koruyamazdı 



Mürid’in levh-i mahfuzu görme yalanı (S.17) 


Kendisine muhabbet ve bağlılığı çok fazla olan bir dükkân sahibi tüccar varmış. Papaz da onun sıksık ziyaretine gidermiş. Bu tüccar verilen vazifeleri yapıyor, samimi olarak çalışıyor ve nihayet keşfi açılıyor. Birgün virdini çekmiş, rabıtadayken, hele bir bakayım şeyhimin Allah yanında mertebesi ne kadar yücedir, diye Levhi Mahfuza nazar ediyor. Bir de ne görsün ? Bunca za man hizmet ettiği şeyhi orada müslüman değil, keşiş olarak yazılır.. Derhal şeyhine karşı kalbi soğuyor. Muhabbeti kesili yor. Hergün kendisine uğrayan hürmet ve saygı gösteren şeyhi o günden sonraki ziyaretlerinde bakar ki dükkancı hiç hürmet göstermiyor, adabı falan terk etmiş. Dayanamaz sorar: «Bana karşı soğuk davranıyorsun, muhabbetin kalmamış, bunun sebebi nedir ?» diye Israr eder. Tüccar evvela söylemek istemez, fakat ıs rar karşısında hakikati söyler : «Benim dinimde kafire hürmet yoktur. allah2ın inayetiyle keşfim kerametim açıldı. Levhi Mahfuza şeyhimin makamına bakayım, dedim. Baktım seni orada papaz 

olarak gördüm. Kâfire hürmet caiz olmadığı için sana hizmet etmiyorum.» Papaz donup kalıyor. 

“Burada benim papaz olduğumu bilen hiç kimse yok. Bunu bildiğine göre senin keşfin haktır. Müslümanlık da hak dindir.» 


Allah’a ve Cebrail’e iftira ve müride ilahlık vasfı verilmesi (S.31-32) 


Birgün Cebrail (A.S.) Rabbül Âlemîn’den soruyor : «Ey Rabbimiz, diyor, şu anda senin yanında en makbul kulun kimdir acaba? Lütfen bana haber ver, onu görüp tanımak istiyorum» Rabbül Âlemin de Cebrail’e : «Falan şehre git, filân yerde bir köprü vardır, şafaktan evvelki bir saatte orada bulun. Her kim öncelikle o köprüden geçerse bu zamanda en makbul kulum işte odur.» Cebrail (A.S.) emredilen memlekete gidip şafaktan evvel köprünün başında bekler. Bakar ki; fakir, kendi halinde bir adam, omuzunda bir ip olduğu halde çıkıp gelir. Doğruca köprüden geçip su başına giderek abdest alır. Seccadesini yayıp sabah namazının sünnetini kılar. Şafak atınca farz namazını da kılar. Sonra otu rup da güneş doğuncaya kadar virdini çeker. Güneş doğunca kalkıp odun toplar. Topladığı odunları sırtlayıp şehre doğru gitmeye başlar. Tam köprünün üstüne gelince karşıdan bir atlı belirir. Ayağında çizme, elinde kamçısı olduğu halde o da köprüye gelir. O sırada atı birden ürkerek üzerindeki süvariyi yere atar. Yerden kalkan süvari sofiye, sen benim atımı ürküttün, diye elindeki kamçıyla vurmaya başlar. Fena halde döver. Sofî’den ise hiç ses çıkmaz. Süvari dayağını bitirip atına binmeye gidince, sofi ondan evvel koşup atının başını tutarak süvarinin binmesine yar dım eder. Süvariye, «benim yüzümden attan düştün, üstün hep toz toprak oldu, özür dilerim, beni affet» diyerek helâllik ister ve «eğer hakkını helâl etmezsen, vallahi atının başını bırakmam» der. Atın dizginlerini tutup durur. Süvari nihayet bırak, git, işte, helâl ettim. Allah belânı versin» deyince sofî atı bırakır. Süvari yoluna devam ederken sofi de odunlarını sırtlamak üzere odunlarının yanına gelir. Tam odunlarını sırtlayıp gideceği zaman Ceb rail (A.S.) oradan çıkıp sofiyi durdurur. «Vallahi seni bırakmam. Eğer bana Cibril-i Emin’in yerini söylemezsen giden süvariden yüz defa daha fazla seni döver, ondan sonra da köprüden aşağıya a tarım» der. Sofî feryad u figan ederek: «Aman ben fakir, ben biçare, ben yüzükara bir kimseyim, nereden Cibril-i Emîn’in ye rini bilebilirim, onu nerden görmüşüm ki tanıyayım» diye yakınır ise de Cebrail (A.S.), «hayır elimden kurtulamazsın, vallahilazim, eğer Cebrail’in yerini söylemezsen seni fena halde döver, sonra da köprüden aşağıya atarım. 

Sofiye kanaat gelir ki bu adam dediğini yapacak kendini dövüp köprüden atacak. Çaresiz olduğu yerde oturur, gözlerini yumar, öylece bir müddet rabıtada kalır, sonra gözlerini açıp Ceb rail’e (A.S.) Allah’a kasem ederim ki, bütün gök tabakalarım ara dım, Cibril-i Emîn gökte değildi. Yer tabakalarını aradım, orada da bulamadım. Bütün Dünyayı dolaştım, yine yoktu. Ge riye yalnız biz ikimiz kaldık, ya sen Cebrailsin yahutta ben, Ken dimin Cebrail olmadığını biliyorum, geriye sen kalıyorsun, öyley se Cebrail senden başkası değildir» diyor. Bunun üzerine Cebrail, (A.S.) elini beline vurup, «Allah dostluğu sana mübarek olsun.” diyerek oradan ayrılıyor. 


Nakşi tarikatına bağlı müridin zikirden kalbinin yanması yalanı (S.49) 


Bir gün bir Kadiri, Mevlana Halid’in (K.S.A.) yanına gidip bizim zikrimiz şöyledir, böyledir, diye kadirilerin methini yapmış, bunun üzerine Mevlana Halid gelen Kadirîye: Bana yüz defa «Lailâheillallah» de bakayım, demiş. Gelen adam hemen başla mış zikre, bitirdikten sonra Mevlânâ Halid sormuş. Sende bir şey meydana geldimi, demiş. Hayır, demiş o adam. Bu sefer Mevlana Halid (K.S.A.) orada bulunan bir sofisine dönüp haydi şimdi desen zikir yap demiş. Sofi zikre başlamış. İkinci zikrinde sofinin kalbine ateş düşüp kalbi yanmış. Bundan sonra Mevlânâ Hâlid Kadirîye dönüp gördüm, işte. Bir de gelmişsin bize kadirinin vasfînı veriyorsun. Sen yüz defa zikrettin hiçbir değişme olmadı sende. Hava gibi çıkıp gitti. Bak sofi bir kere söyledi, ikincisinde sığdıramadı kalbine, ateş düşüp Allah’ın zikrinden kalbi tutuşarak yandı. 


“Her mürid Allah bir ruh yaratır.” İftirası (S.50


Bu Tarikat-ı Nakşibendî’de mürid tarikat alıp Nakşibendî olunca Rabbül Âlemin şeyhinin bir evrahını halk eder. O ervap dâima onunla beraber olur. Kal Dinde tasarrufta bulunur, İster o şeyhin milyonlarca müridi olsun, Rabbül Alemin her bir mürid için ervah yaratır. 



Beyzıd-i Bestami’nin İstanbul’daki müridini zinadan men etmesi yalanı (S.72-73) 


Bayezid-i Bestamî (K.S.A.) nin bir etbaı bir gün gelip kendini ziyaret ettikten sonra, Kurban, müsaade olursa bir sorum var, diyor. Bayezid-i Bestamî müsaade edince soruyor: «Kurban, diyor, Şey’in hakkı nedir? Vazifesi nedir? Ve müridin hakkı nedir?» Bayezid-i Bestamî: Çok büyük bir soru sordun sen. Sorduğun çok büyük bir sırdır. Cebavı ancak ihtiyaç hasıl olduğunda veri lir, buyuruyor. Mürid tekrar soruyor : «Kurban, ihtiyaç hasıl ol duğunda, dediniz. İhtiyacı nedir?» Ebayezid-i Bestamî bu sorusuna karşılık kendisine bir mektup uzatarak, «Al bu mektubu. İstan bul’a Sultan Mahmud’a götür» diye emrediyor. Mürid derhal mektubu alarak dışarıya çıkıyor ve yola koyuluyor. Halbuki mü ridin böyle bir yolculuğa hiç hazırlığı yok. Ne parası var, ne azığı var, ne de bineği var. Buna rağmen murid hiç tereddüt etmeden yaya olarak, bineksiz, parasız, pulsuz, hazırlıksız, çıplak olarak Şeyhinin ağzından söz çıkar çıkmaz derhal mektubu alarak yola koyuluyor. İki aylık bir yolculuktan sonra İstanbul’a varıyor. Mek tubu Sultan Mahmud’a takdim ediyor. Sultan Mahmud mektubu alıp okuyunca öpüp başına koyuyor. Sofiye de : Sen yoldan gel mişsin yorgunsun haydi istirahate çekil, diyor. Arkasından da bir cariye çağırarak git bak sofinin neye ihtiyacı var, ne yemek is tiyorsa hazırla, istirahatini temin et, diye emir veriyor. Cariye sofî’nin kaldığı odaya gidip canın ne yemek istiyorsa söyle, hazır- lıyayım, diye sorunca, sofî: Yoldan geldim boğazım toprak dol muş. Şöyle tatlı cinsinden, pekmezli bir şeyler hazırla da yiyeyim, diyor. Cariye kadın ateş, yakıp istediklerini hazırlamaya başladı ğında şeytan da gelip sofiye vesvese vermeye başlıyor. Şehveti depreniyor. Başını kaldırıp kadının saçlarına, güzelliğine bakınca dayanamıyor, elini kadının uzun ve güzel saçlarına dokunduru yor. Dokundurunca şeytan daha da vesvese vererek şehvetini ar tırıyor. Sofi hemen yerinden kalkarak niyetini tam bozmuş ola rak kapıyı kapatıyor. Artık kadınla zina arzusundadır sofi. Tam o sıra bir de ne görsün, duvar iki parça olup içinde Ebayezid-i Bes tamî, üzerinde cübbesi, başında sangı olduğu halde heybetiyle çık masın mı? Sofi kendinden geçerek bir nara atıp yere yıkılıyor. 

Ebayezid-i Bestamî (K.S.A.) sofiye dönerek: «Ey gafil ne yapıyorsun ? Yusuf ile Züleyhanın başına gelen fitne şimdi de senin başının üzerindedir.» diyor. Sofi bir müddet yerde kaldıktan sonra aklı başına gelip kalktığında bakıyor ki kimseler yok. Sabah olunca Sultan Mahmud’a gidip mektubunun cevabını alıyor. Tekrar gerisin geriye yola koyuluyor, iki ay gidiş, iki ayda geliş olmak üzere tam dört ay sonra mektubun cevabını getirip şeyhine veriyor. 

Ebayezid-i Bestamî: «Ha, geldin mi?» diyor. «Evet, kurban, geldim, diye sofi cevap veriyor. Ebayezidi Bestamî: «İyi, güzel. Sen gelene kadar ben de sorunun cevabını hazırladım. Şeyhin mürid üzerindeki hakkı: Her ne söylerse itirazsız, acizlik gösterme den hemen yerine getirmek. Senin yaptığın gibi. Demedin ki ya yayım, bineğim yok. Demedim ki parasızım, azığım yok, hazırlığım yok. Derhal iki aylık yola revan oldun. 

Müridin şeyh üzerindeki hakkına gelince : Onu hatalardan, günahlardan, emre uymamazlıktan muhafaza etmek korumaktır. O da benim seni günahtan koruduğum gibi der. 


Gavs çayda yıkanan kadın müridini görmesi hayasızlığı (S.73) 


Gavs, (K.S.A.) bir seferinde sohbet etti, buyurdu ki, «Gavs-i Hizanı (K.S.A.) tesbihat yaparken tebessüm etmişti. Orada ken disiyle serbest konuşabilenlerden birisi vardı. Sordu : «Kurban, dedi, senin hiç böyle adetin yoktu. Tebessüm etmenin sebebi aca ba ne olabilir,» Gavs şöyle buyurdu : «Bir müride kadın, Botan Çayı’nda yıkanıyordu. Saçını tararken tarak saçına takılıp kaldı. Canı acıdı. Benden istimdat etti. İşte ben de ondan dolayı tebessüm ettim. 


Geylani’ye ilahlık vasıflarının verilmesi şirki (S.73-74) 


Şeyh Ahmed er Rufaî (K.S.A.) Hazretlerinin talebelerinden Siirtli Molla Halil şöyle naklediyor. Diyor ki : «Bir gün hocamla ders yapıyorduk. Dışarda birisi belirdi. Pencerenin önüne gelip Hocama, Seyyid Ahmed, acele durma, gel, diye seslendi. Hocam hemen kalkıp ayakkabısını giyerek dışarı çıktı. Aradan bir müddet geçti. Tahminen on – onbeş dakika kadar. Hocam Şeyh Ahmed e? Rufaî döndü. Ben, «Şeyda, nereye gittin böyle?» diye sordum. Bana cevaben, «Beni çağıranı tanımadın mı ?» dedi. «Hayır, vallahi tanıyamadım» dedim Hocam; «O Şeyh Abdulkadir Geylanî idi. Geldi, beni çağırdı,» dedi. Ben tekrar sordum: «Sizi niçin çağırdı ? Nereye gittiniz?» diye. Şöyle cevab verdi. «Beni çağırdı, onunla Arap şehrine gittik beraber. Ağalarını bana gösterdi, abdest bozuyordu. Dedi ki: (Ben bunu vurup öldüreceğim ama olmuyor. Çünkü maneviyattayım ben. Ama onu küfür üzerine bırakacağım. Sen vur onu, öldür.) dedi. Ben de kılıcımla vurarak öldürdüm ve döndüm.» 

Molla Halil devamla : «Hocamın bir sözlerine, pek inanmadım.. Bir sev de diyemedim tabii. Fakat dersim bitince hemen not aldım. Gününü saatini yazdım, bu işi tetkik etmeye karar verdim, Bu işin haşa yalan olup olmadığını öğrenmek istiyordum. 

Aradan yirmi gün, bir ay geçti. Hocamdan izin istedim eve gideceğim diye. İznimi aldım..Doğruca bahsetmiş olduğu Arap şehrinin yolunu tuttum. Artık kaç gün kaç konak yol aldıktan sonra o Arap şehrine vardım. Bir defa aslını öğrenmeye azmetmiştim Sordum o şehir halkına «hani ağanız nerededir?” dedim «Vallahi ağamız öldürüldü.» dediler. «Nasıl oldu ? Sebep nedir ki?» diye üsteledim. Şöyle anlattıar : «Bahar mevsiminde ağamızla bir kabilenin üzerine vardık. Kuvvetliydik, vergi istedik, aldık. Seyyide olan bir kadın da vardı. Onu da çağırıp vergi istedi ağamız. Kadın vallahi ben fakirim. Verecek param yok. Üstelik yetimlerim de var. Ancak onların idaresini zorlukla yapabilmekteyim, diye yakındı Kadın dönünce Ağa elindeki değnekle kadının eteğini havalandırdı. Kadının çıplak vücudu meydana çıktı. Ağamız gülerek bakın bakın şu Arap kadınları kilotsuz dolaşıyorlar, diye eğlendi. Kadın çok utandı. Yüzünü Bağdada Şeyh Abdulkadir-i Geylânî’nin türbesine doğru çevirip tükürerek, eğer sende na- mus gayreti varsa, onu kabul etmezsin, diyerek uzaklaştı. 

Arkasından da ağamız ibriğini alarak abdest bozmaya gitti. Bekledik, bekledik gelmedi. Gidip baktığımızda ağayı öldürmüş olduklarını gördük. Yerde yatıyordu. Kimin neden dolayı öldürdüğünü bilmiyoruz ve öğrenemedik de. 



İbrahim Ethem’in karısını süsleyip şeyhine takdim etmesi hayasızlığı (S.126) 


Tarikat alamayan İbrahim Ethem, memleketine döner. Üzerin de .kul hakkı varsa hepsini sahiplerine iade eder. Padişahlığı, saltanatı terk ederek tekrar şeyhin huzuruna varır. Tarikat alıp tövbe ederek yüzünü Allaha çevirir, amel etmeye başlar. On-onbeş sene emek vererek amel eder. 

Bir gün şeyhi İbrahim Ethemi çağırır. «Benim canım şarap istiyir. Falan çarşıda, falan dükkânda vardır. Git, bana al getir» der. İbrahim Ethem hiç kalbini bozmadan itikadını zedelemeden hemen ; kalkıp söylenen dükkâna gider. Şarabı alır, getirir, şeyhine arzeder Şeyhi istemiyorum artık, canım istemiyor diyerek şarabı reddeder 

İbrahim Ethem için imtihan devresi başlamıştır artık. Şeyh onu tecrübelerinden geçirmektedir. 

Aradan bir müddet geçer. Şeyhi tekrar onu çağırarak canım güzel bir kadın istiyor, der. İbrahim Ethem peki, kurban, diyerek huzurundan çıkar. Düşünmeye başlar: «Şeyhimin emrini acaba nasıl yerine getireceğim» diye. «Eskiden olsaydı padişahlık zamanında etrafımda bir çok güzel kadın vardı. Fakat şimdi ne yapacağım? Şeyhimin arzusunu nasıl yerine getireceğim» diye düşüne düşüne eve varır. Eve girer, karısına: «Hanım kalk. En iyi elbiselerini giyin. Ziynetini tak, beraberce şeyhimin yanına gideceğiz» der. Hanımı hazırlanır, beraberce çıkarlar. Şeyhinin huzuruna vararak «Efendim, emriniz üzerine getirdim» der. Şeyhi «Neyi getir din?» diye sorunca. Siz benden genç ve güzel bir kadın istememiş miydiniz? Kendi hanımımdan daha güzelini bulmama imkân olmadığından onu getirdim» diye durumunu arz eder. 

Şeyhi İbrahim Ethemin hanımını hemen geri gönderir. Yapmış olduğu bu tecrübeyi kafi görür. İtikadını, teslimiyetini tam olarak ölçen şeyh hemen İbrahim Etheme halifelik verir. İbrahim Ethem zamanının en büyük evliyası olur. 


Allah’ın tasarruf hakkını Gavs’a verme sapıklığı (S.225) 


Gerçi dünya büyüksüz olamaz, Dünyada daima Gavs vardır. Tâ Kıyamet’e, Nefha-i Sûr’a kadar da bulunacak, böylece tasarruf edecektir. Bazıları tasarruflarını zahiri olarak yaparlar, bazıları da bâtınî…. Kimse tarafından bilinmezler, tanınmazlar. Ama Şâh-ı Hazne’nin tasarrufu ise hem zahirî hem de bâtını idi. Zahiren de ümmet-i Peygamber’ (A.S.V.)e hidayet saçıyordu, batinen de. İnsan yakinen anlıyordu ki Şah-ı Hazne yeryüzünün sultanıydı. 

Sohbetler – Seyyid Abdülhakim El Huseyni

 

Sohbetler 1 – Şeyh Muhammed Konyevi


Şeyh Seyda Muhammed Konevi Hazretleri’nin hayatı (S.9-10) 

Şeyda Hazretleri, l942 yılında Mardin ilinin Kızıltepe ilçesine bağlı Konaklı köyünde doğdular. Altı yaşına geldikleri zaman, o yıl köylerine açılan ilkokula kaydoldular. Öğrenimleri devam ederken aynı zamanda dayılarının yanında Kur’an-ı Kerim öğrendiler. Bu esnada dayıları O’na, “Seni medreseye göndereceğim” derlerdi. Şeyda Hazretlerinin okul öğretmenleri O’nu öğretmen okuluna gönderme kararı verdiler. Bu zaman zarfında Şeyda Hazretleri öğretmen okulunda namaz kılmaya müsaade etmediklerini öğrenip, bu karara karşı çıktılar. Okulu bitirince bir süre kendi koyunlarına çobanlık yaptılar. 

Şeyda Hazretleri, aradan bir süre geçince yanına bir yatak alarak evden kaçtılar. Bir medreseye yerleştiler. Kendisi o günlerden bahsederken; «O günlerin tadı bambaşka idi. ilim ve din aşkı bizi öyle sarmıştı ki, eve geldiğim zaman, akrabalarımız; “ilim ve din aşkından deli olacaksın” diye üzüldüklerini beyan ederlerdi.» diye aktarıyor. 

Medrese yılları boyunca bütün arkadaşları ile hoş geçinmeye çalışır ve bu hususta azami dikkat sarfederlerdi. Hocalarını da memnun etmek için var güçleri ile çalışırlardı. Hatta hocalarından birisinin şöyle dediği nakledilmiştir. “Yalnızca o talebeliğin hakkını veriyordu.” Şeyda Hazretleri hocalarını anarken; “Allah onlardan razı olsun» diye dua ediyorlar. 

Medrese arkadaşları ile çok iyi geçinmelerine rağmen, birgün bir arkadaşı ile ağız kavgası yapmışlar. Şer’an dahi arkadaşı haksız olmasına rağmen o gece herkesin uyumasını bekleyip, daha sonra gidip arkadaşından özür dilemiş ve helalleşmişlerdir. Böyle davranmalarına neden olarak şu Ayeti Celileyi gösteriyorlar. “Bir kimse sahibi bilcem’den (birlikte olduklarından) sorulacaktır.” 

Hocalarından birisi de Seyda-i Molla Süleyman Banihi idi. Çok yaşlı idi. Hatta Şah’ı Hazne (k.s.)’nin halifesi olan Şeyh Abdurrezzak da ondan ders almıştır. 

Şeyda Hazretleri, bir arkadaşı ile beraber medreseden ayrılmaları icap etmiştir. O zaman Seyda-i Süleyman Banihi onları yanına alıp evine götürdü. Ve çay ikram etti. Dedi ki; «Bugüne kadar çok talebe okuttum. Ancak hiçbirinin gidişine bu kadar üzülmedim. Siz hem talebe olarak hem de ahlak olarak çok başkasınız. Gidişiniz beni üzüyor.» işte böyle hocalarını memnun ederlerdi. 

Medrese yılları esnasında bütün talebeler harmanlara çıkarak zekat toplarlardı. Şeyda Hazretleri ise okumasına devam ederdi. Ramazan ayında civar köy camilerine giderek imamlık yapıp harçlık temin ederlerdi. Bu şekilde devam edip, daha sonra kayınpederi olan Molla Abdussamed Hazretlerinden mollalık icazetlerini aldılar. Ve memleketleri olan Konaklı köyüne döndüler. 

Konaklı köyünün imamı amcalarının oğlu idi. O kişi bu görevden ayrılınca köy halkı görevi kendilerine teklif ettiler. Şeyda Hazretleri kendi köyleri olması sebebiyle kabul etmek istemedi. Ancak ısrar üzerine onlara iki şart koştu. Bunlardan biri davul-zurnalı düğünlerin terk edilmesi ve kadın erkek bir arada oynamamaları idi. ikincisi ise beraberlerinde getirdikleri talebelerin bakımını üstlenmeleri idi. Köylüler bu şartları kabul ettiler. Şeyda Hazretleri orada küçük bir medrese yaparak, üç yıl ikamet ettiler. 

O günlerden kalan bir anı şöyledir: Köy halkından birisi başka bir köyden kız istedi. Kız tarafı davul-zurnalı düğün isteyince şu cevabı verdi; «Kızınızı altınla süsleyip verseniz de, biz imamımıza söz verdik. İsterseniz vermeyin.» diyerek karşılık vermişlerdir. Üç yıl sonra kendi tabirlerince; oradaki nasipleri bitti ve köylülerden birisi düğününü bu şekilde yapınca oradan ayrıldılar. O dönemde bazı geceler hayırlı bir yer ve hayırlı bir nasip dileyerek ağladıklarını anlatıyorlar. 

O sıralarda Gavs Hazretleri (k.s.) vefat etmişler ve Sevda Muhammed Raşid Hazretleri (k,s.) irşada başlamışlardı. Muhammed Raşit Hazretleri, Şeyda Hazretlerini Menzile davet ettiler. Bu davet üzerine yanlarında Molla Abdussamed olduğu halde menzile geldiler. Yirmi küsur yıl orada hizmet ettiler Hâlâ o günleri anarken.” Keşke bütün ömrümüz hizmetlerinde geçseydi. Allah (c.c.) onlardan razı olsun.” diyerek gözleri doluyor 

Seyda Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretlerinin ölümünden sonra altı ay teberrüken Menzil’de kaldıktan sonra, Seyyid Muhammed Raşid Hz. nin hayatta iken işaret buyurdukları Konya’ya hicret ettiler. Halen Konya’nın Ankara yolu üzerinde 


“Şeytanı yakanların yanına gittim .Şeytana o köpeğe inanma deder ve benim halimi bildiler.”yalanı (S.71) 

«Bir gün rüya aleminde ya da hal esnasında gördüm ki, şeytan çıplak olarak insanlarla oynuyor. Ona dedim ki: “Ey Lain, sen o kadar hayasızsın ki, insan- lara çıplak olarak oynuyorsun.» Şeytan. “Bunlar insan mıdır? Bunlar insan değil ki, ben onlardan haya edeyim. Bunların Allah’la hiç bir alakası yoktur” diye karşılık verdi. Ona “Peki seni yakan insanlar kimdir?” diye sordum. Şey tan “Filan camiye git, orada bazı insanlar görürsün, işte onlar beni yakıp mahvettiler” diye cevap verdi. Bu halden sonra uyandım baktım ki, gece yarısıdır. Hemen camiye gittim ve şeytana “Onlar seni ne ile yakıyorlar?” diye sordum. Şeytan “Ben onları aldatmak için yanlarına yaklaşıyorum; hemen «Allah» diyorlar. Bu sebeple beni yakıyorlar” diye cevap verdi. Bundan sonra o adamların yanına gittim, selam verdim ve birisi bana dönerek “Sen o köpeğe inanma” dedi. Anladım ki onlar, benim bu halimden haberdardırlar.» 

İşte onlar, daima Allah-u Zülcelâl ile beraber bulunuyorlardı, insan Allah’la beraber bulunduğu zaman, Allah-u Zülcelâl’in kudret ve azametinin karşısında kimsenin duramayacağını anlar. Onun için sahabiler, Hz. Peygamber (a.s.v.)’a «Ya Resulallah, evliya kimdir?» diye sormuşlar. Hz.Peygamber (a.s.v.) «Kim onun yanına giderse ona Allah’ı hatırlatır.» diye cevap buyurmuştur. Çünkü evliyalar daima Allah-u Zülcelâlden bahsederler. Onun için her zaman iyi kişilerle beraber olup, onların sohbetlerine gitmek gereklidir. Bu konuda Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: 

“Sadıklarla, (doğrularla) beraber olun.” (Tövbe:119) 

Bir mürşid-i kamile, 
«Sizin işiniz nedir, ne ile meşgulsünüz?» diye sorduklarında, «Bizim işimiz, çözmek ve bağlamaktır.» cevabını vermiş, tekrar «Bağlamak ve çözmek ne demektir bizi aydınlatır mısınız ?» diye sorduklarında, şöyle cevap buyurmuştur: «Biz, bize gelen kimselerin kalplerini dünyadan çözer, ahirete bağlarız.» 

İşte bu söz, çok doğru bir sözdür. Allah’a ulaşabilmek için bir Allah dostuna ihtiyaç vardır. İnsan ancak bir Allah dostu vasıtasıyla Allah’a ulaşabilir. Bu yolu takip etrnek lazımdır. Aksi halde Allah’a ulaşmak çok zor olur. 

İnsan devamlı zikir ve sohbet meclislerine gittiği zaman, günahkar da olsa, Allah-u Zülcelal’in af ve mağfiretine mazhar olur . Nasıl, kar güneşin karşısında eriyorsa, günahlar da o şekilde eriyip yok olur. Allah-u Zülcelâl, daima kendine ibadette bulunmayı hepimize nasip etsin. İnşaallah-u Teâlâ. 



Şeytanla Abdulkadir Geylani konuştuğu yalanı (S.121-122) 

Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) bir gün dışarda iken, şeytan bir bulutun içine girerek nur şekline girdi ve ona; 

«Ey Abdulkadir, sen hakiki olarak makamına eriştin. Artık senin ibadet ve taatına lüzum yoktur.» dedi. 

Şeyh Abdulkadir-i Geylani; 

«Ey lain sen bana ne diyorsun, çık oradan!» dedi. 

Şeytan; 

«Eyvah, sen beni nasıl bildin.» diye sordu. 

Şeyh Abdulkadir Geylani; 

«İlmin bereketiyle bildim. Çünkü senin sesin bir taraftan geliyordu. Eğer Allah’ın sesi olsaydı, O’nun sesi her yerden gelecekti. Bunun için biliyorum ki, sen şeytansın.» diye cevap verdi. Bunun üzerine şeytan; 

«Hakikaten sen ilmine kurban ol, çünkü senin gibi bu makamda olan yetmiş bin evliyayı küfre götürdüm.» dedi. 

Şeytan bir gün İmam-ı Şafii’ye ; 

«Beni dilediği şekilde yaratan ve dilediği şekilde kullanan, istediği zaman cennet ve cehenneme atacak olan Allah adil mi yoksa zalim midir?» diye sorar. 

İmam-ı Şafii biraz düşündükten sonra; 

«Şayet seni, senin arzuna uyup da yaratmışsa zulmetmiştir. Yok şayet kendi dilediği gibi yarattıysa, o dilediğini yapar.» cevabını verir. 

Şeytan sonra İmam-ı Şafii’ye; 

«Ey Şafii, ben bu sorumla yetmiş bin abidin fikrini bulandırıp onları kulluk tan alıkoydum.” der. 



Allah adına uydurulan masal (S.201-202) 

İsrailoğulları arasında bir abid kişi vardı. Geceleri Allah-u Zülcelâl’e ibadet eder, gündüzleri de malını halka satardı. Hemen her zaman da, nefsine, «Ey Nefsim, Allah’tan kork» derdi. Günlerden bir gün, yine malını satmak için, evinden çıkü. Şehir yöneticisinin kapısının önüne geldi, malının adını söyleyerek seslendi. Yöneticinin karısı baktı ki; kapı da satıcı bir erkek, yüzü de pek güzel, benzerini görmemiş.. Kadının nefsi o abid erkeği çekti ve onu evine çağırarak; “Ey satıcı, elbiseni çıkar, ipekli elbise giy, istediğin kadar da buradan mal al” dedi. Satıcı abid nefsine hitaben ” Ey nefsim Allah’dan kork” dedi. Kadın, «Vallahi, kendini bana teslim etmedikçe kapıyı açmam» dedi. Sancı abid,-yine nefsine «Ey nefsim. Allah’tan kork» dedi. Daha sonra, bir saat kadar, o kadının elinden kurtulma çarelerini düşündü ve kadına «Ey yönetici karısı, bana mühlet ver. Abdest alayım ve iki rekat namaz kılayım» dedi. Abid. abdest aldı, evin damına çıktı ve orada iki rekat namaz kıldı. Namazdan sonra yere baktı ki yer yirmi zira kadar yüksektir. 

Daha sonra, gözlerini göğe dikti. Rabbi’ne münacaat edip ağlaya ağlaya «Ben, sana yetmiş senedir kulluk ediyorum, beni o kadının elinden kurtar, yoksa o kadına kapılacağım” dedi. Bundan sonra, kendisini damdan aşağı attı. 

O kendini damdan aşağı atar atmaz, Allah-u Zülcelal, Cebrail (a.s.)’a «Kulumun elinden hemen tut, benim cezama çarpılma korkusundan kendisini damdan aşağı attı, yere düşmeden yetiş» buyurdu. Cebrail (a.s.) hemen indi, yere düşmeden satıcı abidi tuttu ve yere oturttu. Bundan sonra abid, kadının şerrinden kurtulup evine gitti. Ailesinin yanına gittiği zaman çok acıkmıştı. Ağlamaklı ve hüzünlü bir şekilde kadının yanına Oturdu. 

Tam bu sırada, komşularından bir adam geldi ve ödünç olarak bir ekmek istedi. Abid, o adama «Vallahi, günlerdir bizde ekmek yok, istersen tandıra da bakabilirsin» dedi. Ödünç ekmek isteyen, tandıra baktığı zaman gördü ki; tan dırda taze pişmiş ekmek var. Durumu abide haber verdi. Birlikte ondan yediler. Abidin karısı bu işe şaşırdı ve «Bu keramet sendendir, benden değil. Bunun sırrı nedir?» diye sordu. Abid, işin sırrını açıkladı ve hep birlikte Allah-u Zül-celâl’e şükrettiler. Bu arada Allah-u Zülcelâl’in ayet-i kerimede buyurduğu şu mana zuhur etmişti: 

«Bir kimse, Allah için takva yolunu tutarsa… Allah ona bir çıkış yolu nasib eder, ummadığı yerden de rızkım yollar.» (Talak: 2-3) 



Mehdi ile ilgili uydurma rivayetler (S.261-263) 

«Kıyamet kopmadan önce, Allah-u Zülcelâl benim evladımdan birisini yaratır ki, ismi benim ismim gibi, babasının ismi babamın ismi gibi olur ve dünyayı adaletle doldurur. Ondan önce dünya zulümle dolu iken, onun zamanında dünya adaletle dolar». 

Rivayetlerin çoğunda onun ismi Muhammed olarak geçer, bazı rivayetlerde ise, Ahmed diye anlatılır. Babasının adı Abdullah’tır. Çünkü Tirmizi’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v.) şöyle buyurmuştur: 

«Onun ismi ismime, babasının ismi de (babamın ismine) muvafık olacaktır» 

Mehdi (a.s.)’ın şemaili: açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, dişleri parlak ve seyrek bir kişidir. Sağ yanağında, inciyi andıran, bir yıldız gibi yüzünü aydınlayan bir işaret vardır. Sakalı sık, omuzunda Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın nişanı vardır. Uylukları uzundur, rengi Arap rengidir. Dilinde ağırlık vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman, sağ elini sol dizine vurur. Otuz ile kırk yaşı arasında olacaktır. Allah’a kargı son derece boyun eğicidir. Üzerinde iki pamuk abası vardır. Ahlâk bakımından Hz. Peygamber (a.s.v.)’a benzer. 

Mehdi (a.s.), Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın yolunda gidecek, uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacaktır, Ahir zamanda aynı Hz. Peygamber (a.s.v.) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. Zülkarneyn ve Süleyman gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Salibi (haçı) kıracak, domuzu öldürecektir. Müslümanlara bütün her şeyi geri verecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. Her- şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hay-vanlar; denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaktır. 

Ümmet-i Muhammed içinde O’ndan memnun olmayan hiç bir fert kalmayacaktır. İyi ve kötü insanlar, onun zamanında görülmemiş bir nimete boğula cak, gökten bolca rahmet yağacak, yerlerde bereket artacak, bütün defineler bulunacak, bütün ülkeler ona kapılarını açacaktır. Her taraftan arıların kovana gelip sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar. 

İnşaatlara, ilkin olduğu gibi, gökten üç bin melek inip, muhaliflerinin yüzüne ve arkasına darbeyi indirecektir. Meleklerin başında Cebrail (a.s.), sonunda mi- kail (a.s.) bulunacak, O’nun zamanında kurtla koyun bir arada otlayacak, ço cuklar yılan ve akreple oynaşacak, insanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacaktır. Tefecilik, veba, zina, içki gibi fena ahlaklar kalkacak ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilip kötüler helak olacaktır . 

Mehdi (a.s.)’ın beraberinde Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın gömleği, kılına ve sancağı bulunacaktır. O sancak ki. Hz. Peygamber a.s.v.Vın vefatından bu güne kadar hiç açılmamıştır. Mehdi (a.s.)’ın zuhuruna kadar da açılmayacaktır. Onun sancağında «El-Biatu Lillah (Allah için biati» ibaresi vazıh olacaktır. Basında bir sarık bulunacak. Bu sarığın içinde bir adam çıkıp Mehdi’yi göstererek «İşte Allah’ın halifesi Mehdi! Ona uyunuz!» diye haykıracaktır. İnsanların kalpleri zenginleşecek, yeryüzü bereketle dolacak, Ka’be’nin altından define çıkaracaktır. Yahudiler onu görünce, birazı müstesna müslüman olacaklar, israiloğullarına deniz ikiye bölündüğü gibi, ona da bölünecek, arasından rahatlıkla geçip gidecektir. İsa (a.s.v.) ile buluşacak ve İsa (a.s.) onun arkasında namaz kılacaktır. Üzerinde Peygamberin alameti bulunacaktır. 

İste Mehdi (a.s.)’dan bu kadar bahsetmek sebebi sudur: bazı insanlar herkes bir yerde şu Mehdi midir, bu Mehdi midir? diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s.) r işte anlattığım bu özelliklere sahiptir. Zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi yada peygamber olarak müslümanlara lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s.) Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın yaşadığı gjbi yaşayacak ve onun ahlâkı Hz. Peygamber (a.s.v.)’ın ahlâkı gibi olacaktır. Hz. Peygamber (a.s.v.)-dan sonra da peygamber gelmeyecektir. Yalnız İsa fa.s.) ahir zamanda, Dı meşk’de Emevi Camii’nin doğusundaki beyaz minareye inecek ve Hz. Peygam ber (a.s.v.)’ın şeriatıyla amel edecek, yeni şeriat getirmeyecektir. 

Dediğim gibi, yalancı mehdi’ler ve yalancı peygamberler, tarih boyunca ve çeşitli devirlerde türlü kılıklarda kendilerini ortaya atmışlardır. Bunlar gibi yalancılar halen vardır ve kıyamete dek devam edip gidecektir. Ne var ki, her devrin yalancı mehdileri ve yalancı peygamberleri, kendi devirlerinde yaşayan insanları kandırabilecek şekilde ortaya çıkarlar. 

Deccal de kıyamete yakın bir zamanda çıkacaktır. İbn-i Kesir’in anlattığına göre: Allah-u Zülcelâl ilk önce şeytanı insanlara bela ettiği gibi, sonunda da Deccal’in insanlara musallat edecektir. Deccal çıktığı vakit, dünvavı felaket bulutları-kaplayacak, kendisi rüzgar önünde bulut gibi gidecek, yetmiş bin yahudi ona katılarak ve bütün dünyayı dolaşacaktır. Medine’ye gelmek istedi ğinde melekler ona engel olacaklar ve şehre giremeyecektir. Bir cemaat gelip Deccal’a inanacak, Decaal onların isteklerini yerine getirecek. Başka bir cemaati davet edecekse de onlar kabul etmeyeceklerdir. Bir harabeye uğradığı vakit, emri üzerine orada ne gibi hazine varsa dışarı çıkacak, mezarlıktan insan lar suretinde şeytanlar çıkacaktır. Bir yanında su ve bir yanında ateş olacak. Kendisine uymayanları ateşe atacak, uyanları da suya bırakacaktır. Gerçekte ona uyanların durumu kötüdür, asıl yanacak onlardır. Deccal’in alnında “Ka fir” diye yazılıdır ve bir gözü de kördür. 

Daha sonra Allah-u Zülcelâl, Dımeşk’de Emevi Camii’nin doğusundaki be-yaz minareye iki ellerini meleklerin omuzlarına dayamış olduğu halde İsa (a.s.)’ı indirecek ve İsa (a.s.)’ın yüzünden inci tanesi gibi terler dökülecektir. Misk saçan kokusu, on beş kilometreden duyulacaktır. Sonra Kudüs’ün Led kapısın- da Deccal ile karşılaşacak ve onu harbesi ile vurup öldürecek ve Deccal’in kanı yerin dibine kadar akacaktır. Sonra İsa (a.s.) cenneti bir kavme müjdeleyecek ve onlar da ona uyacaktır. Sonra Allah’ın vahyi üzerine İsa (a.s.) cemaatle birlikte Tûr-i Sina’ya çekilecek, bir taraftan Ye’cüc ve Me’cüc bütün mefsedet ve mel’anetleri icra edeceklerdir. Kudüs’e geldiklerinde; «Yer yüzünde ne kadar, insan varsa öldürdük, simdi de göklerdekileri öldürelim» diyecekler ve oklarını havaya kaldırıp atacaklar. Sonra Allah-u Zülcelâl küçük böcekleri bun lara musallat edip, onları helak edecektir. Sonra Tûr-i Sina dağında adamları ile birlikte yere inen İsa (a.s.), bunların leş kokularından kurtulmak için dua edecektir. Allah-u Zülcelâl de leş kaldıran kuşlarını gönderip bunları denize döktürecektir. İşte bu sırada Öyle bir düzenlik olarak ki, kurt koyun ile yürüyecek ve yıkılan şehirler yeniden tamir edilecektir… Hz. Peygamber fa.s.v.1 bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: 

İsa (a.s.) yeryüzüne inip bütün put ve haçları kırdıktan ve yeryüzünü ada letle düzenle koyduktan sonra Mehdi ile buluşacak ve aralarındaki anlaşma neticesinde, Mehdi imam olup namazı kılacaklar ve İsa (a.s.) yedi yıl halifelik yapacaktır» 

İsa (a.s.) yeryüzünde iken güneş batıdan doğacaktır. Artık bunu gören herkes imana gelecek, fakat kıyamet alametleri kesin olarak görüldüğü için, bundan sonraki iman makbul olmayacaktır. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: 

«Güneş battığı vakit yine doğudan doğmak için Allah’tan izin ister, fakat kendisine bu izin verilmez de Batıdan doğar. Hatta güneş üç gün geçtikten sonra doğacaktır. Gece ibadet edenler bunun farkına varıp tövbe ve istiğfar ederler. Güneş batıdan doğup tam zeval yerine geldiği vakit, ay da aynı yere gelmiş olacak ve orada ay ile güneş tutulması olacaktır. Bir süre sonra açılacak ve yine Batıdan batacaktır. Sonra eskisi gibi Doğudan doğup Batıdan batacaktır. Ancak bundan sonra tövbe kapısı kapanmış olacaktır» 

Bu olaylardan sonra İsa (a.s.) Medine’ye gidip, orada bir kadın ile evlenir ve kız çocukları olur. Yeryüzünde tam kırk yıl kaldıktan sonra vefat eder ve Hz. Peygamber (a.s v)’ın yanına defnedilir 

Sohbetler 1 – Şeyh Muhammed Konyevi, Ümran Yayınları, Ankara 1998

 

Sohbetler 2 – Şeyh Muhmmed Konyevi


“Ey habibim, sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.”yalanı (S.13) 

«Ey Habibim, Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.» Bu söz hadis-i kudsi olarak söylenmiş ise de sahih rivayete göre, hadis-i kudsi olmayıp, bazı evliyalara ilham yoluyla gelmiş olan bir kelamdır.

Rüya ilim olmadığı için amel edilemez ve kitaplara yazılamaz (S.27)

“Gördüm ki, kıyamet kopmuş, insanlar da mahşer meydanında toplanmışlar. Terazi kurulmuş ve Sırat köprüsü uzatılmış. Önce Abdülmelik b. Mervan’ı getirdiler ve kendisine; «Şu Sırat köprüsünün üzerinden geç!» dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koydu, yürümek istedi ve bir iki adım atmadan cehenneme düştü. Bundan sonra Velid b. Abdülmelik’i getirdiler ve kendisine «Şu Sırat köprüsünün üzerinden geç!» dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koyar koymaz, cehennem ateşine düştü. Diğer halifelerin hepsi de böyle oldu. Ya Emirü’l-müminin sonunda seni getirdiler.» 

Cariye böyle der demez, Ömer b. Abdulaziz bir bağırış bağırdı, şiddetli bir şekilde çırpınmaya başladı. Tıpkı ağa giren bir canlı balık gibi, başını yere vurup duvara çarpıyordu. Diğer tarafta cariye «VALLAHi, seni cennette gördüm. Sen Sırat köprüsünü selametle geçtin» diye bağırıp duruyordu. Ne var ki, Ömer b. Abdulaziz, çırpınmasından vakit bulup onun anlattıklarını anlayamıyordu.

Dediğim gibi, cemaat halinde kılınan namazların ilk tekbirinde yetişmekte çok çok sevap vardır. 



Zülkarneyn ile bir cemaatin tartışması yalanı (S.46)

Zülkarneyn, zamanında, bir yere giderken garib bir cemaat gördü. Kendi evlerinin arasında kabir kazmışlar ve yemekleri de ottan ibaretti. Zülkarneyn yerine gittikten sonra onların ileri gelen büyüğüne bir elçi gönderdi. Fakat adam «Benim Zülkarneyn’e ihtiyacım yoktur. Eğer onun ihtiyacı varsa o yanıma gelsin» dedi. Elçi durumu Zülkarneyn’e anlatınca «Hakkikaten benim ona gitmem lazımdır» diyerek kalktı ve yola çıktı. Onların yanına gidince «Siz gelmediniz işte biz geldik» dedi. Adam «Doğrudur, çün’kü bizim sana ihtiyacımız yoktur” dedi. Zülkarneyn «Ben hiç böyle bir cemaat görmedim, neden evlerinizin arası) na kabir kazdınız?» diye sordu. Adam «Bu kabri daima ölümü hatırlamak içirt kazdık. Bu kabir önümüzde olduğu zaman, daima ahiret aklımızda oluyor ve daha çok ibadet alıyoruz» dedi. Zülkarneyn «Peki neden yemek yemiyorsunuz?»’ diye sordu. Adam «Eğer yemek yersek vücudumuz büyür ve o vücudu, bu kabrin \ içinde kurtlar yiyecektir. ALLAH’ın otu çoktur ondan yiyoruz.» dedi. 

Bundan sonra bir kafatası eline aldı «Bu kimdir, biliyor musun?» diye sordu. Zülkarneyn «Hayır, bilmiyorum» diye cevap verdi. Adam «Bu da senin gibi bir padişah idi. Onun mülkleri, hâzineleri vardı ve o kadar zalim idi. Bak sonu ne oldu!..» dedi. Adam elini başka bir kafatasının üzerine koyarak «Bu da adaletli bir insandı. İşte onun sonu da böyle oldu» dedi. Adam daha sonra elini Zülkarneyn’in başına koydu ve «Acaba bu baş öldükten sonra zalim padişah gibi mi, yoksa adaletli bu kimse gibi mi olacak?» dedi. Bu esnada Zülkarneyn ağlamaya başladı ve «Senin bu nasihatin bana yeter. İstersen her gün bana nasihat etmek için vezirim ol.» dedi. Adam «Hayır! bütün dünyayı bana versen yine de olmam. Ben halimden memnun” dedi.



“ALLAH onun ruhunu huzuruna çağırdı.” Yalanı (S.57) 

Ebu Said el Hudri (r.a.) anlatıyor:

“Bir insan vardı… Dünyada yapmadığı günah kalmadı. En sonunda eceli gelip öleceği vakit kendi vasiyetini yaptı. Şöyle vasiyet etti; “Ben öldükten sonra benim vücudumu parça parça yapın. Parçalarımı ateşte yakın. Bir kısmını denizlere, bir kısmını dağlara, bir kısmını rüzgara savurun, atın. Ayrı ayrı yerlere dağıtın” diye vasiyet etti. Vefat ettikten sonra ALLAH-u Zülcelâl onun ruhu nu huzuruna çağırdı ve sordu “Senin niyetin, maksadın ne idi?Niçin böyle vasiyette bulundun?..” Onun ruhu; “Yarabbi! Benim işlemediğim günah kalmamıştı ve senin azametinden korktuğum için, ben de böyle bir vasiyette bulundum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ecelim de gelmişti, Ya rabbi ben senin, korkundan böyle yapmalarını vasiyet ettim. Benim maksadım buydu” dedi. 



Bir müminle kafirin balık yakalaması yalanı (S.66) 

Anlatıldığına göre zamanın birinde, bir mümin ile bir kâfir balık ayına çıkmıştı. Kâfir, putların adını anarak ağını atıyor ve ağını yukarı çektiğinde balıkla dolu olduğunu görüyordu. Mümin ise ALLAH’ın adını anarak ağını atıyor ve ağını çektiğinde hiç balık tutamıyordu. Nihayet akşam üzeri ağına bir balık takıldı. Fakat o da sıçrayarak tekrar dereye atlayıverdi. Böylece mümin bir tek balık bile tutamazken, kâfir balık dolu torba ile geri dönmüştü. Bu durum, müminin koruyucu meleğini üzmüştü. Fakat gökyüzüne çıkınca, Allan ona müminin Cennetteki yerini gösterdi. Melek orayı görünce; ‘VALLAHi, o buraya gelecek olduktan sonra, karşılaştığı hiç bir tersliğin zaran yoktur.” dedi. 

ALLAH aynı meleğe bir de kâfirin yerini gösterince. ‘VALLAHi, o sonunda buraya gelecek olduktan sonra, eline geçen bir dünya nimeti kendisine yaramaz.” dedi. 


Hz. Peygamber (a.s,v.) Efendimiz’in şöyle buyurduğu anlatılmıştır: 

“Sabır üç türlüdür; şöyle ki; musibete sabır, taata sabır, mahiyetten uzak durmaya sabır.”



Şeytanın Hz. Musa’ya ALLAH’a şöyle beni affetsin yalanı (S.71-72) 

Rivayet edildiğine göre şeytan birgün Hz. Musa’ya (a.s.) gelerek, kendisi ne; «Sen ALLAH tarafından seçilerek peygamber olarak gönderilmiş ve doğru dan doğruya onunla konuşma mazhariyetine erişmiş bir kimsesin. Ben de ALLAH’ın mahlukatından biriyim. Rabbine karşı tövbekar olmak istiyorum ona söyle de tövbemi kabul etsin.» dedi. Hz. Musa (a.s.) duyduğu bu sözlerden dolayı sevindi. Hemen su isteyerek abdest aldı ve ALLAH’ın dilediği kadar namaz kıldıktan sonra, Rabbine; «ALLAHım şeytan senin mahlukatından biridir. Senden tövbesini kabul etmesini istiyor, onun tövbesini kabul et!» diye dua etti. Bu sırada kulağı na, «Ya Musa, o tövbe etmez.» diye bir ses geldi. Fakat Musa yine, «Ya Rabbi. o tövbesini kabul etmeni istiyor.» dedi. Bunun üzerine ALLAH (c.c.), vahiy yolu ile Musa’ya (a.s.) duasını kabul ettiğini bildirerek; «Şimdi Şeytana söyle de, Ademin (a.s.) mezarına secde etsin. Ben de tövbesini kabul edeyim» buyurdu. Bu vahiy karşısında çok sevinen Musa (a.s.), hemen geri dönüp şeytana durumu anlattı. Fakat şeytan, Musa’nın (a.s.) anlattıkları konusunda küplere bindi ve büyük bir kibirlilik edası ile; «Ben ona diri iken secde etmemiştim, hiç onun ölüsüne secde eder miyim!..» dedi. Böyle dedikten sonra Hz. Musa’ya (a.s.) dönerek, “Ya Musa, benimle Rabbin arasında şefaatçi olduğundan dolayı hakkın var. Bu yüz den sana 3 öğüt vereyim, şu üç durumda beni hatırlayıver: 


“Öfkelenince beni hatırla Çünkü o sırada ben vücudunda dolaşan kari gibi kalbinde dolaşırım. Düşmanla karşılaştığın an beni cephede hatırla. Çünkü düşmanı ile karşılaşınca insanoğluna sokulur ve ona eşini, ailesini, malımı ve çocuklarını hatırlatırım ki; cepheden kaçıversin. Sakın namahrem kadınlarla oturma. Çünkü ben o sırada, bir yandan undan sana ve bir yandan da senden o na gidip gelerek aranızda mekik dokurum.” 


Ruhun alınmasında , ALLAH’a , Azrail’e iftira (S.75-76) 

Naklederler ki bir insanın eceli geldiği vakit Azrail (a.s.) onun ruhunu almaya gelir. İlk önce onun ağzından ruhunu almak ister. Eğer dünyada ağzı, dili zikirle, ibadetle hayrı anlatmayla meşgul olmuşsa, Azrail (a.s.)’a izin vermeye cektir, ben kabul etmiyorum diyecektir. Çünkü ben hep ALLAH-u Zülcelâl’in zik ri ve ibadetiyle, hayırla meşgul oldum diyecektir, bırakmıyorum diyecektir. Azrail (a.s.) ALLAH-u Zülcelâl’in huzuruna geri dönecektir. Bakın ibadet, ALLAH-u Zülcelâl’in zikri, Azrail (a.s.)’ı bile perişan ediyor. Neden?.. Çünkü o da ALLAH-u Zülcelâl’in elinde.. 

Azrail (a.s.) ALLAH-u Zülcelâlin huzuruna varınca diyecek ki; «Ya Rabbi, se- nin kulun beni perişan etti, onun ruhunu ağzından almak istedim bırakmadı» ALLAH-u Zülcelâl; «Git başka bir yerinden al» diyecek… Azrail (a.s.) bu sefer gelip ellerinden ruhunu almak isteyecek. Eller de «Hayır, ben ALLAH için sadaka yerdim, ALLAH için hizmet ettim» deyip izin vermeyecek. Azrail (a.s.) umutsuz kalacak Ayakları tarafından yaklaşacak. Ayaklar da, «Ben camiye gittim, hayır (işlerine koştum, namaz kıldım» deyip izin vermeyecek. Böylece Azrail (a.s.) nereden giderse gitsin, o kul salih bir kişi ise, her azası ALLAH-u Zülcelâl’in emirlerine uyduysa, hiç bir aza ona izin vermeyecektir, Onun ruhunu alması için Azrail (a.s.), yine ALLAH-u Zülcelâl’in huzuruna çıkıp; «Ya Rabbi, senin kulun bırakmadı ki, onun ruhunu alayım. Onun ruhunu almam için, benim için hiçbir tarafından yol yok.» der. Eğer biz ALLAH-u Zülcelâl’e aşık isek, ALLAH-u Zülcelâl’in zikrine aşık isek, ALLAH-u Zülcelâl Azrail (a.s.)’a diyecek ki; «Benim ismimi onun karşısına koy, onun ruhu bana aşık olduğundan, be nim ismimle meşgul olacak ve onun ruhu ağzından birden çıka cak, sen hiç zahmet çekmeyeceksin” diyecektir . 



Mezarın başında selavat getirme ve cennet kazanma yalanı (S.105) 

Bir gün bir kadın, Hasan-ı Basri (k.s.a.)’nin yanına gelmiş. Kadın, kızının öldüğünü ve Hasan-ı Basri’den bir dua öğrenip, onun kabrindeki halini öğrenmek istediğini söylemiş. Hasan-ı Basri’nin ona bir dua öğretmesi üzerine gitmiş. Kadın, bir müddet sonra geri gelip, «Ben kızımı katrandan bir cehennem elbisesi giymiş ateşte yanıyor gördüm» denir. Bunun üzerine, Hasan-ı Basri de aynı duayı okuyup gece yatmış ve kadının kızını cennet bahçelerinde görüp, bu hale şaşırmış. Oysa ki, kızını annesi, bir kaç gün önce cehennem ateşinde yanarken görmüştü. Kıza sormuş «Sen cehennem ateşinde yanmıyor muydun, oysa şimdi, cennet nimetleri içindesin, nasıl oldu bu?» diye. Kız «Doğrudur. Bir kaç gün önceye kadar halim perişandı, fakat mezarlığın yanından bir ALLAH dostu geçerken bir defa salavat getirdi ve sevabını bizlere bağışladı. Bizim me zarlıkta tam 500 kişi vardı. Biz bu sevabı paylaştık ve bana düşen pay ile cennet nimetlerine kavuştum» demiş.



Veliye “Senin amelin kabul olunmaz” diye bir nida geldi yalanı (S.106-107) 

Bir evliya vardı. Devamlı dua eder,” amelinin kabul olup olmadığını merak ederdi. Bir gün «Senin amelin kabul olunmaz» diye bir nida geldi. Evliya, çok üzüldü ve sebebini sordu «Çünkü senin hanımın filan yere gittiğinde, orada namazını kılmadı» diye cevap geldi. Hemen gidip hanımına durumu sordu, o da doğru olduğunu, namazı kılamadığını söyleyince, O evliya «Seni ALLAH Rızası için boşuyorum dedi». Sonra tekrar ibadet yaptı ve dua etti. Bunun üzeni ne «Şimdi senin amelin kabul olundu» diye bir daha nida geldi.

İşte, namazı kılmanın ağırlığı böyledir. İnsan sadece kendinden değil, aile etrafından da sorumludur.



Muaviyeyi Şeytan’ın namaz kıldırması yalanı (S.126) 

Hz. Muaviye (r.a) bir gün yatarken birisi geldi ve Onu kaldırdı. Hz. Muavi-y e (r.a.) kalkınca baktı ki, karşısında duran insan kılığına girmiş şeytandır. Dedi «Ben biliyorum sen şeytansın ama, beni niye kaldırdın?» Lain; «Ben filan [yerden gelen bir yolcuyum, namaz vakti geldi, baktım uyuyordun!.. Onun için seni kaldırdım» dedi. Hz. Muaviye (r.a.) ona «Ben seni tanıdım, şimdi söyle, niye beni kaldırdın?» deyince, Lain «Bir Ashab-ı Kiramdan birisi yatıyordu. Ezan okundu. Abdest alıp da cemaat gitti, fakat tam kapıdan içeri girdiğinde, Hz. Peygamber (a.s.v.) Ashab-ı Kiram’la beraber namazı kılıp dağıldılar. Bu nun üzerine o sahabe bir “ah!” çekti, onun bu ahından arş-ı ala titredi. Onum o “ah!” çekmesinden dolayı, ALLAH-u Zülcelâl, o günün bütün insanlarının na mazlarını o “ah!” üzerine kabul etti. Sen de kalk namaza yetiş, sen de ah! çekme diye seni kaldırdım» dedi. İşte onlar ibadetlerine böyle düşkün idiler. İşte lain insana böyle düşmandır. İbadetlerini, zikirlerini yaptırmamaya çalışır. Bu da olmazsa, insanı ALLAH katında sevapları çok olan ibadet ve zikirlerden alıkoymaya çalışır. Yani insanı derecesinin artmaması, az sevap alması için elinden geleni yapar. Ondan dolayı lain, düşmanımızdır. Onun gibi yapmamak lazımdır. Ona uymamak , daima onu düşman olarak bilmek lazımdır. 



“Peygamber efendimizin ilk hali tasavvuf hali idi.” Yalanı , iftirası (S.146-147) 

Sözün kısası, bu sofiyye yolu hakkında ne denebilir ki? Bu öyle bir yoldur ki b u yolun birinci şartı olan temizlik kalbi tamamıyla ALLAH Tebareke ve Teâlâ’- an başka herşeyden temizlemektir. Namazın iftitah tekbiri yerine geçen anahtarı ise kalbini ALLAH’ın (c.c.) zikri ile kaplamaktır. Onun nihayet ve sonucu tamamıyla kendinden geçip ALLAH’ın (c.c.) azametinde fani olmaktır. Bu ma çam tarikatın başlangıcında meydana gelen irade ve çalışmayla elde edilebilecek hallere göre tasavvuf yolunun sonucu sayılır. Yoksa fena makamı hakikatte tarikatın başlangıcıdır. Bu yola koyulanlar için bundan evvelki haller, sokak kapısı ile evin asıl kapısı arasındaki avlu mesabesindedir. 

Tarikatın Başlangıcından itibaren keşif ve müşahedeler başlar. Öyle ki onlar uyanık iken Melaike-i Kiramı, Peygamberlerin ruhlarını görürler, onların sesle rini işitirler, onlardan birçok fayda elde ederler. Daha sonra onların siret ve misallerini görmekten hal ve makamları öyle derecelere yükselir ki, bunları ifade etmeye sözün sınırları dar gelir. Bu makamla ilgili olarak söz ile bir şeyler anlatmaya çalışan aşikar bir hata ve yanlışlığa ister istemez düşer. 

Hülasa tarikatta ALLAH’a (cc) yaklaşmâ bakımından iş o raddeye varır ki, ulaşılan bu dereceyi bazıları ALLAH’a (c.c.) hulul etmek, O’nunla ittihad, bazıları da O’na vasıl olmak sanır. Halbuki bu üç itikadda yanlıştır.

Sonuç olarak tasavvuf yolunda yaşayarak kendisine bir şey nasip olmayan’ insan peygamberliğin hakikatinden, isminden başka hiç bir şey idrak edemeyecektir. Hakikatte velilerin kerametleri Peygamber’in (a.s.v.) ilk zamanların da meydana gelen halleridir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ilk hali de tasavvuf hali idi. Peygamberlik gelmeden önce Hira dağı’na çekilir, orada Rabb’ine itaat ederdi. Hatta Araplar o zaman “Muhammed Rabb’ine aşık oldu “derlerdi. Bu bir haldir ki o yolda yürüyenler, onu zevkle ve tadarak öğrenir. Bu zevkten mahrum olanlar, sofilerin sohbetine devam ederlerse, onlardan işiterek, tecrübe ile ve hallerinin delaleti ile anlayabilirler. Kim onlarla beraber oturursa bu yakini, imanı onlardan alır. Dolayısıyla onlar öyle bir cemaattir ki sohbetlerin de bulunan ve yanlarında oturan şaki olmaz. Onların sohbetinde nasibi olmayan ve onlardan mahrum kalan kimse, apaçık delillerin ışığı altında bu halin mümkün olduğunu – İhya-u Ulumiddin adlı eserimizin acaibu’l-kalb bölümünde açıkladığımız gibi – öğrenebilir. 

Bir şeyi kesin delilleri ile gerçekleştirmeye ilim denir. Bu hali doğrudan doğruya yaşamak zevktir 

Sohbetler 2 – Şeyh Muhmmed Konyevi, Reyhani Yayınları, İstanbul 1998

 

Sohbetler 3 - Şeyh Muhammed Konyevi 

Behlül-ü Dana’nın Kur’an’a aykırı batıl cehennem anlayışı (S.6) 


Behlül-ü Dana bir gün bir yerden gelirken ona: “Nereden geliyorsun?” diye sormuşlar. “Cehennemden geliyorum, ateş , alacaktım fakat cehennemde ateş bulamadım” demiş. Onun konuşmasına hayret etmişler. “Cehennem ateşle doludur sen nasıl ateş bulamadın?” demişler. “Siz bana akılsız diyorsunuz ama asıl siz akılsızsınız” demiş. “Cehennemde ateş yoktur. Ateş insanın beraberinde, götürdüğü amelidir. Bu kötü amel cehennemde ona ateş olacaktır” buyurmuş. Eğer cehennemde ateş olsaydı, o ateş günahı olmayanları yaksaydı melekler, zebaniler orada çokça olmalarına rağmen ateş onları yakardı. Oysa ateş onları yakmaz. Orada herkes kendi kötü amelinin oluşturduğu ateşin içinde yanar. 



Süleyman (A.S.) ve Azrail’e iftira (S.27) 

Bir gün bir gençle bir kadın, nikahlarını yaptırmak için Süleyman Peygamber’in (as) yanına gelmişler. Hz. Süleyman–onların nikahlarını kıyar. Baktı ki ikisi de çok sevinçli., ferahlıktan uçacaklar, o kadar seviniyorlar. Azrail (as) Süleyman peygamber’in (a.s.) yanına gelir. “Ya Süleyman! Sen onların bu kadar sevinmesine, ferahlanmasına çok hayret ettin değil mi?” der. Hz.Süleyman (as) “Evet, ben bunlar kadar sevineni görmedim, sanki ebedül’ebed baki olarak yaşayacaklar” dedi. O zaman Azrail “Ya Süleyman! O gencin ruhunu almama beş (5)’gün kalmıştır dedi. 

Yine bir gün, Hz.Süleyman (as) bir adamla beraberken Azrail (as) oraya geldi. Azrail (as) o adama baktı ve şaşırdı Adam, Hz.Süleyman’a “Ya ALLAH’ın Peygamberi Benim Hint ülkesinde çok acil bir işim var. Beni oraya gönderebilir mi-sin? dedi. Yalvardı ona. Süleyman Peygamber (as) onun bu dileğim kabul etti ve ALLAH’ın emriyle, çok kısa bir zamanda onu oraya gönderdi. Biraz sonra Azrail (as) gelerek dedi ki “Ya Süleyman! Ben çok acayip bir olayla karşılaştım.” “Nedir, ya Azrail?” dedi. Azrai1 (as): “ALLAH-u Zülcelal bana bu adamın ruhunu Hindistan’da almamı emretti. Ben de geldim baktım ki adam buradadır. Hindistan neresi burası neresi? Ben onun ruhunu nasıl Hindistan’da alacağım diye düşünürken, baktım ki o kendi kendine Hindistan’a gitmeyi istedi. Ben de gidip onun ruhunu aldım.” 



ALLAH iki kaşının arası bin sene mesafe büyüklüğünde bir melek yaratmıştır yalanı (S.47) 

ALLAH öyle bir melek yaratmıştır ki, iki kaşının arası, bin (l000) sene mesafe büyüklüğündedir.. Onun dört tane yüzü vardır. Bir yüzüyle secde eder, “Ya Rabbi! Senin cemalin ne güzeldir, ne büyüktür.” Bir yüzüyle de cehenneme bakar “Azap olsun. kahrolsun buraya giren şahıslara” der. Bir yüzüyle de cennete bakar Ne mutlu buraya girenlere” der. Diğer yüzüyle de Ramazan Ayı’nda oruç tutan, ibadet ve zikir yapanlar için istiğfar eder. Kıyamet Günü’ne kadar böyle yapmaya devam eder. 



Sahabeler tasavvuf dini ile amel etmişlerdir iftirası (S.57) 

ALLAH için Sadat-ı Kiram kendilerine ve sizlere, şunu tavsiye etmişlerdir. Ölünceye kadar, Sadat-ı Kiram’ın tasavvuf kurallarıyla amel yapın. Onların kural ve kaidelerini tatbik edip onların arkasından gidin, insanın en büyük kurtuluş kapısı budur. 

Vicdanlı olarak, İslam tarihine bakarsak, Hz. Peygamber’in ve Ashâb-ı Kiram’ın meşrebi üzerinde olanlar, tasavvuf ehli ve tasavvufla amel yapan şahıslardır. Ancak tasavvur ehlinin hayatı, onlarınkine uymaktadır. Niçin? Çünkü Peygamber (asv) ve Ashab-ı, kendi nefislerini görmemişler, yapıp ettiklerini yeterli görmemişlerdir. 



Şeytan Hz.Musa’ya tevbe etse ALLAH beni affeder mi? Diye sormuş yalanı (S.99-100) 

Şeytan -aleyhillane- bir gün Hz.Musa’nın yanına gelerek, ona şöyle dedi: “Ya Musa! ben ALLAH’ın katında çok kıymetlisin. ALLAH bütün kullarının arasından seni seçti, seninle konuşuyor. Ben de ALLAH’ın bir kuluyum, hata ettim, tövbe etsem ALLAH beni affeder mi?” Tabi, ALLAH’ın peygamberleri şefkat ve merhamet sahibi oldukları için Musa (as) hemen “Ben bunu ALLAH-u Zülcelâl’den isteyeceğim” dedi . ALLAH-u Zülcelâl’le konuşmaya gittiği zaman “Ya Rabbi! Şeytan böyle diyor, sen ne buyurursun” dedi. ALLAH-u Zülcelâl de dedi ki: “Gitsin Adem’in kabrine secde-etsin, onu affedeyim.” Hz.Musa (asa) şeytanın yanına geldiğinde ona “Eğer Adem’in (as) kabrine secde edersen, ALLAH (cc) seni affedecek, bu çok kolay bir şeydir.” dedi. Şeytan ise “Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne nasıl ederim!” diye karşılık verdi. Bakınız, nefis insana neler yaptırıyor! Kibir, ucub ve nefis, şeytana galip geldiğinden, secde etmeyeceğini söyledi. 

Bu olay üzerine şeytan, Hz.Musa’ya: “Ya Musa! Sen benim hacetimi ALLAH’a ilettiğinden dolayı bana bir iyilik yapmış oldun, ben de bunun karşılığında sana üç şey söyleyeceğim. Birincisi; sinirlenip gazaba geldiğinde beni hatırla, o zaman ben insanı mahvediyorum. Damarlarının içindeki kana girip onu bütün günahlara sevk ediyor, onun için zararlı ne varsa yaptırıyorum. Diğer bir rivayette de çocuklar nasıl topla oynuyorlar, toplarım istedikleri yere götürüyorlarsa, ben de sinirlenen, gazaba gelen şahsı, günahlara o şekilde sevk ediyorum.” 





Bağdat hatiplerinden bir alim zatın hakkında ALLAH’a Kur’an’a ve İslam’a iftira (S.146-147) 

Bağdat hatiplerinden çok alim bir zat, kendi kendine şöyle duşundu. ALLAH-u Zülcelâl, mümin kullarını elli (50) bin sene, Haşir meydanında bırakacaktır. Mümin kullarını erli (50) bin sene orada bırakmak, O’nun keremine uygun değildir. Çünkü ayette buyurulduğu gibi “O, mümin kullarımı karşı kerimdir, rahimdir, şefkatlidir.” “Oysa müminleri, Haşir meydanında, sıcaklık altında ve izdihamda bırakmak O’nun sıfatlarına terstir. Kafirleri elli (50) bin sene orada bekleterek onlara azap ediyor ama mümin kullarına niçin böyle yapıyor?” Bu soru, alimin kalbinde bir müddet kaldı… 

Bu alim, bir Cuma günü, biraz et alıp eve getirdi. Pişirip yiyecek, sonra Dicle Nehri’ne gidip Cuma namazı için gusül abdesti alacak, sonra da Cuma namazına gidecekti. Nehrin kenarında: “Ya Rabbi! Kıyamet Günü, elli (50) bin senedir, ayetinin manasını bana iyice bildirseydin!” diye ALLAH’a yalvardı. Nehre girmek için elbiselerini çıkarıp kenara koydu. 

Yıkandıktan sonra, bir de baktı ki elbiseleri orda yok. Etrafına baktı bulamadı. Çok şaşırdı. Çünkü kendisini bir anda yabancı bir yerde buldu. Büyük bir şehirde ve o şehrin kenarındaki bir nehrin yanındaydı. Elbisesiz olarak şehre gitti. İnsanlar ona ‘sen niçin elbisesizsin, böyle çıplaksın” diye sordular. O da ‘ben fakirim, elbisem yok’ dedi!’”insanlar ona elbise verdiler. 

Sonra bir camiye gitti. Orada Kur’an okudu, insanlara ilim öğretti, bu sayede öyle meşhur oldu ki bazı büyük zatlar, zengin kişiler, kızlarını onunla evlendirmek için teklif ettiler. Bu zat, tekliflerden birini kabul etti, o kızlardan biriyle evlendi ve orada elli sene yaşadı. Sonra bir gün, yine Cuma namazı için gusül abdesti almaya nehre indi. Elbiselerini nehrin kenarına bıraktı, gusül abdesti aldı. 

Başını kaldırdı, bir de baktı ki Bağdat’tadır! Kendisinin bir önceki yaşadığı yer ise Mısırdı. Eskiden elbiselerini bırak tığı yere baktı, elbiseleri yerinde duruyordu. Elbiselerini giydi, evine gitti, baktı ki hanımı, çarşıdan getirdiği eti pişiriyordu. Çok şaşırdı, hiç bir şey söylemedi ona . Sonra Cuma namazına gitti. Ona hiç kimse, bu kadar zamandır neredeydin diye sormadı. O zaman “Eyvah! Ben ne kadar yanılmışım, ne kadar akılsızmışım, ALLAH-u Zülcelâl ne kadar büyük!’ dedi. ‘Yarım saat gibi az bir zamanı, bana elli (50) sene yaptı. 



Dünyada iki arkadaşın şahsında ALLAH’a ve meleklerine iftira (S.150) 


Dünyada iki kişi arkadaş oldular. Birisi ALLAH’a çok muti (bağlı) idi. Diğeri de çok asi idi. Hepimiz biliyoruz ki muti olan cennetlik, asi olan ise cehennemliktir. Bunlar öldükten sonra, ALLAH-ü ZülCelâl muti olanı cennete doğru, asiyi de cehenneme doğru gönderdi. Asi olan şahıs, yalvarmaya başlayıp şöyle dedi: “Ey arkadaş! Dünyada seninle o kadar beraber gezdik. Şimdi burada, beni nereye bırakıyorsun?” 

O itaatkar kul da Cennet’in yakınında durdu ve arkadaşına çok acıdı, ağlamaya başladı. Melekler: “Cennete gir, ALLAH’a şükret!” demelerine rağmen içeriye girmedi. “Arkadaşım bana yardım et diye yalvarıyor, benim de onu kurtarmak için kuvvetim yok, ben de onunla beraber cehenneme gireceğim, başka çarem yok” dedi. (Dikkat edersek, bu kula ALLAH (cc) böyle yaptırıyor.) 

Sonra ALLAH Meleklere dedi ki: “Kulum ne demek istiyor, ona sorun.” itaatkar kul dedi ki: “Ya Rabbi! Ya o benimle beraber cennete girecek ya da ben onunla beraber cehenneme gireceğim.” ALLAH-u Zülcelâl “Niçin?” buyurdu. Kul “acıyorum ona” diye cevap verdi. ALLAH-u Zülcelâl şöyle buyurdu: “O bir kul olduğu halde, ona acıyor, o asi kulum da bir kaç seher vakti, bana yalvardı, ağladı. Madem İki o ona acıdı, ben de yalvardığından dolayı onu af ve mağfiret ettim.” 


“Tasavvuf dininde ruhban sınıfını teşkil eden silsile-i saadatı sevmeyenlerin sonu tehlikededir.” yalanı (S.161-162) 

Sadat-ı Kiram’ı bize nasip ettiğinden dolayı, ALLAH-u Zülcelâl’e karşı çok borçluyuz. Sadat-ı Kiram -eğer hakiki olarak birbirlerinden izin almışlarsa- izinli olan Sadat’ın her biri, zincirin halkaları gibidir. Zincirin halkaları vardır ve Şunlar birbirine geçmiştir. En sonda olan halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir bize doğru gelecektir, insan Sadatı sevdiği zaman, hayattaki Sadat’a (Sevda) muhabbet beslediği zaman, direk ALLAH’ın muhabbetini kazanmış olur. Çünkü, hayatta olan Sadat, zincirin son halkasıdır. Diğer Sadat-ı Kiram da son halkaya bağlanmış durumda olan zincirin di-ğer halkalarıdır. Bu zincir, Ebu Bekir Sıddik (ra)’dan, Hz.Peygamber (asv)’a ondan Cebrail’e (as). Cebrail’den de Âllah-u Zülcelâl’e kadar, halkalar şeklinde uzanır. 

İnsan, Sadat-ı Kirama muhabbet beslediğinde, zincirleme şeklinde, bir saniyede ALLAH’ın muhabbeti insana gelir. Kişinin içinde bir ferahlık, bir huzur oluşur. Sanki dünya, ahiret cennet onun olmuştur. Nasıl son halkayı çektiğimiz zaman, bütün zincir, geliyorsa, biz de hayatta olan Sadat’ı (beyda) sevdiğimiz zaman, bu sevgimiz, zinciri harekete ge-çirerek, kişiye ALLAH muhabbeti getirir. Bu fırsat elimizdeyken, onu değerlendirmeli, kıymetini bilmeliyiz. Sadat’in muhabbeti, kalbimizden biraz eksildiği zaman. ALLAH’a olan muhabbetimiz de eksilir. Hiç kimse buna karşı çıkmamalıdır. Çünkü bu, çok tecrübe edilmiştir. 

İmam-ı Rabbani (ks.) şöyle buyurur: “Herhangi bir kimsenin, bu badat a muhabbeti olduğu zaman, kalbinde dağlar gıdı zulmet varsa bile hiç korkmayın, ondan onun akıbeti (sonu) iyi olacaktır. O Sadatın muhabbeti, onun akıbetini iyi neticelendirecektir. Eğer kişide bu Sadat’ın muhabbeti yoksa/ veyahut da -neuzibillah- bilakis onlara münkirse, (onları inkar ediyorsa onun kalbinde dağlar gibi nurlar olsa da ondan korkun. Onun sonu tehlikelidir.” 





Kabirlerde kefen soyan hırsıza ölü bir kadının tokat vurması yalanı (S.172) 

Ebu Eshab’il Fezari (ks) şöyle buyuruyor: “Bir adam devamlı olarak yanımıza geliyordu. Yüzünün bir tarafı kapalıydı, açmıyordu. Bu dikkatimi çekti, merak ettim ona sordum. Sen bizim yanımıza çok geliyorsun, yüzünün bir tarafını niye açmıyordun? Eğer bu söylediğimi kimseye söylemezsen sana söylerim dedi.” 

“Ben eskiden kabirleri açıyor, kabirde ölünün yanında ne varsa çalıyordum. Bir gün bir kadının kabrini açtım. Onun kefenini almak için elimi uzattım, o da kefenini benden koparmak için kefeni geriye çekti. Ben de kefeni kendime çektim. Kâdın böyle keramet gösterdiği halde, yine de kefeni bırakmadım, çok akılsızmışım. Kadın kefeni bırakmadığımı görünce, bir elini kaldırdı yüzüme vurdu. Böyle dedikten sonra, yüzündeki peçeyi indirdi. Baktım ki yüzünde kadının vurduğu tokattan dolayı, beş parmağın izi vardır. O işte o gün, bir daha böyle bir iş yapmamaya tövbe ettim. ALLAH’a söz verdim.” 



Musa ile ateşe tapan bir kamburun hikayesi yalanı (S.319-320) 

Nebi Musa (as) bir yerden geçerken kamburu çıkmış bir ihtiyarı ateşe ibadet ederken gördü. “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda ihtiyar dedi ki: “İbadet ediyorum.” Musa (as) ihtiyara şöyle hitap etti: “Senin ALLAH’a dönme zamanın gelmedi mi? Ateşe ibadet ediyorsun ama sana bir kar sağlamayacağı gibi bir zarar da vermez. Nerede ise öleceksin, artık ALLAH’a dönme zamanın gelmedi mi?” İhtiyar adam dedi ki: “Ta Musa! Ben tövbe edip ALLAH’a dönersem bu yaşımda beni af eder mi?” Nebi Musa (as) “Kaç yaşındasın?” diye sordu. Cevaben “Doksan dört yaşındayım” dedi. Musa (as) dedi ki: “Allan at edici ve merhamet sahibidir. Tövbe et, gerisine sen karışma.” İhtiyar adam dedi ki: “Ya Musa! Bana kelime-i tevhidi öğret.” Musa (as): “Eşhedü en la ilahe illellah ve enne Musa Rasulullah” demesini söyledi. Bunu söyleyince öyle bir ferahlandı ki bir cezbe hali geldi ve yuvarlanmaya başladı. Hz.Musa (as) yanma gittiğinde, vefat etmiş olduğunu gördü. Öyle şaşırdı ki bu kadar sene ateşe ibadet etti, bir kelime-i tevhid ile aşka geldi öyle bir ferahlandı ki 

ALLAH’ın aşkından yandı. Acaba, ALLAH-u Zülcelâl ona nasıl muamele etti ki bir Kelime-i Tevhid ile bu hale geldi diye merak etti. ALLAH-u Zülcelâl’e münacaatta bulunup “Ya Rabbi! Bu kulunun hali ne oldu?” diye sordu. ALLAH-u Zülcelâl şöyle hitap etti: “Ya Musa! bana Kelime-i Tevhid ile, gelenden razı olup Cennetimi vereceğimi bilmiyor musun?” İşte ALLAH-u Zulcelâl’e inandığımız zaman, imanımızda biraz samimi olursak bize karşı merhameti böyle olmaktadır. 

ALLAH-u Zülcelâl hepimize; amel-i salih, samimi bir iman ve rızasını kazanmayı nasip etsin, inşALLAH.

Sohbetler 3 – Şeyh Muhammed Konyevi

 

Bir Cevap Yazın