Nurcular / Nur Cemaati

I – Nurculuğa Reddiye!

II – Nur Cemaati Hakkında: Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

III – Gerçekten Nurculuk İslam’a ve Kur’ana Uygunmudur?

IV – Nurculuk ve Nurcuların Gerçek Yüzü

V – Said Nursi din istismarcısı mıdır? Risale-i Nur Allah’tan Gelmiştir Diyenlere Abdulaziz Bayındır’dan Sert Eleştiri

VI – Nursuzlar:

VII – Cübbeli Ahmet Hoca’dan Diyalog Masalına İtiraz

 

.

I – Nurculuğa Reddiye!

Nurculuğa Reddiye

maksadımız bidat ve sapıklıkllardan insanları kurtarmak ve insanları ehli sunnet vel cemaat fırkasına çekmektir. cunku ateşten kurtulacak yegane fırka ehli sunnettir.

bir fırkanın adı ehli sunnet diye anılmıyorsa o zaten baştan bidat fırkası olmayı kabullenmiştir.şia havaric mutasavvıfe gibi tarih yalancılarla sahte peygamberlerle dini yıkıcı insanlıga zarar verici hareket ve
insanlara doludur.islam tarihi ve islamın büyük devletleri hep bu yıkıcı akımlardan zarar görmüştür.

şia,babek,ismaili,nusayri ve pekcok isyanlara tanık oldu tarih.tabi her isyan her zararlı hareket silahlı olmamıştır.bazılarıda fikri olmuştur.müslümanların itikadına saldıran onları dinden uzaklaştıran dinin
ozunu yalnıs tevil ederek müslümanların itikadını bozan hareketlerde olmuştur

işte bunlardan biriyle bugun karşı karşıyayız..takriben 50 sene evel osmanlının yıkılması ulemanın yurt dışına sürgün edilmesi ve meşayihi islamiyyenin feshedilmesi neticesiyle memlekette alim kalmamış isteyen istedigi bidatı yaymakta tabiri caizse kuzu yokken keçiler padişah olmakta idi..

işte bu harekette bu tarihlerde memleketin boş olan ve suistimale musait dini atmosferinden faydalanarak neşvu nema buldu.ilk senelerde mahkemelere gidip geldi bu hareketin kurucusu ve kitapları
diyanet işleri riyaseti 10 larca kez bu hareket hakkında menfii kararlar almıştır.bunlar 1965 senesinde nurculuk hakkında ismi ile neşredilmiştir

özal ve refahyol iktidarlarının ardından yanı başımızdaki irandada bir islam inkilabı zuhur etmesinden mutevellid turkiyede islam tırmanışa geçti.ve nurcular bundan çok istifade ettiler.ve fikirlerini hususen
gençlere universite ogrenci evleri ve dershanelerde empoze etmeye başladılar.bugunde televizyon radyo ve internet aracılıgı ile bu empoze devam etmektedir

malum olmuşturki ihtilalci siyasi partiler dini misyoner guruplar ve sigara imalatcıları hep gençleri hedef kitle olarak seçer.

islam dininin aslı kitap ve sunnettir.bunlardan dogan bir güneş ise fıkıh ilmimizdir.her müslümanın bir mezhebi taklid etmesi kendisi için hayırlı olandır.cunku herkes müçtehid degildir.halkın çogu avamdır ve dini meseleleri anlayamayacagı için bir mezhebi taklid etmesi onlar için evladır.

ancak bugün turkiyede insanlar kitap sunnet ve 4 mezhebden ziyade bazı sapık tarikatları cahil hocaları taklid etmekte.bunlar taklid edilmeye layık degiller bizatihi kendileri mukallid zaten. oyuzden her
müslümanın kendi dinine kitaba sunnete ve bir mezhebe uyması o mezhebde mevcut haramı haram helali helal bilmesi zaruridir.

mesela bakınız 4 mezhebde çalgı aletlerini dinlemek haram oldugu halde nurcular bunu helal saymaktalar.resulullah sakal salın bıyıkları kısaltın sakalı uzatın-buhari-diye emir vermesine ragmen nurcular tam tersini yapmakta sakalı kesip bıyık uzatmakta ve sakal uzatanlara gıcık olmaktalar.

allah teala kuranı kerimde hep cihadı emretmektedir.cihad malum oldugu uzere silahlı cihaddır islamı hakim kılmak ve onu yaymak onu kanun olarak uygulamaktır ve allah teala soyle buyurmaktadır

Ey peygamber! Kafirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı
çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir varış yeridir
orası! tevbe syresi ayet 73

Bizim uğrumuzda cihad edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza
ileteceğiz. Şüphesiz Allah mutlaka iyilik yapanlarla beraberdir. ankebut
69

bakara suresi ayet 216 da mevla teala kıtal hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu
seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz. buyuruyor. bu ayetin tefsirinde şamın mufessiri mekhul : bu kıtalın bilinen silahlı cihad oldugunu ve hukmunun farzı ayn oldugunu beyan etmiştir.kendisi tefsirde huccettir ve imamdır – fahreddin razi mefatihul gayb-

cihad islam şeriatını yaymak ve devletleri ele geçirerek oralarda şeriatı hakim kılmaktır.ancak buna ramen mezkur zumre cihadın silahlı cihad olmadıgını buna luzum olmadıgını cihadın kalemle oldugunu ısrarla ifade etmektedir.bu açık bir şekilde islamın bir ruknu olan cihadı inkardır.19 sefer gazveye çıkan peygamberede iftiradır..

gulam ahmed kadıyani ingiliz hindistanı vilayetine yazdıgı bir mektupta şöyle diyordu : 60 yaşındayım bu yaşa kadar müslümanlara İngiliz devletine saygı göstersinler ve ingiliz devletine karşı cihada girişmesinler diye vaaz ve telkinlerde bulundum.buda netice vermiş gözükmekte..

işte pasif islam cihadsız islam ideolojisinden etkilenen bu mezkur zumrenin bidatları bunlarlada bitmek bilmiyor.risalei nur etrafında şüpheler dolaşan ve içinde akaidi islamiyyeye uymayan pekçok yazı bulunan bir eser.. işte ondaki bazı hatalar:

1-ebced : bu müslüman imamların reddettigi yahudi kabalacaıların mısır büyücülerinin kullandıgı harflerden bazı mana ve tarih çıkartmaktırki bu risalei nurda said nursinin kudsi bir şahsiyet oldugu ve risalei nurun semadan nuzul edilgi iddiasını tasdik için said nursice çok defalar risalei kullanılmakta.

kuranın ruhuna yabancı bir icraat oldugu icin usulu tefsirde kuranı kerimden hukum cıkarma yollarından biri olarak sayılmayan aksine bidat olarak sayılan bir usul oldugu icin hicbir alim tarafından kullanılmayan bu ebced nurcular tarafından adeta takdis edilmektedir

2-said nursiye manevi işaretler geldigi ona bir nevi vahiy indigi hazreti alinin imam rabbaninin seyyid abdulkadiri geylani hazeratının hep onu müjdeledigi gene zorlama ebced hesapları ile güya ispat edilmektedir

3-kuran ayetleri ve hadisi şeriflerin hatalı tevilleri

4-kuran harflerinden mana cıkarmaya calısmalar. ki bunu tarihte hiçbir muteber müfessir kullanmamıştır.ne peygamber nede sahabe tabiin boyle bir mana cıkarma işi yapmamıştır bu tefsir usulune ve kuranın tefsir kaidelerine aykırıdır.

5-zulfikar risalesi-arapca teksir-4.sayfasında risalei nurun kıyamete kadar mescid ve minberlerde okunacagı iddiası ile gaybı bilmiş tarzda ifadeler

6-risalei nurun arşı azamdan – tıpkı kuran gibi – indigi iddiası

7-arapca farsça akaid kelam fıkıh hadis tefsir gibi mükemmel ilimlerin okutuldugu osmanlı mdreselerine ise şöyle iftira edilmektedir.bu egitim medreselerde 10 15 sene sürmekte.ancak guya 10 15 hafta risalei nur okununca bu egitimden daha iyi bir egitim alınabiliyormuş.soruyoruz hangi nurcu arapca farsça fıkıh akaid kelam tefsir hadis biliyor?hiçbiri.

8-ankara konferansı adı altında bazı risalelerin arkasında neşredilen bir kac sayfa tutarındaki bir yazıda ise aynen şu ifade kullanılmakta : asrı saadetten bu yana said nursi gibi bir alimi bu ummet yetiştirmedi!!

işte bu ifade ile tabiin tebei tabiin içindeki binlerce din imamına en onemlisi 4 imama hakaret edilmekte ve said nursi sahabe mertebesine getirilmekte yuz binlerce hadis rivayet eden abdurrezzak teberani gibi
muhaddislerden daha ustun tutulmaktadır.bu ise açıkçası bir saçmalamadan başka birşey degildir

9-eserde geçen hadislerin ekseriyasının zayıf ve mevdu olması

10-peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellemden gelecek hazreti isa ile beraber deccale karsi savasacak mehdinin inkar edilmesi ve eserde said nursiye mehdi denilerek gercek mehdinin inkar edilmesi

11-risalei nurun beşer sozu degil allah kelamı oldugu ve semadan munzel oldugu hatasiz oldugu iddiaları.ki sadece kuran vahiydir. hadis ise vahyi gayri metluvvdur.imam şafii el umm u yazdıktan sonra imam muzeniye al bak bu kitabi yazdım harika bir kitap hiç kusuru yok dedi.

ve imam muzeni kitabi okuduktan sonra dediki yaz sil yaz sil yani hatalar bulmustu. ve kitap baya degisiklige ugrayinca imam şafi dediki birdaha boyle soz etmeyecem ve anladımki kusursuz olan ancak kuranı kerimdir.. der..

12-ayrıca risalei nurun tahrif edildigi bazı yayınevlerinin yayınladıgı risalelere risalelerin aslından parcaların konmadıgı cıkarıldıgı iddiaları nurcuları pek çok fırka halinde bölmüştür.

13-risalei nurun semadan allah tarafından inzal edildigi iddiasi malumunuzdur. ancak risalei nur osmanlıca bir eserdir ve içinde osmanlıca dil kıstaslarına aykırı pekçok hata mevcuttur. cenabı allah teala ve tekaddes hazretleri kuranı kerimi arap lisanı uzre inzal buyurdular lakin
onda hiçbir arapça dil kuralına aykırılık yoktur.

allah abes işten ve hata yapmaktan munezzehdir. eger o osmanlıca bir vahiy inzal etse idi ki etmemiştir. boyle demek küfürdür allahın son vahyi kuranı kerimdir başka vahyi yoktur ve olmayacaktır.

cenabı allah eger osmanlıca bir vahyde bulunsa idi elbette o lisanı çok iyi bildiginden o lisana ait eserde hiç hata yapmazdı. demekki risalei nuru allah inzal etmedi. yada fısıldamadı haşa. ozaman bu risaleleri
kim fısıldadı???

14-Şuâlar, 434. sayfada Risale-i Nur müellifinin tahsil hayatı üç aydan başka mevcut olmadığı halde.. deniliyor. 3 ay egitim alan biri nasıl zamanın en buyuk alimi sayılabilirki?

15-şualar 542. sayfadada Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı
eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır.deniliyor. insan biraz mutevazi olur ve haddini bilir bukadarını soyleyebiliriz..

16- Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 78, da deniliyorki Medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâil-in-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş herhalde bu zat senelerini ilme harcayan sabahlara
kadar uykusuz kalan ilmi ogrenmek için omrunu veren 4 faziletli imam ve onlarca muctehidini kiramdan daha alimdi. bazı haberlerde sahabelerin bakara suresini 10 senede ogrendigi rivayet edilmiştir.

sahabeden yuksek oldugunu bu ummetten kimse iddia etmemişti. Sadece birisi ibni arabi velilerin nebilerden efdal oldugunu iddia etmisti ki şamda kafası vuruldu. çünkü bu sozuyle zındık olmuştu

17- tarihçei hayat isimli kitabta abisi ile sık sık doguştugu yazmaktadır. islamda buyuge saygı esas degilmidir? ki abisi ise bir muderris imiş

18- Bediüzzaman Said Nursî, 32, İlk Hayatı. isimli kitapta allamei asır olarak soz ediliyor said nursi den.. kimseye soru sormamış.. acaba o şeyhulislam cemaleddin efendi den alimmidir? acaba o şeyhulislam musa kazım efendiden alimmidir? ya şamın mufessiri cemaleddin kasımîden demi alimdir?

o devirde yaşan muhammed abduh reşid rıza allame meragi ve binlerce müftüden demi alimdir? soruyoruz ve şaşıyoruz. madem okadar alimdi neden kendisini şeyhulislamlıga veya fetavahanei ali osman riyasetine yahut meşayihi islamiye azalıgına getirmediler?

19-Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 21-22, Parlak Fıkralar ve Güzel Mektuplar/Sadakatta Meşhur Olan Barlalı Süleyman’ın Vazife-i Sadakatını Tamamiyle Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır.

burada ruyalardan bahsediliyor ve said nursinin gordugu ve şakilerinin gordugu ruyalar aktariliyor tabi bunlar hep said nursinin musadesi ve tashihi ile basilmis seylerdir talebelerinin sozleri olmasi birsey
degistirmez bu itikada aykiri sozleri kamil bir sey gordugu anda imha eder ve talebelerini azaralr idi boyle yapmayin derdi .. velhasıl rivayetler sunlardır

Birincisi: Risale-i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Ebu Bekir-is-sıddîk Radıyallahu Anh’a emrediyor: “Çık hutbe oku” Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatların izahatı “Yirmidokuzuncu Söz”dedir…”

tarihte yazilmis binlerce islami kitap oldugu halde ebu bekire risalei nur okutuluyor – haşa -

Dördüncüsü: Risale-i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rü’yasında ona diyorlar ki: Risale-i Nur şâkirdleri îmansız ölmezler, kabre îmanla girerler.deniliyor. işte bu sozle resmen ednulujans satiliyor.

20- irtidad ettigi mahkeme kararınca sabit olan ibni arabi kitabin pek cok yerinde kaddesallahu sırrıhul aziz gibi sozlerle takdis ediliyor

21-ehli sunnetin mudafii 2 imam olan imam ibni teymiyye ve ibni kayyım el cevziyyeye ise pekcok hakaretler ediliyor..

22-muşarun ilehyin yasadıgı asırda çok meşhur olan suudi arabistandaki ehli hadis hareketi vahabilik olarak nitelendiriliyor. soruyorum bu ehli hadisin hangi kitabini okududa said nursi onları bidatcılıkla
kafirlikle sucluyor? bu insanlarin hangi sozu onları kufre goturuyor? lutfen bunu izah etsin
onun takipcileri cunku bunlar o asırda suudi arabitandaki Müslümanlara karşı olan bir kısım osmanlı emirlerinin çıkarttıgı yaygaralara kapilan birinin sozlerine benziyor

23-bazı risalelerin 10 dakkada 15 dakkada yazıldıgı risalelerin altına tasdik için konulan imzalar ise bunları said nursinin yazmadıgı Allahın haşa yazdıgı bir mucize oldugu gibi sapık fikirleri gonullere
sepmektedir. risalei nurun isim karmaşası ve daha nice sozun uzamaması için yazmadıgımız bidatlarla doludur risalei nur

ayrıca cemaat içerisindede pekcok bidata rastlanmakta namazlardan sonra sadece nurcular için ve said nursi için dua edilerek onu ve zumresini müslümanlardan ayırarak yeni bir din mezheb meydana getirme çabaları.

salaten tuncina, ya kerim ya allah ya şerif ya allah gibi uydurma zikir ve virdlerle vakitlerini harcamalari pegyamberin evlenin diye pekcok hadisi olmasına ragmen bu arkadaslarıan 35 ine kadar evlenmemeleri Allah tealanın kuranı kerimde cilbabı emretmesine ragmen

kadın ve kızlarının yuz ve ellerini açmaları ve orfumuzde adetimizde olmayan acaip tesettur modelleri geliştirmeleri kızlarına saç açıp kadın erkek karışık sınıflarda okul okumalarını emretmeleri devleti guya ele geçirmek için harb okuluna adam sokarak onlara sen namazı abdestsiz ve
ima ile kıl demeleri ise cemaat içinde her biri küfür olan icraatlardandır

bu yazıları yazdım cunku müslümanları bu küfür cereyanına dair uyarmak vazifemdir.müslüman nurcu geçinen insanların ardından gitme.kitap sunnet ve baglı oldugun mezheb sana yeter. ve sallahu ala seyidina muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain…

http://hadincennete.blogspot.com.tr/2012/07/nurculuga-reddiye.html

 

II – Nur Cemaati Hakkında: Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

Nurculuk Hakkında;

Nurculuk, Kur’an merkezli İslam anlayışına aykırı bir oluşumdur. Bu oluşuma dahil olan kişileri Allah’ın dinine davet etmeli ve onları Allah’ın göndermiş olduğu ilahi rehberin risale-i nurlar değil de Kur’an-ı Kerim olduğuna inandırmalıyız.

Nurculuk hastalığının pençesinde olan bir nurcu, bu iddialarımızın doğru olmadığını söyleyecek ve tabi ki Allah’ın gönderdiği ilahi rehber Kur’an’dır. Bunun tersini söyleyen bir Risale-i Nur talebesi yoktur diyecektir.

Evet! Doğru… Ama aynı kişi aşağıdaki maddelerdeki sorular üzerinde araştırma yapıp düşünse haklılığımızı görecektir.

  • Risale-i Nurların kaynağı ilahidir değil mi?
  • Risale-i Nur Kur’an’ın bu asra bakan yüzü değil midir?
  • Risale-i Nur eğitimi verenler; talebelere Kur’an meali mi veriyor, risale-i nurları mı?
  • Risale-i Nur üzerinde yetişmiş alimlerin büyük bir çoğunluğu peygamberin hayatını mı araştırıp yazıyor, Said Nursinin hayatını mı?

Bütün bunlara rağmen biz Nurculara kızamayız. Çünkü onlar Said Nursi adlı bir din istismarcısının tuzağına düşmüşlerdir. Said Nursi’yi Bediüzzaman, Müceddid….vb vasıflarla vasıflandıran bu kişilere, Said Nursi’nin din istismarcısı bir ceffar olduğunu ispatlamalı ve onları Allah’ın kitabından uzaklaştıran bu tuzağın içinden kurtarmalıyız.

Şimdi de Said Nursi hakkında kısaca bilgi aktarmaya çalışalım.

Said Nursi; Kur’an’a Sünnete ve İslam akidesine tamamen zıt olan birçok hurafeyi Allah’a fatura etmiş olan bir kişidir.O, risalelerin içerisine kendi hatalarının sirayet edemeyeceğini belirterek, dolaylı olarak kitabının Allah tarafından gönderilen bir ilahi kitap olduğunu belirtmiştir. Onun kitabını araştıranlar, kitabında risalelerin Allah tarafından yazdırılmış olduğuna dair onlarca uydurma delil bulabilir.

O’ geçmişte yaşayan bazı alimlerin kendisinin geleceğini bildiğini ve müjdelediğini iddia etmiştir. Bu o alimlerin (ki içlerinde sahabede var) geleceği gördüğünü iddia etmek demektir. İlim erbabının hepside bilir ki böyle bir iddia İslam inancına aykırıdır. Bilinçli bir şekilde söylendiğinde kişiyi dinden çıkartır. Çünkü buna inanmanın adı “ilimde şirk” koşmak demektir. Bu tür hikayelerle insanları aldatan kişilere bunun hesabını Allah soracaktır.

Aklı başında olan her Müslüman bu iddiaların yalan olduğunu ve bunu kitaplarına alan ve delil olarak gösterenlerin ise din istismarcısı olduğunu rahatlıkla anlar. Ümmetin içinde kendisine itibar edilen Müslüman alimlerden hiçbirisi O’nun gibi Hz Ali’den veya bir başkasından kendisine mektup yazıldığı yalanını daha doğrusu saçmalığını söylememiştir.

O, Allah’ın kitabının bazı ayetlerinin mana ve cifirle kendilerini ve kendisini işaret ettiğini açıklayarak Allah’ın kitabını istismar eden bir istismarcıdır. Ebced hesabını istismar eden tüm istismarcılar gibi, o da Allah’ın ayetlerini istismar etmiştir.

Bu yüzden kendisine Bediüzzaman lakabından daha çok “Ceffar” lakabı uygun düşmektedir.

Bize göre, Bediüzzaman Said Nursi denilmesi yerine, Ona “Ceffar Said” denilmesi gerekir.

Ümmetin içinde kendisine itibar edilen Müslüman alimlerden hiçbirisi O’nun gibi Kur’an’daki bazı ayetler benden bahsediyor diyerek Allah’ın kitabını istismar etmemiştir.

Sonuç olarak: Ceffar Said, hurafeci ve istismarcı bir alimdir.(!)

(Kaynak : http://www.aliumuc.com/?p=28)

 

Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

Fethullah Gülen Cemaati’nin bürokrasi ve eğitim alanında örgütlendiği ve ekonomik yapılanmasının ise bir Titan Zinciri olduğu öne sürüldü. Cemaat’in Zaman gazetesine abone mecburiyeti iddia ediliyor.

FETHULLH  Gülen Cemaati’ne yönelik çok çarpıcı iddialar gündeme geld. Fırat Haber Ajansı yaptığı bir haberde, Gülen cemaatinin Bitlis’te bürokrasi ve eğitim alanında örgütlendiğini ifade ederken, ekonomik örgütlenmenin ise “titan zinciri” gibi olduğunu kaydetti. SOL haber portalına göre, Fırat Haber Ajansı (ANF) yaptığı bir özel haberde Fethullah Gülen’in Bitlis’teki örgütlenmesine yer verirken, haberde “Fetullahcıların ekonomik örgütlenmesi ‘titan zinciri’nin bir benzeri gibi” ifadelerine yer verildi.

BİTLİS’TE FAALİYET

ANF haberinde, Gülen tarikatının bölgede Van dışında yoğun faaliyet yürüttüğü illerden birinin de Bitlis olduğunu kaydederken, cemaatin bürokrasi ve eğitim alanlarında etkili olduğunu kaydetti. ANF Gülen cemaatinin, bürokrasinin büyük bir kesimine egemen olduğu gibi genel olarak Bitlis ekonomisine de hakim durumda olduğunu kaydederken haberde şu ifadelere yer verildi: “Gülen cemaati, Bitlis’te daha çok siyasi ve ekonomik bir lonca kurumu görüntüsündedir. Örneğin üst düzey her bürokratın tarikatın yayın organı Zaman gazetesine abone olmak ve haftalık ‘sohbet’ toplantılarına katılma gibi zorunlulukları var. Yapısal bir hiyerarşisi olan haftalık ‘sohbet’lerde dini konular üzerinde durulurken, konuşmayı gerçekleştirenler de bürokrasideki konum ve mevkilerine göre hiyerarşik bir düzen içinde bulunuyor.”

 

KAYNAK GARANTİSİ

Bitlis ve çevresini ekonomik bir pazar olarak gören Gülen cemaatinin ticari faaliyetlerini yürütürken mutlak suretle cemaat içinde gerçekleştirilmesini istediğini belirtilen haberde, “Burada temel amaç, ticari faaliyetler çerçevesinde elde edilecek kârın cemaat üyesinin sözlü beyanından ziyade görülebilir ve net olmasını sağlamak. Bu yolla sözkonusu ticaret erbabından elde ettiği kâr marjına göre cemaatin çeşitli dernek ve oluşumlarına kaynak aktarılması garanti altına alınıyor. Cemaatin tüccarlar için vazgeçilmez olmasının göze çarpan birkaç nedeni var. Bu nedenler arasında en belirgin olanı belirli bir pazarın sürekli bulunması ve bürokrasi içindeki bağlantılar. Haftalık sohbetler vasıtasıyla üst düzey bürokrat ve diğer ticaret erbaplarıyla daha yakın ilişki kurulması sağlanıyor” ifadelerine yer verildi.

EKONOMİK BÜYÜME

Haberde tarikatın ekonomik olarak büyümesinin ironik olsa da kapitalizm ve sosyalizmin ekonomik politiğinin götürüldüğü başarılı bir sistemle mümkün olduğu iddiasına yer verilirken, bu durum şu sözlerle açıklandı: “Örneğin, A firması ve B firması cemaate bağlı iki firmadır ve ticaretlerinde temel olarak kendi aralarında ticaret yapmalarına karşın, cemaatin dışında olan C firması da ticari döngü çerçevesinde yolları kesişirse cemaatin sosyalist sistemi birden kabuk değiştirip C firmasından elde edilebilecek kapitali de kendi bünyesine katmaktadır. Bu yolla 2 şey gerçekleştirilmiş oluyor. Birincisi, bir bakıma kendi içinde sosyalist gibi görünen cemaatin ekonomik örgütlenmesi olası bir kâr elde etme durumunda kapitalist çehresini hemen ele alarak, kendi örgütlenmesi içinden olmayan bir firma ile ticaret yapabilmektedir. Diğer ve en önemli nokta ise, sürekli kendi bünyesinde bir ticari kârlılığı olan cemaat, dışarıyla yapılan ticaretle kâr marjını ve sermayesini büyütmekte, bunun yanısıra ekonomik gelişim isteği içinde esnaf ise cemaatin hayat tarzını benimsemese de cemaate girmenin yollarını arıyor. Bu yönüyle bakıldığında tarikatın ekonomik ve bürokratik örgütlenmesinin ‘Titan zinciri’ benzeri, ama daha ayakları yere basan ve sağlam yapısı bulunuyor.”

HIZLA ÖRGÜTLENİYORLAR

Cemaatin ekonomik ilişkilerin elde ettiği kârla cemaatin Bitlis ve ilçelerinde sayıları 100’ü aşan öğrenci evleri, her ilçede en az 1 adet öğrenci yurdu ve diğer STK’ları finanse ettiği söylenen haberde cemaatin Bitlis ve Tatvan’da ilköğretimden liseye kadar öğrenim imkanı sunan pansiyonlu Selahaddin Eyyubi Kolejleri de bulunduğu ifade edilirken, cemaatin ayrıca “Çağlayan ve Uğur Dershaneleri gibi eğitim kurumları, BÖDER, TÖDER; NODER gibi eğitim STK’ları, Bitlis Köylerine Hizmet Götürme ve Kalkındırma Derneği ve İnci Hanımlar Derneği gibi sivil toplum kuruluşları” bulunduğu belirtildi.

http://www.guncelposta.com/gUNCEL/14637-gulen_Cemaati_bir_Titan_zinciri_mi_.html

 

II – Gerçekten Nurculuk İslam’a ve Kur’ana Uygunmudur?

DİN:NURCULUK İSLAM’A,KUR’AN’A AYKIRIDIR

NURCULUK İSLAM’A,KURAN’A AYKIRIDIR .

1- İslâm dininin kaynağı olan Kur’ân’da mezhep, tarikat yoktur. Kur’ân bütünleştiricidir, bölücü değil. Oysa tüm mezhepler ve tarikatlar bölücüdür, ayrı ayrı topluluklar oluşturmayı yeğler.
2- İslâm’da bütün ibadetler Tanrı adına sürdürülür. Kur’ân’da adı sanı geçmeyen kimseler adına değil. Oysa Nurculukta kurucusunun adı, Tanrı adları yanında anılır.
3- İslâm’ın biricik kitabı KUR’ÂN dır. Onun yenisi, eskisi olmaz, benzeri, örneği yazılamaz, başka bir kitap Kur’ân anlamında alınamaz, yorumlanamaz. Oysa Nurculukta Risale-i Nur , “…muellifin…” gibi Kur’ân yerine de okunabilmektedir. Bu tutum şeriate göre büyük suçtur (“Kufr-u kebir”dir).
4- Kur’ân’da bütün inananların kardeş oldukları, Tanrı’nın bütün evrenin yaratıcısı olduğu bildirilir, insanlar arasında üstünlük-aşağılık ayrımı gözetilmez. Oysa Nurculukta Said-i Nursi üstün yaratılışlı, Tanrı’yla dolaysız ilişki kuran bir kimse diye nitelenir.
5- Kur’ân’a göre ibadet belli bir düzene göre , alçak gönüllüce sürdürülür. Nurculukta değişik kılıklara bürünmek, olduğundan başka türlü görünmek, elde değnek (âsâ) bulundurmak, vs. vardır. Bu tür davranışlar İslâm’a aykırıdır, yasaktır.
6- İslâm’da belli bir sınıf yoktur, bütün insanlar eşittir. Oysa Nurculukta “Nur talebesi” denen özel bir topluluk, ayrı bir sınıf vardır.
7- İslâm’da ibadet açıktır, gizli kapaklı değildir. Nurculukta ise gizlidir, toplumun gözünden uzaktır, içe kapalıdır. Nitekim ülkemizde nurcuların oluşturdukları toplulukların hepsi gizlidir.

haymatloslu

************

(Kaynak : http://ahmetdursun374.blogcu.com/din-nurculuk-islam-a-kur-an-a-aykiridir/2463350)

 

III – Nurculuk ve Nurcuların Gerçek Yüzü

NURCULUK VE NURCULAR

İDDİANAME

I-NURCULUĞUN TARİHİ GELİŞİMİ:

Nurculuk hareketinin kurucusu olan Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis İli’nin Hizan İlçesi’nin Nurs Köyünde dünyaya gelmiştir.

Önceleri Said-i Kürdi olarak tanınan ve bu ünvanı kullanan, soyadı kanunu çıktıktan sonra doğduğu köye izafeten Nursi soyadını alan Said-i Nursi ilmi kariyeri olmayan bir kimsedir. Nitekim Nur risalelerinden Tizyak adlı risalenin 68 nci sayfasında risalelerini kendisinin yazmadığını, bunları yardımcılarının (Nur Şakirtlerinin) yazdığı bildirilmektedir.

Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis havalisinde Şeyh’lik faaliyetlerine başlamış, bilahare İstanbul’a gelerek siyasi faaliyetlere katılmış, İttihad-ı Muhammed-i Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır.

31 Mart vakasından evvel Derviş Vahdeti ile irtibat kurmuş, o tarihte çıkan Volkan Gazetesindeki yazıları ile 31 Mart Vakıasını körüklemiş, yine o tarihlerde kurulmuş bulunan “Kürt Teali Cemiyeti’ne” girmiştir. 1912 yılında yazdığı bir kitabında “Uyan ey Selahaddin Eyyübi’nin torunları Kürtler” diyerek kürtleri Türklere karşı tahrik gayreti içine girmiştir. Mektubat adlı risalesinde ise “Kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye’de Kürt milleti diye ayrı bir milletin olduğunu” ileri sürmüştür.

İstiklal Savaşı sırasında, Ankara’nın halifeyi kurtaracağı inancıyla Ankara’ya gelmiş, ancak laik bir devlet düzeninin kurulması ve Cumhuriyet ilanı üzerine Ankara’yı terk ederek Van’a gitmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said isyanından sonra Isparta Barla’da daha sonra Kastamonu, Afyon ve Emirdağ’da mecburi iskana tabii tutulmuştur. Afyon, Denizli ve Eskişehir Cezaevlerinde mahkum olarak yatmıştır.

Said-i Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etmiştir. Ancak yetiştirdiği talebeleri (Nur Şakirtleri) onun felsefesini günümüze kadar taşımışlardır.

Nurculuk, bir tarikat faaliyeti olarak karşımıza çıkmasına rağmen, Nurcular bu hareketin bir tarikat olmadığını, Kur’an-ı Kerim’in 20 nci yüzyılda tefsiri üzerine kurulmuş bir okul olduğunu ve sayısı 130 lara varan Nur risalelerinin de Kur’an-ı Kerim’in tefsirini kapsadığını ifade etmektedirler.

İlk defa 1955-1957 yıllarında Kur’an-ı Kerim’in ve Nur risalelerinin yazılışı nedeniyle ortaya çıkan nurcular arasındaki gruplaşma, Said-i Nursi’nin ölümünden sonra daha bariz bir hal almıştır.

Birinci grup “Kur’an-a küfür yazısı ile hizmet olmaz” parolası ile ortaya çıkarak Risaleyi Nurların mutlaka Arapça ile ve el yazısı ile yazılmasını, bunun için de bütün Nurcuların Arapça öğrenmeleri lazım geldiğini savunmuşlardır. Bu gruba yazıcı Nurcular denilmiştir.

İkinci grup “Okuyucu Nurcular” diye bilinmekte olup, Latin harfleri ile yapılacak çalışmanın hedeflerine varmada yardımcı olacağını savunmuşlardır.

Okuyucu ve yazıcı grup arasındaki bu farklılaşma 1969 yılından sonra okuyucu grup içinde yer alan Fethullah GÜLEN grubunu ayrı bir grup olarak ortaya çıkarmıştır. Bu grubun özelliği öğrenci kesimine yönelik vakıf çalışmalarına ağırlık vermesi olmuştur.

1982 yılında yapılan Anayasa oylaması okuyucu grup içinde gazeteci ve Şuracı grup olarak yeni bölünmelere yol açmıştır.

Günümüzde Yeni Nesilciler olarak bilinen gazeteci grup, 1992 Anayasası’na hayır denilmesini, Şuracı grup ise Evet denilmesini savunmuşlardır.

Günümüzde Nurcular, “Gazeteciler, Şuracılar, Fethullah GÜLEN’ciler, Yazıcılar” olarak faaliyet göstermektedirler. Ancak Yazıcılar grubunun etkinliği azalmıştır.

Nurculuğun Laik Cumhuriyete ve Atatürk’e karşı bir hareket olduğunu görebilmek için Nur Risalelerine bakmak gerekmektedir. Barla Mektupları sayfa: 53. Atatürk’ü kastederek “Tek gözlü Deccal, ya iman et, ya bütün Dünyanın maskarası olacaksın.” denilmiştir. Bu husus Metin TOKER’in “Sağda ve Solda Vuruşanlar” isimli kitabın 96 ncı sayfasında yer almıştır.

“Sönmez” adlı risalede (Sayfa:21-22), Atatürk kastedilerek “Ayasofya Camiini puthaneye, meşihat makamını kızlar lisesine çeviren bu adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?” denilmiştir.

“Mektubat” adlı risalede (Sayfa:401) “Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için, din ile dünya esaslarını birbirinden ayırır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk inkılapları dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir” denilmiştir.

“Tiryak” risalesinde (Sayfa: 65), “Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir” denilmiştir.

“Mesnevi-i Nuriye” risalesinde (Sayfa: 80-82), “Alem-i İslam’da yapılacak inkılaplar, İslam’i esaslara uygun olmak zorundadır. Aksi taktirde gayri meşrudur, bu bakımdan Meclis aynı zamanda hilafet görevi görmelidir” denilmiştir.

“Mucize-i Kur’aniye” isimli risalede (Sayfa:191-192), “Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir, 1347 yılında felsefenin tahakkümü ile bu dindar millete ehemmiyetli tahayyüşler düçar kılınmıştır ve Anayasa’da devlet dininin İslam olduğu yolundaki hüküm kaldırılmıştır. Bu durumda gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi, Kur’an da belirtilen Şer’i inkılapta tahakkuk ettirilememiştir. Halbuki Kur’an, Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil, ilahi bir iradenin sonucudur.”  denilmektedir.

“Münazarad” risalesinde (Sayfa: 90-100), “İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır.”  denilmiştir.

“Mektubat” risalesinde (Sayfa: 403), “İslam dininde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı olduğu için, İslamiyet dairesine aykırı, inkılaplar da İslamiyete aykırıdır.” denilmektedir.

“Hanımlar Rehberi” risalesinde (Sayfa: 57) “Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu gibi Taaddüdü Zevcat tabiata, akla ve hikmete muafıktır.”  denilmektedir.

Bu durumda Nurculuk:

Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen şeriat esaslarına ve İslami prensiplere göre idare edilmesini, hilafet ve saltanatın geri getirilmesini, inkılapların geçici olduğunu, Kur’an  dışında  bir  anayasaya  ihtiyaç bulunmadığını savunmaktadır.

Ancak Nurcular günümüzde risalelerden suç unsuru taşıyan kesimleri ayıklayıp baş taraflarına mahkemelerin beraat kararlarını eklemekte ve bu şekilde dayatmaktadırlar.


II-NURCULUK HAKKINDA CEZA GENEL  KURULU KARARI 
(Esas: 234/D-1, Karar: 313, Tarih: 20.09.1965).

Ceza Genel Kurulu Kararına göre Nur Risalelerinin gerçek yüzü ve bu risalelerde yer alan zararlı akımlar.

Nur Risaleleri 130 kadar olup, dava konusu dosyada bulunanlar Asay-ı Musa, Mesnevi-i Nuriye, Gençlik Rehberi, Mektubat, Tiryak, Hutbe-i Şamiye, Hanımlar Rehberi, İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi, Barla Hayatı, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Lemalar, Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki, Elhüccet.-ü Zehra, Ramazan Risalesi, İhlas Risalesi ve Sönmez adlı risalelerden oluştuğu anlaşılmıştır.

1- Nurculuğun esası, fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliğini, ahiretin geçerliliği fikrini telkin etmekte, netice olarak ta bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. (Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 241)

2- Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykırıdır. Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzaklaştırılmış ve dine karşıdır. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat 1958, Sayfa : 401, Dr. Çetin ÖZEK).

3- Laik Cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, Sayfa: 135-141, Dr. Çetin ÖZEK Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 250-251).

4- Atatürk idaresi hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahirzamandır. Dinsizlik, kanunsuzluk, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said-i Nursi Sözler 1957 Sayfa : 143, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 09.04.1964 tarihli Milliyet Gazetesi).

5- Türkiye genel olarak ezan-ı Muhammedi’nin yasak edildiği, bidadların zorla topluma kabul ettirildiği bir dönem yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hıristiyan kanunlarıdır. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.)

6- Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said-i Nursi, Münazarat Sayfa: 17, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.).

7- Devlet İslam’ın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayat nuru onda mevcuttur. (İhsan EMECİ, Aradığımız şuur Mart 1964, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye genci akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 262).

8- Alem-i İslam’da yapılacak olan devrimler İslamiyetin Desatirine uygun olmak mecburiyetindedir. Aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan meclis aynı zamanda hilafet görevini görmelidir. (Said-i Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Sayfa : 80-82, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.).

9- Şahs-ı Manevi hükümetin Müslüman olması gereklidir. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa : 80, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 253).

10- Türk Devleti’nin dini İslam’dır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükümet İslamiyet ve din için hizmet etmektedir. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa: 18, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 264).

11- Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir. 1347 tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve anayasadan devletinin dininin İslam dini olduğu yolundaki hükmü kaldırılmıştır. Kur’an Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil ilahi bir iradenin sonucudur. (Said-i Nursi, Zülfikar-ı Mücizat-ı İslamiye ve Kur’aniye, Sayfa: 191-193, Tiryak, Sayfa 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 264).

12- İslamiyete ve Hakikat-ı Kur’aniyeye karşı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtadadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyet takmakla cebri keyf-i kurfiye, kanun namı vermekle bir istibdadı askeriye ve delalet kurmuştur.(Said-i Nursi, Sönmez, Sayfa: 21-22, 48, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü).

13- Said-i Nursi milliyete ve milliyetçilik fikirlerine düşmandır. Ona göre milliyetçilik İslam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik Bolşevizm ve Sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. (Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, Sayfa: 4751, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 266).

14- İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayatı maneviyeye dayanacaktır. Bu İslam Devleti’de hamiyeti İslamiye ve milliye altında İttihad-ı Muhammedi davasında olan Şeyh-i Risalei Nur sayesinde kurulacaktır. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa : 90-100, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 267).

15- İttihad-ı İslam Umum askere ve umum ehli İslam’a şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa: 91,)

16- Hutbe-i Şamiye’de milleti İslamiye’nin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı içtimaiyesi ve saadeti bünyeviyesi Şeriatı İslamiye ile olabilir. Denildikten sonra mesele şeriat hükümlerine göre hırsızların elinin kesilmesinin faidelerinden bahsedilmektedir. (Hütbe-i Şamiye, Sayfa: 56-67, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 269).

17- Said-i Nursi’ye göre İslamiyet devletinin Mekke-ı Mükerremesi Cezinat-üm Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılıkta bin Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. (Said-i Nursi Münazarat Sayfa:109-13 1, Dr. Çetin ÖZEK, Nurculuğun içyüzü 11.01.1964 Milliyet Gazetesi.)

18- İslam Dini’nde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı yapmak olduğu için, İslamiyet’in Desatirine aykırı, devrimler de İslamiyete aykırıdır.(Said-i Nursi Mektubat, Sayfa : 403, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 11.04.1964 Milliyet Gazetesi.)

19- Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu için caiz ve şarttır. Taaddüdü Zevcat tabiata, akla, hikmete muvafıktır. (Said-i Nursi, Hanımlar Rehberi, Sayfa: 57).

20- Benim tesettür, irsiyet, zikrullah ve taaddüdü zevcat hakkındaki Kur’anın sarih ayetlerine medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa: 60)

21-  Nurculara göre, bugünkü aile sisteminde medeniyet fantazilerden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adabı islamiye ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer’i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. (Said-i Nursi, Kadınlar Taifesi ile Bir Muhavere:7, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü)

22- Said-i Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılabilmesi için bankalar kapatılmalı, Riba yasak edilmeli, Kur’an kadına üçte bir hisse vermektedir; medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi ahlaksızlıktır. (Said-i Nursi Zülfikar 1945, sayfa 38,39, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, sayfa 272,273)

23- Said-i Nursi Hanımlar Rehberi isimli risalesinin 37. Sayfasında, bir zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken Hilafet ve Saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü dile getirdiği görülmektedir.

24- Yine Said-i Nursi Tiryak adlı risalenin 23. Sayfasında Garp Uleması ve Filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki; islamiyetin kanunları yüksek bin tarzda alemi islamın islahına kafidir diye, iddia etmiştir.

25- Onüç Asır evvel şeriatı garra tessüs ettiğinden ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek dini islama büyük bir hıyanettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. (Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye)

26- Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye ve Hakaik-i İslamiye dairesinde mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, yecüc mecüclere teslimi silah edilecektir.(Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye),

27- Zahiren hariçten cereyan eden Maanifi Cedidenin bir mecrası da bir kısım ehli medrese olmalı, zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neşet ve istipdat sümumu ve teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su bazı aksülamel yaptığından musaffat-ı şeriat ile söz vermek zorundadır. Bu da ehli medresinin duş-ı himmetine muhavveldir. (Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye, sayfa 82)

28- Said-i Nursi 31 Mart Vakası üzerine sevkedildiği Divan-ı Harp’te verdiği ifadede de “En mukaddes maksadın şeriatın ahkamını tamamen icra ve tatbiktir.” demiştir. (Said-i Nursi Bediüzzaman, Ankara 1960)

29- Eskiden beri İ’la-yı Kelimetullah ve Bakayı istikbaliyeti İslam için farz-ı kifaye-i cihadı beruhde ile kendini yekvücut olan alemi islama fedaya vazifedir ve hilafet-i bayraktar görmüş olan bu devleti islamiyenin felaketi, alemi islamın saadet ve hürriyeti müstakbelesi ile teelif edilecektir. Zira musibet maye hayatımız olan uhuveti islamiyenin inkişafını fevkalede tecif etti. (Said-i Nursi Mektubat, Doğan Limited Şti. Matbaası, Ankara, 1958, Sayfa 441)

30- İki Mektebi Musihetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi örfi adlı risalede şu yazıları dikkati çekmektedir.

a- Yaşasın Şeriat-ı Ahmediye, Şeriatı Garra Kelamı, Ezelden Geldiğinden Ebede gidecektir.

b- Onüç Asır Evvel Şeriatı Garra Tessüs ettiğinden Ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek bu dini islama büyük bir cinayettir ve şimale mütevecihen namaz kılmaktır.

Nur talebeleri (Şakirtleri) ve Görevleri:

Nurcular, kendilerine Nur talebeleri adını vermekte ve Hizbul Kur’an olduklarını ileri sürmektedirler. Nur Şakirtlerinin Nurculuğa girebilmeleri için o mahalledeki en büyük nurcuya karşı bazı taahhütlerde bulunmaları gerekmektedir. Bu taahhütler Nurculuğa ve Nurcuların büyüklerine sadakat, Nurcuların sırlarını açıklamamak, gayeleri için istişarelerde bulunmak, nurun gerçekleşmesi için faaliyetlerde bulunmak gibi şeylerdir. Nurcuların bulundukları yerlerde Nurculuk ile ilgili olayları nur büyüklerine bildirmeleri de mecburidir.

Nur talebelerinin diğer bir vazifeleri de nur risalelerini çoğaltıp dağıtmaktır. Said-i Nursi Asayı Musa adlı risalesinde nur risalelerini yazıp dağıtmayı ihmal edenlere sitem etmektedir. Nurculuğun bilhassa ordu mensupları arasında yayılmasına önem verilmektir.

Said-i Nursi risalelerin yayınlanması için dini duyguları da istismar etmektedir. Sönmez adlı risalenin 3. sayfasında şu satırlar yer almaktadır. “Ahiret kardeşlerime mühim bir ihtar iki maddedir. Birincisi risalei nura intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak, yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran “Risale-i Nur Talebesi” unvanı alır ve o unvan altında her 24 saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazen daha ziyade hayır dualarımda manevi kazançlarımda, hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binlerce kardeşim ve risalei nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olurlar.

İkincisi, Risale-i Nur’un amansız ve imansız cinni ve inni düşmanları onun çelik gibi, metin kalalarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine müdahale edemediklerinden çok gizli dosyalar ve haf’i vasıtaları ile sınırlı olmaksızın yazanların şevklerini kırmak, fikir ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde, şeytanca hücum edip darbe vururlar.

Said-i Nursi, nur talebeliğini bırakmanın günah olduğunu, nur talebelerine ilişenlerin vatan ve millet haini olduklarını ilan ederek, ayrıca tehditler savurarak gizli bir teşkilatın taktiğine başvurmaktadır.

Nur talebelerinin bekar kalanları takip edilmekte, muhakkak evlenmesi lazımsa bir nurcu ile evlenmesi emredilmektedir.

Yine nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 33.sayfasında “Mevt idam değil tebdil-i mekandır. Kabir zulmetli kuyu ağzı değil, maneviyatlı alemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşası ile beraber ahirete nazaran bir zindan hükmündedir.”

İslam Dini Yönünden Nurculuk:

Diyanet işleri Başkanlığı tarafından yayınlanan nurculuk (Nurculuk hakkında) adlı eserde:

1- Ayet-i kerimelerin tefsirinde, mananın tahammül edemeyeceği tarzda batni ve indi manalar verilmeye çalışıldığı, ebcet hesabı ve Tevafuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı,

2- Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu,

3- Bir kısım ayetlerin islamlığın usullerine göre tefsirine kalkışıldığı,

4- Risale-i nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği, yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği, tefrikaya yol açıldığı,

5- Said-i Nursi’nin ve eserlerinin haruküladeliği ve kerametleri hakkında indi tevillerle mübalağlı ifadeler kullanıldığı, 

6- Kur’an-ı Kerim’in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkılmak gibi ulemanın ekseriyetince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayi Musa adlı eserinde ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların risalei nuru tebşir ve tebliğ ettiğinin iddia edildiği,

7- Bu gibi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı, 

8- Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu,

9- Nur risalelerinde kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22-23 sayfalarında “Nurculuğun inanış ve telakkileri, İslam dininin, Kur’an-ı Kerim’in ve sünneti seniyyedeki kaide ve formüllere uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığrından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve içtimai konularda birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teville ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleri ile belirttiğimiz gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan, gerçek itikatı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefil saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı ibadet haline getirmişlerdir. Ey müslüman kardeş; dine yararlı telif irşatta bulunanlar Peygamberin hizmetkarı durumunda bulundukları için Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitab edilmiş ayetleri, onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir tevazuu benimsemek bile müslüman tevazuuna sığmaz. Nur risalelerini Kur’an’ın en mükemmel tefsini addetmek Allah kelamını kıyamete kadar, ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilmemek demektir.” Nurculuğun ve Nur Risalelerinin gerçek İslam’a uymadığının açıkça ifade edildiği görülmüştür.

Kanunlarımız Karşısında Nurculuk ve Sanıkların Hukuki Durumu:

Yukarıda yapılan açıklamalara ve bizzat nur risalelerinden alınan pasaj ve cümlelere göre:

1- Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi hiçbir zaman Türklüğü ve Türk Milletini kabul etmeyerek, kürt olduğunu övünerek beyan ve ilan etmekle beraber, 1327 yılında faaliyette bulunduğu anlaşılan kürt Teali Cemiyetinde çalışmak, memlekette Türklerden ayrı dini ve milliyeti olan bir kürt cemaatı olduğunu ileri sürerek ve yine o tarihlerde kurulduğu bildirilen “Kürdistan Azmi Kavi” Cemiyetinin mümessili olarak İstanbul’a gidip, kürtçe tedrisat yapan mektepler açılması için gayret göstererek ve “Uyan ey Selahaddin Eyyübi’nin torunları kürtler” diye tahrik ve teşviklerde bulunmak suretiyle memleketin bütünlüğünü bozmaya matuf amaç ve gaye takip ettiğinin anlaşıldığı,

2- Türk Milliyetçiliğini red ve hatta zararlı ve tehlikeli olduğunu ileri süren Said-i Nursi’nin Türkiye’nin de dahil olacağı tamamen şeriat hükümlerine ve islami esaslara göre düzenlenmiş ve merkezi Mekke olmak üzere bir İslam Devleti kurulmasını ve bu devlette Arapların hakim bir unsur haline getirilmesinin lüzumunu Nur risalelerinde teklif, takdim ve teşvik etmek suretiyle Türk Devleti’nin bağımsızlığını tenkis ve birliğini bozma yolunda hareketlerde bulunduğu,

3- Said-i Nursi Nur risalelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen şeriat esaslarına ve İslam siyasi prensiplerine göre teşekkül etmesi gerektiğini, hilafet ve saltanatın geri gelmesi lazım geldiğini, devrim kanunlarının geçici olduğunu, Kur’an dışında bir anayasaya ihtiyaç bulunmadığını islamlığın düsturlarına uymayan devrimlerin meşru olmadığını, mükerreren ve ısrarla yazıp telkin ve propaganda etmekle beraber laik bir Cumhuriyet rejimi kurduğu için Atatürk’e düşman kesilerek onu Ebu Sufyan ve Deccala benzeterek “Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın” diye ağır tecavüzlerde bulunmak suretiyle TCK’nun 163. Maddesini ihlal eden suç işlediği,

4- Yine nur risalelerinde çok kadınla evlenmenin propagandasını yapmak, boşanma ve miras meselelerinin tamamını şeriat hükümlerine tabi olması lüzumunu açıkça yazıp telkin etmek, faizin yasak olduğunu, bu nedenle bankaların kapatılması gerektiğini ileri sürerek, bugünkü modern mahkemeleri kapatıp yerine islamiye dahilisinde yeni şeriat mahkemeleri açılmasını teklif etmek, parlamento üyelerini Kur’an düsturlarına uygun hareket etmeye davet etmek suretiyle yine TCK’nun 163. madde hükümlerinin ihlal edildiği,

5- Her ne kadar Hutbe-i Şamiye ile iki mektebi musibetin şahadetnamesi veya Divanı Harbi Örfi, adlı risalelerin Cumhuriyetten evvel hazırlanıp yazılmış olduğu ileri sürülmüş ise de, bunların pek yakın tarihlerde yeniden basılıp dağıtılmış olması ve iki mektebi musibetin şahadetnamesi veya Divanı Harbi Örfi adlı risalelerin ilk sayfalarında ise “Bu müdafaayı şimdi bu asra muvafık gördük, güya o zamandan 50 sene sonra bir hissi kablel vuku ile bir nevi ihbarı gıyabi olarak hayatı içtimaiyeyi alakadar eden çok hakikatlere temas ettiğinden neşredildi.” diye açıkça kaydedilmesinin şayana dikkat olduğu,

6- Said-i Nursi’ye bağlı nur talebelerinin ise 3. paragrafta açıklanıp izah edildiği üzere memleket ve Devlet için bu kadar tehlikeli ve zararlı olan fikirleri ihtiva eden nur risalelerini yazıp çoğaltmak ve halka dağıtmak vazifesi ile mükellef bulundukları, bu talebelerin dikkatli okuyup, incelediklerine şüphe olmayıp nur risalelerindeki bu tehlikeli ve zararlı akımları bilmediklerinin ileri sürülemeyeceği, nur risalelerinde yer alan ve yukarıda yer alan fikir ve kanaatleri kabul edip benimsemeyen bir kimsenin nur talebesi olmasının tasavvur edilemeyeceği ve sanık Mehmet ile Tevfik …….  kendilerinin nurcu olmadıklarını ve dosyada mevcut olup yedlerinden zapdedilen ve dosyadaki bilirkişi raporunda da suç olduğu izah olunan nur risalelerini okumak üzere halka verdiklerini kabul ve ikrar ettikleri ve bu hareketlerinin TCK’nun l63.maddesini açıkça ihlal eden suç teşkil ettiği ve 1.Ceza Dairesi’nin bozma kararı yerli ve yerinde bulunduğu halde nazara alınmadan ve Mahkemece işin esası laiki ile incelenip nüfuz edilmeden ve en yüksek dini müessese olan Diyanet İşlerince dahi nurculuğun islama aykırı olduğu tespit edilmişken kanuna, işin esasına ve gerekçelere uymayan mesnetsiz mütalaaları ile yazılı şekilde ısrara karar verilmesi yolsuz bulunmuştur.

Yukarıdan beri açıklanan sebeplere göre ısrar hükmünün tebliğnamedeki düşünce gibi bozulmasına 20.09.1965 günü oybirliğiyle karar verildi.

http://pusatca.blogcu.com/nurculuk-ve-nurcular/4596583

 

IV – Said Nursi din istismarcısı mıdır? Risale-i Nur Allah’tan Gelmiştir Diyenlere Abdulaziz Bayındır’dan Sert Eleştiri

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur ve Said Nursi’ye Çok Ciddi Eleştiriler

http://www.youtube.com/watch?v=9a7oQzbbG4M

 

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur Allah’tan Gelmiştir İddiası Küfürdür

http://www.youtube.com/watch?v=qdcQwZ0dCiY

 

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur Ve Mesnevi’deki Şirk Küfür Dolu Sözler

http://www.youtube.com/watch?v=RjEHy4COGRs

 

Said Nursi Din İstismarcısımı?

Evet! Said Nursi Cifr hesaplarını kullanarak din istismarı yapmıştır. İslam tarihinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin ve hiziplerin, Allah’ın kitabının ayetlerini kendi görüşlerini te’yid etmek için kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tefsir tarihini araştıranlar, mezhebi tefsirler bölümünde bunun sayısız örneklerini görebilir. Kur’an ayetlerini; itikadi, ameli ve siyasi mezhepler ve tarih içerisinde ortaya çıkan hizipler hep kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Bu yaklaşım Allah’ın ayetlerinin istismar edilmesi demektir.Bazı kişiler tarih boyunca görmüş olduğunu söyledikleri rüyalarla kendilerinin Allah katından gönderilmiş görevli kişiler olduğunu kitlelere kabullendirmeye çalışmışlardır. Kendilerine diğer insanlara gelmeyen özel bir bilginin geldiğini (İlham) ve kitap yazdırıldığını iddia eden bu tipler, bu iddialarıyla hem Allah tarafından gönderilmiş bir görevli olduğunu hemde diğer alimlerden daha üstün olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Bize göre bu iddiaların sahipleri tam bir din istismarcısıdır. Batini hikayelerin bolca anlatıldığı çevrelerde yetişmiş olan bu tiplerin hemen hemen hepsi, rüya, ilham, keşif…vb saçmalıklarla hareket etmekte ve Kur’an ayetlerini de bu saçmalıklara uygun bir şekilde te’vil etmeye çalışmaktadırlar. Bu tür kişilere İslam tarihi boyunca hep rastlanılmıştır. Bu genel girişten sonra şimdide ülkemizde yaşamış olan bir alimi örnek vererek bu istismarın boyutlarını gösterelim. Bu alim, bazıları tarafından asrın müceddidi, müçtehid, mehdi…vb vasıflarla vasıflandırılan mücahid bir alim diye bilinirken, bazıları tarafından da devlet yanlısı bir hurafeci olarak bilinmektedir. Biz bu alimin, cifr hesaplarını kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar ettiğini ve bu istismarı da kendisine bir manevi makam sağlamak için yaptığını düşünüyoruz.

Bu konudaki delillerimizi vermeden önce cifr ilmi hakkında genel bir açıklama yapmaya çalışalım. Gelecekte olacak olaylardan haber verdiği iddia edilen ilme “Cifr ilmi” denir. Bu ilimle uğraşan kişilere ise Cifri veya Ceffar denir. Cifr ilminin kaynağı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bu ilim bazılarına göre Şiiler tarafından, bazılarına göre ise Yahudiler tarafından çıkarılmıştır. Şiiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler; bunun tasavvufa yakın alimler tarafından Sünniliğe aktarıldığını iddia etmişlerdir. Yahudiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler ise, bu ilmi Yahudiler’in İslam’ı bozmak için uydurduklarını iddia etmişlerdir.

Önceleri geçmişteki olaylara tarih düşmede kullanılan cifr ilmi, daha sonra gaybten haber verme şekline dönüştürülmüştür. Alimler, gaybten haber verme şeklindeki cifr ilmine tabi olanların, sapık mezheplerden biri olan “Hurufilik” mezhebinin yoluna uyduğunu belirtmişlerdir. Hatta bazı alimler bu tür ilmi “sihir” gibi değerlendirmişlerdir. Alimlerin büyük bir çoğunluğuna göre bu ilmin İslam’i düşüncede yeri yoktur.

Cifr hesabının İslam’da kullanılabileceğini iddia edenler şu rivayeti delil getirmişlerdir. “Bir Yahudi, Peygamberimize gelmiş ve O’na Elif-Lam-Mim harflerinin cifr hesabıyla yetmişbir (71) tuttuğunu, dolayısıyla ömrü yetmişbir yıldan ibaret olan bir dine nasıl girebileceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz tebessüm ederek diğer surelerin başında geçen harflere dikkat çekmiştir. Bu zayıf rivayetin gaybten haber verme gibi önemli bir konuya delil getirilmesi mümkün değildir. (Sadrettin Yüksel hocamız bu rivayeti delil getirerek cifri savunanlardandır. İslami Araştırmalar adlı kitabına bakınız. Sh:121-127 ) Sadrettin Yüksel’in oğlu Edip Yüksel’de hadislerin sahih-uydurma demeden tümünü reddederken, bu zayıf tarihi rivayeti hatırlatarak bundan cifrin kullanılabileceği sonucunu çıkarmıştır ve Cifr hesabını kullanarak kıyamet saatini miladi 2280 olarak hesaplamıştır. (Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet yayınları Sh:137-148) Ancak Mustafa İslamoğlu “kendisinin19 hesabına uydurabilmek için İslam tarihini nübüvvetle değil de hicretle başlattığını” belirtmiştir. (Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge yayınları Sh:234) Cifr hesaplarıyla bazı şeyleri ispatlamak isteyenlerin hemen hemen hepsinde bu tür sahtekarlıklara rastlamak mümkündür. Cifrin sonuçlarına bakarak gelecekten haber vermeye çalışanların ve bu haberi verenlerin dinden çıkacaklarına dair bilgilerde vardır. (Cifrin sonuçlarına bakarak, gaybten haber verenin veya vereni tasdik edenin dinden çıkacağına dair Esra yayınlarından çıkan, Kur’an’da Tevhid eğitimi / Doc. Dr.Abdullah Özbek adlı kitaba bakınız. Sayfa:75-79) Bize göre, cifr hesaplarından hareketle ayetlerden manalar çıkarmak, Kur’an ve Sünnete uymayan bir yöntemdir. Bu ilmin varlığını kabul edenler, sadece Yahudiler’in bunu kullandığına dair delil verebilmişlerdir. Halbuki bu yöntemin geçerli olabilmesi için, Kendisine kitap indirilmiş olan Hz Peygamberin ve O’nun güzide sahabelerinin de bu ilmi kullandıklarına ve ilimden faydalanarak bazı hükümler çıkardıklarına dair bazı sahih rivayetlerin olması gerekirdi. Cifr ilmini kullanarak ayetlerden mana çıkarmaya çalışanlar, ayetlerin sibak ve siyakına, esbab-ı nüzuluna asla bakmazlar. Bu yöntem, sadece istismarcıların kullandıkları bir yöntemdir. İstismarcılar, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilen ilahi rehberi kendi çıkarları için kullanmışlardır. Cifr ilmini, bazı kişi ve grupların, toplumda üstünlük kurmak, taraf olduğu fikri karşıya kabullendirebilmek ve halkı aldatmak için kullandıkları ortadadır.

Cifr ilmi hakkındaki bu genel bilgilerden sonra, şimdi de bu ilmi kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar eden bir alimden bahsedeceğiz. Yukarda da belirttiğimiz gibi bu alim kendi taraftarlarına göre bir müceddid, muhaliflerine göre ise bir hurafeci idi. Bize göre de bu alim, kendi çıkarları için Allah’ın ayetlerini kullanan bir istismarcı idi. O’nun istismarcı olduğunu, kendisinin Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinden bazı alıntılar yaparak ispatlamaya çalışalım.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ye göre; Kur’an-ı Kerim’deki otuz üç ayet hem mana hem de cifirle, bu alime yazdırılan kitaplardan ve bu alimden bahsediyormuş? Mesela; “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud suresi 112. Ayet) hitabı aslında bu alime yapılmaktaymış? Çünkü, bu ayetten cifr hesapları sonucu çıkarılan sayı değeri 1309 ediyormuş, bu değerde bu alimin ilmi bitirdiği tarihi göstermekteymiş? (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:80) Cifri istismar eden bu alimin, yukarıdaki ayet gibi istismar ettiği tam otuz üç tane ayet vardır. Bu ayetlerin hepsini görmek isteyenler bu alimin yazdığı sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserin 1. Şua adlı bölümüne bakabilirler. (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh: 73-123)

Yine aynı alim, eski zamanda yaşamış olan bazı sahabe ve alimlerin kendisinin geleceğinden haberdar olduğunu ve kendisine mektup yazdıklarını iddia etmiştir. Hz Ali’nin Mektubu: Hz Ali” Celcelutiye” isimli eserde bu alimi zikretmiş ve “Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi! “Dövüş Korkma! Savaş; çekinme!” diyerek bu alime seslenmiş! Yine Hz Ali’nin “Kaside-i Ercüze” isimli kasidesinde gelecek olaylardan ve bu alimden haber verilmiş ve “Ey Said-i Kürdi ey Bediüzzaman! O zamana yetiştiğinde o zamanın belalarından kurtulman için sana verdiğim İsmi azamla dua et!” “Biz Peygamberin ailesi olarak sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp, imdada koşuyoruz.” Demiştir!) Hatta aynı eserinin 8. Şua’sında Hz Ali’nin kitaplarına dair üçüncü bir kerametinden bahsetmiştir. (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:124-148) Abdulkadir Geylani’nin hitabı: “Ey Müridim! Sen zamanın Abdulkadir Geylani’si ol! Bu bilgiler, Sünnilerin de, Şiilerin de itibar etmediği uydurulmuş rivayetlerdir. Bu rivayetlerin Şii ve Sünnilerin itibar edilen hiçbir kitabında olmaması uydurma olduklarının delilidir. Zaten tevhid inancına sahip olan bir Müslüman; yukarıda ismi zikredilen alimlerin gelecekten haberdar olmalarının imkansız olduğunu, böyle bir şeye inanmanın insanı müşrik yapabileceğini çok iyi bilir.

Önemine binaen bu konudaki görüşlerimizi tekrarlayalım. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bu alimin kitaplarını ve şahsını anlatması, söz konusu ayetlerin istismar edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde, eskiden yaşamış olan kişilerin, bu alimden bahsettiğini anlatan rivayetler uydurulmuştur. Ayetleri bu şekilde istismar edenlerin en başta gelen amaçları kendilerine taraftar toplamaktır. Tefsir yazan bir alimin ayetleri bu şekilde yorumlamasının kendisine taraftar toplamaktan başka kime ne faydası vardır. Bu alim, yapmış olduğu bu yorumlarıyla diğer alimlerden üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaktadır.

Ne olursa olsun bu istismarlar karşısında suskun kalamayız. Bir alimin, zindanlarda yatmış olması, onun ayetleri istismar edebilme hakkının olduğunu mu gösterir? Hayır! Asla! Birilerinin hatırı veya korkusu için bu zulme kayıtsız kalarak gerçekleri gizleyemeyiz. İnsanlar arasında hocalıkla kazandığı itibarını kaybetmek istemeyen bazı hocalar, gerçekleri gizleyerek insanları idare etmekte ve bu yapılanlar karşısında “hatadır, her Müslüman hata yapabilir” gibi aldatıcı cümleler kullanmaktadır. Bize göre bu yaklaşım müslümana yakışmayan gayri ahlaki bir yaklaşımdır. Birde, bu alimi köşede bucakta eleştirip, erkekçe meydanda eleştiremeyen hocalar vardır. Bu hoca tiplerine de “Cahil cehaletinden, alimde korkaklığından susarsa hak batıldan nasıl ayrılacak? diyor ve Allah’ın korkulmaya insanlardan daha layık olduğunu hatırlatıyoruz. Bazı hocalarımızda bu alimin evlenmemesini ve sakalını kesmesini eleştirip durdular. Ancak aynı alimler, O’nun itikada taalluk eden hatalarını göremediler ya da göstermediler. Örnek olarak; Bu alim küçükken bir cevizi bile kaybolsa bir Fatiha okur ve kaybolan şeyini Abdulkadir Geylani’nin ruhundan istermiş, o da imdada yetişirmiş! (Menakıb-ı Bediüzzaman Yeni kuşak yayınları Sh: 35 Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den alıntılanmıştır.) Aynı alim, büyüdükten sonra da Abdulkadir Geylani’nin kendisinin imdadına yetişeceğini iddia etmiştir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Tenvir Neşriyat Sh: 204) ….vb) Bütün muhalefetlere rağmen bizimle aynı düşünceyi paylaşan bazı Müslümanlar zaman zaman bu istismarları gündeme getirmişler, ancak onların sesleri çok cılız kalmıştı. Çünkü, çeşitli çıkar grupları (siyasetçi-alim, halk-alim alim-alim) bu konuda birbirlerini idare ederek, birbirlerinden faydalanma yoluna gitmişlerdi. Böylece ikiyüzlü bir şekilde birbirini idare eden ve birbirinden faydalanma esasına göre hareket eden bir kamuoyu oluşmuştu. Bu kamuoyunun arasında hakkı haykıran üç-beş kişinin gür sesi maalesef cılız bir ses olarak kalmıştı.

Bende bu istismarlara seyirci kalmayan diğer Müslümanlar gibi, bu alimi eleştirdim. Ancak bu eleştirimi, O’na olan düşmanlığımdan dolayı yapmadım. Çünkü, benim için bütün alimler aynıdır. Bu alimlerin görüşlerinden Kur’an ve Sünnet’e uygun olanını alır, uymayanı ise terk ederim. Birçok görüşüne katıldığım bir alimin bile çoğunluğuna katıldığım görüşlerinin yanında katılmadığım görüşleri de bulunabilir. Bu aliminde her görüşü Kur’an ve Sünnete zıttır demiyorum. Ancak O’nun Kur’an ayetlerini istismar ettiğini (üzülerek) söylüyorum.

Son olarak şunu belirtelim, Bu yazıyı bu alimi kötülemek için değil, O’nun görüşlerine tabi olan iyi niyetli Müslümanları uyarmak için yazdım. Ticaretimi kaybetme, arkadaşımı kaybetme, çevremdeki hatırlı dostlarımı kaybetme…vb korkularım olmadığı için bu konuyu açık ve net ifadelerle yazmaya çalıştım.

Bu konuda daha fazla bilgi için sitemizdeki Kardeşlerimizin Katkıları bölümüne bakılmasında fayda vardır. Orada İlahiyatçı Hilmi Polat kardeşimizin yazıları bulunmaktadır.

(Kaynak :  http://www.aliumuc.com/?p=45)

 

IV – Nursuzlar:

bu çokça değindiğimiz bir konudur fakat beni o kadar rahatsız etmeye başladı ki; devlet mekanizmasının dahi herhangi bir şey yapamadığı(askeriye hariç) feto elebaşılı bu nur belalarının, güya ulvi amaç ve hedefleri için neler yaptığını göstermeye çalışacağım.

trilyonlar içinde yüzerken, papa cenaplarına “zeytin dalı” uzatan, dünyanın her tarafında binlerce “çocuğu” olmasına rağmen; “vallahi billahi tallahi benim kimsem yoktur fetuhllahçuluk diye bir şey yok” diyebilen, küçük yaştan başlayıp ortaöğretim, lise ve üniversitelerde din empozesiyle adam toplayan, dershaneleri, esnafları, yurtları, dünyanın heryerinde okulları olan ve kendisini “kitmir”(köpek) olarak nitelendirecek kadar tevazü(!)sahibi olan bir feto hainini ve kısaca saydığım faaliyetlerini, eski bir nur şakirdinin(öğrenci) kendi ağzından dinleyelim.

bu arada Türkçe olimpiyaDı ve yurt dışındaki okulların zırva olduklarını da belirtmeliyim. bir zencinin yahut yunanın ya da bir çinlinin istiklal marşını veya değerli sanatçımız Barış Mançonun 3 5 parçasını yarım yamalak tekrar etmesi, üstelik bunun “bakın işte biz bunları başarıyoruz bir zenciye bile Türkçe şarkı marş söyletiyoruz büyük adamız biz” şeklinde lanse edilmek istenmesinden son derece rahatsızlık duyuyorum. çünkü asıl amaç Türkçe değil o kaypak ingilizcenin öğretilmesidir. ingilizce eğitim ingilizce düşünme ve hemen ardından cemaat empozesi ve din istismarı. ve ayrıca öğretmen ve belletmenlerin(lafa bak), abd nin cia ile ilgili 2. bir kimlik taşıyor olmaları ilginç bir nokta.

sabrınızı taşırmadan, eski nur talebesinin feto davasındaki mahkeme kararına ilişik ve iddianamedeki söylemlerini arz ediyorum. lütfen sabır göstererek okuyunuz zira sokakta, okulda, kimi evlerde, kütüphanelerde, devlet binalarında, adliyelerde, şirketlerde, hatta mecliste bu tip ince bıyık pısırık adamlarla karşılaşmanız ihtimali oldukça büyük. söz konusu iddianamenin tamamını okumak siteyen ırkdaşlarıma da memnuniyetle yardımcı olurum.

saygılar.

V-BİR NUR TALEBESİNİN ANLATIMLARIYLA FETHULLAHÇILIK: 

1-Fethullah GÜLEN: 

Romantik bir insandır. Cemaatin yayın organlarındaki yazılarından ve hatta Sızıntı Dergisi’nin orta sayfasındaki şiirlerinden bunu anlamak mümkündür. 

Cemiyet bireylerinin büyük çoğunluğunun gözünde “Mehdi” yani son kurtarıcıdır. Yanlış yapacağını tahmin etmezler. Çünkü duyumları öte taraftan almaktadır. İnsan ötesi bir yaratık olarak tanıtılır. Biz zamanında buna inanmıştık. 

İnsan ötesi bir yaratığında her dediğine inanılır çünkü siz kirlisiniz, günaha batmışsınız. Ama o, yani lider, sizin çok üstünüzde, sizin ulaşamayacağınız bir noktada, size ötelerden haber getiren bir insandır. 

Cemaatin ana liderinin Peygamber, fikir liderinin Said-i Nursi, günümüzdeki liderinin ise Fethullah GÜLEN olduğu empoze edilir. 

2-Cemaat üyelerini birbirine bağlayan temel öğeler: 

Teşkilatı ayakta tutan üste itaat, üstün dediklerini sorgulamadan yapmaktır. 

Ayrıca cemaat üyelerini bir arada tutan diğer büyük bir olgu histir. Duygusal birlik cemaat üyelerini birbirine yapıştırıcı yapışkan gibidir. 

Lidere rabıta, yani tam bağlılık çok önemlidir ve ana unsurlardan birini teşkil eder. Batı toplumlarında Rönesans’tan sonra sistemler ve düşünceler, doğu toplumlarında ise eski zamanlardan beri kişiler, bireyler tarihi şekillendirmiştir. Onun için lider kavramı o cemaatin birlikteliği ve devamı için çok önemlidir. 

3-Cemaatin görevleri, nihai hedefi, geleceğe bakışı: 

Unutulmamalıdır ki Fethullah GÜLEN’in nihai hedefi ve rüyası, Fethullahçılar’ın son gayesi Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve tanrının sözünün içtimai hayata egemen olmasıdır. 

Şifre kendisinin ifadesi ile üç kelimelidir. İman-hayat-iktidar. Said-i Nursi onlara göre imani dirilişi sağlamıştır. Bu safha, imamı hayata geçirme ve yaşama safhasıdır. Altın nesil de iktidarı sağlayacaktır. 

Cemaatin tüm çabası Türkiye’de ki siyasal ve ekonomik güç dengelerinde söz sahibi olmak ve rant ortaklıktır. 

İnsanlara yaklaşırken “Liberal İslam” anlayışı ile hareket etmekte, İslam’ın siyasal yüzünü göstermekten çok, tüm insanları kucaklayan bir hoşgörü felsefesi olduğu lanse edilmektedir. 

Üniversitede hedef olan çalışmanın bir kolu, gençlere cemaatin herhangi bir şekilde Türkiye’de laik demokratik düzeni bozacak bir hareket olmadığını, Türk insanını bir eğitme hamlesi olduğu imajı verilmektedir. 

Bu propaganda için özel olarak hazırlanmış kasetler de mevcuttur. Mesela Türk Cumhuriyetlerinde açtıkları okulların ve orada yetişen çocukların Türk kültürünü nasıl öğrendikleri konusunda hazırlanmış video kasetleri vardır. Ama bu gençlere rehberlik faaliyetleri adı altında cemaat öğretisinin götürüldüğünden bahsolunmaz. 

4-Örgütlenme usul ve esasları: 

Cemaat tek tip insan yetiştirme gayreti içindedir. Gerçi 1990’lı yıllarda tahminlerin üstünde büyüdüğü için bu amaç biraz sekteye uğramıştır. 

Hedef kitle, ortaokulun son sınıfındaki ve liselerdeki gençlerdir. Çünkü gençlerin en cahil olmakla birlikte, en idealist oldukları devir odur. 

Çocuğun aile durumu ve kişisel durumuna göre aylarca dinle ilgili bir şey söylemeyebilirler. Yapılan şey bu gençlere bir ağabey gibi davranmak, ona derslerinde yardımcı olmak ve geleceğe ait planlarda yol göstermektir. Yeterli konuma gelindiğinde cemaatin öğretisi verilmeye başlanır. 

Genç, evinde ne kadar sorumlu ise başarı oranı o kadar yüksektir. 

Fethullah GÜLEN’in gösterdiği doğrultuda ana hedef büyümedir. Bunun da yolu okulların etrafında örgütlenmeden geçer. 

Büyümenin iki kolu vardır: Okuyan gençler ve esnaftır. 

Gençler, cemaatin insan kaynağı, esnaf ise lojistik ve para kaynağıdır. Fethullah GÜLEN’e göre cemaatin lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir. Hiçbir dış katkı yoktur. 

Belli bir zamana kadar cemaatin ana hedefi eğitim olduğu için, hep öğretmen yetiştirmeye çalıştılar. Cemaat büyüdükçe bu ihtiyaç yerini diğerlerine bıraktı. Bu gün saatçisinden, mühendisine kadar herkesi yetiştirme gayreti içindeler. Ama ağırlık halen eğitim ve öğretmenler üzerinedir. Çünkü gençler ile oluşan tek meslek grubu öğretmenliktir. 

Harp okullarına ve Askeri Liselere sokulacak çocuklar bir gizlilik derecesinde eğitilir. 

Bu çocuklar özel evlere giderler. Cemaat sorumluları dışındaki insanlar bu evlerin ne yaptığını bilmezler. Çünkü cemaatin örgütü yerleştiremediği tek kurum askeriyedir.Fethullah GÜLEN’e göre askeriye hukuk, eğitim ve mülkiye teşkilatlanılması gereken kurumlardır. 
Üniversiteye hazırlanan gençlerin kendi dershanelerine gitmelerini sağlamaya çalışırlar. Üniversiteye hazırlık dershaneleri en aktif ve verimli çalıştığı organlardır. Buralara büyük insan kaynağı ve parasal destek ayrılmıştır. İstanbul’daki FEM dershaneleri, İzmir’deki Akyazılı gibi. 

Ev-hazırlık dershanesi ilişkisi üst düzeydedir. 

Cemaatin 1990’lı yıllarda güç kazanmış diğer önemli bir organı orta seviyede ve şimdi de yüksek seviyede kurulan öğretim kurumlarıdır. Okullar yatılı olduğundan öğrenci ile çok daha yakın ilişkiye girilmekte ve insan kazanmada daha etkili olunmaktadır. 

Bu okul ve dershanelerdeki eğitim, diğer okul ve dershanelerden daha yüksektir. Çünkü kadrolarında işi para için değil kendileri inandıkları için yapan pek çok insan vardır. 

Çocukların lise çağında hafta sonlarında gördükleri ilgi ve belki sıcak ev yemekleri bu çocukları cemaat elemanı yapmak için çok bile. 

Biraz analiz edilirse aslında cemaatin adam kazanma yönteminin çok sofistik de olmadığı görülür. 

Fethullah GÜLEN’i ve cemaati tanıtan kasetlerdeki ana tanımlar kısaca şunlardır. 

Türk insanı son iki üç yüzyılda İslam’ın özünden uzaklaşmasından dolayı materyal ve ruhsal bağlamda geri kalmıştır. Nurculuk hareketinin bir kolu olan Fethullahçılık görüşü 20 nci yüzyılda insanın tanrı inancından uzaklaştığını, bu uzaklaşmasının da bu dünyada mutsuzluk ve tatminsizlik getirdiğini, öteki dünyada ise insanları cehenneme götüreceğini savunur. 

Dolayısıyla bunun insan hayatında en önemli unsur olduğunu ve Türk insanını bu hatadan kurtarmak gerektiğini, bu görevin de yeryüzünde bu cemaatin omuzlarına tanrı tarafından verildiğini defaatle kasetlerde ve vaazlarda yineler. 

Fethullah GÜLEN’e göre harcadığımız her nefeste İslam Dini’ne uygun olmalıyız. 

Fen ilimlerini ve teknolojiyi öğrenmek gerekir. Ama bunun da amacı çağdaş terakki değil, tanrıya daha çok yaklaşmak için bir araç olmalıdır. Yaşamın amacı dolaylı veya dolaysız da olsa tanrıya hizmettir. 

Cemaatin bireylerine, cemaatin dışında bir hayatın cehennem olduğu sürekli empoze edilir ve cemaatten çıkanın da bir daha iflah olmayacağı ve cehenneme sürüleceği lafını ben bizzatihi bir kasette dinledim. 

Temelde bir Nur şakirdinin asıl olması gerektiği empoze edilir. 

5-Cemaatte hiyerarşik yapı: 

Cemaatin muazzam bir hiyerarşik yapısı vardır ve Türkiye’de askerden sonra en iyi teşkilatlanmış örgüttür. 

Şu kavramı iyi anlamak lazım. Said-i Nursi Nur talebelerini üçe ayırır 

Talebe-arkadaş-sempatizan. 

Talebe, işin gerçekte içinde olandır. Sempatizan da aktif olarak örgüt faaliyetlerinde olmasa bile, örgütün faaliyetlerine iyi gözle bakandır. Cemaatten ayrılan insanların hile üçüncü grupta olması örgüt için yeterlidir. Çünkü herhangi bir halk reaksiyonunda bu üçüncü grup önemli bir rol oynayacaktır. 

1990’lara kadar ana cemaat birimi onların “dershane veya Işık evleri” dediği öğrencilerin ve onların ağabeylerinin kaldığı evlerdir. Cemaatin iyi elemanları hep buralarda yetişmektedir. 

Her dershane veya ev bir bölgeye bağlıdır. 

Her ev hacmine göre 5-6 kişiden oluşur ve evlere kimlerin dağıtılacağı bölge imamları tarafından belirlenir. 

Ayrıca her evin bölge imamları tarafından tayin edilmiş bir imamı vardır. Ev imamları genellikle yaşça daha kıdemli insanlardır. 

Evde hayat özetle şöyledir. 

a) Evin birincil amacı adam kazanmak ve yeni kazanılan insanlara cemaat öğretisini empoze etmektir. Bu fonksiyonunu yitiren evlerin kadrosu da dağıtılır. 

b) İkinci amacı, evde kalanların kendilerini cemaat öğretisi üzerine devamlı yetiştirmesidir. 

c) Üçüncü amaç barınacak bir yer temin etmektir. 

Her evin sorumlu olduğu özel bir misyonu vardır. 

Ev sakinlerinin hizmet dışı sokakta dolaşmaları tasvip edilemez. Çünkü sokak günah ile doludur. 

6-Hedef kurum ve kuruluşlar: 

Fethullah GÜLEN’e göre askeriye, mülkiye, hukuk, eğitim teşkilatlanılması gereken bir kurumdur. 

Üst düzey bürokratlar ile sıkı ilişkiler kurmak, İçişlerinde ve Polis Teşkilatında örgütlenmek cemiyetin vizyonu içindedir. 

Spor dünyasını dahi ihmal etmeyen cemaat özellikle Galatasaray Futbol takımındaki aktiviteleri ile biliniyor. Bu küçük örnek cemaatin politika bireylerinin, vizyonlarının genişliğini ve hedeflerinin derinliğini göstermektedir. 

Boğaziçi, ODTU, Bilkent gibi seküler yaşamın kök salmış olduğu üniversitelerde, örgütün fakülte düzeyinde yapılanması kuvvetli değildir. Fakat bu üniversitelerde Asistan düzeyinde veya doktora çalışması yapan cemaat mensupları mevcuttur. 

Üniversitelerde bugün alt kadrolara hakim olma savaşı içindeler. Bugünün asistanı yarının doktoru, profesörü olacaktır. 

YÖK ve MEB’nin 5-6 sene evvel başlattığı proje ile yeni üniversitelerin kadro ihtiyacını karşılamak üzere yurt dışına binlerce öğrenci gönderildi. Bu öğrencilerin devlete maliyeti senede 40 bin Amerikan Doları ve her fırsatı değerlendirmede usta olan cemaat bu fırsatı da çok iyi yakaladı. Çünkü yurtdışına gönderilen bu öğrencilerin çoğunluğu dinci bir örgüte mensup. 
Şu anda devletin parası ile ileride devlet üniversitelerinde pozisyon verilmek üzere Amerika, İngiltere, Fransa başta olmak üzere okuyan yüzlerce örgüt elemanı var. 

Seküler kesimden insanlar bu hususlara fazla rağbet etmiyorlar. Çünkü mecburi hizmet gibi bir şartı var. Halbuki bu örgüt elemanları için ekstra bir fayda çünkü ileride üniversitedeki yeriniz garanti olmuş oluyor. 

Özel üniversiteler bazında Rektörü seküler bir insan olmasına rağmen Fatih Üniversitesi onlarındır. 

Akademide kadrolaşmanın öneminin farkındalar ve doktora seviyesinde yüksek lisans yapabilecek kapasitede öğrencileri buna teşvik ediyorlar. 

7-Gelir Kaynakları ve Sermaye Gelişimi: 

Evin içindeki bütün eşyalar örgütün esnaf kadrosu tarafından temin edilir. 

Öğrencilerin kendileri de evin ihtiyaçlarını karşılarlar. Maddi durumu kötü olanlara örgüt tarafından yardım edilir. Bu yardımlar cemaatin büyümesinde önemli bir etkendir. 

Ben Gültepe’deki yurtta kalırken onlarca öğrenciden yurt parası alınmadığını biliyorum. 

Esnaf üzerinde örgütlenme 1990’lar da arttı. Şu anda muazzam bir finansal güçleri var. 

İlk zamanlarda esnaf bölük pörçüktü ve bunların fonksiyonu cemaate para yardımı yapmak, lojistik destek sağlamaktı. Onlar para toplama olayına “Himmet” derler. En büyük yardım da Ramazan Ayı’nda toplanır. Esnaf büyük bir salonda toplanır cemaatin önemli bir üst düzey elemanı gelir. Duygusal bir konuşma yapar ve insanlar bir sonraki Ramazan Ayı’na kadar verilmek üzere para ve mal taahhüt ederler. Bu himmetin önemlilerini artık Çırağan Sarayı’nda bile yapıyorlar. 

Fakat 5-6 senedir, yeni strateji ile esnafın bir araya gelmesi sonucu 1996 yılında İstanbul’da İŞHAD (İşadamları Dayanışma Derneği) oluşmuştur. Bu dernek esnafın eğitimi, bir araya gelmesi için toplantılar, yemekler, resepsiyonlar vermektedir. 

Türki Cumhuriyetlerdeki muazzam iş potansiyeline Türk girişimcilerden evvela Fethullahçılar uyanmıştır. Buralardaki yatırımlarda en büyük pay onlarındır. 

Anadolu Kaplanları denilen yerli girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları desteklemektedirler. Aralarında güçlü iş ortaklığı ve bilgi transferleri vardır. Bu dayanışma dış ticarete de yansımıştır. 

8-İbadet: 

Evlerde namazlardan sonra sürekli ya Nur Risaleleri, Fethullah GÜLEN’in kitapları okunur. Ya da kasetler dinlenir veya izlenir. Akşam ve yatsı namazları bunun için en uygun vakitlerdir. 

9-Şakirtlerin düşünceleri ve önerileri: 

Fethullah GÜLEN’in cemaate yansıyan bu doğrultudaki görüntüsü ve onun Müslümanlar dahil tüm insanlığı karanlıktan kurtaracak Mehdi pozisyonu bence üzerinde durulması gereken bir noktadır ve cemaatin pimi buradadır. Bu pim oynatılırsa cemaat büyük bir darbe yer. Herhangi bir şekilde Fethullah GÜLEN’in Amerika’dan destek aldığı ispatlanabilirse, ben çözülmeler olacağına inanıyorum. 

İstihbarat konusunda hayatiyetin farkındalar. Direkt bilgim olmamakla beraber devletin istihbarat örgütlerine eleman sokmaya çalıştıklarına inanıyorum. 

Siyasetle olan ilişkilerinde yeterince güçlenmedikçe Türkiye’deki güç dengesine direkt temas etmekten, katılımcı olmaktan ve açıkça parti desteklemekten kaçınmaktadırlar. 

Siviller radikal İslam’ın alternatifi olarak, bir ılımlı İslam teşkilatı olarak görülen Fethullahçılar’ı, gerek sahip oldukları oy potansiyelinden dolayı, gerekse sahip oldukları siyasal ve finansal güçten dolayı himaye etmektedirler. 

Cemaatin asıl gayesi sadece bir eğitim hareketi, üç yüz yıldır boyunduruk altında yaşamış ülkeyi bundan kurtarma ise, askeriyeye girme çabaları telaffuz edilmeyen ama kabul edemedikleri laiklik gibi hassas konularda niyetlerinin o kadar basit ve saf olmadığını gösteriyor. 

Sivil örgütlenmesini ne yazık ki sağlıklı şekilde gerçekleştirememiş Türkiye’de, askerlik kurumu olmasaydı bugün hayalini kurdukları İslam Devletini tesis etmiş olacaklardı. 

Benim gözlemim şu anda Türkiye’de Fethullahçılar ile askerler arasında gizli bir satranç oynanıyor. Cemaatin askere bakışı bellidir. Askerliği her fırsatta övdükleri halde büyümeleri önünde tek engelin askerlik kurumu olduğunun farkındalar. 

İstihbarat kaynaklarının bunları öğrenmesi ve çok iyi değerlendirmesi lazım. 

Diğer önemli bir unsur da gençliğini, üniversite yıllarını cemaatle geçirmiş, ancak daha sonra cemaatten aktif olarak ayrılmış bir sürü insanın örgüte karşı negatif bakışlara sahip olmaya başlamasıdır. Çünkü bu insanlar 10 sene sonra örgütün değişmeye başladığına şahit olmuş, geçmişte kendilerine söylenen şeylerin bugün geçersiz kılındığını görmüşlerdir. 

10 sene önce bir örgüt mensubunun bir kız arkadaş edinmesi hayal bile edilemezken, bugün bu konuda fetva vermektedirler. Değişik ilkelere sahip bir örgütten de insanlar kuşku duymaya başlıyor ve baştakinin samimiyetinden şüphe etmeye başlıyorlar. 

Şahsi görgüm, örgüt Türkiye’de tabii sınırlarını zorlamış ve anti tezi ile yani laik kesimle gerek içtimai hayatta, gerekse iş dünyasında yüz yüze gelmiştir. 

Yakın geçmişte Refah Partisi ve yandaşlarının uğradığı akıbetten ders alarak radikal davranışların ne zararlar getirdiğini görmüş ve Fethullah GÜLEN’in sık sık tekrarladığı hoşgörü felsefesini ve politikasını cemaatin amblemi olarak nazara vermiştir. 

Araştırma ve analiz yetisinden yoksun Türk Halkı ve küçük burjuvazisi bu maskeye hemen inanıyor ve çabuk verilmiş kararlarla “Ilıman İslam” olarak gördükleri örgütü destekliyorlar. Ama örgütün diğer bütün dinci örgütlerden daha akıllı olduğundan ve artık güce ulaşana kadar bu hoşgörü maskesini taktıklarının farkında değillerdir. 

Fethullah GÜLEN’in ölümü cemaatte şüphesiz ki önemli bir boşluğa yol açacaktır. Çünkü cemaatin her ferdi hissi bir rabıta ile liderlerine bağlıdır. Ama sahip oldukları maddesel güçle çıkar, örgütü hayatta tutmaya yeterlidir. Bu konuda sivil örgütlerin ve askerlik kurumunun politikalar üretmesi gerektiğine inanıyorum. Örgüt demokratik ortam içinde eritilme potansiyeline sahiptir. 

Gülen sonrası cemaat parçalanabilir ve siyasal bir güç olma yolu tıkanabilir. 

Örgütün politikalarına karşı ancak politika üretilerek karşılık verileceğine inanıyorum. Birinci politika, örgütü Türk kamuoyunda mercek altına almaktır. Fethullah GÜLEN ve izleyenleri sistemli bir şekilde cemaati ve hedeflerine kamuoyunda tartışmaktan kaçınmakta, ya kendileri ne istediklerini bilmemekte ya da ne istediklerini telaffuz etmemektedirler. 

Devlet televizyonlarında ve laik medyada programlar hazırlanmalıdır. Sadece öğrencilere karşı olan faaliyetlerde kullandıkları sinsi metodlara bile Türk Ebeveynlerinin tepki vereceğine inanıyorum. 

İkinci olarak istihbarat konularında ne kadar uğraşılsa azdır. Örgütün bir sonraki adımının bilinmesi lazım. 

Örgüt içindeki hesaplaşmalar ve rant kavgaları basına yansıtılabilir. 

Fethullah GÜLEN’in her kaseti o kadar masum değildir. Bunlar televizyonlarda yayınlatılabilir. Öncesi, 1980 öncesi kaydedilmiş kasetler çok daha radikaldir. 

http://pusatca.blogcu.com/nursuzlar/829520

 

IV – Cübbeli Ahmet Hoca’dan Diyalog Masalına İtiraz

‘İbrahimî Dinler’ mi dediniz!?

Dün dikkate değer bir haber düştü internet sitelerine… “Kilisede ezan sesi” spotu ile sunulan haber, video görüntüleri ile de destekleniyordu.

Olayı nakleden spiker, “ABD’de pazar âyinleri sırasında tarihî bir gün yaşandı” türünden ‘vurucu’ bir cümle ile giriyordu meseleye…

Efendim, bizzat haber metninden aktarmak gerekirse olay şu imiş:

“ABD’nin 32 eyaletindeki kiliselerde Müslüman, Hıristiyan ve Musevi din adamları, birlikte üç kutsal kitaptan bölümler okudu, ilahiler seslendirdi, barış ve kardeşlik mesajı verdi. Washington’daki katedralde ilk kez ezan okundu. Pazar âyinlerine ilk kez Musevî ve Müslüman din adamları da katıldı. 32 eyalette 70’ten fazla kilisede, üç semâvî dinin din adamları, birlikte dua etti, hoşgörü mesajları verdi.”

Haberin devamında, Washington Ulusal Katedrali’nde başrahip, imam ve hahamın, önce kendi dillerinde, daha sonra da İngilizce olarak Kur’an, İncil ve Tevrat’tan pasajlar okuduğu ifade ediliyor.

‘Tören’e müslümanları temsil ettiği düşüncesi ile katılan imam: “Böylesine güzel bir ibadet yerinde birbirimizin kutsal kitaplarından parçalar okumamız, ABD’deki Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin bağnazlığa, nefret ve hoşgörüsüzlüğe hayır demek için omuz omuza durduğunu gösteriyor.” şeklinde dile getiriyor düşüncelerini…

Başrahip Lloyd da, “Amerikalılar İslâm hakkında çok az bilgi sahibi… Farklı bir dinin zenginliklerini öğrenmek zaman alacak. Ama bu olacak.” cümleleri ile görüşlerini seslendiriyor.

“İnançları Paylaşma” adı verilen mezkûr organizasyonun, “Dinler Arası İttifak” ve “Önce İnsan Hakları” adlı örgütlerin uzun çabaları sonucu hayata geçtiği bilgisi de bir kenara not edilsin.

Elbette işbu “İbrahimî dinler” yahut “semâvî dinler” söylemini ciddiyetle masaya yatırmak gerekiyor ama daha önce Kur’ân’ın, bugün Hıristiyan ve Yahudi olarak tesmiye olunan kesimlerin kendi inanç pozisyonlarına meşruiyet kazandırma çabalarını şiddetle reddettiğini hatırlatalım.

Onların kendilerini ve dinlerini Hz. İbrahim’e (a.s.) nisbet etme gayretlerine ve kendi inançlarını bu kutlu peygamberle refere etme noktasındaki zorlama yorumlarına Kur’ân’ın nasıl mukabele ettiğini görmek için şu âyetlere bakmak yeterli:

“Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup da vasiyet etti ve: “Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, başka dinlerden sakının yalnız müslüman olarak can verin! dedi.”

“Bir de: “Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, biz bir tek Allah’a inanan İbrahim’in dinindeyiz ki, o hiç bir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.””

“Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa’ya, İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O’nun için boyun eğen müslümanlarız.”

“Eğer onlar da böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu buldular. Yok, yüz çevirirlerse, onlar sadece bir ihtilaf ve çekişme içindedirler. Allah da senden yana onların haklarından geliverecektir. O, herşeyi işiten ve bilendir.”

“Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da Yakup da torunları da hep Yahudi veya Hıristiyan idiler.” mi diyorsunuz? De ki: “sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahitlik ettiği bir gerçeği bilerek gizleyenlerden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (el-Bakara; 132–140)

Bu âyetler, Hz. İbrahim’in (a.s.) dini ile müşrik Ehl-i Kitab’ın iman ettiği inanç manzûmesinin hiçbir bağı, benzerliği, paralelliği olmadığını veya aralarında bir ‘köken birlikteliği’nden söz edebilmek için Kur’ân’ın sarih nasslarını yok saymak zorunda kalınacağını açıkça gösteriyor.

Çünkü âyetler sarahaten, “Yahudi ve Hıristiyan olmak”la, “Hz. İbrahim’in dinine mensup olma”yı birbirinin alternatifi, zıddı olarak işaretliyor. Hz. İbrahim (a.s.) için kullanılan “O müşriklerden değildi” nitelemesi, âyetlerin bağlamı Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili olduğundan, bunların şirke bulaştığını yadsınamaz bir gerçeklik olarak göz önüne getiriyor.

Bu da, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik için kullanılan “İbrahimî dinler” vurgusunun, daha doğrusu bu vurguda zımnen ifadesini bulan “aynı hakikatin tarih içinde şekillenmiş farklı kolları” türü telakkilerin ne ölçüde mesnedsiz ve boşlukta olduğunu belgeliyor.

Mâlûmdur ki, oldukça sık rastladığımız “Yahudilik ve Hıristiyanlık tahrif olmuştur” yargısı gerçeğin ifadesi değildir. Çünkü bu iki inanç manzûmesi, tahrif olduktan sonra bu isimleri almışlardır. Her peygamber için geçerli olduğu gibi Hz. Musa ve Hz. İsa da (a.s.) sadece “Allah katında tek din olan” İslâm’ı tebliğ etmişler, daha sonra haham ve papazlar eliyle muharref Hıristiyanlık ve Yahudilik inançları ihdâs edilmiştir. Şu halde, bu iki inanç pozisyonunun mevcut halleri ile Allah indinde bir değer taşımaları söz konusu olmadığı için, “İbrahimî dinler” terkibinden önce bizâtihi bu ‘dinler’ kavramında ifadesini bulan ‘çoğul’ sigânın ayaklarının yere basıp basmadığını konuşmak gerekir.

Ayrıca, gözümüze sokulup durulan ‘semâvî dinler tekerlemesi’nin, Hıristiyanlık ve Yahudiliği ‘semâ’ ile irtibatlandırma türünden, yer yer ıskalanan çarpık bir tezâhürü var. Kur’ân açıkça reddettiği için, aklı başında bir müslümanın bu iki inanç pozisyonuna bu bağlamda yaklaşmasının mümkün olamayacağı da kendiliğinden tebârüz ediyor.

Zaten kısaca ‘diyalog’ olarak anılan vetirenin, kanımca en önemli zararlarından biri de, Ehl-i Kitab’ın inanç formlarına bir şekilde meşruiyet kazandırma noktasında mülâhaza dairesini açması olmuştur. Kim ne derse desin, süreç içerisinde müslüman kitleler, bu meşruiyet meselesinin –en azından- müzâkere edilebilir bir muhteva taşıdığına inandırılmışlardır. Hakikatin izâfîleştiği, “doğrunun bir bakış açısının tekelinde olmadığı” tarzı içi boş sloganların dolaşıma girdiği, çok önemli itikâdî farklılıkların ‘asgarî müşterekler’ söylemi yedeğinde buharlaştırıldığı meş’um bir süreçten söz ediyorum.

Müslüman kesimden bu vetireye dâhil olanların niyetleri iyi olabilir ama en az niyet kadar üzerinde yol alınan zeminin de sahih olması gereken hassas bir mesele bu…

Şu an ortaya konulan ittifak vurguları, birlikte ve aynı mecliste dua etmeler, “yok birbirimizden farkımız” türü bayağılıklar, “her dinin yekdiğerinin zenginlikleri ile tanışması” türü kof atıflar, kestirilsin ya da kestirilmesin, hedeflensin ya da hedeflenmesin, bu trenin son durağa, yani bir tür ‘insanlık dini’ne doğru olanca hızıyla yol aldığını gösteriyor.

Elbette burada yine Kur’an’da yer alan ve Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’un (a.s.) Fir’avn’a tebliği bağlamında gündeme gelen, diğer inanç sâliklerine dönük ‘kavl-i leyyin’ yani yumuşak dil/üslûb tavsiyesi/emri akla gelebilir. Sanırım bu da çoğu kez yanlış yorumlanabilen bir husus…

Kavl-i leyyin, tebliğin esasından ziyâde üslûbuna dâir ölçüler getiren bir muhtevâ taşıyor. Müslümanın tebliğinin huşûnetten, sertlikten ârî, mülâyemetle, hikmet ve teenni ile olması gerektiğini ihsâs ediyor. Gayet sarihtir ki, bu atıf, sâir inanç mensuplarının bâtıl itikatlarına nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını, onların sakim kabullerine ilişilmemesini âmir değildir. Özetle, İslâm ve adı anılan iki inanç formunu aynı yatay düzleme sabitleyen, ‘semâvî dinler’ türünden nevzuhur paydalarda eşitleyen bir algının karşılık geldiği tavra ‘kavl-i leyyin’ değil, dense dense ‘hâl-i pürmelâl’ denilebilir.

Bir de “Bu süreçte ne kazandık, ne kaybettik?” tarzında esaslı bir muhasebenin yapılma vakti geldi de, geçiyor bile…

Tamam, hiçbir aklı başında müslüman işin itikâdî boyutlarında yoğunlaşarak, okuyarak, araştırarak İslâm’ı terk edip Hıristiyan olmaz; bu doğru… Çünkü zaten Hıristiyanlık denilen olgu, kendi içinde ciddi itikâdî çelişkiler ve teolojik çarpıklıklar taşıyor. Hatta çoğu kez bunun tersi oluyor ve okuyup araştırarak çokları İslâm’a dehâlet ediyor. Bu doğru ama buna eşlik eden bir doğru daha var: İnanç bazında ‘oradan buraya’ transfer olduğu kadar, hatta bundan çok daha fazla kültür temelinde de ‘buradan oraya’ geçiş var. Bakış zâviyesini, hayat tasavvurunu, yaşam biçimini başka kültürlerin şekillendirdiği bir tipolojinin İslâm ile alâkası da nüfus kâğıdından ibaret oluyor. Kaldı ki, kültürel metamorfoz bir aşamadır ve yaşadığı bu dönüşüm neticesinde eşyâ ve hâdisâtı bir Batılı yordamıyla okumaya başlayan nesillerin zamanla işbu bâtıl inanç formlarına ‘daha anlayışlı’ yaklaşması da az rastlanılır bir keyfiyet olmaktan uzaktır. Sorulması gerekli olan soru, bu ölçüde hızlı seyreden bir kültürel başkalaşımın, işbu kültürel boyutla sınırlı kalıp kalmayacağı sorusudur.

İstidrâdî olarak şu notu da ekleyerek yazıyı bitirelim: Yer yer basında Üstad Bediüzzaman’dan ve/veya telifâtından sitâyişle bahseden papaz ve rahiplere denk geliyoruz. Hiç şüphesiz, Bediüzzaman üzerinden gerçekleşecek muhtemel bir ihtidâyı ancak hamd ile karşılaşırız. Fakat dikkat çeken bir nokta var; işbu zevâtın, bunca Risale-i Nur övgüsüne rağmen, İslâm’a ve peygamberine (aleyhissalâtuvesselâm) karşı mesafelerini mânidar bir şekilde koruduklarına tanık oluyoruz. Hatta bu zâtlardan bazılarının, Üstad üzerinden ‘Müslüman Hıristiyan’ veya ‘Hıristiyan Müslüman’ türü ‘ucûbe’ terkipleri canlandırma gayreti içinde oldukları, bir tür dinleri te’lif amacı güttükleri izlenimi veren hususlarla karşılaşıyoruz. Çok açık ve kestirmeden söyleyelim; bu kişilerin söz ve eylemlerine bu ölçüde değer vermek, yanlış ve sakıncalı bir yaklaşımdır. Her Bediüzzaman övgüsü yapana, anlamsız bir coşku ile sahip çıkıp kucak açmakta ifadesini bulan ‘ayarsız’ tavır, bir Nur talebesinde olması gereken ‘celâdet’i yaralar.

(Kaynak: http://aldanmayalim.wordpress.com/2011/07/24/%E2%80%98ibrahimi-dinler%E2%80%99-mi-dediniz/)

 

Bir Cevap Yazın