Nurcular / Nur Cemaati

I – Nur Cemaati Hakkında: Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

II – Gerçekten Nurculuk İslam’a ve Kur’ana Uygunmudur?

III – Nurculuk ve Nurcuların Gerçek Yüzü

IV – Said Nursi din istismarcısı mıdır? Risale-i Nur Allah’tan Gelmiştir Diyenlere Abdulaziz Bayındır’dan Sert Eleştiri

V – Nursuzlar:

VI – Cübbeli Ahmet Hoca’dan Diyalog Masalına İtiraz

VII – Bir Nurcunun İtirafları: “Zaten bu türlü cemaat ve tarikatların en büyük zararı da buradadır. Birey kendi kişiliğini kaybetmekte, cemaatin müridi olarak aynı görüş ve değerleri benimseyerek adeta robotlaşmaktadır.”

VIII – Fetullah Şifreleri: Abi / Abla Nedir, Hizmet Ne Anlamı Gelir?

.

I – Nur Cemaati Hakkında: Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

Nurculuk Hakkında;

Nurculuk, Kur’an merkezli İslam anlayışına aykırı bir oluşumdur. Bu oluşuma dahil olan kişileri Allah’ın dinine davet etmeli ve onları Allah’ın göndermiş olduğu ilahi rehberin risale-i nurlar değil de Kur’an-ı Kerim olduğuna inandırmalıyız.

Nurculuk hastalığının pençesinde olan bir nurcu, bu iddialarımızın doğru olmadığını söyleyecek ve tabi ki Allah’ın gönderdiği ilahi rehber Kur’an’dır. Bunun tersini söyleyen bir Risale-i Nur talebesi yoktur diyecektir.

Evet! Doğru… Ama aynı kişi aşağıdaki maddelerdeki sorular üzerinde araştırma yapıp düşünse haklılığımızı görecektir.

  • Risale-i Nurların kaynağı ilahidir değil mi?
  • Risale-i Nur Kur’an’ın bu asra bakan yüzü değil midir?
  • Risale-i Nur eğitimi verenler; talebelere Kur’an meali mi veriyor, risale-i nurları mı?
  • Risale-i Nur üzerinde yetişmiş alimlerin büyük bir çoğunluğu peygamberin hayatını mı araştırıp yazıyor, Said Nursinin hayatını mı?

Bütün bunlara rağmen biz Nurculara kızamayız. Çünkü onlar Said Nursi adlı bir din istismarcısının tuzağına düşmüşlerdir. Said Nursi’yi Bediüzzaman, Müceddid….vb vasıflarla vasıflandıran bu kişilere, Said Nursi’nin din istismarcısı bir ceffar olduğunu ispatlamalı ve onları Allah’ın kitabından uzaklaştıran bu tuzağın içinden kurtarmalıyız.

Şimdi de Said Nursi hakkında kısaca bilgi aktarmaya çalışalım.

Said Nursi; Kur’an’a Sünnete ve İslam akidesine tamamen zıt olan birçok hurafeyi Allah’a fatura etmiş olan bir kişidir.O, risalelerin içerisine kendi hatalarının sirayet edemeyeceğini belirterek, dolaylı olarak kitabının Allah tarafından gönderilen bir ilahi kitap olduğunu belirtmiştir. Onun kitabını araştıranlar, kitabında risalelerin Allah tarafından yazdırılmış olduğuna dair onlarca uydurma delil bulabilir.

O’ geçmişte yaşayan bazı alimlerin kendisinin geleceğini bildiğini ve müjdelediğini iddia etmiştir. Bu o alimlerin (ki içlerinde sahabede var) geleceği gördüğünü iddia etmek demektir. İlim erbabının hepside bilir ki böyle bir iddia İslam inancına aykırıdır. Bilinçli bir şekilde söylendiğinde kişiyi dinden çıkartır. Çünkü buna inanmanın adı “ilimde şirk” koşmak demektir. Bu tür hikayelerle insanları aldatan kişilere bunun hesabını Allah soracaktır.

Aklı başında olan her Müslüman bu iddiaların yalan olduğunu ve bunu kitaplarına alan ve delil olarak gösterenlerin ise din istismarcısı olduğunu rahatlıkla anlar. Ümmetin içinde kendisine itibar edilen Müslüman alimlerden hiçbirisi O’nun gibi Hz Ali’den veya bir başkasından kendisine mektup yazıldığı yalanını daha doğrusu saçmalığını söylememiştir.

O, Allah’ın kitabının bazı ayetlerinin mana ve cifirle kendilerini ve kendisini işaret ettiğini açıklayarak Allah’ın kitabını istismar eden bir istismarcıdır. Ebced hesabını istismar eden tüm istismarcılar gibi, o da Allah’ın ayetlerini istismar etmiştir.

Bu yüzden kendisine Bediüzzaman lakabından daha çok “Ceffar” lakabı uygun düşmektedir.

Bize göre, Bediüzzaman Said Nursi denilmesi yerine, Ona “Ceffar Said” denilmesi gerekir.

Ümmetin içinde kendisine itibar edilen Müslüman alimlerden hiçbirisi O’nun gibi Kur’an’daki bazı ayetler benden bahsediyor diyerek Allah’ın kitabını istismar etmemiştir.

Sonuç olarak: Ceffar Said, hurafeci ve istismarcı bir alimdir.(!)

(Kaynak : http://www.aliumuc.com/?p=28)

 

Nur Cemaati Bir Titan Zincirimi?

Fethullah Gülen Cemaati’nin bürokrasi ve eğitim alanında örgütlendiği ve ekonomik yapılanmasının ise bir Titan Zinciri olduğu öne sürüldü. Cemaat’in Zaman gazetesine abone mecburiyeti iddia ediliyor.

FETHULLH  Gülen Cemaati’ne yönelik çok çarpıcı iddialar gündeme geld. Fırat Haber Ajansı yaptığı bir haberde, Gülen cemaatinin Bitlis’te bürokrasi ve eğitim alanında örgütlendiğini ifade ederken, ekonomik örgütlenmenin ise “titan zinciri” gibi olduğunu kaydetti. SOL haber portalına göre, Fırat Haber Ajansı (ANF) yaptığı bir özel haberde Fethullah Gülen’in Bitlis’teki örgütlenmesine yer verirken, haberde “Fetullahcıların ekonomik örgütlenmesi ‘titan zinciri’nin bir benzeri gibi” ifadelerine yer verildi.

BİTLİS’TE FAALİYET

ANF haberinde, Gülen tarikatının bölgede Van dışında yoğun faaliyet yürüttüğü illerden birinin de Bitlis olduğunu kaydederken, cemaatin bürokrasi ve eğitim alanlarında etkili olduğunu kaydetti. ANF Gülen cemaatinin, bürokrasinin büyük bir kesimine egemen olduğu gibi genel olarak Bitlis ekonomisine de hakim durumda olduğunu kaydederken haberde şu ifadelere yer verildi: “Gülen cemaati, Bitlis’te daha çok siyasi ve ekonomik bir lonca kurumu görüntüsündedir. Örneğin üst düzey her bürokratın tarikatın yayın organı Zaman gazetesine abone olmak ve haftalık ‘sohbet’ toplantılarına katılma gibi zorunlulukları var. Yapısal bir hiyerarşisi olan haftalık ‘sohbet’lerde dini konular üzerinde durulurken, konuşmayı gerçekleştirenler de bürokrasideki konum ve mevkilerine göre hiyerarşik bir düzen içinde bulunuyor.”

 

KAYNAK GARANTİSİ

Bitlis ve çevresini ekonomik bir pazar olarak gören Gülen cemaatinin ticari faaliyetlerini yürütürken mutlak suretle cemaat içinde gerçekleştirilmesini istediğini belirtilen haberde, “Burada temel amaç, ticari faaliyetler çerçevesinde elde edilecek kârın cemaat üyesinin sözlü beyanından ziyade görülebilir ve net olmasını sağlamak. Bu yolla sözkonusu ticaret erbabından elde ettiği kâr marjına göre cemaatin çeşitli dernek ve oluşumlarına kaynak aktarılması garanti altına alınıyor. Cemaatin tüccarlar için vazgeçilmez olmasının göze çarpan birkaç nedeni var. Bu nedenler arasında en belirgin olanı belirli bir pazarın sürekli bulunması ve bürokrasi içindeki bağlantılar. Haftalık sohbetler vasıtasıyla üst düzey bürokrat ve diğer ticaret erbaplarıyla daha yakın ilişki kurulması sağlanıyor” ifadelerine yer verildi.

EKONOMİK BÜYÜME

Haberde tarikatın ekonomik olarak büyümesinin ironik olsa da kapitalizm ve sosyalizmin ekonomik politiğinin götürüldüğü başarılı bir sistemle mümkün olduğu iddiasına yer verilirken, bu durum şu sözlerle açıklandı: “Örneğin, A firması ve B firması cemaate bağlı iki firmadır ve ticaretlerinde temel olarak kendi aralarında ticaret yapmalarına karşın, cemaatin dışında olan C firması da ticari döngü çerçevesinde yolları kesişirse cemaatin sosyalist sistemi birden kabuk değiştirip C firmasından elde edilebilecek kapitali de kendi bünyesine katmaktadır. Bu yolla 2 şey gerçekleştirilmiş oluyor. Birincisi, bir bakıma kendi içinde sosyalist gibi görünen cemaatin ekonomik örgütlenmesi olası bir kâr elde etme durumunda kapitalist çehresini hemen ele alarak, kendi örgütlenmesi içinden olmayan bir firma ile ticaret yapabilmektedir. Diğer ve en önemli nokta ise, sürekli kendi bünyesinde bir ticari kârlılığı olan cemaat, dışarıyla yapılan ticaretle kâr marjını ve sermayesini büyütmekte, bunun yanısıra ekonomik gelişim isteği içinde esnaf ise cemaatin hayat tarzını benimsemese de cemaate girmenin yollarını arıyor. Bu yönüyle bakıldığında tarikatın ekonomik ve bürokratik örgütlenmesinin ‘Titan zinciri’ benzeri, ama daha ayakları yere basan ve sağlam yapısı bulunuyor.”

HIZLA ÖRGÜTLENİYORLAR

Cemaatin ekonomik ilişkilerin elde ettiği kârla cemaatin Bitlis ve ilçelerinde sayıları 100’ü aşan öğrenci evleri, her ilçede en az 1 adet öğrenci yurdu ve diğer STK’ları finanse ettiği söylenen haberde cemaatin Bitlis ve Tatvan’da ilköğretimden liseye kadar öğrenim imkanı sunan pansiyonlu Selahaddin Eyyubi Kolejleri de bulunduğu ifade edilirken, cemaatin ayrıca “Çağlayan ve Uğur Dershaneleri gibi eğitim kurumları, BÖDER, TÖDER; NODER gibi eğitim STK’ları, Bitlis Köylerine Hizmet Götürme ve Kalkındırma Derneği ve İnci Hanımlar Derneği gibi sivil toplum kuruluşları” bulunduğu belirtildi.

http://www.guncelposta.com/gUNCEL/14637-gulen_Cemaati_bir_Titan_zinciri_mi_.html

 

II – Gerçekten Nurculuk İslam’a ve Kur’ana Uygunmudur?

DİN:NURCULUK İSLAM’A,KUR’AN’A AYKIRIDIR

NURCULUK İSLAM’A,KURAN’A AYKIRIDIR .

1- İslâm dininin kaynağı olan Kur’ân’da mezhep, tarikat yoktur. Kur’ân bütünleştiricidir, bölücü değil. Oysa tüm mezhepler ve tarikatlar bölücüdür, ayrı ayrı topluluklar oluşturmayı yeğler.
2- İslâm’da bütün ibadetler Tanrı adına sürdürülür. Kur’ân’da adı sanı geçmeyen kimseler adına değil. Oysa Nurculukta kurucusunun adı, Tanrı adları yanında anılır.
3- İslâm’ın biricik kitabı KUR’ÂN dır. Onun yenisi, eskisi olmaz, benzeri, örneği yazılamaz, başka bir kitap Kur’ân anlamında alınamaz, yorumlanamaz. Oysa Nurculukta Risale-i Nur , “…muellifin…” gibi Kur’ân yerine de okunabilmektedir. Bu tutum şeriate göre büyük suçtur (“Kufr-u kebir”dir).
4- Kur’ân’da bütün inananların kardeş oldukları, Tanrı’nın bütün evrenin yaratıcısı olduğu bildirilir, insanlar arasında üstünlük-aşağılık ayrımı gözetilmez. Oysa Nurculukta Said-i Nursi üstün yaratılışlı, Tanrı’yla dolaysız ilişki kuran bir kimse diye nitelenir.
5- Kur’ân’a göre ibadet belli bir düzene göre , alçak gönüllüce sürdürülür. Nurculukta değişik kılıklara bürünmek, olduğundan başka türlü görünmek, elde değnek (âsâ) bulundurmak, vs. vardır. Bu tür davranışlar İslâm’a aykırıdır, yasaktır.
6- İslâm’da belli bir sınıf yoktur, bütün insanlar eşittir. Oysa Nurculukta “Nur talebesi” denen özel bir topluluk, ayrı bir sınıf vardır.
7- İslâm’da ibadet açıktır, gizli kapaklı değildir. Nurculukta ise gizlidir, toplumun gözünden uzaktır, içe kapalıdır. Nitekim ülkemizde nurcuların oluşturdukları toplulukların hepsi gizlidir.

haymatloslu

************

(Kaynak : http://ahmetdursun374.blogcu.com/din-nurculuk-islam-a-kur-an-a-aykiridir/2463350)

 

III – Nurculuk ve Nurcuların Gerçek Yüzü

NURCULUK VE NURCULAR

İDDİANAME

I-NURCULUĞUN TARİHİ GELİŞİMİ:

Nurculuk hareketinin kurucusu olan Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis İli’nin Hizan İlçesi’nin Nurs Köyünde dünyaya gelmiştir.

Önceleri Said-i Kürdi olarak tanınan ve bu ünvanı kullanan, soyadı kanunu çıktıktan sonra doğduğu köye izafeten Nursi soyadını alan Said-i Nursi ilmi kariyeri olmayan bir kimsedir. Nitekim Nur risalelerinden Tizyak adlı risalenin 68 nci sayfasında risalelerini kendisinin yazmadığını, bunları yardımcılarının (Nur Şakirtlerinin) yazdığı bildirilmektedir.

Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis havalisinde Şeyh’lik faaliyetlerine başlamış, bilahare İstanbul’a gelerek siyasi faaliyetlere katılmış, İttihad-ı Muhammed-i Cemiyetinin kurucuları arasında yer almıştır.

31 Mart vakasından evvel Derviş Vahdeti ile irtibat kurmuş, o tarihte çıkan Volkan Gazetesindeki yazıları ile 31 Mart Vakıasını körüklemiş, yine o tarihlerde kurulmuş bulunan “Kürt Teali Cemiyeti’ne” girmiştir. 1912 yılında yazdığı bir kitabında “Uyan ey Selahaddin Eyyübi’nin torunları Kürtler” diyerek kürtleri Türklere karşı tahrik gayreti içine girmiştir. Mektubat adlı risalesinde ise “Kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye’de Kürt milleti diye ayrı bir milletin olduğunu” ileri sürmüştür.

İstiklal Savaşı sırasında, Ankara’nın halifeyi kurtaracağı inancıyla Ankara’ya gelmiş, ancak laik bir devlet düzeninin kurulması ve Cumhuriyet ilanı üzerine Ankara’yı terk ederek Van’a gitmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said isyanından sonra Isparta Barla’da daha sonra Kastamonu, Afyon ve Emirdağ’da mecburi iskana tabii tutulmuştur. Afyon, Denizli ve Eskişehir Cezaevlerinde mahkum olarak yatmıştır.

Said-i Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat etmiştir. Ancak yetiştirdiği talebeleri (Nur Şakirtleri) onun felsefesini günümüze kadar taşımışlardır.

Nurculuk, bir tarikat faaliyeti olarak karşımıza çıkmasına rağmen, Nurcular bu hareketin bir tarikat olmadığını, Kur’an-ı Kerim’in 20 nci yüzyılda tefsiri üzerine kurulmuş bir okul olduğunu ve sayısı 130 lara varan Nur risalelerinin de Kur’an-ı Kerim’in tefsirini kapsadığını ifade etmektedirler.

İlk defa 1955-1957 yıllarında Kur’an-ı Kerim’in ve Nur risalelerinin yazılışı nedeniyle ortaya çıkan nurcular arasındaki gruplaşma, Said-i Nursi’nin ölümünden sonra daha bariz bir hal almıştır.

Birinci grup “Kur’an-a küfür yazısı ile hizmet olmaz” parolası ile ortaya çıkarak Risaleyi Nurların mutlaka Arapça ile ve el yazısı ile yazılmasını, bunun için de bütün Nurcuların Arapça öğrenmeleri lazım geldiğini savunmuşlardır. Bu gruba yazıcı Nurcular denilmiştir.

İkinci grup “Okuyucu Nurcular” diye bilinmekte olup, Latin harfleri ile yapılacak çalışmanın hedeflerine varmada yardımcı olacağını savunmuşlardır.

Okuyucu ve yazıcı grup arasındaki bu farklılaşma 1969 yılından sonra okuyucu grup içinde yer alan Fethullah GÜLEN grubunu ayrı bir grup olarak ortaya çıkarmıştır. Bu grubun özelliği öğrenci kesimine yönelik vakıf çalışmalarına ağırlık vermesi olmuştur.

1982 yılında yapılan Anayasa oylaması okuyucu grup içinde gazeteci ve Şuracı grup olarak yeni bölünmelere yol açmıştır.

Günümüzde Yeni Nesilciler olarak bilinen gazeteci grup, 1992 Anayasası’na hayır denilmesini, Şuracı grup ise Evet denilmesini savunmuşlardır.

Günümüzde Nurcular, “Gazeteciler, Şuracılar, Fethullah GÜLEN’ciler, Yazıcılar” olarak faaliyet göstermektedirler. Ancak Yazıcılar grubunun etkinliği azalmıştır.

Nurculuğun Laik Cumhuriyete ve Atatürk’e karşı bir hareket olduğunu görebilmek için Nur Risalelerine bakmak gerekmektedir. Barla Mektupları sayfa: 53. Atatürk’ü kastederek “Tek gözlü Deccal, ya iman et, ya bütün Dünyanın maskarası olacaksın.” denilmiştir. Bu husus Metin TOKER’in “Sağda ve Solda Vuruşanlar” isimli kitabın 96 ncı sayfasında yer almıştır.

“Sönmez” adlı risalede (Sayfa:21-22), Atatürk kastedilerek “Ayasofya Camiini puthaneye, meşihat makamını kızlar lisesine çeviren bu adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?” denilmiştir.

“Mektubat” adlı risalede (Sayfa:401) “Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında hiçbir fark yoktur. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için, din ile dünya esaslarını birbirinden ayırır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk inkılapları dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir” denilmiştir.

“Tiryak” risalesinde (Sayfa: 65), “Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir” denilmiştir.

“Mesnevi-i Nuriye” risalesinde (Sayfa: 80-82), “Alem-i İslam’da yapılacak inkılaplar, İslam’i esaslara uygun olmak zorundadır. Aksi taktirde gayri meşrudur, bu bakımdan Meclis aynı zamanda hilafet görevi görmelidir” denilmiştir.

“Mucize-i Kur’aniye” isimli risalede (Sayfa:191-192), “Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir, 1347 yılında felsefenin tahakkümü ile bu dindar millete ehemmiyetli tahayyüşler düçar kılınmıştır ve Anayasa’da devlet dininin İslam olduğu yolundaki hüküm kaldırılmıştır. Bu durumda gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi, Kur’an da belirtilen Şer’i inkılapta tahakkuk ettirilememiştir. Halbuki Kur’an, Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil, ilahi bir iradenin sonucudur.”  denilmektedir.

“Münazarad” risalesinde (Sayfa: 90-100), “İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır.”  denilmiştir.

“Mektubat” risalesinde (Sayfa: 403), “İslam dininde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı olduğu için, İslamiyet dairesine aykırı, inkılaplar da İslamiyete aykırıdır.” denilmektedir.

“Hanımlar Rehberi” risalesinde (Sayfa: 57) “Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu gibi Taaddüdü Zevcat tabiata, akla ve hikmete muafıktır.”  denilmektedir.

Bu durumda Nurculuk:

Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen şeriat esaslarına ve İslami prensiplere göre idare edilmesini, hilafet ve saltanatın geri getirilmesini, inkılapların geçici olduğunu, Kur’an  dışında  bir  anayasaya  ihtiyaç bulunmadığını savunmaktadır.

Ancak Nurcular günümüzde risalelerden suç unsuru taşıyan kesimleri ayıklayıp baş taraflarına mahkemelerin beraat kararlarını eklemekte ve bu şekilde dayatmaktadırlar.


II-NURCULUK HAKKINDA CEZA GENEL  KURULU KARARI 
(Esas: 234/D-1, Karar: 313, Tarih: 20.09.1965).

Ceza Genel Kurulu Kararına göre Nur Risalelerinin gerçek yüzü ve bu risalelerde yer alan zararlı akımlar.

Nur Risaleleri 130 kadar olup, dava konusu dosyada bulunanlar Asay-ı Musa, Mesnevi-i Nuriye, Gençlik Rehberi, Mektubat, Tiryak, Hutbe-i Şamiye, Hanımlar Rehberi, İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi, Barla Hayatı, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Lemalar, Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki, Elhüccet.-ü Zehra, Ramazan Risalesi, İhlas Risalesi ve Sönmez adlı risalelerden oluştuğu anlaşılmıştır.

1- Nurculuğun esası, fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliğini, ahiretin geçerliliği fikrini telkin etmekte, netice olarak ta bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir. (Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 241)

2- Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykırıdır. Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzaklaştırılmış ve dine karşıdır. Hıristiyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hıristiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hıristiyan reformlarının taklidinden ibarettir. Zira İslamiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat 1958, Sayfa : 401, Dr. Çetin ÖZEK).

3- Laik Cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, Sayfa: 135-141, Dr. Çetin ÖZEK Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun iç yüzü Sayfa: 250-251).

4- Atatürk idaresi hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahirzamandır. Dinsizlik, kanunsuzluk, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said-i Nursi Sözler 1957 Sayfa : 143, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 09.04.1964 tarihli Milliyet Gazetesi).

5- Türkiye genel olarak ezan-ı Muhammedi’nin yasak edildiği, bidadların zorla topluma kabul ettirildiği bir dönem yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hıristiyan kanunlarıdır. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.)

6- Türkiye’nin siyasi rejimi Nur saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said-i Nursi, Münazarat Sayfa: 17, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.).

7- Devlet İslam’ın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayat nuru onda mevcuttur. (İhsan EMECİ, Aradığımız şuur Mart 1964, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye genci akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 262).

8- Alem-i İslam’da yapılacak olan devrimler İslamiyetin Desatirine uygun olmak mecburiyetindedir. Aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan meclis aynı zamanda hilafet görevini görmelidir. (Said-i Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Sayfa : 80-82, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü.).

9- Şahs-ı Manevi hükümetin Müslüman olması gereklidir. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa : 80, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 253).

10- Türk Devleti’nin dini İslam’dır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükümet İslamiyet ve din için hizmet etmektedir. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa: 18, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 264).

11- Müslümanlara Kur’an dışında bir Anayasa lazım değildir. 1347 tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve anayasadan devletinin dininin İslam dini olduğu yolundaki hükmü kaldırılmıştır. Kur’an Cumhuriyet Anayasası gibi birkaç kişinin iradesi değil ilahi bir iradenin sonucudur. (Said-i Nursi, Zülfikar-ı Mücizat-ı İslamiye ve Kur’aniye, Sayfa: 191-193, Tiryak, Sayfa 65, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 264).

12- İslamiyete ve Hakikat-ı Kur’aniyeye karşı mürtedane mücadele eden bir dessas zındıktır ki bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtadadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyet takmakla cebri keyf-i kurfiye, kanun namı vermekle bir istibdadı askeriye ve delalet kurmuştur.(Said-i Nursi, Sönmez, Sayfa: 21-22, 48, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü).

13- Said-i Nursi milliyete ve milliyetçilik fikirlerine düşmandır. Ona göre milliyetçilik İslam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik Bolşevizm ve Sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. (Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, Sayfa: 4751, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü, Sayfa: 266).

14- İslam Devleti için tek milliyet İslam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyeti altına alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayatı maneviyeye dayanacaktır. Bu İslam Devleti’de hamiyeti İslamiye ve milliye altında İttihad-ı Muhammedi davasında olan Şeyh-i Risalei Nur sayesinde kurulacaktır. (Said-i Nursi, Münazarat, Sayfa : 90-100, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 267).

15- İttihad-ı İslam Umum askere ve umum ehli İslam’a şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said-i Nursi, Hutbe-i Şamiye, Sayfa: 91,)

16- Hutbe-i Şamiye’de milleti İslamiye’nin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı içtimaiyesi ve saadeti bünyeviyesi Şeriatı İslamiye ile olabilir. Denildikten sonra mesele şeriat hükümlerine göre hırsızların elinin kesilmesinin faidelerinden bahsedilmektedir. (Hütbe-i Şamiye, Sayfa: 56-67, Dr. Çetin ÖZEK, Türkiye’de gerici akımlar ve Nurculuğun içyüzü Sayfa: 269).

17- Said-i Nursi’ye göre İslamiyet devletinin Mekke-ı Mükerremesi Cezinat-üm Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılıkta bin Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. (Said-i Nursi Münazarat Sayfa:109-13 1, Dr. Çetin ÖZEK, Nurculuğun içyüzü 11.01.1964 Milliyet Gazetesi.)

18- İslam Dini’nde inkılap yapmak, şeriat aleyhtarlığı yapmak olduğu için, İslamiyet’in Desatirine aykırı, devrimler de İslamiyete aykırıdır.(Said-i Nursi Mektubat, Sayfa : 403, Dr. Çetin ÖZEK Nurculuğun içyüzü 11.04.1964 Milliyet Gazetesi.)

19- Çok kadın ile evlenmek İslami olduğu için caiz ve şarttır. Taaddüdü Zevcat tabiata, akla, hikmete muvafıktır. (Said-i Nursi, Hanımlar Rehberi, Sayfa: 57).

20- Benim tesettür, irsiyet, zikrullah ve taaddüdü zevcat hakkındaki Kur’anın sarih ayetlerine medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirimdir. (Said-i Nursi, Tiryak, Sayfa: 60)

21-  Nurculara göre, bugünkü aile sisteminde medeniyet fantazilerden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adabı islamiye ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. Şer’i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. (Said-i Nursi, Kadınlar Taifesi ile Bir Muhavere:7, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü)

22- Said-i Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılabilmesi için bankalar kapatılmalı, Riba yasak edilmeli, Kur’an kadına üçte bir hisse vermektedir; medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi ahlaksızlıktır. (Said-i Nursi Zülfikar 1945, sayfa 38,39, Doktor Çetin ÖZEK Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, sayfa 272,273)

23- Said-i Nursi Hanımlar Rehberi isimli risalesinin 37. Sayfasında, bir zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken Hilafet ve Saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü dile getirdiği görülmektedir.

24- Yine Said-i Nursi Tiryak adlı risalenin 23. Sayfasında Garp Uleması ve Filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki; islamiyetin kanunları yüksek bin tarzda alemi islamın islahına kafidir diye, iddia etmiştir.

25- Onüç Asır evvel şeriatı garra tessüs ettiğinden ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek dini islama büyük bir hıyanettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. (Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye)

26- Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye ve Hakaik-i İslamiye dairesinde mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, yecüc mecüclere teslimi silah edilecektir.(Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye),

27- Zahiren hariçten cereyan eden Maanifi Cedidenin bir mecrası da bir kısım ehli medrese olmalı, zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neşet ve istipdat sümumu ve teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su bazı aksülamel yaptığından musaffat-ı şeriat ile söz vermek zorundadır. Bu da ehli medresinin duş-ı himmetine muhavveldir. (Said-i Nursi Hutbe-i Şamiye, sayfa 82)

28- Said-i Nursi 31 Mart Vakası üzerine sevkedildiği Divan-ı Harp’te verdiği ifadede de “En mukaddes maksadın şeriatın ahkamını tamamen icra ve tatbiktir.” demiştir. (Said-i Nursi Bediüzzaman, Ankara 1960)

29- Eskiden beri İ’la-yı Kelimetullah ve Bakayı istikbaliyeti İslam için farz-ı kifaye-i cihadı beruhde ile kendini yekvücut olan alemi islama fedaya vazifedir ve hilafet-i bayraktar görmüş olan bu devleti islamiyenin felaketi, alemi islamın saadet ve hürriyeti müstakbelesi ile teelif edilecektir. Zira musibet maye hayatımız olan uhuveti islamiyenin inkişafını fevkalede tecif etti. (Said-i Nursi Mektubat, Doğan Limited Şti. Matbaası, Ankara, 1958, Sayfa 441)

30- İki Mektebi Musihetin Şahadetnamesi veya Divan-ı Harbi örfi adlı risalede şu yazıları dikkati çekmektedir.

a- Yaşasın Şeriat-ı Ahmediye, Şeriatı Garra Kelamı, Ezelden Geldiğinden Ebede gidecektir.

b- Onüç Asır Evvel Şeriatı Garra Tessüs ettiğinden Ahkamda Avrupa’ya dilencilik etmek bu dini islama büyük bir cinayettir ve şimale mütevecihen namaz kılmaktır.

Nur talebeleri (Şakirtleri) ve Görevleri:

Nurcular, kendilerine Nur talebeleri adını vermekte ve Hizbul Kur’an olduklarını ileri sürmektedirler. Nur Şakirtlerinin Nurculuğa girebilmeleri için o mahalledeki en büyük nurcuya karşı bazı taahhütlerde bulunmaları gerekmektedir. Bu taahhütler Nurculuğa ve Nurcuların büyüklerine sadakat, Nurcuların sırlarını açıklamamak, gayeleri için istişarelerde bulunmak, nurun gerçekleşmesi için faaliyetlerde bulunmak gibi şeylerdir. Nurcuların bulundukları yerlerde Nurculuk ile ilgili olayları nur büyüklerine bildirmeleri de mecburidir.

Nur talebelerinin diğer bir vazifeleri de nur risalelerini çoğaltıp dağıtmaktır. Said-i Nursi Asayı Musa adlı risalesinde nur risalelerini yazıp dağıtmayı ihmal edenlere sitem etmektedir. Nurculuğun bilhassa ordu mensupları arasında yayılmasına önem verilmektir.

Said-i Nursi risalelerin yayınlanması için dini duyguları da istismar etmektedir. Sönmez adlı risalenin 3. sayfasında şu satırlar yer almaktadır. “Ahiret kardeşlerime mühim bir ihtar iki maddedir. Birincisi risalei nura intisab eden zatın en ehemmiyetli vazifesi onu yazmak, yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran “Risale-i Nur Talebesi” unvanı alır ve o unvan altında her 24 saatte benim lisanımla belki yüz defa, bazen daha ziyade hayır dualarımda manevi kazançlarımda, hissedar olmakla beraber, benim gibi dua eden kıymettar binlerce kardeşim ve risalei nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hissedar olurlar.

İkincisi, Risale-i Nur’un amansız ve imansız cinni ve inni düşmanları onun çelik gibi, metin kalalarına ve elmas kılınç gibi kuvvetli hüccetlerine müdahale edemediklerinden çok gizli dosyalar ve haf’i vasıtaları ile sınırlı olmaksızın yazanların şevklerini kırmak, fikir ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde, şeytanca hücum edip darbe vururlar.

Said-i Nursi, nur talebeliğini bırakmanın günah olduğunu, nur talebelerine ilişenlerin vatan ve millet haini olduklarını ilan ederek, ayrıca tehditler savurarak gizli bir teşkilatın taktiğine başvurmaktadır.

Nur talebelerinin bekar kalanları takip edilmekte, muhakkak evlenmesi lazımsa bir nurcu ile evlenmesi emredilmektedir.

Yine nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 33.sayfasında “Mevt idam değil tebdil-i mekandır. Kabir zulmetli kuyu ağzı değil, maneviyatlı alemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşası ile beraber ahirete nazaran bir zindan hükmündedir.”

İslam Dini Yönünden Nurculuk:

Diyanet işleri Başkanlığı tarafından yayınlanan nurculuk (Nurculuk hakkında) adlı eserde:

1- Ayet-i kerimelerin tefsirinde, mananın tahammül edemeyeceği tarzda batni ve indi manalar verilmeye çalışıldığı, ebcet hesabı ve Tevafuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı,

2- Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu,

3- Bir kısım ayetlerin islamlığın usullerine göre tefsirine kalkışıldığı,

4- Risale-i nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği, yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bir zümre meydana getirildiği, tefrikaya yol açıldığı,

5- Said-i Nursi’nin ve eserlerinin haruküladeliği ve kerametleri hakkında indi tevillerle mübalağlı ifadeler kullanıldığı, 

6- Kur’an-ı Kerim’in harflerinden birtakım manalar istihracına kalkılmak gibi ulemanın ekseriyetince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayi Musa adlı eserinde ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların risalei nuru tebşir ve tebliğ ettiğinin iddia edildiği,

7- Bu gibi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı, 

8- Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu,

9- Nur risalelerinde kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22-23 sayfalarında “Nurculuğun inanış ve telakkileri, İslam dininin, Kur’an-ı Kerim’in ve sünneti seniyyedeki kaide ve formüllere uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığrından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve içtimai konularda birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teville ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleri ile belirttiğimiz gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan, gerçek itikatı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefil saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı ibadet haline getirmişlerdir. Ey müslüman kardeş; dine yararlı telif irşatta bulunanlar Peygamberin hizmetkarı durumunda bulundukları için Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize hitab edilmiş ayetleri, onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir tevazuu benimsemek bile müslüman tevazuuna sığmaz. Nur risalelerini Kur’an’ın en mükemmel tefsini addetmek Allah kelamını kıyamete kadar, ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şümulünü bilmemek demektir.” Nurculuğun ve Nur Risalelerinin gerçek İslam’a uymadığının açıkça ifade edildiği görülmüştür.

Kanunlarımız Karşısında Nurculuk ve Sanıkların Hukuki Durumu:

Yukarıda yapılan açıklamalara ve bizzat nur risalelerinden alınan pasaj ve cümlelere göre:

1- Nurculuğun kurucusu Said-i Nursi hiçbir zaman Türklüğü ve Türk Milletini kabul etmeyerek, kürt olduğunu övünerek beyan ve ilan etmekle beraber, 1327 yılında faaliyette bulunduğu anlaşılan kürt Teali Cemiyetinde çalışmak, memlekette Türklerden ayrı dini ve milliyeti olan bir kürt cemaatı olduğunu ileri sürerek ve yine o tarihlerde kurulduğu bildirilen “Kürdistan Azmi Kavi” Cemiyetinin mümessili olarak İstanbul’a gidip, kürtçe tedrisat yapan mektepler açılması için gayret göstererek ve “Uyan ey Selahaddin Eyyübi’nin torunları kürtler” diye tahrik ve teşviklerde bulunmak suretiyle memleketin bütünlüğünü bozmaya matuf amaç ve gaye takip ettiğinin anlaşıldığı,

2- Türk Milliyetçiliğini red ve hatta zararlı ve tehlikeli olduğunu ileri süren Said-i Nursi’nin Türkiye’nin de dahil olacağı tamamen şeriat hükümlerine ve islami esaslara göre düzenlenmiş ve merkezi Mekke olmak üzere bir İslam Devleti kurulmasını ve bu devlette Arapların hakim bir unsur haline getirilmesinin lüzumunu Nur risalelerinde teklif, takdim ve teşvik etmek suretiyle Türk Devleti’nin bağımsızlığını tenkis ve birliğini bozma yolunda hareketlerde bulunduğu,

3- Said-i Nursi Nur risalelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin tamamen şeriat esaslarına ve İslam siyasi prensiplerine göre teşekkül etmesi gerektiğini, hilafet ve saltanatın geri gelmesi lazım geldiğini, devrim kanunlarının geçici olduğunu, Kur’an dışında bir anayasaya ihtiyaç bulunmadığını islamlığın düsturlarına uymayan devrimlerin meşru olmadığını, mükerreren ve ısrarla yazıp telkin ve propaganda etmekle beraber laik bir Cumhuriyet rejimi kurduğu için Atatürk’e düşman kesilerek onu Ebu Sufyan ve Deccala benzeterek “Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın” diye ağır tecavüzlerde bulunmak suretiyle TCK’nun 163. Maddesini ihlal eden suç işlediği,

4- Yine nur risalelerinde çok kadınla evlenmenin propagandasını yapmak, boşanma ve miras meselelerinin tamamını şeriat hükümlerine tabi olması lüzumunu açıkça yazıp telkin etmek, faizin yasak olduğunu, bu nedenle bankaların kapatılması gerektiğini ileri sürerek, bugünkü modern mahkemeleri kapatıp yerine islamiye dahilisinde yeni şeriat mahkemeleri açılmasını teklif etmek, parlamento üyelerini Kur’an düsturlarına uygun hareket etmeye davet etmek suretiyle yine TCK’nun 163. madde hükümlerinin ihlal edildiği,

5- Her ne kadar Hutbe-i Şamiye ile iki mektebi musibetin şahadetnamesi veya Divanı Harbi Örfi, adlı risalelerin Cumhuriyetten evvel hazırlanıp yazılmış olduğu ileri sürülmüş ise de, bunların pek yakın tarihlerde yeniden basılıp dağıtılmış olması ve iki mektebi musibetin şahadetnamesi veya Divanı Harbi Örfi adlı risalelerin ilk sayfalarında ise “Bu müdafaayı şimdi bu asra muvafık gördük, güya o zamandan 50 sene sonra bir hissi kablel vuku ile bir nevi ihbarı gıyabi olarak hayatı içtimaiyeyi alakadar eden çok hakikatlere temas ettiğinden neşredildi.” diye açıkça kaydedilmesinin şayana dikkat olduğu,

6- Said-i Nursi’ye bağlı nur talebelerinin ise 3. paragrafta açıklanıp izah edildiği üzere memleket ve Devlet için bu kadar tehlikeli ve zararlı olan fikirleri ihtiva eden nur risalelerini yazıp çoğaltmak ve halka dağıtmak vazifesi ile mükellef bulundukları, bu talebelerin dikkatli okuyup, incelediklerine şüphe olmayıp nur risalelerindeki bu tehlikeli ve zararlı akımları bilmediklerinin ileri sürülemeyeceği, nur risalelerinde yer alan ve yukarıda yer alan fikir ve kanaatleri kabul edip benimsemeyen bir kimsenin nur talebesi olmasının tasavvur edilemeyeceği ve sanık Mehmet ile Tevfik …….  kendilerinin nurcu olmadıklarını ve dosyada mevcut olup yedlerinden zapdedilen ve dosyadaki bilirkişi raporunda da suç olduğu izah olunan nur risalelerini okumak üzere halka verdiklerini kabul ve ikrar ettikleri ve bu hareketlerinin TCK’nun l63.maddesini açıkça ihlal eden suç teşkil ettiği ve 1.Ceza Dairesi’nin bozma kararı yerli ve yerinde bulunduğu halde nazara alınmadan ve Mahkemece işin esası laiki ile incelenip nüfuz edilmeden ve en yüksek dini müessese olan Diyanet İşlerince dahi nurculuğun islama aykırı olduğu tespit edilmişken kanuna, işin esasına ve gerekçelere uymayan mesnetsiz mütalaaları ile yazılı şekilde ısrara karar verilmesi yolsuz bulunmuştur.

Yukarıdan beri açıklanan sebeplere göre ısrar hükmünün tebliğnamedeki düşünce gibi bozulmasına 20.09.1965 günü oybirliğiyle karar verildi.

http://pusatca.blogcu.com/nurculuk-ve-nurcular/4596583

 

IV – Said Nursi din istismarcısı mıdır? Risale-i Nur Allah’tan Gelmiştir Diyenlere Abdulaziz Bayındır’dan Sert Eleştiri

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur ve Said Nursi’ye Çok Ciddi Eleştiriler

http://www.youtube.com/watch?v=9a7oQzbbG4M

 

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur Allah’tan Gelmiştir İddiası Küfürdür

http://www.youtube.com/watch?v=qdcQwZ0dCiY

 

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Risale i Nur Ve Mesnevi’deki Şirk Küfür Dolu Sözler

http://www.youtube.com/watch?v=RjEHy4COGRs

 

Said Nursi Din İstismarcısımı?

Evet! Said Nursi Cifr hesaplarını kullanarak din istismarı yapmıştır. İslam tarihinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin ve hiziplerin, Allah’ın kitabının ayetlerini kendi görüşlerini te’yid etmek için kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tefsir tarihini araştıranlar, mezhebi tefsirler bölümünde bunun sayısız örneklerini görebilir. Kur’an ayetlerini; itikadi, ameli ve siyasi mezhepler ve tarih içerisinde ortaya çıkan hizipler hep kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Bu yaklaşım Allah’ın ayetlerinin istismar edilmesi demektir.Bazı kişiler tarih boyunca görmüş olduğunu söyledikleri rüyalarla kendilerinin Allah katından gönderilmiş görevli kişiler olduğunu kitlelere kabullendirmeye çalışmışlardır. Kendilerine diğer insanlara gelmeyen özel bir bilginin geldiğini (İlham) ve kitap yazdırıldığını iddia eden bu tipler, bu iddialarıyla hem Allah tarafından gönderilmiş bir görevli olduğunu hemde diğer alimlerden daha üstün olduğunu ispatlamaya çalışmışlardır. Bize göre bu iddiaların sahipleri tam bir din istismarcısıdır. Batini hikayelerin bolca anlatıldığı çevrelerde yetişmiş olan bu tiplerin hemen hemen hepsi, rüya, ilham, keşif…vb saçmalıklarla hareket etmekte ve Kur’an ayetlerini de bu saçmalıklara uygun bir şekilde te’vil etmeye çalışmaktadırlar. Bu tür kişilere İslam tarihi boyunca hep rastlanılmıştır. Bu genel girişten sonra şimdide ülkemizde yaşamış olan bir alimi örnek vererek bu istismarın boyutlarını gösterelim. Bu alim, bazıları tarafından asrın müceddidi, müçtehid, mehdi…vb vasıflarla vasıflandırılan mücahid bir alim diye bilinirken, bazıları tarafından da devlet yanlısı bir hurafeci olarak bilinmektedir. Biz bu alimin, cifr hesaplarını kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar ettiğini ve bu istismarı da kendisine bir manevi makam sağlamak için yaptığını düşünüyoruz.

Bu konudaki delillerimizi vermeden önce cifr ilmi hakkında genel bir açıklama yapmaya çalışalım. Gelecekte olacak olaylardan haber verdiği iddia edilen ilme “Cifr ilmi” denir. Bu ilimle uğraşan kişilere ise Cifri veya Ceffar denir. Cifr ilminin kaynağı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bu ilim bazılarına göre Şiiler tarafından, bazılarına göre ise Yahudiler tarafından çıkarılmıştır. Şiiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler; bunun tasavvufa yakın alimler tarafından Sünniliğe aktarıldığını iddia etmişlerdir. Yahudiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler ise, bu ilmi Yahudiler’in İslam’ı bozmak için uydurduklarını iddia etmişlerdir.

Önceleri geçmişteki olaylara tarih düşmede kullanılan cifr ilmi, daha sonra gaybten haber verme şekline dönüştürülmüştür. Alimler, gaybten haber verme şeklindeki cifr ilmine tabi olanların, sapık mezheplerden biri olan “Hurufilik” mezhebinin yoluna uyduğunu belirtmişlerdir. Hatta bazı alimler bu tür ilmi “sihir” gibi değerlendirmişlerdir. Alimlerin büyük bir çoğunluğuna göre bu ilmin İslam’i düşüncede yeri yoktur.

Cifr hesabının İslam’da kullanılabileceğini iddia edenler şu rivayeti delil getirmişlerdir. “Bir Yahudi, Peygamberimize gelmiş ve O’na Elif-Lam-Mim harflerinin cifr hesabıyla yetmişbir (71) tuttuğunu, dolayısıyla ömrü yetmişbir yıldan ibaret olan bir dine nasıl girebileceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz tebessüm ederek diğer surelerin başında geçen harflere dikkat çekmiştir. Bu zayıf rivayetin gaybten haber verme gibi önemli bir konuya delil getirilmesi mümkün değildir. (Sadrettin Yüksel hocamız bu rivayeti delil getirerek cifri savunanlardandır. İslami Araştırmalar adlı kitabına bakınız. Sh:121-127 ) Sadrettin Yüksel’in oğlu Edip Yüksel’de hadislerin sahih-uydurma demeden tümünü reddederken, bu zayıf tarihi rivayeti hatırlatarak bundan cifrin kullanılabileceği sonucunu çıkarmıştır ve Cifr hesabını kullanarak kıyamet saatini miladi 2280 olarak hesaplamıştır. (Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet yayınları Sh:137-148) Ancak Mustafa İslamoğlu “kendisinin19 hesabına uydurabilmek için İslam tarihini nübüvvetle değil de hicretle başlattığını” belirtmiştir. (Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge yayınları Sh:234) Cifr hesaplarıyla bazı şeyleri ispatlamak isteyenlerin hemen hemen hepsinde bu tür sahtekarlıklara rastlamak mümkündür. Cifrin sonuçlarına bakarak gelecekten haber vermeye çalışanların ve bu haberi verenlerin dinden çıkacaklarına dair bilgilerde vardır. (Cifrin sonuçlarına bakarak, gaybten haber verenin veya vereni tasdik edenin dinden çıkacağına dair Esra yayınlarından çıkan, Kur’an’da Tevhid eğitimi / Doc. Dr.Abdullah Özbek adlı kitaba bakınız. Sayfa:75-79) Bize göre, cifr hesaplarından hareketle ayetlerden manalar çıkarmak, Kur’an ve Sünnete uymayan bir yöntemdir. Bu ilmin varlığını kabul edenler, sadece Yahudiler’in bunu kullandığına dair delil verebilmişlerdir. Halbuki bu yöntemin geçerli olabilmesi için, Kendisine kitap indirilmiş olan Hz Peygamberin ve O’nun güzide sahabelerinin de bu ilmi kullandıklarına ve ilimden faydalanarak bazı hükümler çıkardıklarına dair bazı sahih rivayetlerin olması gerekirdi. Cifr ilmini kullanarak ayetlerden mana çıkarmaya çalışanlar, ayetlerin sibak ve siyakına, esbab-ı nüzuluna asla bakmazlar. Bu yöntem, sadece istismarcıların kullandıkları bir yöntemdir. İstismarcılar, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilen ilahi rehberi kendi çıkarları için kullanmışlardır. Cifr ilmini, bazı kişi ve grupların, toplumda üstünlük kurmak, taraf olduğu fikri karşıya kabullendirebilmek ve halkı aldatmak için kullandıkları ortadadır.

Cifr ilmi hakkındaki bu genel bilgilerden sonra, şimdi de bu ilmi kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar eden bir alimden bahsedeceğiz. Yukarda da belirttiğimiz gibi bu alim kendi taraftarlarına göre bir müceddid, muhaliflerine göre ise bir hurafeci idi. Bize göre de bu alim, kendi çıkarları için Allah’ın ayetlerini kullanan bir istismarcı idi. O’nun istismarcı olduğunu, kendisinin Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinden bazı alıntılar yaparak ispatlamaya çalışalım.

Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ye göre; Kur’an-ı Kerim’deki otuz üç ayet hem mana hem de cifirle, bu alime yazdırılan kitaplardan ve bu alimden bahsediyormuş? Mesela; “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud suresi 112. Ayet) hitabı aslında bu alime yapılmaktaymış? Çünkü, bu ayetten cifr hesapları sonucu çıkarılan sayı değeri 1309 ediyormuş, bu değerde bu alimin ilmi bitirdiği tarihi göstermekteymiş? (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:80) Cifri istismar eden bu alimin, yukarıdaki ayet gibi istismar ettiği tam otuz üç tane ayet vardır. Bu ayetlerin hepsini görmek isteyenler bu alimin yazdığı sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserin 1. Şua adlı bölümüne bakabilirler. (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh: 73-123)

Yine aynı alim, eski zamanda yaşamış olan bazı sahabe ve alimlerin kendisinin geleceğinden haberdar olduğunu ve kendisine mektup yazdıklarını iddia etmiştir. Hz Ali’nin Mektubu: Hz Ali” Celcelutiye” isimli eserde bu alimi zikretmiş ve “Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi! “Dövüş Korkma! Savaş; çekinme!” diyerek bu alime seslenmiş! Yine Hz Ali’nin “Kaside-i Ercüze” isimli kasidesinde gelecek olaylardan ve bu alimden haber verilmiş ve “Ey Said-i Kürdi ey Bediüzzaman! O zamana yetiştiğinde o zamanın belalarından kurtulman için sana verdiğim İsmi azamla dua et!” “Biz Peygamberin ailesi olarak sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp, imdada koşuyoruz.” Demiştir!) Hatta aynı eserinin 8. Şua’sında Hz Ali’nin kitaplarına dair üçüncü bir kerametinden bahsetmiştir. (Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:124-148) Abdulkadir Geylani’nin hitabı: “Ey Müridim! Sen zamanın Abdulkadir Geylani’si ol! Bu bilgiler, Sünnilerin de, Şiilerin de itibar etmediği uydurulmuş rivayetlerdir. Bu rivayetlerin Şii ve Sünnilerin itibar edilen hiçbir kitabında olmaması uydurma olduklarının delilidir. Zaten tevhid inancına sahip olan bir Müslüman; yukarıda ismi zikredilen alimlerin gelecekten haberdar olmalarının imkansız olduğunu, böyle bir şeye inanmanın insanı müşrik yapabileceğini çok iyi bilir.

Önemine binaen bu konudaki görüşlerimizi tekrarlayalım. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bu alimin kitaplarını ve şahsını anlatması, söz konusu ayetlerin istismar edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde, eskiden yaşamış olan kişilerin, bu alimden bahsettiğini anlatan rivayetler uydurulmuştur. Ayetleri bu şekilde istismar edenlerin en başta gelen amaçları kendilerine taraftar toplamaktır. Tefsir yazan bir alimin ayetleri bu şekilde yorumlamasının kendisine taraftar toplamaktan başka kime ne faydası vardır. Bu alim, yapmış olduğu bu yorumlarıyla diğer alimlerden üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaktadır.

Ne olursa olsun bu istismarlar karşısında suskun kalamayız. Bir alimin, zindanlarda yatmış olması, onun ayetleri istismar edebilme hakkının olduğunu mu gösterir? Hayır! Asla! Birilerinin hatırı veya korkusu için bu zulme kayıtsız kalarak gerçekleri gizleyemeyiz. İnsanlar arasında hocalıkla kazandığı itibarını kaybetmek istemeyen bazı hocalar, gerçekleri gizleyerek insanları idare etmekte ve bu yapılanlar karşısında “hatadır, her Müslüman hata yapabilir” gibi aldatıcı cümleler kullanmaktadır. Bize göre bu yaklaşım müslümana yakışmayan gayri ahlaki bir yaklaşımdır. Birde, bu alimi köşede bucakta eleştirip, erkekçe meydanda eleştiremeyen hocalar vardır. Bu hoca tiplerine de “Cahil cehaletinden, alimde korkaklığından susarsa hak batıldan nasıl ayrılacak? diyor ve Allah’ın korkulmaya insanlardan daha layık olduğunu hatırlatıyoruz. Bazı hocalarımızda bu alimin evlenmemesini ve sakalını kesmesini eleştirip durdular. Ancak aynı alimler, O’nun itikada taalluk eden hatalarını göremediler ya da göstermediler. Örnek olarak; Bu alim küçükken bir cevizi bile kaybolsa bir Fatiha okur ve kaybolan şeyini Abdulkadir Geylani’nin ruhundan istermiş, o da imdada yetişirmiş! (Menakıb-ı Bediüzzaman Yeni kuşak yayınları Sh: 35 Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den alıntılanmıştır.) Aynı alim, büyüdükten sonra da Abdulkadir Geylani’nin kendisinin imdadına yetişeceğini iddia etmiştir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Tenvir Neşriyat Sh: 204) ….vb) Bütün muhalefetlere rağmen bizimle aynı düşünceyi paylaşan bazı Müslümanlar zaman zaman bu istismarları gündeme getirmişler, ancak onların sesleri çok cılız kalmıştı. Çünkü, çeşitli çıkar grupları (siyasetçi-alim, halk-alim alim-alim) bu konuda birbirlerini idare ederek, birbirlerinden faydalanma yoluna gitmişlerdi. Böylece ikiyüzlü bir şekilde birbirini idare eden ve birbirinden faydalanma esasına göre hareket eden bir kamuoyu oluşmuştu. Bu kamuoyunun arasında hakkı haykıran üç-beş kişinin gür sesi maalesef cılız bir ses olarak kalmıştı.

Bende bu istismarlara seyirci kalmayan diğer Müslümanlar gibi, bu alimi eleştirdim. Ancak bu eleştirimi, O’na olan düşmanlığımdan dolayı yapmadım. Çünkü, benim için bütün alimler aynıdır. Bu alimlerin görüşlerinden Kur’an ve Sünnet’e uygun olanını alır, uymayanı ise terk ederim. Birçok görüşüne katıldığım bir alimin bile çoğunluğuna katıldığım görüşlerinin yanında katılmadığım görüşleri de bulunabilir. Bu aliminde her görüşü Kur’an ve Sünnete zıttır demiyorum. Ancak O’nun Kur’an ayetlerini istismar ettiğini (üzülerek) söylüyorum.

Son olarak şunu belirtelim, Bu yazıyı bu alimi kötülemek için değil, O’nun görüşlerine tabi olan iyi niyetli Müslümanları uyarmak için yazdım. Ticaretimi kaybetme, arkadaşımı kaybetme, çevremdeki hatırlı dostlarımı kaybetme…vb korkularım olmadığı için bu konuyu açık ve net ifadelerle yazmaya çalıştım.

Bu konuda daha fazla bilgi için sitemizdeki Kardeşlerimizin Katkıları bölümüne bakılmasında fayda vardır. Orada İlahiyatçı Hilmi Polat kardeşimizin yazıları bulunmaktadır.

(Kaynak :  http://www.aliumuc.com/?p=45)

 

IV – Nursuzlar:

bu çokça değindiğimiz bir konudur fakat beni o kadar rahatsız etmeye başladı ki; devlet mekanizmasının dahi herhangi bir şey yapamadığı(askeriye hariç) feto elebaşılı bu nur belalarının, güya ulvi amaç ve hedefleri için neler yaptığını göstermeye çalışacağım.

trilyonlar içinde yüzerken, papa cenaplarına “zeytin dalı” uzatan, dünyanın her tarafında binlerce “çocuğu” olmasına rağmen; “vallahi billahi tallahi benim kimsem yoktur fetuhllahçuluk diye bir şey yok” diyebilen, küçük yaştan başlayıp ortaöğretim, lise ve üniversitelerde din empozesiyle adam toplayan, dershaneleri, esnafları, yurtları, dünyanın heryerinde okulları olan ve kendisini “kitmir”(köpek) olarak nitelendirecek kadar tevazü(!)sahibi olan bir feto hainini ve kısaca saydığım faaliyetlerini, eski bir nur şakirdinin(öğrenci) kendi ağzından dinleyelim.

bu arada Türkçe olimpiyaDı ve yurt dışındaki okulların zırva olduklarını da belirtmeliyim. bir zencinin yahut yunanın ya da bir çinlinin istiklal marşını veya değerli sanatçımız Barış Mançonun 3 5 parçasını yarım yamalak tekrar etmesi, üstelik bunun “bakın işte biz bunları başarıyoruz bir zenciye bile Türkçe şarkı marş söyletiyoruz büyük adamız biz” şeklinde lanse edilmek istenmesinden son derece rahatsızlık duyuyorum. çünkü asıl amaç Türkçe değil o kaypak ingilizcenin öğretilmesidir. ingilizce eğitim ingilizce düşünme ve hemen ardından cemaat empozesi ve din istismarı. ve ayrıca öğretmen ve belletmenlerin(lafa bak), abd nin cia ile ilgili 2. bir kimlik taşıyor olmaları ilginç bir nokta.

sabrınızı taşırmadan, eski nur talebesinin feto davasındaki mahkeme kararına ilişik ve iddianamedeki söylemlerini arz ediyorum. lütfen sabır göstererek okuyunuz zira sokakta, okulda, kimi evlerde, kütüphanelerde, devlet binalarında, adliyelerde, şirketlerde, hatta mecliste bu tip ince bıyık pısırık adamlarla karşılaşmanız ihtimali oldukça büyük. söz konusu iddianamenin tamamını okumak siteyen ırkdaşlarıma da memnuniyetle yardımcı olurum.

saygılar.

V-BİR NUR TALEBESİNİN ANLATIMLARIYLA FETHULLAHÇILIK: 

1-Fethullah GÜLEN: 

Romantik bir insandır. Cemaatin yayın organlarındaki yazılarından ve hatta Sızıntı Dergisi’nin orta sayfasındaki şiirlerinden bunu anlamak mümkündür. 

Cemiyet bireylerinin büyük çoğunluğunun gözünde “Mehdi” yani son kurtarıcıdır. Yanlış yapacağını tahmin etmezler. Çünkü duyumları öte taraftan almaktadır. İnsan ötesi bir yaratık olarak tanıtılır. Biz zamanında buna inanmıştık. 

İnsan ötesi bir yaratığında her dediğine inanılır çünkü siz kirlisiniz, günaha batmışsınız. Ama o, yani lider, sizin çok üstünüzde, sizin ulaşamayacağınız bir noktada, size ötelerden haber getiren bir insandır. 

Cemaatin ana liderinin Peygamber, fikir liderinin Said-i Nursi, günümüzdeki liderinin ise Fethullah GÜLEN olduğu empoze edilir. 

2-Cemaat üyelerini birbirine bağlayan temel öğeler: 

Teşkilatı ayakta tutan üste itaat, üstün dediklerini sorgulamadan yapmaktır. 

Ayrıca cemaat üyelerini bir arada tutan diğer büyük bir olgu histir. Duygusal birlik cemaat üyelerini birbirine yapıştırıcı yapışkan gibidir. 

Lidere rabıta, yani tam bağlılık çok önemlidir ve ana unsurlardan birini teşkil eder. Batı toplumlarında Rönesans’tan sonra sistemler ve düşünceler, doğu toplumlarında ise eski zamanlardan beri kişiler, bireyler tarihi şekillendirmiştir. Onun için lider kavramı o cemaatin birlikteliği ve devamı için çok önemlidir. 

3-Cemaatin görevleri, nihai hedefi, geleceğe bakışı: 

Unutulmamalıdır ki Fethullah GÜLEN’in nihai hedefi ve rüyası, Fethullahçılar’ın son gayesi Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve tanrının sözünün içtimai hayata egemen olmasıdır. 

Şifre kendisinin ifadesi ile üç kelimelidir. İman-hayat-iktidar. Said-i Nursi onlara göre imani dirilişi sağlamıştır. Bu safha, imamı hayata geçirme ve yaşama safhasıdır. Altın nesil de iktidarı sağlayacaktır. 

Cemaatin tüm çabası Türkiye’de ki siyasal ve ekonomik güç dengelerinde söz sahibi olmak ve rant ortaklıktır. 

İnsanlara yaklaşırken “Liberal İslam” anlayışı ile hareket etmekte, İslam’ın siyasal yüzünü göstermekten çok, tüm insanları kucaklayan bir hoşgörü felsefesi olduğu lanse edilmektedir. 

Üniversitede hedef olan çalışmanın bir kolu, gençlere cemaatin herhangi bir şekilde Türkiye’de laik demokratik düzeni bozacak bir hareket olmadığını, Türk insanını bir eğitme hamlesi olduğu imajı verilmektedir. 

Bu propaganda için özel olarak hazırlanmış kasetler de mevcuttur. Mesela Türk Cumhuriyetlerinde açtıkları okulların ve orada yetişen çocukların Türk kültürünü nasıl öğrendikleri konusunda hazırlanmış video kasetleri vardır. Ama bu gençlere rehberlik faaliyetleri adı altında cemaat öğretisinin götürüldüğünden bahsolunmaz. 

4-Örgütlenme usul ve esasları: 

Cemaat tek tip insan yetiştirme gayreti içindedir. Gerçi 1990’lı yıllarda tahminlerin üstünde büyüdüğü için bu amaç biraz sekteye uğramıştır. 

Hedef kitle, ortaokulun son sınıfındaki ve liselerdeki gençlerdir. Çünkü gençlerin en cahil olmakla birlikte, en idealist oldukları devir odur. 

Çocuğun aile durumu ve kişisel durumuna göre aylarca dinle ilgili bir şey söylemeyebilirler. Yapılan şey bu gençlere bir ağabey gibi davranmak, ona derslerinde yardımcı olmak ve geleceğe ait planlarda yol göstermektir. Yeterli konuma gelindiğinde cemaatin öğretisi verilmeye başlanır. 

Genç, evinde ne kadar sorumlu ise başarı oranı o kadar yüksektir. 

Fethullah GÜLEN’in gösterdiği doğrultuda ana hedef büyümedir. Bunun da yolu okulların etrafında örgütlenmeden geçer. 

Büyümenin iki kolu vardır: Okuyan gençler ve esnaftır. 

Gençler, cemaatin insan kaynağı, esnaf ise lojistik ve para kaynağıdır. Fethullah GÜLEN’e göre cemaatin lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir. Hiçbir dış katkı yoktur. 

Belli bir zamana kadar cemaatin ana hedefi eğitim olduğu için, hep öğretmen yetiştirmeye çalıştılar. Cemaat büyüdükçe bu ihtiyaç yerini diğerlerine bıraktı. Bu gün saatçisinden, mühendisine kadar herkesi yetiştirme gayreti içindeler. Ama ağırlık halen eğitim ve öğretmenler üzerinedir. Çünkü gençler ile oluşan tek meslek grubu öğretmenliktir. 

Harp okullarına ve Askeri Liselere sokulacak çocuklar bir gizlilik derecesinde eğitilir. 

Bu çocuklar özel evlere giderler. Cemaat sorumluları dışındaki insanlar bu evlerin ne yaptığını bilmezler. Çünkü cemaatin örgütü yerleştiremediği tek kurum askeriyedir.Fethullah GÜLEN’e göre askeriye hukuk, eğitim ve mülkiye teşkilatlanılması gereken kurumlardır. 
Üniversiteye hazırlanan gençlerin kendi dershanelerine gitmelerini sağlamaya çalışırlar. Üniversiteye hazırlık dershaneleri en aktif ve verimli çalıştığı organlardır. Buralara büyük insan kaynağı ve parasal destek ayrılmıştır. İstanbul’daki FEM dershaneleri, İzmir’deki Akyazılı gibi. 

Ev-hazırlık dershanesi ilişkisi üst düzeydedir. 

Cemaatin 1990’lı yıllarda güç kazanmış diğer önemli bir organı orta seviyede ve şimdi de yüksek seviyede kurulan öğretim kurumlarıdır. Okullar yatılı olduğundan öğrenci ile çok daha yakın ilişkiye girilmekte ve insan kazanmada daha etkili olunmaktadır. 

Bu okul ve dershanelerdeki eğitim, diğer okul ve dershanelerden daha yüksektir. Çünkü kadrolarında işi para için değil kendileri inandıkları için yapan pek çok insan vardır. 

Çocukların lise çağında hafta sonlarında gördükleri ilgi ve belki sıcak ev yemekleri bu çocukları cemaat elemanı yapmak için çok bile. 

Biraz analiz edilirse aslında cemaatin adam kazanma yönteminin çok sofistik de olmadığı görülür. 

Fethullah GÜLEN’i ve cemaati tanıtan kasetlerdeki ana tanımlar kısaca şunlardır. 

Türk insanı son iki üç yüzyılda İslam’ın özünden uzaklaşmasından dolayı materyal ve ruhsal bağlamda geri kalmıştır. Nurculuk hareketinin bir kolu olan Fethullahçılık görüşü 20 nci yüzyılda insanın tanrı inancından uzaklaştığını, bu uzaklaşmasının da bu dünyada mutsuzluk ve tatminsizlik getirdiğini, öteki dünyada ise insanları cehenneme götüreceğini savunur. 

Dolayısıyla bunun insan hayatında en önemli unsur olduğunu ve Türk insanını bu hatadan kurtarmak gerektiğini, bu görevin de yeryüzünde bu cemaatin omuzlarına tanrı tarafından verildiğini defaatle kasetlerde ve vaazlarda yineler. 

Fethullah GÜLEN’e göre harcadığımız her nefeste İslam Dini’ne uygun olmalıyız. 

Fen ilimlerini ve teknolojiyi öğrenmek gerekir. Ama bunun da amacı çağdaş terakki değil, tanrıya daha çok yaklaşmak için bir araç olmalıdır. Yaşamın amacı dolaylı veya dolaysız da olsa tanrıya hizmettir. 

Cemaatin bireylerine, cemaatin dışında bir hayatın cehennem olduğu sürekli empoze edilir ve cemaatten çıkanın da bir daha iflah olmayacağı ve cehenneme sürüleceği lafını ben bizzatihi bir kasette dinledim. 

Temelde bir Nur şakirdinin asıl olması gerektiği empoze edilir. 

5-Cemaatte hiyerarşik yapı: 

Cemaatin muazzam bir hiyerarşik yapısı vardır ve Türkiye’de askerden sonra en iyi teşkilatlanmış örgüttür. 

Şu kavramı iyi anlamak lazım. Said-i Nursi Nur talebelerini üçe ayırır 

Talebe-arkadaş-sempatizan. 

Talebe, işin gerçekte içinde olandır. Sempatizan da aktif olarak örgüt faaliyetlerinde olmasa bile, örgütün faaliyetlerine iyi gözle bakandır. Cemaatten ayrılan insanların hile üçüncü grupta olması örgüt için yeterlidir. Çünkü herhangi bir halk reaksiyonunda bu üçüncü grup önemli bir rol oynayacaktır. 

1990’lara kadar ana cemaat birimi onların “dershane veya Işık evleri” dediği öğrencilerin ve onların ağabeylerinin kaldığı evlerdir. Cemaatin iyi elemanları hep buralarda yetişmektedir. 

Her dershane veya ev bir bölgeye bağlıdır. 

Her ev hacmine göre 5-6 kişiden oluşur ve evlere kimlerin dağıtılacağı bölge imamları tarafından belirlenir. 

Ayrıca her evin bölge imamları tarafından tayin edilmiş bir imamı vardır. Ev imamları genellikle yaşça daha kıdemli insanlardır. 

Evde hayat özetle şöyledir. 

a) Evin birincil amacı adam kazanmak ve yeni kazanılan insanlara cemaat öğretisini empoze etmektir. Bu fonksiyonunu yitiren evlerin kadrosu da dağıtılır. 

b) İkinci amacı, evde kalanların kendilerini cemaat öğretisi üzerine devamlı yetiştirmesidir. 

c) Üçüncü amaç barınacak bir yer temin etmektir. 

Her evin sorumlu olduğu özel bir misyonu vardır. 

Ev sakinlerinin hizmet dışı sokakta dolaşmaları tasvip edilemez. Çünkü sokak günah ile doludur. 

6-Hedef kurum ve kuruluşlar: 

Fethullah GÜLEN’e göre askeriye, mülkiye, hukuk, eğitim teşkilatlanılması gereken bir kurumdur. 

Üst düzey bürokratlar ile sıkı ilişkiler kurmak, İçişlerinde ve Polis Teşkilatında örgütlenmek cemiyetin vizyonu içindedir. 

Spor dünyasını dahi ihmal etmeyen cemaat özellikle Galatasaray Futbol takımındaki aktiviteleri ile biliniyor. Bu küçük örnek cemaatin politika bireylerinin, vizyonlarının genişliğini ve hedeflerinin derinliğini göstermektedir. 

Boğaziçi, ODTU, Bilkent gibi seküler yaşamın kök salmış olduğu üniversitelerde, örgütün fakülte düzeyinde yapılanması kuvvetli değildir. Fakat bu üniversitelerde Asistan düzeyinde veya doktora çalışması yapan cemaat mensupları mevcuttur. 

Üniversitelerde bugün alt kadrolara hakim olma savaşı içindeler. Bugünün asistanı yarının doktoru, profesörü olacaktır. 

YÖK ve MEB’nin 5-6 sene evvel başlattığı proje ile yeni üniversitelerin kadro ihtiyacını karşılamak üzere yurt dışına binlerce öğrenci gönderildi. Bu öğrencilerin devlete maliyeti senede 40 bin Amerikan Doları ve her fırsatı değerlendirmede usta olan cemaat bu fırsatı da çok iyi yakaladı. Çünkü yurtdışına gönderilen bu öğrencilerin çoğunluğu dinci bir örgüte mensup. 
Şu anda devletin parası ile ileride devlet üniversitelerinde pozisyon verilmek üzere Amerika, İngiltere, Fransa başta olmak üzere okuyan yüzlerce örgüt elemanı var. 

Seküler kesimden insanlar bu hususlara fazla rağbet etmiyorlar. Çünkü mecburi hizmet gibi bir şartı var. Halbuki bu örgüt elemanları için ekstra bir fayda çünkü ileride üniversitedeki yeriniz garanti olmuş oluyor. 

Özel üniversiteler bazında Rektörü seküler bir insan olmasına rağmen Fatih Üniversitesi onlarındır. 

Akademide kadrolaşmanın öneminin farkındalar ve doktora seviyesinde yüksek lisans yapabilecek kapasitede öğrencileri buna teşvik ediyorlar. 

7-Gelir Kaynakları ve Sermaye Gelişimi: 

Evin içindeki bütün eşyalar örgütün esnaf kadrosu tarafından temin edilir. 

Öğrencilerin kendileri de evin ihtiyaçlarını karşılarlar. Maddi durumu kötü olanlara örgüt tarafından yardım edilir. Bu yardımlar cemaatin büyümesinde önemli bir etkendir. 

Ben Gültepe’deki yurtta kalırken onlarca öğrenciden yurt parası alınmadığını biliyorum. 

Esnaf üzerinde örgütlenme 1990’lar da arttı. Şu anda muazzam bir finansal güçleri var. 

İlk zamanlarda esnaf bölük pörçüktü ve bunların fonksiyonu cemaate para yardımı yapmak, lojistik destek sağlamaktı. Onlar para toplama olayına “Himmet” derler. En büyük yardım da Ramazan Ayı’nda toplanır. Esnaf büyük bir salonda toplanır cemaatin önemli bir üst düzey elemanı gelir. Duygusal bir konuşma yapar ve insanlar bir sonraki Ramazan Ayı’na kadar verilmek üzere para ve mal taahhüt ederler. Bu himmetin önemlilerini artık Çırağan Sarayı’nda bile yapıyorlar. 

Fakat 5-6 senedir, yeni strateji ile esnafın bir araya gelmesi sonucu 1996 yılında İstanbul’da İŞHAD (İşadamları Dayanışma Derneği) oluşmuştur. Bu dernek esnafın eğitimi, bir araya gelmesi için toplantılar, yemekler, resepsiyonlar vermektedir. 

Türki Cumhuriyetlerdeki muazzam iş potansiyeline Türk girişimcilerden evvela Fethullahçılar uyanmıştır. Buralardaki yatırımlarda en büyük pay onlarındır. 

Anadolu Kaplanları denilen yerli girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları desteklemektedirler. Aralarında güçlü iş ortaklığı ve bilgi transferleri vardır. Bu dayanışma dış ticarete de yansımıştır. 

8-İbadet: 

Evlerde namazlardan sonra sürekli ya Nur Risaleleri, Fethullah GÜLEN’in kitapları okunur. Ya da kasetler dinlenir veya izlenir. Akşam ve yatsı namazları bunun için en uygun vakitlerdir. 

9-Şakirtlerin düşünceleri ve önerileri: 

Fethullah GÜLEN’in cemaate yansıyan bu doğrultudaki görüntüsü ve onun Müslümanlar dahil tüm insanlığı karanlıktan kurtaracak Mehdi pozisyonu bence üzerinde durulması gereken bir noktadır ve cemaatin pimi buradadır. Bu pim oynatılırsa cemaat büyük bir darbe yer. Herhangi bir şekilde Fethullah GÜLEN’in Amerika’dan destek aldığı ispatlanabilirse, ben çözülmeler olacağına inanıyorum. 

İstihbarat konusunda hayatiyetin farkındalar. Direkt bilgim olmamakla beraber devletin istihbarat örgütlerine eleman sokmaya çalıştıklarına inanıyorum. 

Siyasetle olan ilişkilerinde yeterince güçlenmedikçe Türkiye’deki güç dengesine direkt temas etmekten, katılımcı olmaktan ve açıkça parti desteklemekten kaçınmaktadırlar. 

Siviller radikal İslam’ın alternatifi olarak, bir ılımlı İslam teşkilatı olarak görülen Fethullahçılar’ı, gerek sahip oldukları oy potansiyelinden dolayı, gerekse sahip oldukları siyasal ve finansal güçten dolayı himaye etmektedirler. 

Cemaatin asıl gayesi sadece bir eğitim hareketi, üç yüz yıldır boyunduruk altında yaşamış ülkeyi bundan kurtarma ise, askeriyeye girme çabaları telaffuz edilmeyen ama kabul edemedikleri laiklik gibi hassas konularda niyetlerinin o kadar basit ve saf olmadığını gösteriyor. 

Sivil örgütlenmesini ne yazık ki sağlıklı şekilde gerçekleştirememiş Türkiye’de, askerlik kurumu olmasaydı bugün hayalini kurdukları İslam Devletini tesis etmiş olacaklardı. 

Benim gözlemim şu anda Türkiye’de Fethullahçılar ile askerler arasında gizli bir satranç oynanıyor. Cemaatin askere bakışı bellidir. Askerliği her fırsatta övdükleri halde büyümeleri önünde tek engelin askerlik kurumu olduğunun farkındalar. 

İstihbarat kaynaklarının bunları öğrenmesi ve çok iyi değerlendirmesi lazım. 

Diğer önemli bir unsur da gençliğini, üniversite yıllarını cemaatle geçirmiş, ancak daha sonra cemaatten aktif olarak ayrılmış bir sürü insanın örgüte karşı negatif bakışlara sahip olmaya başlamasıdır. Çünkü bu insanlar 10 sene sonra örgütün değişmeye başladığına şahit olmuş, geçmişte kendilerine söylenen şeylerin bugün geçersiz kılındığını görmüşlerdir. 

10 sene önce bir örgüt mensubunun bir kız arkadaş edinmesi hayal bile edilemezken, bugün bu konuda fetva vermektedirler. Değişik ilkelere sahip bir örgütten de insanlar kuşku duymaya başlıyor ve baştakinin samimiyetinden şüphe etmeye başlıyorlar. 

Şahsi görgüm, örgüt Türkiye’de tabii sınırlarını zorlamış ve anti tezi ile yani laik kesimle gerek içtimai hayatta, gerekse iş dünyasında yüz yüze gelmiştir. 

Yakın geçmişte Refah Partisi ve yandaşlarının uğradığı akıbetten ders alarak radikal davranışların ne zararlar getirdiğini görmüş ve Fethullah GÜLEN’in sık sık tekrarladığı hoşgörü felsefesini ve politikasını cemaatin amblemi olarak nazara vermiştir. 

Araştırma ve analiz yetisinden yoksun Türk Halkı ve küçük burjuvazisi bu maskeye hemen inanıyor ve çabuk verilmiş kararlarla “Ilıman İslam” olarak gördükleri örgütü destekliyorlar. Ama örgütün diğer bütün dinci örgütlerden daha akıllı olduğundan ve artık güce ulaşana kadar bu hoşgörü maskesini taktıklarının farkında değillerdir. 

Fethullah GÜLEN’in ölümü cemaatte şüphesiz ki önemli bir boşluğa yol açacaktır. Çünkü cemaatin her ferdi hissi bir rabıta ile liderlerine bağlıdır. Ama sahip oldukları maddesel güçle çıkar, örgütü hayatta tutmaya yeterlidir. Bu konuda sivil örgütlerin ve askerlik kurumunun politikalar üretmesi gerektiğine inanıyorum. Örgüt demokratik ortam içinde eritilme potansiyeline sahiptir. 

Gülen sonrası cemaat parçalanabilir ve siyasal bir güç olma yolu tıkanabilir. 

Örgütün politikalarına karşı ancak politika üretilerek karşılık verileceğine inanıyorum. Birinci politika, örgütü Türk kamuoyunda mercek altına almaktır. Fethullah GÜLEN ve izleyenleri sistemli bir şekilde cemaati ve hedeflerine kamuoyunda tartışmaktan kaçınmakta, ya kendileri ne istediklerini bilmemekte ya da ne istediklerini telaffuz etmemektedirler. 

Devlet televizyonlarında ve laik medyada programlar hazırlanmalıdır. Sadece öğrencilere karşı olan faaliyetlerde kullandıkları sinsi metodlara bile Türk Ebeveynlerinin tepki vereceğine inanıyorum. 

İkinci olarak istihbarat konularında ne kadar uğraşılsa azdır. Örgütün bir sonraki adımının bilinmesi lazım. 

Örgüt içindeki hesaplaşmalar ve rant kavgaları basına yansıtılabilir. 

Fethullah GÜLEN’in her kaseti o kadar masum değildir. Bunlar televizyonlarda yayınlatılabilir. Öncesi, 1980 öncesi kaydedilmiş kasetler çok daha radikaldir. 

http://pusatca.blogcu.com/nursuzlar/829520

 

IV – Cübbeli Ahmet Hoca’dan Diyalog Masalına İtiraz

‘İbrahimî Dinler’ mi dediniz!?

Dün dikkate değer bir haber düştü internet sitelerine… “Kilisede ezan sesi” spotu ile sunulan haber, video görüntüleri ile de destekleniyordu.

Olayı nakleden spiker, “ABD’de pazar âyinleri sırasında tarihî bir gün yaşandı” türünden ‘vurucu’ bir cümle ile giriyordu meseleye…

Efendim, bizzat haber metninden aktarmak gerekirse olay şu imiş:

“ABD’nin 32 eyaletindeki kiliselerde Müslüman, Hıristiyan ve Musevi din adamları, birlikte üç kutsal kitaptan bölümler okudu, ilahiler seslendirdi, barış ve kardeşlik mesajı verdi. Washington’daki katedralde ilk kez ezan okundu. Pazar âyinlerine ilk kez Musevî ve Müslüman din adamları da katıldı. 32 eyalette 70’ten fazla kilisede, üç semâvî dinin din adamları, birlikte dua etti, hoşgörü mesajları verdi.”

Haberin devamında, Washington Ulusal Katedrali’nde başrahip, imam ve hahamın, önce kendi dillerinde, daha sonra da İngilizce olarak Kur’an, İncil ve Tevrat’tan pasajlar okuduğu ifade ediliyor.

‘Tören’e müslümanları temsil ettiği düşüncesi ile katılan imam: “Böylesine güzel bir ibadet yerinde birbirimizin kutsal kitaplarından parçalar okumamız, ABD’deki Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin bağnazlığa, nefret ve hoşgörüsüzlüğe hayır demek için omuz omuza durduğunu gösteriyor.” şeklinde dile getiriyor düşüncelerini…

Başrahip Lloyd da, “Amerikalılar İslâm hakkında çok az bilgi sahibi… Farklı bir dinin zenginliklerini öğrenmek zaman alacak. Ama bu olacak.” cümleleri ile görüşlerini seslendiriyor.

“İnançları Paylaşma” adı verilen mezkûr organizasyonun, “Dinler Arası İttifak” ve “Önce İnsan Hakları” adlı örgütlerin uzun çabaları sonucu hayata geçtiği bilgisi de bir kenara not edilsin.

Elbette işbu “İbrahimî dinler” yahut “semâvî dinler” söylemini ciddiyetle masaya yatırmak gerekiyor ama daha önce Kur’ân’ın, bugün Hıristiyan ve Yahudi olarak tesmiye olunan kesimlerin kendi inanç pozisyonlarına meşruiyet kazandırma çabalarını şiddetle reddettiğini hatırlatalım.

Onların kendilerini ve dinlerini Hz. İbrahim’e (a.s.) nisbet etme gayretlerine ve kendi inançlarını bu kutlu peygamberle refere etme noktasındaki zorlama yorumlarına Kur’ân’ın nasıl mukabele ettiğini görmek için şu âyetlere bakmak yeterli:

“Bu dini İbrahim kendi oğullarına vasiyet ettiği gibi Yakup da vasiyet etti ve: “Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, başka dinlerden sakının yalnız müslüman olarak can verin! dedi.”

“Bir de: “Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki, hidayet bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, biz bir tek Allah’a inanan İbrahim’in dinindeyiz ki, o hiç bir zaman Allah’a ortak koşanlardan olmadı.””

“Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına ne indirildiyse; Musa’ya, İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rableri tarafından ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun elçilerinden hiçbirini ayırt etmeyiz. Ve biz, ancak O’nun için boyun eğen müslümanlarız.”

“Eğer onlar da böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak doğru yolu buldular. Yok, yüz çevirirlerse, onlar sadece bir ihtilaf ve çekişme içindedirler. Allah da senden yana onların haklarından geliverecektir. O, herşeyi işiten ve bilendir.”

“Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da Yakup da torunları da hep Yahudi veya Hıristiyan idiler.” mi diyorsunuz? De ki: “sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahitlik ettiği bir gerçeği bilerek gizleyenlerden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (el-Bakara; 132–140)

Bu âyetler, Hz. İbrahim’in (a.s.) dini ile müşrik Ehl-i Kitab’ın iman ettiği inanç manzûmesinin hiçbir bağı, benzerliği, paralelliği olmadığını veya aralarında bir ‘köken birlikteliği’nden söz edebilmek için Kur’ân’ın sarih nasslarını yok saymak zorunda kalınacağını açıkça gösteriyor.

Çünkü âyetler sarahaten, “Yahudi ve Hıristiyan olmak”la, “Hz. İbrahim’in dinine mensup olma”yı birbirinin alternatifi, zıddı olarak işaretliyor. Hz. İbrahim (a.s.) için kullanılan “O müşriklerden değildi” nitelemesi, âyetlerin bağlamı Hıristiyan ve Yahudilerle ilgili olduğundan, bunların şirke bulaştığını yadsınamaz bir gerçeklik olarak göz önüne getiriyor.

Bu da, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik için kullanılan “İbrahimî dinler” vurgusunun, daha doğrusu bu vurguda zımnen ifadesini bulan “aynı hakikatin tarih içinde şekillenmiş farklı kolları” türü telakkilerin ne ölçüde mesnedsiz ve boşlukta olduğunu belgeliyor.

Mâlûmdur ki, oldukça sık rastladığımız “Yahudilik ve Hıristiyanlık tahrif olmuştur” yargısı gerçeğin ifadesi değildir. Çünkü bu iki inanç manzûmesi, tahrif olduktan sonra bu isimleri almışlardır. Her peygamber için geçerli olduğu gibi Hz. Musa ve Hz. İsa da (a.s.) sadece “Allah katında tek din olan” İslâm’ı tebliğ etmişler, daha sonra haham ve papazlar eliyle muharref Hıristiyanlık ve Yahudilik inançları ihdâs edilmiştir. Şu halde, bu iki inanç pozisyonunun mevcut halleri ile Allah indinde bir değer taşımaları söz konusu olmadığı için, “İbrahimî dinler” terkibinden önce bizâtihi bu ‘dinler’ kavramında ifadesini bulan ‘çoğul’ sigânın ayaklarının yere basıp basmadığını konuşmak gerekir.

Ayrıca, gözümüze sokulup durulan ‘semâvî dinler tekerlemesi’nin, Hıristiyanlık ve Yahudiliği ‘semâ’ ile irtibatlandırma türünden, yer yer ıskalanan çarpık bir tezâhürü var. Kur’ân açıkça reddettiği için, aklı başında bir müslümanın bu iki inanç pozisyonuna bu bağlamda yaklaşmasının mümkün olamayacağı da kendiliğinden tebârüz ediyor.

Zaten kısaca ‘diyalog’ olarak anılan vetirenin, kanımca en önemli zararlarından biri de, Ehl-i Kitab’ın inanç formlarına bir şekilde meşruiyet kazandırma noktasında mülâhaza dairesini açması olmuştur. Kim ne derse desin, süreç içerisinde müslüman kitleler, bu meşruiyet meselesinin –en azından- müzâkere edilebilir bir muhteva taşıdığına inandırılmışlardır. Hakikatin izâfîleştiği, “doğrunun bir bakış açısının tekelinde olmadığı” tarzı içi boş sloganların dolaşıma girdiği, çok önemli itikâdî farklılıkların ‘asgarî müşterekler’ söylemi yedeğinde buharlaştırıldığı meş’um bir süreçten söz ediyorum.

Müslüman kesimden bu vetireye dâhil olanların niyetleri iyi olabilir ama en az niyet kadar üzerinde yol alınan zeminin de sahih olması gereken hassas bir mesele bu…

Şu an ortaya konulan ittifak vurguları, birlikte ve aynı mecliste dua etmeler, “yok birbirimizden farkımız” türü bayağılıklar, “her dinin yekdiğerinin zenginlikleri ile tanışması” türü kof atıflar, kestirilsin ya da kestirilmesin, hedeflensin ya da hedeflenmesin, bu trenin son durağa, yani bir tür ‘insanlık dini’ne doğru olanca hızıyla yol aldığını gösteriyor.

Elbette burada yine Kur’an’da yer alan ve Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun’un (a.s.) Fir’avn’a tebliği bağlamında gündeme gelen, diğer inanç sâliklerine dönük ‘kavl-i leyyin’ yani yumuşak dil/üslûb tavsiyesi/emri akla gelebilir. Sanırım bu da çoğu kez yanlış yorumlanabilen bir husus…

Kavl-i leyyin, tebliğin esasından ziyâde üslûbuna dâir ölçüler getiren bir muhtevâ taşıyor. Müslümanın tebliğinin huşûnetten, sertlikten ârî, mülâyemetle, hikmet ve teenni ile olması gerektiğini ihsâs ediyor. Gayet sarihtir ki, bu atıf, sâir inanç mensuplarının bâtıl itikatlarına nazar-ı müsâmaha ile bakılmasını, onların sakim kabullerine ilişilmemesini âmir değildir. Özetle, İslâm ve adı anılan iki inanç formunu aynı yatay düzleme sabitleyen, ‘semâvî dinler’ türünden nevzuhur paydalarda eşitleyen bir algının karşılık geldiği tavra ‘kavl-i leyyin’ değil, dense dense ‘hâl-i pürmelâl’ denilebilir.

Bir de “Bu süreçte ne kazandık, ne kaybettik?” tarzında esaslı bir muhasebenin yapılma vakti geldi de, geçiyor bile…

Tamam, hiçbir aklı başında müslüman işin itikâdî boyutlarında yoğunlaşarak, okuyarak, araştırarak İslâm’ı terk edip Hıristiyan olmaz; bu doğru… Çünkü zaten Hıristiyanlık denilen olgu, kendi içinde ciddi itikâdî çelişkiler ve teolojik çarpıklıklar taşıyor. Hatta çoğu kez bunun tersi oluyor ve okuyup araştırarak çokları İslâm’a dehâlet ediyor. Bu doğru ama buna eşlik eden bir doğru daha var: İnanç bazında ‘oradan buraya’ transfer olduğu kadar, hatta bundan çok daha fazla kültür temelinde de ‘buradan oraya’ geçiş var. Bakış zâviyesini, hayat tasavvurunu, yaşam biçimini başka kültürlerin şekillendirdiği bir tipolojinin İslâm ile alâkası da nüfus kâğıdından ibaret oluyor. Kaldı ki, kültürel metamorfoz bir aşamadır ve yaşadığı bu dönüşüm neticesinde eşyâ ve hâdisâtı bir Batılı yordamıyla okumaya başlayan nesillerin zamanla işbu bâtıl inanç formlarına ‘daha anlayışlı’ yaklaşması da az rastlanılır bir keyfiyet olmaktan uzaktır. Sorulması gerekli olan soru, bu ölçüde hızlı seyreden bir kültürel başkalaşımın, işbu kültürel boyutla sınırlı kalıp kalmayacağı sorusudur.

İstidrâdî olarak şu notu da ekleyerek yazıyı bitirelim: Yer yer basında Üstad Bediüzzaman’dan ve/veya telifâtından sitâyişle bahseden papaz ve rahiplere denk geliyoruz. Hiç şüphesiz, Bediüzzaman üzerinden gerçekleşecek muhtemel bir ihtidâyı ancak hamd ile karşılaşırız. Fakat dikkat çeken bir nokta var; işbu zevâtın, bunca Risale-i Nur övgüsüne rağmen, İslâm’a ve peygamberine (aleyhissalâtuvesselâm) karşı mesafelerini mânidar bir şekilde koruduklarına tanık oluyoruz. Hatta bu zâtlardan bazılarının, Üstad üzerinden ‘Müslüman Hıristiyan’ veya ‘Hıristiyan Müslüman’ türü ‘ucûbe’ terkipleri canlandırma gayreti içinde oldukları, bir tür dinleri te’lif amacı güttükleri izlenimi veren hususlarla karşılaşıyoruz. Çok açık ve kestirmeden söyleyelim; bu kişilerin söz ve eylemlerine bu ölçüde değer vermek, yanlış ve sakıncalı bir yaklaşımdır. Her Bediüzzaman övgüsü yapana, anlamsız bir coşku ile sahip çıkıp kucak açmakta ifadesini bulan ‘ayarsız’ tavır, bir Nur talebesinde olması gereken ‘celâdet’i yaralar.

(Kaynak: http://aldanmayalim.wordpress.com/2011/07/24/%E2%80%98ibrahimi-dinler%E2%80%99-mi-dediniz/)

 

VI – Bir Nurcunun İtirafları: “Zaten bu türlü cemaat ve tarikatların en büyük zararı da buradadır. Birey kendi kişiliğini kaybetmekte, cemaatin müridi olarak aynı görüş ve değerleri benimseyerek adeta robotlaşmaktadır.”

Ben A……., …9.197. yılında Gaziantep’in bir ilçesinde doğdum. Babam emekli memur, annem ev kadını idi. Ailemin kalabalık olması nedeniyle maddi durumumuz çok kötüydü. Babam hayatında birkaç defa evlenmişti ve 10′dan fazla çocuğu vardı. Ben en küçükleriydim…
İlk eşi vefat etmişti, ikinci eşini çocuk olmayınca boşamış, sonra annemle, daha sonra bir başkasıyla evlenmişti. Benden büyük ağabey ve ablalarımın birkaç tanesi sadece ilkokula gitmiş ama bitirmeden ayrılmış, diğerleri ise hiç okula gitmemişti. Bense muhakkak okumak istiyordum.
Eskiden okula kayıt yaptırmak için öğretmenler ev ev gezer, yaşı gelenleri okula kaydederlerdi. Hiç unutmuyorum, yaşım geldiğinde öğretmenler kayıt için bizim eve geldiler. Babam çok zalim ve insafsız bir insandı. O gün gelen öğretmenleri küfürler yağdırarak evden kovdu. Çok üzülmüştüm ama babamdan korkumdan sesimi dahi çıkaramadım. Bu yüzden okula bir yıl geç gittim.
Babam gezici sağlık memuruydu. Eve her zaman gelmezdi. Annem elişi yaparak tarlaya, çapaya giderek bizi büyüttü. Okula öyle başladım.
İlkokul 2.sınıfı bitirip yaz tatiline girmiştik, babam eve geldiğinde artık okutamayacağını söyleyerek, beni bir matbaacının yanına işe verdi.
İşin ilk günü oradan kaçarak, ilçemizde dağların ve akarsuların birleştiği çok güzel bir yer var, oraya gittim. Akarsuyun başında saatlerce oturdum ve saatlerce ağladım. Parasızlığa, yoksulluğa lanetler yağdırdım. Ve o gün kendi kendime bir söz verdim.
Yaz tatilinde çok sıkı bir şekilde çalışacak, para biriktirip okul masraflarımı kendim karşılayacaktım. Bu benim hayatımın dönüm noktası oldu. O günü hiç bir zaman unutamam.
Ertesi gün hemen bir brikethaneye gittim ve çalışmak istediğimi söyledim. Ne iş verirlerse yapacaktım. Sadece okula devam etmek istiyordum. Patron bana “Sen daha çok küçüksün, bizim işimiz çok ağır, ama madem sen okumak için çalışmak istiyorsun, seni işe alıyorum.” dedi.
O günden sonra orada ne iş varsa, kendime göre yapmaya başladım. Ne iş verirlerse yapıyordum. Sağ olsun, patron bazen haftalığımdan daha çok para verirdi. O yaz brikethanede çalıştım ve paramı biriktirdim. O zamandan hesap kitap işlerine başlamıştım. Şu kadar kitaba, şu kadar kaleme, şu önlüğe diyor, şu da harçlığım diyordum.
Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı, patron beni yanına çağırdı. “A… eve git temizlen, üstünü değiştir gel” dedi. Sonra beni yanına alıp çarşıya götürdü. İtiraz etmeme rağmen okul için önlük, kitap, defter, ayakkabı vb bir sürü şey aldı. Bu şekilde çalışırsam hayatta her zaman başarılı olacağımı söyledi. Mutluluktan uçuyordum. Çalışmanın ne kadar güzel olduğunu anlamıştım.
O tarihten sonra ortaokul 3. sınıfı bitirinceye kadar yaz tatillerinde, hep o brikethanede çalıştım. Boş vakitlerimde bile, patrona yardıma giderdim. Çünkü bu insan bana, çalışma azmini, çalışma hırsını vermişti. Ve bende okuma isteğini güçlendirmiş, bana hep destek vermişti.
İlkokul son sınıfta basketbol takımının kaptanıydım. O yıl, okullararası yarışmalarda bizim okul ilçede şampiyon oldu. Ortaokulda yine basket takımına seçildim. Bizim okul bu kez hem ilçede, hem de Gaziantep’te yapılan okullar arası yarışmada birinci oldu ve ben bu takımın ilk 5 oyuncusu arasındaydım.
Yalnız bu kez derslerde zorlanmaya başlamıştım. Yarıyıl tatilinde 2 zayıfım geldi. Bu kez basketi bırakıp kendimi derslerime verdim. 2. yarıyıl takdir belgesiyle sınıfımı geçtim. Derslerime çok çalışıyordum. Ailem, öğretmenlerim, arkadaşlarım bendeki çalışma azmine şaşırıyorlardı.
Babamın iki evi vardı. Bir gün bizde, diğer gün öteki evde kalırdı. Bizde yattığı zamanlar, masraf olmasın diye elektriği erkenden söndürürdü. Ben de babamın bizde kalmadığı gecelerde sabaha kadar ders çalışırdım. Bu çalışma bana ortaokul 2. sınıfta okul birinciliği getirdi.
Hizmetle tanışmam: Okul birincisi olduğum zaman, herkesin davranışlarının değiştiğini farkettim. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, ailem şimdi bana kıymet vermeye başlamışlardı. Bu günlerde ağabeyim beni, üniversiteli bir arkadaşı ile tanıştırdı. Bu kişi gayet kibar, efendi, düzgün giyimli, kültürlü biriydi. Bana “A…, sen çok zeki ve çalışkansın. Ben zeki insanları severim. Gel ben seni çalıştırayım, fen liselerine ve askeri okullara hazırlayayım.” dedi.
Askeri okul deyince heyecanımı anlatamam. Çünkü askeriyeye karşı çocukluğumdan beri büyük ilgim vardı. Orada okuyabilmek benim en büyük hayalim, herşeyimdi. Askeri okula girebilmek için canımı bile verebilirdim. Ve bu üniversiteli ağabey, beni askeriyeye sokabileceğini söylemişti.
O günden sonra haftada 2 kez o insanların evine gitmeye başladım. Bu evde 6 kişi kalıyordu. Bana aşırı bir ilgi gösteriyorlardı. Daha sonra 3 öğrenci daha geldi. Hepimiz de değişik okulların birincileriydik. Bütün okul birincileri bir araya toplanmıştı.
Bize matematik, Türkçe ve sosyal bilgiler dersleri vermeye başladılar. Cumartesi ve pazar günlerimiz sabahtan akşama kadar orada geçiyordu. Sıkılmayalım diye bizlere nefis yemekler yaparlar, çaylar, pastalar hazırlarlar, video seyrettirirlerdi. Birlikte pikniğe gider, futbol oynar, bizleri memnun etmek ve ellerinde tutmak için her türlü aktiviteyi yaparlardı.
Biz kendilerine bunları karşılıksız niye yapıyorsunuz deyince “Allah rızası için yapıyoruz. Sizin gibi zeki öğrencilerin cahil insanların eline düşmemesi ve kendinizi daha iyi yetiştirmeniz için sizleri çalıştırıyoruz.” derlerdi. Kendilerine hiç kimsenin yardım etmediğini, bu nedenle bizlerin çok şanslı olduğumuzu söylerlerdi.
Aradan 6-7 ay geçti. Artık 3. sınıfın sonlarına gelmiştik. Hep bu ağabeylerle birlikteydik.
Sınavlar yaklaşmıştı ama hiç problemimiz yoktu. Çok çalışıyordum. Ağabeylerin desteğiyle de daha iyi duruma gelmiştim. Onlara çok bağlıydım. Onların haberi olmadan hiçbir şey yapmazdık.
Ancak kendileri ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Bizim her şeyimizle ilgileniyorlardı. Hatta sınavlara giriş formlarını bile onlar alıp dolduruyorlardı. Sınavlarda, devlet parasız yatılı, kurumlar ve fen lisesi sınavlarına girdim. DPY(Devlet Parasız Yatılı) ve kurumları kazandım. Fen lisesi sınavlarında hasta olduğum için kazanamadım. Ama benim için bu önemli değildi. Çünkü benim asıl hedefim askeri okullardı. O nedenle, DPY’yı ve kurumları hiç düşünmedim. Zaten ağabeyler de oraya gitmemi istemediler.
Ortaokulu da birincilikle bitirmiştim. Arkadaşlarımdan birisi imam-hatip, diğeri merkez ortaokulu, bense okuduğum okulun birincisiydim. Ağabeyler bizim üzerimize titriyorlar, bir dediğimizi iki etmiyorlardı.
Sıra askeri okul sınavlarına gelmişti ve ben İstanbul’a ağabeyimin yanına geldim. Deniz Harp Okulu sınavlarına girecektim. Ağabeyim, İstanbul’da tekstille uğraşıyordu. İlçemizde ağabeylerle görüşmeden acele gitmek zorunda kalmıştım. Benim İstanbul’daki adresimi bilmiyorlardı. Ben heyecanla sınavlara hazırlanıyordum ve kazanacağımdan emindim.
Burada bir kez daha şaşkınlığa uğradım. Zira ilçemizdeki ağabeyler ertesi gün eve gelip beni buldular. Beni sınavdan önce gezmeye götürmeye geldiklerini söylediler. Adresi nasıl bulduklarını bilmiyordum. Ama onları gördüğüme sevinmiştim. Bana Sultanahmet’i, Ayasofya’yı gezdirdiler. Sonra hiç unutmuyorum. Beni Sultanahmet Camii’nin penceresine götürdüler. Bir oda büyüklüğünde olan pencerenin kenarına oturduk. Sınav için biraz ders çalışmamız gerektiğini söylediler.
Ben çok çalıştığımı söyledimse de bir soru kağıdı çıkararak, onları çözmemi istediler. Ve orada beni tam 3 saat çalıştırıp adeta imtihan ettiler.
Ertesi gün sınava girdim. 120 soru vardı. Bütün soruları çözdüm. Soruları çözerken ben bu soruları daha önce bir yerde çözdüm diyordum. Adeta otomatik olarak bütün soruları cevapladım. O küçücük kafamda hiçbir zaman bu soruları bir gün önce çözdüğümü düşünemedim.
Sınavı kazanmıştım, fakat amcamın karıştığı bir olaydan dolayı sabıkası olduğu için Deniz Harp Okulu’na giremedim. Adeta yıkıldım, bittim. Ve amcamı hiçbir zaman affetmedim. Ata ocağına onun yüzünden girememiştim.
İlçemize döndüğümde hizmetli ağabeyler peşimi bırakmadılar. Beni ve bahsettiğim arkadaşlarımı İzmir’e götürüp en iyi okullarda okutacaklarını söylediler. Türkiye’nin en süper lisesi olan Atatürk Lisesi’ne kaydımız yapılacaktı ve yüzme havuzlu, kapalı spor salonlu, jimnastik salonlu bir yurtta kalacaktık. Ayrıca Türkiye’nin en parlak ve süper dershanesine ücretsiz gidecektik.
Bizlere anlatılan şeylerin cazibesine kapılıp, ailelerimizin onayını almadan yola çıktık. İzmir’e gittiğimizde gördüklerimiz tam bir felaketti. Yurt eski bir binadan bozmaydı, yeni yapılıyordu. Her taraf toz ve kir içerisindeydi. Bitirilmesi için bizim de işçiler gibi çalışmamız gerekiyordu.
Kaydım çoktan, uzakta ve hiç kaliteli olmayan bir liseye yaptırılmıştı bile. Artık güler yüzlü, kibar ağabeyler gerçek yüzlerini ortaya çıkarmışlardı. Tam bir bozgun yaşıyorduk. Ama dönüşümüz imkânsızdı. Çünkü gelirken kimsenin sözünü dinlememiştim. Ve İzmir’i onlara öyle bir anlatmıştım ki dönersem herkesin benimle alay edeceğini düşünüyordum. Gururum, dönmemi engelledi. Mecburen o köhne okulda okumak zorunda kaldım.
İzmir’e gelmeden bizim bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacaklarını söylemişlerdi. Bize esnaflardan toplanan ve esnaf himmeti denilen paradan burs bağlayacaklardı. Ama burs vermediler.
Benim ailemin maddi durumu kötü olduğu için, evden para gelmiyordu. Zaten onların rızalarını almadan gelmiştim. Bir defasında ablam elişi, dantel yaparak biriktirdiği 18.500 TL’yi zarfa koyup göndermişti. O gün bu parayı aldım ve odama çıktım ve akşama kadar ağladım. Çoğumuz böylesine çaresiz, odalarımızda saatlerce ağlardık.
Bizler böylesine zor geçinirken, bizleri mecburen Zaman ve Sızıntı gibi cemaatin yayınlarına abone yaparlardı. Bazı arkadaşları 2 abone olmaya zorluyorlardı. Yurtlarda ve evlerde kalan herkesin bir görevi vardı Zaman Gazetesi, Sızıntı Dergisi sorumluları gibi, böylece öğrencileri meşgul ediyor, aktif hale getiriyorlardı. Onlara kazandırdıkları her abone için “ahirette sana şu kadar huri verilecek ve sevap yazılacak” diyerek çalışmaları, gazete ve dergilerin tirajlarının arttırılması sağlanırdı. Böylece memleketten bin bir zorlukla gelen öğrenci harçlıkları cemaatin gazete ve dergi tirajlarını arttırmak için kullanılıyordu.
İzmir’de bu düşüncelerle ilk birkaç ay çok kötü geçti. Ama daha sonra bize anlatılan hizmetin özellikleri ve gelecekteki güzel dünya görüşleriyle etkilenmeye başladık. Artık biz de hizmetin bir askeri olmuştuk. Ne emredilirse asker onu yapardı, buna mecburdu, çünkü bu Allah rızasını içeriyordu.
Ben İzmir’in bir ilçesine ilk sokulan öğrenciydim ve görevim seçilen okulda eli yüzü düzgün, zeki, çalışkan ve kapasiteli öğrencilerle arkadaş olup onları dershaneye (hizmet evlerine) götürmekti. Bu iş için ben seçilmiştim ve güya beni Allah seçmişti. Çünkü Allah bana bir kapasite vermişti ve ben bu kapasiteyi burada hizmet için kullanacaktım.
Benim durumum diğer arkadaşlarımdan çok daha zordu. Çünkü okulum yurda çok uzaktı ve hem de bütün gündü. Yani sabah gider, akşam yurda dönerdim. Yarım saat yol sürerdi. Yurtta döğüş kavga zorla yemek yer ardından akşam namazı kılardım. Sonra ebvabin namazı, ardından yatsı namazı sonra ders sohbeti, saat 23.00 olurdu. Sonra ders çalışmaya başlardım. Yurtta ders çalışmak için bir salon vardı. Çoğu zaman, salonda ders çalışırken uyuyakalırdım.
Çoğu zaman elimdeki notlar sağa sola dağılmış vaziyette, bir bakarım yurt belletmeni beni sabah namazına kaldırırdı. Üstüm açık olduğu için çok üşürdüm. Bir de zorla sabahları buz gibi suyla abdest alırdık. Bir defasında abdest almak istemedim. Belletmen zorla beni suyun altına soktu. Ondan sonra hasta oldum, sinüzit oldum. Ama yurdun koşulları böyleydi. Çok zaman bir odaya çekilir, saatlerce ağlardım. Diğer çocuklar da benim gibiydi. Evden, anne, babadan uzak bir sürü çocuk burada, sevgiden, şefkatten uzak, katı bir disiplinle yaşıyorduk.
Bizleri öylesine korkutup etkilemişlerdi ki hizmet ruhu ve Allah korkusu ile bu olumsuzluklara boyun eğiyorduk. Çoğu zaman uykusuz olduğum için ranzanın altına saklanırdım, orada uyurdum. Buz gibi betonun üzerinde… Diğerleri benden biraz daha şanslıydılar. En azından onların okulları yakındı. Yarım günlük okullara gidiyorlardı.
Benim bu sefaletim 1 yıl sürdü. Bu koşullarda beş parasız yaşıyordum. Ailem bana para gönderemiyordu. Çok iyi hatırlıyorum, okul pantolonunu tam bir yıl hiç çıkarmadan giydim. Sadece ayda bir ya da iki ayda bir yıkamak için çıkarır, sonra gece gündüz onu giyerdim.
Kravatımı çıkarmaya vaktim yoktu. Zaten çıkarmak da istemezdim, çünkü bir kravatım vardı, kaybetmek istemiyordum.
Bütün bu olumsuz koşullara rağmen, sevap kazanıyorsunuz diyerek bizleri kandırıyor, avutuyorlardı. Bizler de inanarak, Allah rızası ve hizmet için her şeye katlanıyorduk.
Ayrılmayı aklımıza bile getiremezdik. Allah tarafından büyük bir cezaya çarptırılma korkusu içimize işlemişti. Bu öyle bir korkudur ki bugün 22 yaşındayım, evliyim, çocuğum var ama hala o korkuları içimden atamadım. İnsanın içinde sanki bir şeyler kıpırdıyor. Her an kötü bir şey olacakmış gibi bir şeyler bekliyorsun…
Yurtlarda bir günlük program şöyledir:
Sabah namazı ile kalkılır. Namazdan sonra tesbihat vardır. Bu bazen uzun, bazen de kısa yapılır. Kısa tesbihat ve dua yarım saat sürer. Sabah namazından sonraki gün aydınlanıncaya kadar geçen süre kerahat vaktidir. Bu vakitte kesinlikle uyunmaz, yasaktır. İbadetle geçirilir, risaleler okunur. Eğer bu saatlerde uyunursa insanın akıl sağlığının bozulacağı ve bir daha düzelmeyeceği bizlere söylenmiştir. Güneş doğduğu noktadan bir mızrak boyu yükselinceye kadar tesbihat yapılır.
Okula gidilir. Okulun bitiş saatinden 20 dakika sonra bütün öğrenciler yurtta olmak zorundadır. Yol ne kadar sürüyorsa önceden tesbit edilir ve her öğrenci 5–6 dakika dahi gecikse azarlanır ve dosyasına işlenir.
Öğle yemeğinden sonra öğle namazı kılınır. Sonra tesbihat yapılır. Yurda döndükten sonra ev imamından izinsiz dışarı çıkılamaz. Bakkala gitmeye bile izin verilmez. İkindi namazından sonra yine tesbihat yapılır. Güneş batmaya doğru kızıllık zamanı yine kerahat vaktidir. Uyunmaz, istirahat edilmez, ibadetle geçirilir. Akşam namazı ve tesbihattan sonra, ikinci bir namaz kılınır, buna ebvabin namazı denir. Bu namaz 2, 4, 6 rekat olabilir. Öğrenciler bunu kendiler tayin ederler. Ama bütün bu ibadetler kayda geçirilir. O nedenle de çocuklar başarılı olabilmek için dualarını, tesbihatlarını, ibadetlerini sürekli uzatırlar. Böylece en başarılı öğrenciler seçilir.
Yatsı namazı ve tesbihattan sonra ev imamının sohbeti vardır. Sohbetten sonra nur risaleleri ve F.Gülen’in kitapları okunur. F.Gülen’in kasetleri izlenir. Haftada en az 3 kaset video izlenir. Bu kasetler Gülen’in biz öğrenciler için özel olarak hazırlanmış kasetleridir. Bunların içinde hizmetin gerçek amacı, gelecekte yapılacak faaliyetler, öğrencilere düşen görevler tüm açıklığı ile anlatılır. İslam’ın nasıl yeniden yönetime hâkim olacağı, özlenen şer-i düzenin topluma faydaları ve benzeri hedefler tekrar tekrar izlenir. Ya da hocanın yeni çıkan bir kitabı sayfa sayfa okunur. Ev imamı tarafından yorumlanır.
Hepsinden sonra sınav yapılır. Mecburi yarışmalar düzenlenir ve kazananlara ödüller verilir. Bu ödüller de yine hocanın başka bir kitabı olur. Veya hafta sonu geziye götürülür. En büyük ödülse F.Gülen’in sohbetine katılmakla da dua listesine girmektir. En etkili ödül bunlardır. Gezilerde bir diğer semte, bir başka şehre gidilebilir. Her tarafta cemaatin yurtları, evleri olduğu için, serrehber ödül kazanan öğrenciye hemen ilde veya ilçede yer bulur. Gidilen yerlerde yine hizmetin öğrencileri ile birlikte olunur. Sohbetleri yapılır.
Her gece muhakkak kaset, sohbet, risale ya da kitap okunur, izlenir. Yatsı namazından sonra da teheccüd namazı kılınır. Sonra yatılır. Sabah namazından bir, iki saat önce, gecenin karanlığında, imam, öğrencileri, (yurtta veya evlerde) evin bütün cemaatini tevcih namazı için uyandırır. Duruma göre 2, 4, 6 rekât namaz kılınır. Bu gece namazında kimi oturup ağlar, dua eder, sonra yatılır. Ve sabah namazına kalkılır. Böylece öğrencilerin 24 saatlerini ibadetle geçirmeleri sağlanır.
Namazların dışında pazartesi ve perşembe günleri oruç tutulur. Gece sahura kalkılır. Ramazan haricinde tutulan bu oruçlara, özellikle üç aylarda daha bir dikkat edilir. Bütün zamanımızı alan bu ibadetler dışında, eğer zaman kalırsa, vakit bulunursa öğrenciler derslerine çalışır.
Cemaatin özel olarak tutulmuş, geniş mobilyalı evlerinde de aynı çalışma düzeni vardır. Ancak bu faaliyetler yeni gelen öğrencilerden başlangıçta tamamen gizlenir. Evler çok güzel döşenmiş, her türlü imkânı olan evlerdir. Genellikle okul etraflarında lise, ortaokul, üniversite çevresinde tutulur. Evler yıllık kiralanır. Dikkat çekmemek için uzun süre kalınmaz. Kiralar yüksektir. Mesela 1995 yılında, İstanbul’da boğazda arkadaşlar evde kalıyordu. Evin her türlü ihtiyacı ev imamı tarafından karşılanıyordu. Kira çok yüksekti. Ayrıca öğrencilere 5 milyon TL cep harçlığı olarak veriliyordu. Paralar özel olarak kapalı zarf içinde verilirdi. Birbirlerinden haberleri olmazdı. Ayrıca mezuniyetten sonra öğrencilere işiniz hazır denirdi.
Ben ev imamı olarak görev yaptığım İzmir’in bir ilçesinde lüks bir evde kaldım. Ev imamlığı cemaat için çok önemlidir. Sürekli çalışırlar. Ev imamı olan öğrenciler sürekli olarak toplantı halindedirler. Toplantılar dikkat çekmemek için insanların uykuda olduğu zamanlarda yapılır. Sıkı istişare içindedirler. Güncel konular, sorunlar değerlendirilir. Eve gelen öğrenciler kıvama gelmişse onların planlaması yapılır. Zaman Gazetesinin promosyonu için çalışılır. Her evin imamı cemaatin yayınlarına abone bulmak konusunda yarış içindedirler. Mesela bir tanesi “100 tane Zaman Gazetesi için abone bulacağım” der. Ve bunu gerçekleştirmek artık onun en büyük amacıdır. Ev imamlarının bütün zamanı hizmet için harcanır. Kendisi için zaman ayıramaz, ayırırsa dışlanır. Bu da bizler için en büyük cezadır. Bizler hem asıl amacımız olan İslami yaşam için gereken ibadeti hem de derslerimizi başarmak zorundaydık. Ben çok iyi bir şakirt olmuştum. Ama zorlanıyordum. Okul hayatım karmaşıklıklar içerisinde geçiyordu. Kadınlarla konuşmak, kızlarla konuşmak yasaktı, günahtı. Ben de kızlarla katiyen konuşmuyordum. Çalışkan olduğum için kızlar bana soru sorarlar, yapamadıkları ödevleri bana getirirlerdi. Ben de onları yanımdan kovardım. Kalplerini kırardım.
Kadın hocalarımızın yüzüne bakmazdık, bakamazdık. Çünkü günahtı. Hizmette kadına bakış çok kötü idi. Kadınlarla konuşmak haramdı. Bir başka kadının elini sıkmak, ateşte kızarmış demir parçasını sıkmaktan daha kötü bir şeydi. Öbür dünyada başımıza gelecekler anlatılarak bizlere telkinler yapılıyordu. Kadınların dünyanın en kötü mahlûkları ve şeytanın bir eşi oldukları söylenirdi. Bizleri o kadar kadından uzaklaştırdılar ki anlatamam… Sadece annelerimize sarılabilir, öpüşebilirmişiz. Öyle ki kendi öz ablama bile sarılamazdım. Çok sevdiğim öz yeğenlerime, ağabeyimin, ablamın çocuklarına sarılamaz, onları öpemezdim. Onlarla oturmak, ellerini sıkmak bir odada yalnız kalmak günahtı ve haramdı. Bizlere bunu öylesine aşıladılar ki inanması güç. Çok zaman yeğenim, okuldan eve gidince dayıcığım diye yanıma gelir, sarılmak isterdi. Onu azarlayarak, yanımdan uzaklaştırırdım. Şu anda o günlerde yaptıklarıma inanamıyor, tiksinti duyuyorum. Ama bize öğretilenler buydu ve resmen beyinlerimiz yıkanıyordu. Hâlbuki ben memlekette böyle bir öğrenci değildim. Ortaokuldayken hocalarım beni çok severlerdi. Kız arkadaşlarım vardı. Ama İzmir’de bambaşka biri olmuştum. Cemaat beni 180 derece döndürmüştü.
Hizmet o kadar tezatlarla doludur ki bunlar saymakla bitmez. Son zamanlarda hizmet için kadının eli tutulabilirmiş, hizmet için günaha girilebilirmiş gibi söylemler duyuyoruz. Hizmet acaba modernleşiyor mu? Yoksa bunların hepsi göstermelik birer davranış mı, tedbir mi? Eskiden coca-cola içmek haramdı. Sana domuz yağından yapılıyor deniyordu, haramdı. Şimdi bunlar için serbest diyorlar. Bunların hepsinin birer tedbir yani takiyye olduğu muhakkak…
Bizim zamanımızda ağabeyler öğrenci kapmak için öğrencinin evine tanışma yemeğine gittiklerinde, şayet evin reisi içki içiyorsa, ağabey de ona eşlik ediyordu. Bir defasında arkadaşımın evine gitmiştik. O arkadaşım babasından korkusundan banyoda namaz kılıyordu. Yemekte içki de vardı. Yanımızdaki ağabey, arkadaşımın babasına katılmak için orada içki de içti. Gözlerime inanamadım. Daha sonra kendisine sorduğumda “hizmet için” dediğini hatırlıyorum.
Yani dışarıya karşı, bize öğretilen yanlış ve bağnaz fikirler, davranışlar kesinlikle gösterilmezdi. Cemaat hakkında son derece ılımlı, hoş, modern bir izlenim edinirsiniz. Oysa içeride, bizler için, tamamen günah ve haram üzerine bir dünya kurulmuştur.
Daha önce, dershaneden, yani ortaokuldayken ağabeylerin bizleri çalıştırdıkları ışık evlerinden söz etmiştim. Benim görevim bu eve yeni öğrenciler getirmekti. Bizim okulla ilgili evin imamı, tarih öğretmenliğinde okuyan F.G. adında bir ağabeydi. Evde 6,7 kişi kalıyordu. Ben iyi öğrencileri seçerek bu eve getiriyordum. Ondan sonraki iş F. ağabeye kalıyordu. Aynı bizim ilçemizde yapılanlar şimdi bu öğrencilere yapılıyordu.
Aradaki fark şuydu. Bizlerin 8, 9 ay hiçbir şeyden haberimiz olmadı. Ne Fethullah Hoca, ne Zaman Gazetesi, ne Sızıntı ilgili bir şey duymayıp görmemiştik. İzmir’deki evlerde daha kısa zamanda öğrencilere hizmet anlatmaya başlanıyordu. 2,3 aydan sonra, F. Hoca’nın özel kasetleri birlikte izleniyor, sohbetler yapılıyor ve lise öğrencileri büyük bir merak ve heyecanla anlatılanlara inanıyorlardı. Sonra namaz kılmaya başlanıyor, S. Nursi ve F. Hoca’nın öğretileri ile bunların da beyinleri yıkanmaya başlanıyordu.
Yeni öğrencilerin kazanılması: Cemaatin asıl hedefi zeki, çalışkan, zengin öğrencileri kendi dünyalarına çekip onlardan ileride maddi manevi çıkar sağlamak, onları cemaatin amaçları için kullanmaktır. Asıl öğrenci kaynağı ortaokul dönemidir. Çünkü bu çağda çocuklar boş bir teyp kaseti gibidirler, denirdi. Bunlara ne söylenirse aynen kafasına yerleşir ve orada bir iz bırakır. Körpe beyinler böylece yalan yanlış bir sürü şeyle doldurulur. İçlerinden en süperleri seçilerek, başka illere burslu öğrenci olarak okutulmaya gönderilir. Biz de bunlardan sadece bir kaçı idik.
Cemaat öğrencileri kandırırken çok farklı ve sempatik davranırdı. Ya çocukları oyun, eğlence, spor gibi aktivitelerle ya da orta3 sonu sınavlarına çalıştırarak çok yakın dostluklar kurarlardı.
Ben iki yönde de aktif rol oynardım. Yani hem öğrenci konumunda oldum, hem de öğretmen olarak çalışma yaptım. Benim de talebelerim vardı. Bana uygulanan taktikleri, ben de onlara uygulardım.
Hizmetteki taktikler hiç değişmez. Bu, yıllardan beri böyle süregelmiştir. Ortaokul döneminde çocuğa hizmet anlatılmaz. Çocuğa, ilgili ağabeyler kendilerini öyle sevdirirler ki çocuk artık ağabeylerin kaldığı bu evi (dershaneyi-ışık evlerini) kendi evi gibi kabullenir. Oraya bağlanır. İşte bu zamandan sonra iş çorap söküğü gibi devam eder. Bu söküğün sonucunda, çocuk pasif halden aktif hale geçer. Bu olay da 3 ya da 9 ay sürer. Benimki 8 ay sürmüştü.
Aktifleşen çocuk okulundaki ve sınıfındaki çalışkan öğrencileri dershaneye getirmeye başlar. Orada ona ders aktarılmaya başlanır. Çay, bisküvi ikram edilir. Ve böylece oyun yeniden başlar. Ben okulda çok başarılı idim. Zaten buradaki dersler bana hafif geliyordu. Çocuklar benden bir şeyler öğrenmek için geliyorlar, ben de en başarılılarını eve getiriyordum. Daha sonra birlikte ders çalışıyor, yemek yiyor, çay içiyorduk. Sonra da çay Ülkersiz olmaz der, muhakkak Ülker bisküvilerini çıkarırdık. Bu arada kafa karıştırmak, onları bazı konularda yönlendirebilmek için mesela, “Bu kâinatı kim yaratmış, niçin, neden, nasıl” gibi sorularla onları yavaş yavaş bir manevi âleme götürürdük. Giderek hepsi bu manevi âlemde bir görev alabilmek, Allah’ın bu hizmetine girebilmek için çaba harcar duruma gelirlerdi. Tabii bunlar öylesine incelikle yapılırdı ki çocuklar bu sohbetlere çok ilgi duyarlardı.
Kim bilir kaç tane çocuğu da bu korkunç çembere ben kattım. Şimdi çok üzülüyorum. O nedenle de bütün gerçekleri kamuoyuna anlatarak bir bakıma günah çıkarıyorum. Bundan sonra, küçücük çocukları bu cemaatin elinden kurtarmak için yetkilileri, medyayı, ana babaları göreve çağırıyorum.
Benim bu çocuklara ve gençlere söylemem gereken gerçekler var. Lütfen bunlara kanmayın. Çünkü sizleri sadece kendi amaçları için kullanmak üzere yetiştiriyorlar. Burslu okutacağız diyerek başka illere gönderiyorlar, ailenizden ayırarak yalnız dünyalarınızda sizleri istediğiniz gibi eğitiyorlar.
Bizler bunları adım adım yaşadık. Şu an 22 yaşındayım, ama kendimi 60-70 yaşlarında ihtiyar ve çok yorgun hissediyorum.
Onlar çok tehlikeli ve çok sinsidirler. Tüm denenmiş yöntemleri ile içinize şeriat düşüncesini yerleştirirler. Arap kültürünü yavaş yavaş damarlarınıza şırınga ederler. Bir gün bakarsınız ki tüm sahip olduğunuz değerleriniz değişmiş, kendi ailenize, yakınlarınıza ve toplumunuza düşman, İslam devleti aşkıyla yanan, bunun için ölmeyi bile göze alan bir şakirt olmuşsunuz.
Cemaatten ayrılma: Benim cemaatten ayrılış nedenim, bu cemaatin hak cemaati olmadığı kanısına geç de olsa varmış olmamdan kaynaklandı. Beni cemaatten soğutan ilk olay, cemaatin sadece maddiyata dayandığı görüşüne varmamdı.
Çocukluğumdan beri sevdiğim, saydığım, birbirimiz için canımızı dahi verebileceğimiz bir arkadaşım vardı. Yalçın E…. Birlikte büyüdük.
Ben İzmir’e gittikten sonra sıkı bir şakirt olmuştum. Şakirt, cemaate giren, kurallarına uyan ve cemaatin verdiği hizmetleri yapan öğrencilere verilen addır. Yani Kuran talebesidir. Risale-i Nur talebesi de denir.
Yalçın’ın durumu biraz daha farklıydı. Dersleri zayıftı. Ben de onun ahiretinin kurtulması için İzmir’e gelmesini sağladım. Tabii bu kolay olmadı. Çünkü, hizmet, çalışkan, zeki insanları kabul ediyordu. Bu arkadaşımın ne parası ne de çalışkanlığı vardı. Ayrıca biraz haylazlıkları, içki, kumar gibi alışkanlıkları vardı. Ama İzmir’e geldikten sonra o kadar değişti ve düzenli bir öğrenci oldu ki… Bütün kötü huylarını bıraktı ve çok iyi bir şakirt oldu. Fakat derslerini daha düzeltememişti.
Yılsonu 4 zayıf getirince onu hemen gözünün yaşına bakmadan ilçemize geri postaladılar. Çünkü cemaatte kalmak için ya çok çalışkan ya da paralı ve zengin olmak gerekiyordu.
Yalçın böyle bir durumu kabullenemedi, namazı bıraktı, kendini içkiye verdi. Benim o güzel arkadaşımı mahvettiler, topluma zararlı bir hale getirdiler. Kendi amaçlarına uymayan öğrencileri acımasızca bir kenara atmaları beni o zaman çok etkilemişti. Hizmetten ilk soğumam o zaman oldu.
İzmir’de ikinci yılda burslu olduğum için çok fazla sıkıntı çekmedim. Burada 3 yılım geçmişti. Üniversite sınavları gelip çatmıştı. Ben Hukuk Fakültesi’ni istiyordum. İdealim buydu. Kazanacağımdan da emindim. Ağabeyler de emindiler. Fakat tercihleri bizim için ağabeyler yaparlardı.. Yani kendileri bizleri istedikleri fakülteye gönderiyorlardı. Nerede, hangi fakültede bir şakirt eksiği varsa oraya bizden kuvvetli inancı olan öğrencileri gönderirlerdi. Bana başka bir yeri önerdiler. Ben ısrarla Hukuk Fakültesi’ni çok istediğimi söyledim.
Tercihlerimi kendim yaparak ilk 6 tercihim olarak İstanbul Hukuk Fakültesi’ni belirttim. Son gün, ağabey bana ilk tercih için Ankara Hukuku da yaz dedi. Ve kodunu yazdırdı. Sınav sonuçları açıklandığında hayal kırıklığı içinde …..İşletme Fakültesi’ni kazandığımı gördüm. Ve yıkıldım. 480 puanım vardı. Hukuk Fakültesi’ni muhakkak kazanmıştım. Hiç istemediğim bir yeri nasıl kazanmıştım? Oysa ben böyle bir tercih yapmamıştım. Sonradan öğrendim ki ağabeylerin yazdırdığı kod numarası o fakültenindi. Ağabeylere itiraz etmek mümkün olmadığı için……..’ye gitmek zorunda kaldım. Benim orada gerekli olduğumu, hizmet için bunun çok önemli olduğunu söyleyerek beni inandırdılar. Nitekim orada hizmete kazandırdığım çok kişi oldu.
Ama ilk aylarda maddi sıkıntı başgösterdi. …. küçücük bir ildi. Hizmet burada bana burs da ayarlayamadı. İlk 4 ayı çok büyük parasızlık ve güçlük içinde geçirdim. Bunun böyle devam etmeyeceğini anlayınca pazarcılık yapmaya başladım. Fakat evdeki öğrencilerin ihlâsını kırıyor diye bu işi bana bıraktırttılar.
Ben bu şekilde parasız devam edemeyeceğimi söyleyince ticaretteki başarımı da dikkate alarak bana Zaman Gazetesi’nde kaset satma görevi verdiler. İlk girdiğimde 30 adet kaset vardı. 4 ay bu işi yaptım, aynı zamanda fakülteye devam ediyordum. Bu süre içinde sadece ekmek ve zeytin yedim.
Kasetler F. Hoca’nın vaaz ve ilahi kasetleri idi. Hizmet için bu işi yapıyordum. 4 ay sonra çok iyi çalışmayla 30 kaseti 2550 kaset yaptım. Kaset başına prim alıyordum. Bu sefer de primimi fazla görerek, işi bıraktırdılar.
Bu çok zoruma gitmişti. Kendi emeğimizle kazandığımız parayı dahi almamıza mani oluyorlar, bu parayı herhangi bir şekilde hizmet için kullanacaklarını söyleyerek bize vermiyorlardı. Hizmet bizlere verdiği sözleri yerine getirmemişti. Zaten ta başından beri bizleri kandırdılar, hep yalan söyleyerek bizi kullandılar, sonra da işleri bitince bizleri bir kenara attılar.
Benim gibi daha nicelerini hala kandırıyorlar, kendi çıkarları uğruna hiç acımadan insanı harcıyorlar. Genç nesillerin beyinlerini alt üst ediyorlar. Kendi atalarına düşman ediyorlar.
Ben A… …….. Hizmet adına çok şey kaybettim. Hocalarımı, dostlarımı ve en önemlisi benliğimi aldılar. Sonra beni yüzüstü bıraktılar. Çünkü beni kullanacakları kadar kullanmışlardı. Artık işlerine yaramıyordum. Zengin değildim, para veremiyordum. Birkaç gün terminalde sandalyelerin üzerinde yattım. Niğde’nin o soğuk kışında az daha intiharı bile düşünmeye başlamıştım. Daha sonra kendimi toparladım. Hırslandım. İlk okuma azmimi, zorluklarımı düşündüm. Ben neleri başarmıştım. Ve bu kötü günleri yenmeye yemin ettim.
Çünkü ben yüce bir milletin evladıydım, ulu önderimiz bu ülkeyi en kötü günlerinden bugünlere getirmişti. Benim yapacağım bir milleti değil, kendimi kurtarmaktı. Sonra da gençlerimizin beyinlerine giren, onları kendi ailelerinden, atalarından, bütün değerlerinden uzaklaştıran bu cemaatle mücadele edecektim. Gerçekleri herkese açıklayacak ve Hizmet denilen şeyin Türkiye için ne kadar tehlikeli olduğunu, hedeflerini, ideallerindeki şeriat devletini, bildiğim bütün gerçekleri dile getirerek açıklayacaktım.
Bu düşüncelerle tekrar ayağa kalktım. Beş kuruşum yoktu. Ama kazanma azmimi, kendime güvenimi tekrar hatırlamıştım. Yine çok iyi bildiğim pazarcılığa başladım. Penye tişört alarak, bunları az bir karla pazarlıyordum. Sonra tişörtleri ………..’den almaya, toptancılık yapmaya başladım. Çünkü ……….’den penyeleri çok ucuza alıyor, …..’de satıyordum. Kısa zamanda kendimi toparladım. 5 ay sonra bu konuda ………’de 1 numara olmuştum. Kazancım çok iyi idi.
Ancak hizmet yanıma gelmekte gecikmedi. Güya ………’deki ağabeylere merkez çok kızmış, beni kaybettikleri için onlara sert tepkiler gelmişti. Birgün ………. il imamı yanıma geldi. “Sen bizim en önemli şakirtimizsin. Seni üzdük. Kusura bakma. Aramıza döneceksin. Sen ticarette çok iyisin. Bundan sonra ne istersen vereceğiz. Para, kadro,.. ne istersen….Önce şunu da düşün, burada sevap kazanacaksın. Allah rızasını unutma.” dedi. Zaman Gazetesi’nin reklam müdürlüğünü verdiler.
Tekrar ticarete döndüm. Bana kötü davranan ağabeylerin hatası olarak kabul ettim. İşime dört elle sarıldım. Bu arada maddi durumumu düzeltince, yine benim gibi, şakirdiye olan (nurcu) bir kızla evlenmek üzere hazırlıklar yapıyordum. O da hizmetteydi. Namazlı, abdestli bir kızdı. Fakat ne yazık ki bir darbe de ondan yedim. Epey bir paramı alarak başka birisiyle evlendi, gitti.
Pazarcılık yaptığım zaman çok iyi çalışarak o zamanın parası ile 300.000 TL biriktirmiştim. Daha sonra cemaate tekrar girince, hizmetten bir ağabeye ortak çalışmak üzere bu parayı verdim. Bu ağabey bir dershane imamı idi. Ona çok güveniyordum. Fakat ne yazık ki bu ağabey elimizdeki bütün malları satarak benim haberim olmadan paraya çevirmiş, sonra da bütün parayı harcamış. Kazandığım bütün param böylece gitti.
Bu arada Zaman Gazetesi’nde reklâm işlerinde çalışmaya başlamıştım.
………..’de reklam olayı o zamanlar hiç yoktu. Ben esnaf çevremi reklâma alıştırarak, gazeteye büyük çapta reklâm almaya başladım. Gazeteye getirdiğim reklâm üzerinden %20 prim alıyordum. Sadece …….. Halı Fabrikası’ndan 3 milyonluk anlaşma yapmıştım. Giderek anlaşmalar çoğaldı. Ve ne yazık ki hizmet baktı ki burada çok para var ………. İmamı olan Ş. ağabey beni kadro dışı bıraktı. Gerekçe de şuydu: Hizmette kimse bu kadar para kazanmıyor. Bu dinen caiz değil….
Ve neticede kendi emeğimle kazandığım hiçbir primi vermediler. İşten çıkardılar. Beş parasız kaldım. 2500 lira bulup ekmek alamadığım günler oldu. Cemaate, şakirtlere ve bizi bunların eline düşürüp de ilgilenmeyen herkese lanetler yağdırdım.
Bu olaydan sonra bırakın hizmeti, namazı dahi bıraktım. Cuma’ya dahi gitmiyordum. Yemin ettim, ahdettim. Hani nerede bu cemaatin dürüstlüğü, güvenilirliği, ihlâsı? Nerede? İnsanın ahiretini kurtaracak tek cemaat güye buydu. Hani nerede? Bırakın ahiretimizi, dünyamızı kararttılar…
Şu an İstanbul’un çok gelişmiş iş merkezlerinde neler olduğunu yakından biliyorum. Özel geceler, toplantılar, sohbetler yapılıyor. Bizim eski ağabeylerden biri çok büyük servet edindi. “Elimizin altında şu kadar muhtaç öğrenci var” deyip, inançlı esnafları çok güzel sömürüyorlar. Onlardan büyük paralar topluyorlar. Bu paralardan büyük şirket sahibi olan semt imamları var.
Aslına bakarsak günümüzde hiçbir cemaat, hiçbir tarikat Allah adına hiçbir şey yapmıyor. Onların tek gayesi, dini istismar ederek, çıkarcılık yapmak, halkın manevi desteğini de alarak kurulu düzeni yıkmak ve şeriatı getirmektir. Ben 7 yıl boyunca bunu gördüm, bunu yaşadım.
Cemaatten ayrıldıktan sonra, vicdanen huzursuzluk duyduğum birçok olay vardır. Cemaatte bizlere hak, hukuk, adalet, dürüstlük gibi ahlaki kavramları kafalarımıza yerleştirmişlerdi. Fakat bunların hiçbirine artık inanmıyorum.
Örneğin lisedeyken, şakirt bir hocamız vardı. Edebiyat dersine geliyordu. Bize o kadar toleranslı davranıyordu ki biz dersten hiç çalışmadan beleş geçiyorduk.
Ama diğer arkadaşlar çok ders çalışsa da, onlara sırf cemaatin dışında oldukları için zayıf not verirdi, sınıfta bırakırdı. Hatta öğretmenden soruları alırdım, hizmete sokmayı düşündüğümüz çocuklara verirdim. Yazılı kâğıtlarını hocayla ben okurdum ve ismi Devrim gibi sol görüşlü öğrencileri seçer, onlara zayıf verdirirdim.
Üniversitede de aynı olurdu. ………. Üniversitesi’nde, yine bazı hocalarımız şakirtti. Okulda bizi tanımamazlıktan gelirlerdi. Oysa akşam onların evlerine giderdik. Sınav kâğıtlarını birlikte okur cemaat dışındakilere hep zayıf not verdirirdim. Bu hocalar öğrencileri bizden sorar, kağıdını çok da iyi yazsa, iyi not vermezlerdi. Yani onların hakkını yerdik. Hakka, hukuka aykırı hareket ederdik. Bu olaylar şimdi beni vicdanen çok rahatsız ediyor. Kaç öğrenci bu nedenle hala mezun olamadı. Bunun sorumlusu ben ve cemaattir şüphesiz….
Ancak zaten yurtlarda ders çalışacak zamanımız olamazdı. Bizim için bütün ders S. Nursi’nin risaleleri ve Fethullah Hoca’nın kitapları ve kasetleri idi. Yurtta beş vakit namazla birlikte S. Nursi ile F. Gülen’in eserlerini okur, onlardan sınava çekilirdik. Normal ders çalışmaya ne zamanımız vardı ne de bizden bu derslere çalışmamız isteniyordu. Önceleri hergün saatlerce bir ağabey tarafından okunan S. Nursi’nin eserlerini hiç anlamadan dinlerdik. Bilindiği gibi bu eserler Arapça ve Farsça yazılmış ağır eserlerdi. Hiçbir şey anlamazdık. Fakat hergün okutulan metinler ve dinlenilen kasetler giderek bizlerde bir alışkanlık yapardı. Sonunda imtihan edildiğimiz için, hepimiz bu eserleri ezberlemeye başladık.
Yeni öğrencilerin kazanılması: Cemaatin asıl hedefi zeki, çalışkan, zengin öğrencileri dünyasına alıp onlardan maddi ve manevi yardım beklemektir. Hizmetin öğrenci kazandığı asıl yer ortaokul dönemidir. Bu dönemde öğrenciler seçilir, tabii, okul birincileri ve takdir alanlar…
Üniversitede ise şöyle öğrenci kapardık. Kayıt zamanı okul önüne giderdik. Öğrenci taşradan gelmiştir, hiç bir şey bilmiyordur. Biz ona orada yardımcı oluruz. Kayıt olmasını sağlarız. Otelde kalıyorsa evimize götürürüz, misafir ederiz. Öğrenci bu durumdan çok hoşlanır ve bizimle kalmaya başlar.
Askeriyeye bakış ve önemi: Hizmet askeriyeye çok büyük önem vermektedir… Şu anda hizmetin ana hedefi askeriyedir. Bu kurumu da ele geçirirlerse Türkiye çok kötü bir kaosun içine sürüklenecektir. Hizmet bugün eğitim kurumunu ele geçirmiştir ve sırada askeriye vardır.
Hizmet devamlı olarak, uygun kişiliğe, asker kişiliğine sahip sır vermeyen elemanları seçer ve eliyle askeriyenin içine koyar. Bunlardan biri de bendim. Ancak birkaç arkadaşımız daha sonra askeri okullarda farkedilerek, okuldan uzaklaştırıldılar. Hemen hepsinin başına aynı şey geldi. Bizleri, askeri okullarda kendimizi belli etmememiz için özel olarak eğitirlerdi. Mesela gözlerimizle namaz kılardık. Dışarıya bir şey belli etmemeye çalışırdık. Ama demek ki bir süre sonra durum anlaşılıyor. Bu çocukların gelecekleri karardı, çok zor durumda kaldılar.
Ne yazık ki, Anadolu’nun çalışkan, zeki çocukları böylesine zehirlenerek, bu tür cemaat ve tarikatların elinde, kendi amaçları için kullanılıyor. Bütün bunların önlenmesi gerek.
Cemaate girmeden önce tam bir Atatürk hayranıydım. İlkokul ve ortaokuldaki hocalarım bana Atatürk’ü çok sevdirmişlerdi. Askeri okula gitmemin ana nedeni de Atatürk hayranlığımdandı. Fakat cemaate girdikten sonra sadece benim değil, tüm arkadaşların fikrini çeldiler. Çünkü bize Atatürk’ü o kadar kötülediler ki giderek hepimiz birer Atatürk düşmanı kesildik. Artık ondan nefret ediyorduk. Onun deccal olduğunu söylüyorlardı. Sohbetlerde onun adını anmak yoktu. Sadece malum zat denirdi. Çok affedersiniz “necis, hayvan (domuz)” diye anılırdı.
Bizleri Atatürk’ten soğutmak için şu yolu seçerlerdi. Atatürk’ün yaptığı devrimlerin kötülüğünü söylerlerdi. “Gece âlim olarak yattık, sabah cahil olarak kalktık” diyerek harf devrimini anlatırlardı. O dönemde camilerin kapatıldığını, analarımızın bacılarımızın başörtüsünün çıkarıldığını, Kuran-ı Kerim’lerin yakıldığını, dünyanın en büyük devleti iken, en küçük devleti olduğumuzu söylerler ve bunun tek sorumlusunun da Atatürk olduğunu belirtirlerdi. Sarığın yerini şapkanın, şalvarın yerini pantalonun almasını eleştirirlerdi. Kısacası Atatürk bizleri dinden ve dinin gerektirdiği yaşamdan kopararak topluca cehenneme göndermişti.
Atatürk’ün (onların ifadesi ile) affedersiniz böğüre böğüre öldüğünü, toprağın onu kabul etmediğini ve böylece Anıtkabir’de yerin 69 metre altına atıldığını söylerlerdi. Milli zaferlerin kazanılmasında Atatürk’ün bir payının olmadığını, Kazım Karabekir’in ondan üstün olduğunu anlatırlardı.
Hizmet içinin gerçek öğretileri buydu. Ama dışarıda entellektüel görünmeye çalışılır, pantolon giyilir, kravat takılırdı. Evlerde şalvar giyer, sarık takarlardı. Yani dışarıda tedbir uygulanırdı. Tedbir, hizmetin dışındakilere, hizmete bir zarar gelmesin diye uygulanan müeyyideleri idi. Aynen dışarıdakiler gibi yaşanırdı. Atatürkçü gib davranırlardı.
Oysa hizmetin asıl amacı Atatürk ilke ve inkilaplarını yıkmak ve şeriatı bu memlekette tekrar ihdas etmekti. Bizler için yapılan sohbet toplantılarında Fethullah Hoca’nın özel kasetleri dinletilirdi. Bu kasetlerde cemaatin gerçek bakışı, Atatürk’le ilgili çok olumsuz ifadeler yer alıyordu. İzmir’de çok defalar bu tür konuşmaları, kasetleri sohbetlerde dinledim. Dışarıya karşı Hoca ne kadar farklı görünüyor. Oysa içlerinde hep bunun sevdasıyla yanıp tutuşuyorlar.
Ama şimdi inanıyorum ki emellerine hiçbir zaman kavuşamayacaklar. Bizlerin küçük beyinlerine yerleştirdikleri yanlış ve haince fikilerin, biz Türk gençlerini nasıl bir yola sürüklediği ortada… Bunun için tüm gerçekleri kamuoyuna anlatmaya karar verdik. İlgili makamların bunlara mani olmaları okullardaki ve yurtlardaki faaliyetleri çok sıkı denetim altına almaları gerek… Aksi halde bizler gibi pek çok çocuğun buralarda zehirlenmeleri kaçınılmaz olur.
Cemaatin örgütlenmesi:
Cemaat çok ciddi bir şekilde örgütlenmiştir:
1- F.Gülen (fikir babası Said Nursi ve risaleler)
İlahiyat fakültesi mezunu özel olarak seçilmiş öğrencilere ders verir. Bunlar gelecekte düşünülen şer’i düzenin şeyhülislamlarıdır. Din bilginleri ve fetva adamları bu gruptan seçilir.
2. A TAKIMI
a-) Bölge imamları (Büyük şehirlerde, örneğin, İstanbul’da nüfus çok olduğundan burası bölgelere ayrılmıştır. Her bölgeden sorumlu bir bölge imamı atanır.)
b-) İl imamları (Normal büyüklükteki illerde A Takımına karşı sorumlu olarak il imamları vardır. Niğde, Bursa, Bayburt il imamları gibi…)
c-) F. Gülen’in çeşitli konulardaki danışmanları (medya sorumlusu, danışman H. Gülerce gibi)
A TAKIMININ GÖREVLERİ
1- Cemaatin hem içte hem de dışta uygulayacağı genel politikaları, çeşitli konularda yapılacak istişare toplantıları sonucunda belirlemek.
2- Tespit edilen bu politikaların nasıl uygulanacağı konusunda organizasyonlar yapmak.
3- İstişare toplantıları sonucunda alınan kararlarda, aşağıya yani cemaate gerekli açıklamayı yapmak, bilgi taşımak.
4- Cemaatte olanı biteni istişare kuruluna, yani A Takımının gündemine getirmek.
3. CEMAAT
1. Esnaf İmamları: Statü olarak, 4–5 kadar evden sorumlu olan İmamlar imamı ile aynıdır. Çalışmaları arasında, cemaatte bulunan esnafları örgütlemek, onların hizmetle olan bağlarını sıkı tutmak, yenilerin cemaate kazandırılması konusunda bilgilendirmek, organizasyonlar yapmak. Her ay birtakım sohbet ve yemekli toplantılar yaparak yeni esnafa cemaati tanıtmak, cemaate dâhil olduklarında hem maddi, hem de manevi olarak çok fazla kazanımları olacağı konusunda onları ikna etmek, etkilemek. Cemaate katılan her yeni esnaf sayesinde, himmet toplantılarına katılacak esnaf sayısı arttırılır ve böylece himmet adına toplanan para miktarında büyük bir artış olur.
2. İmamlar imamı (Semt imamı) : 4,5 kadar evden sorumludur. Kendine bağlı bu evlerde kalan öğrencilerin öğrenim, burs durumlarını dikkatle izler. Her öğrenci ile ilgili hazırlanan bilgiler, rapor halinde bu imama gelir. Ayrıca Zaman Gazetesi, Sızıntı, Yeni Ümit gibi yayınların aboneliğini dikkatle izler. Ayrıca, bu kişinin asıl görevi evlerin kurulmasının asıl amacı olan ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik yapılan hizmetleri denetlemek, organizasyon konusunda ev imamına yardımcı olmak, yukarıdan iletilen emirleri aşağıya bildirmek ve bu evlerdeki tüm çalışmaların özetini kendisinden bir üst olan bölge imamına rapor halinde sunmaktır.
3. Ev İmamı: Bu kişi evdeki ortalama 6-7 bireyden sorumludur. Bir aile reisi gibi evin karar organıdır. İmamlar imamına karşı sorumludur. Yukarıdan alınmış kararları evde uygulamakla yükümlüdür. Bunun yanında asıl görevi ortaokul ve lise hizmetinin il organizatörü ve ilk denetleyicisidir.
Yoğunluğuna göre ve genelde kendisine yardımcı olmak üzere imamlar imamı tarafından bir yardımcı tesbit edilir. Bu temsilci imamın olmadığı hallerde tüm görev ve yetkilerine sahiptir.
4. Ortaokul sorumlusu (Ortaokul ağabeyi) : Cemaatin bu denli hızla büyümesinin bir bakıma nedeni, asıl etkinlik alanı olan ortaokul seviyesindeki çalışmalarıdır. Yani çok itaatkâr olan ve sağlam şakirtler yetiştirmede önemli yaşlar ortaokul yaşlarıdır. Özellikle ortaokul 2. ve 3. sınıflarda hizmet çok iyi yürütülür. Çünkü bu yaşlarda bir çocuğubazı şeylere inandırmak çok kolaydır. Cemaatin deyimi ile kişinin doğasının oluşmaya başladığı bu dönemde, cemaate kazandırılan bireyler, cemaatin asıl yükünü omuzlayan, tam itaatkar bireylerdir.
5.Lise Sorumlusu (Lise Ağabeyi) : Ortaokul sorumlusu gibidir. Liselerin 1. ve 2. sınıfları ile ilgilenir. Bu dönemde lise 3 hizmeti ile, daha çok üniversiteye hazırlanan dershanelerdeki imam düzeyindeki görevli sorumludur. Bu hizmet genelde öğretmen ve bu kişi ile birlikte yürütülür. Bu hizmetin asıl denetleyicisidir.
Ortaokul ve lise ağabeyleri evde kalan diğer öğrencileri, a-) Zaman Gazetesi sorumlusu
b-) Sızıntı Dergisi sorumlusu
c-) Kaset sorumlusu olarak görevlendirirler. Bu yayınların tirajının sürekli olarak artmasını sağlarlar. Bu ana görevlerinden biridir.
6.Serrehber: Genelde dershanedeki hizmet bakımından en üst düzeydeki öğretmendir. Yoğunluğuna göre 1 veya 2 yardımcısı olabilir.
Görevleri: a-) Dershaneye gelen öğrencilerle yakından ilgilenir. Bu öğrenciler 2 gruba ayrılır. – Ehli hizmet olanlar- Ehli dünya olanlar.
Ehli hizmet olan cemaat bireyleri, serrehber tarafından düzgün bir biçimde sınıftaki diğer öğrenciler hakkında gerekli olan ön bilgilerin hazırlanması amacıyla sınıflara yerleştirilir. Bu kişiler o sınıfın sorumlusu olurlar. Bunlara sınıf imamı denir. Bu kişi yaptığı tüm çalışmalarda serrehbere sorumludur.
b-) O dershaneden üniversiteyi kazanmış olan öğrencileri, kazandıkları illere, rehber öğretmen gözetiminde göndermek ve bunun organizasyonunu yapmak.
c-) Bu öğrenciler hakkında hazırlanmış olan özel dosyaları, üniversiteyi kazandıkları illere göndermek, onların barınma ve burs ihtiyacını karşılamak.
d-) Eldeki verilere göre söz konusu kişinin, hizmeti ne kadar benimsediği ve yeni yerde hangi hizmetlerde kullanılacağına ilişkin özel ve gizli referans mektubunu hazırlamak. (Bu mektuplar, öğrencinin gittiği okulla ilgili olan dershaneye veya yurt sorumlusuna oradaki görevli serrehbere) gönderilir.
Görüldüğü üzere cemaatte tam bir askeri disiplin vardır. Sorumluluklar ve görevler kesin olarak belirtilmiştir. Hiç kimse bunların dışına çıkamaz ve herşey, her hareket kaydedilir. Cemaate alınan öğrencinin, tüm özellikleri, yaklaşımları, bütün bir gün içindeki davranış ve tutumları kaydedilir ve haftasonu rapor halinde bir üst görevliye verilir. Çok yakın iki arkadaş bile birbirlerini denetlerler ve yanlış bir tutum olduğu takdirde hemen rapor ederler.
Bütün bu görevler Allah adına yapıldığı ve hizmetin aksaması halinde ahiret azabının korkunç olacağı kişilerin beyinlerine öylesine yerleştirilmiştir kihiç kimse bunların dışına çıkamaz. Öğrenci yerine getirdiği her görev için özel olarak seçildiğini, cemaatin üstlendiği şeriat düzenini yeniden kurmak için kendisine verilen bu kutsal vazifeyi en iyi şekilde başarması gerektiğini bilir.
Cemaate giren öğrenciler, artık kendilerini buraya adamış olurlar.
Kendilerine verilen bilgi ve görev ne olursa olsun, onlara inanmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Bu kararlar, ailesinin, devletinin, ülkesinin zararına da olsa… Çünkü cemaatin kutsal değerleri herşeyin üzerindedir.
Zaten bu türlü cemaat ve tarikatların en büyük zararı da buradadır. Birey kendi kişiliğini kaybetmekte, cemaatin müridi olarak aynı görüş ve değerleri benimseyerek adeta robotlaşmaktadır.

http://pusatca.blogcu.com/bir-nurcunun-itiraflari/829415

 

VIII – Fetullah Şifreleri: Abi / Abla Nedir, Hizmet Ne Anlamı Gelir?

Ağabey: Fethullahçı eğitmen, yol gösterici. İnsanları cemaate çekmeye, cemaati hoş göstermeye çalışan kişi. Temel Fethullahçı birim.

Abla: Kadınlar arasında “ağabey”lerin rolünü üstlenen kişi veya kişiler.

Şakirt- Şakirde: Çırak, talebe çömez gibi anlamları vardır. Ağabey ve ablaların yetiştirdiği Fethullahçılara denir. Olgunlaştıklarında “o artık şakirt oldu” denilir. Her ağabey ve abla da bir üstündeki emir aldığı kişiye göre “şakirt ya da şakirde”dir.

Ağabeylik-Ablalık: Hiyerarşi sisteminin kod adları.

İlgilenmek: Ağabeylerin önceden belirlenmiş insanlara yakınlık göstererek, arkadaş olarak onları çeşitli yollarla Fethullahçılığa dâhil etmesidir. Bu yollar ilgilenilen kişiye, yere ve zamana göre faklılık gösterir. Diğer adı “kafalamak”tır.

Hizmet: Özelinde Fethullahçılığın, genelinde Nurculuğun cemaat içindeki adı.

Dershane: Fethullahçı yapılanmanın evleri. Buralar dışarıya “üniversiteli talebelerin kaldığı evler” olarak tanıtılır. Diğer adları Işık Evi ya da Nur Evi’dir. Kaynağını sahabe devrindeki İbn-i Erkan evlerinden aldığı söylenir. Fethullah Gülen’e göre kapılarına kilit vurulmuş zaviyelerin, kışlaların, tekkelerin görevini yapan evlerdir. Bu evlere giriş ve çıkışlar mümkün olduğunca gizlilik içinde yapılır. Işık evlerinden sorumlu bir ev imamı vardır. Bu imamlar 6 ayda veya 1 yılda değişir. Evin maddi girdisi ve çıktısıyla ilgilenir yukarıdaki imamlara rapor verir. Bu evlerde genelde 4-5 kişi yaşar. Umumiyetle kiralanır. Fethullah Gülen’e göre bu evler Işık Süvarilerinin Kışlaları’dır. Fethullah Gülen bu evlerde yetişmeden, sabırla pişip ol¬gunlaşmadan yapılan her işin “ham hayal” olduğunu savunur.

İaşe: Evlerin giderleri için toplan para.

Hocaefendi: Fethullah Gülen. “Amerika’daki mübarek zat” da denir. Kesinlikle adı-soyadı ile hitab edilmez. Bu büyük saygısızlık kabul edilir. Eskiden kullandığı takma adları Abdülfettah Şahin ve Hikmet Işık’tır. Altında üç yıldız ( * * * ) olan yazılar da kendisine aittir.

Üstad: Bediüzzaman Said Nursi.

Büyük Ağabeyler: Adları örgütün alt kadrolarının sık duymadığı fakat üsttekilerin çok iyi bildiği bazı isimlerdir. Başlıcaları: İsmail Büyükçelebi, Latif Erdoğan, Abdullah Aymaz (İsmail Yediler ya da Safvet Senih), Hüseyin Gülerce, Alaaddin Kaya, Ali Bayram, Harun Tokak, Ekrem Dumanlı’dır.

Ders Çalıştırma: Öğrencileri evlere çekmek için başvurulan en temel ve vazgeçilmez yöntem.

Sohbet: Haftada bir, aynı gruptaki, çoğu arkadaş ve birbirini getiren kişilerin evlerde toplanarak bir vaiz eşliğinde dini, güncel, politik konuları daha çok monolog olarak tartışmasıdır. Yarım saat ile bir saat arasında, genellikle Fethullah Gülen’in kitaplarından parçalar okuyan “sohbet abisi” sohbetin bitiminde katılanların birbiri ile kaynaşması için şakalar, takılma yollu münasebetler kurar. Daha sonra çay içilir, futbol ve malayani başka konular etrafında ortama şerbet verilir. Toplantının kod adı “çay içmek”tir.

İstişare: Sohbette istenilen verimi sağlayan kişiler bir üst kurul olan ve yine haftada bir toplanan bu toplantılara çağırılır. Kimin kaç kişi daha getireceğinden, getirilen arkadaşların ilerleme seviyesine, burada bulunmayan kişilere nasıl davranılması gerektiğine kadar “istişare abisi”nin açık açık anlattığı yerdir. Ciddi bir ortamdır. Bir üst birimden gelen emirler buradaki insanlara aktarılır ve haftaya kadar bunları yapması istenir.

Tedbir: Cemaate zarar gelmesini engelleyici her tülü yol. Ortamın bir savaş ortamı olduğu vurgusu sık sık yapılır. Bu sebeple cemaat üyeleri “hile mübahtır” felsefesiyle hareket ederler. Bu doğrultuda gerekiyorsa yalan söyleme dâhil her yol açıktır. Evlerden teker teker çıkmaktan, kitapları insanlar fark etmesin diye ciltlemeye, gerekirse en usturuplu yalanları söylemeye kadar her şey “tedbir dairesi” içinde mütalaa edilebilir.

Maç: Aynı sohbet grubundaki kişilerin kaynaşması amacıyla yapılan halı saha maçlarıdır. Haftada bir yapılır.

Gezi: İstişarelerde yukarıdan verilen emirler doğrultusunda bazen orman içine, bazen deniz kenarına, bazen tarihi yerlere, bazen de hamam veya uzaktaki bir lokantaya yapılan toplu gezilerdir.

Keyfiyet: Sohbet abisi ya da istişare abisinin grubundan istediği haftalık yapılacaklar listesidir. Listede oruç tutmak, Hocaefendi kitaplarından en az belli sayıda sayfa okumak, Risalelerden en azı belirlenmiş sayfalar okumak, Kuran-ı Kerim’den yine en azı önceden belirlenmiş sayfalar okumak gibi manevi sayılabilecek işler yanında maddi faaliyetlere de yer verilir. Bunlar ise Sızıntı abonesi yapmak, Zaman abonesi yapmak, Fethullah Gülen’in kaset ve kitaplarını ücretsiz olarak eşe dosta dağıtmak gibi faaliyetlerdir. Verilen bir nevi çeteledir.

Risale: Risale-i Nur’un kısaltmasıdır. “Kırmızı kitap” da denir.

Müspet: Kelime, Fethullahçı bir zihnin kafasındaki kesin ayrımı ifade eder. Buna göre; Fethullahçı olan herkes müspettir. Ayrıca geniş dairede, ağabeylerden gelen(yani Fethullah’tan) bilgiler ve yönlendirmeler doğrultusunda başka cemaatlere mensup kişiler de bu tanımlamaya zaman zaman girer. Ama burada önemli olan müspet olmayanların durumudur. Onlar “solcu, komünist, kom…” gibi tanımlamalarla müspet kimselerden kesin bir ayrımla ayrılırlar. Bu ayrım siyahla beyaz kadar nettir.

Solcu: Müspet kelimesinin karşıt anlamlısıdır. Eğer bir kişi bu tanımlamaya girmişse ona karşı tüm örgüt ortak bir tavır takınır. Bilenler bilmeyenlere bu bilgiyi(tanımlamayı) derhal iletirler. Örgüt, bu yaftayı yapıştırdığı insanlarla en hafifinden ilişkisini keser, ilerisinde ise akla hayale gelmedik yöntemlerle o kişiyi tüketmeye, bitirmeye, silmeye çalışır. Tabirin eş anlamlıları; komünist, kom gibi kelimelerdir.

Esnaf Ağabey: Okumayan, daha çok küçük ya da orta ölçekteki işyeri sahibi sohbetlere devam eden kişi.

Mütevelli Ağabey: Esnaf Ağabey’in istişarelere katılmaya hak kazanmış ve sorumluluk yüklenmiş, bu anlamda “işi bilen” sınıfına yükselmiş hali. Para ve her türlü maddi-manevi desteğini esirgemeyecek hale getirilmiş insan.

Gazete: Zaman Gazetesi. Örgütün temel yayın organı. Tirajının cemaat içinde ayrı bir önemi vardır.

Sızıntı: Dergi faaliyetlerinin en önemli sac ayağı. İsteyen istemeyen, abone olan olmayan, herkese ama herkese ulaştırılması istenir. Yılbaşına yakın abonelik koçanları gelir. Herkesin sayısı bazen binlere varabilecek şekilde abone kazandırması beklenir.

İmam: Faaliyetlerden sorumlu kişi. Yetki alanı bir üstü tarafından belirlenmiş yürütme işinin temel birimi. Her evden sorumlu olan kişi bir “ev imamı”dır. Yine her “semt”den, her “bölge”den, her büyük bölgeden, her okuldan, her devlet dairesinden, her istişareden, her sohbetten sorumlu olan bir “imam” mutlaka vardır.

Kolejler: Fethullahçı özel okullardır. Cemaat içindeki insanlardan çocuklarını buralara göndermeleri özellikle istenir. Hatta okulların tanıtım faaliyetlerine katılmaları beklenir. Bu okullardan “bazıları”: Nilüfer, Fatih, Samanyolu, Yamanlar ve Serhat kolejleridir.

Müceddit: Peygamberden sonra her asırda geldiğine inanılan din âlimi. Said Nursi’nin mücedditliği tartışılmaz bir hakikat olarak evlere gelenlere anlatılır. Fethullah Gülen’in de böyle olduğu da bazen gizli, bazen de açıkça vurgulanır.

Hidayet: Fethullahçılığa erenlere, durumu kabul edip itaat edenlere yakıştırılan, anlamına bu yönde özel bir anlam yüklenmiş bir sıfattır. Bu özel yüklenen anlam, gerçek anlamının ötesinde psikolojik olarak kalıntı bırakma ve çağrışım yoluyla kafaların elde edilmesinde kullanılır. Bir kişiden nefret bile edilse “Allah hidayete erdirsin” denilerek bilinçli ve son derece ince bir hesap güdülerek bir anlamda ilk tohumlar atılır. Bu, insanların düşmandansa en azından sempatizan ya da etkisiz eleman olarak kalmalarına da bir kapı açmaktır.

İrtibat: Dar anlamıyla Fethullahçı olan herkesin düzenli olarak birbiri ile irtibatta olması beklenir. Sohbetler, istişareler, maçlar, geziler hep bu amaçladır. Ağabeyler ve ablalar ilgilendikleri kişilerin evlerine, iş yerlerine sık olmasa da ziyaretler gerçekleştirirler. Telefon açmalar, kısa mesajlar, e-mailler ile hep hatırda tutuldukları vurgulanır. Bu anlamda örgüt kişileri çok zor gözden çıkarır. Hele o kişi örgütün ilerlemesi için gerekli olan para, maddi- manevi güç, başarı gibi vasıflara haiz ise irtibat asla koparılmak istenmez. Bu kelimenin geniş anlamı da herkesle olan münasebetleri işaret eder. Herkesle bir gün faydalanmak gerekçesiyle iyi ilişkiler kurulur.

Şer Odakları: Bunların en başında Türk Silahlı Kuvvetleri gelir. Daha sonra o günün şartlarına göre Fethullahçılıkla uğraşan gerçek ve tüzel kişilerin tamamı bu sınıflamaya girer. Tabirin eş anlamlıları “solcu, komünist” ve duruma göre de “ateist”dir. Kamuoyunda da “bizimle komünistler uğraşır ancak” diye toplu şartlandırmalar yapılır.

Beton Kemal: Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya takılan adlardan biri. Diğerleri de “Musti, Kefere, Deccal, Öküz Aleyhisselam, Öküz Kemal, Kemal Ağa”dır.

İlim: Bilinen manadaki bilimden farklıdır. İnsanı Allah’ı bilmeye, tanımaya götüren pozitivist olmayan bilgidir. Fethullahçılara göre bilim yanılır ama ilim asla yanılmaz.

Maklube: Fethullahçıların özel yemeği. Tencerede pişirilir. Katmanlar halinde pirinç pilavı, patates ve et ile yapılıp tencerenin bir tepsiye ters çevrilmesiyle devam edilir. Ortasında bu yemek bulunan tepsinin kenarlarına doğru, ışınsal şekilde yoğurt ve salata eklenip tekrarlanarak servis edilir. Yemeğin içine konan 2 ya da 3 adet nohut tanesinin kime çıktığına bakılarak “Güllüoğlu”ndan tatlı ısmarlaması beklenir. Anlaşılacağı gibi kaynaştırıcı ve paylaşımı ön plana çıkaran bir nevi merasimdir.

Himmet: Toplu para toplama merasimi. Genellikle ABD’den gelen ve ayağının tozuyla sohbet veren bir “önemli abi”nin vaizliğinde gerçekleşen “dokunaklı ve gözyaşı yüklü” bir sohbet sonrası katılımcılardan herhangi bir makbuz, belge karşılığı olmaksızın para toplandığı törenvari toplantılar. Bu toplantılarda gelecek dönemde verilecek paraların da sözü alınır.

TÖV: Örgütün yayınevlerinden birinin adıdır. “TÖV’den okumak ya da TÖV okumak” diye bahsedilen ise Fethullah Gülen’in kitaplarını okumaktır.

Gönül Eri: Fethullah Gülen’in “ağabey” tanımıdır. “Muhabbet fedaisi, kalp insanı, hizmet eri, ışık eri, ışık süvarisi” gibi başka tanımlamaları da hep bu kişileri işaret eder.

Altın Nesil: Fethullah Gülen’in tasvirlerinde “bir eli Kuran’da, bir eli bilgisayarda olan” diye de bahsettiği, kendisinin izinde yürüyen ağabeyler-ablalar topluluğu. Diğer adı “Beklenen Nesil”dir.

Başyüceler: Fethullah Gülen’in “en iyi gönül eri” tanımına girenler.

Talihsiz Dönem: Fethullah Gülen’in Cumhuriyet Türkiye’sine taktığı isimlerden biridir. Diğerlerini de “karanlık ya da upuzun hicranlı dönem” diye kitaplarında bol bol kullanır.

Karşı Cephe: Fethullah Gülen’in önceleri laik kesim için kullandığı, şimdilerde kendisine karşı olan herkesi dâhil ettiği insanlardır. Sık sık aynı anlamlı olarak “hasım cephe” tanımını da kullanır.

Karşı Cepheye Aksiyoner Tavır Almamak: Bu cümle çok önemlidir. Çünkü Fethullah Gülen’in burada 1950′li yıllara atıfta bulunarak Said-i Nursi’yi “karşı cepheye aksiyoner tavır almamak” gerekçesiyle üstü kapalı eleştirir. “…50′li yıllardan bu yana tam 40–45 yıl geçmiştir. O dönemde, 10 yaşında olanlar, şayet mevsimi geldiğinde üniversite okusalardı, şimdi zirvelerde ya da zirveleri zorlayan konumlarda olacaklardı. 20 yaşında olanlar 60–65 yaşında olacaklardı ki bu da onların başbakanlar, reis-i cumhurlar seviyesinde en olgun dönemlerini yaşıyor olmaları demekti” ifadesi ile devleti diğer önemli mevkileriyle en üst düzeyde ele geçirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.

Maarif: Fethullah Gülen’in çok önem verdiği Milli Eğitim Teşkilatı. Fethullah Gülen burayı ele geçirilmesi ve elde tutulması çok önemli kalelerden biri olarak sayar.

Mabede Giden Yolların Kapatıldığı Zaman Dilimi: Fethullah Gülen’in Atatürk ve İsmet İnönü dönemini kastettiği zaman aralığı.

Makam Ve Mevki: Fethullah Gülen’in başta devlet kademeleri olmak üzere öncelikli hedefidir. Bu bir ilk hedeftir. Tamamı tüm devleti, tüm kurumları, tüm dış devletleri ve dünyayı ele geçirmektir. Buna göre; makamlar öncelikli, kişiler ikinci plandadır. Bu nedenle kişiler makamlara tercih edilmekte ve gerekirse ya da herhangi bir nedenle güç durumda kalındığında kişiler feda edilerek yerlerine hazır tutulan kendilerinden olan kişilerin getirilmesi için yoğun çaba sarf edilmektedir. Mümkün olmaması halinde mevcut bürokrat ya da siyasetçilere hoş görünmek suretiyle kendi tabirleriyle ‘Kullanabildiğin sürece ya da sana zarar vermeyecekse istifade et’ taktiği ile yönetim kademelerini kontrol altında tutmaya çalışmaktadırlar.

Kandan İrinden Deryaları Geçmek: Fethullah Gülen’in yazılarında ve vaazlarında sık sık kullandığı bu tabir adeta bir slogandır. Tam cümle şudur “Hizmet insanı gönül verdiği dava uğrunda; kandan, irinden dar yolları, deryaları geçip gitmeye azimli ve kararlı; varıp hedefine ulaştığında da sahibine verecek kadar olgun ve yüce yaratıcıya edepli ve saygılı, muvaffakiyetinden ötürü alkışlayacağı kimseleri de putlaştırmayacaktır”. Görüldüğü gibi hem mücadelenin tarzını anlatmakta, hem de lidere tabi olmak suretiyle ondan “irşad” ve emir beklemeyi telkin ettiği açıkça ortadadır.

İrşad: Adam kafalamanın, ilgilenmenin en kibar ve akademik söylemidir. Burada da sözcüğe asıl anlamının üstünde özel bir anlam yüklenmiştir. Kastedilen “irşad” şahısların Fethullahçılık yoluna yöneltilmeleridir.

Tebliğ: İrşad gibi anlamına ek bir anlam yükleyerek kullanılan bir diğer tabirdir. Burada da ek anlam gerçek anlamın ötesindedir. Yani kastedilen Fethullah Gülen’in mesajının duyurulmasıdır. Bu anlamda insanları Fethullahçılığa davettir.

Tesbihat: Vakit namazlarından sonra toplu olarak yapılan zikir ve dualardır. Cemaat içinde bunları ezbere bilmenin ayrı bir yeri vardır. Şakirtlikte ilerleyenlerin bunu ezbere bilmesi beklenir.

Şefkat Tokadı: Fethullahçı yapılanma içinde verilecek her türlü tavizin önüne geçmek için kullanılır. Buna göre Fethullahçılık faaliyetlerinde her türlü ihmal, verilen görevi savsaklama, başkaldırma durumlarında Allah uyarı olsun diye kulunu geçici bir süreliğine cezalandırır. Kişiden de bu mesajı alması ve haline çekidüzen vermesi beklenir. Fethullah Gülen bu durumu “Kutlu Nebi’nin davasına gönül vermiş zamanımızdaki hakikat yolcuları için de şefkat tokatları her zaman söz konusudur. Zamanımızda ise bu kudsî hamûleyi üzerine alanlar, bu nimetin şuurunda olarak, insanlık adına yaptıkları vazifelerinde ülfet, ünsiyet ve ihmale katiyen yer vermemelidirler. Aksi takdirde şefkat tokatlarının gelmesi kaçınılmaz olur.” şeklinde anlatır.

Allah Nurunu Tamamlayacaktır: Cümle bir Ayet-i Kerime’den alıntıdır(Saf 61/8). Tam şekli “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” halindedir. Fethullah Örgütlenmesi morali bozulan elemanlarına ümit aşılamak ve davalarının ne kadar hak bir yol olduğunu anlatmak için sık sık bu ifadeyi telkin eder. Burada amaç “Siz Fethullahçılığa devam edin, gerisini merak etmeyin.” fikrini zihinlere yerleştirmektir.

Teheccüd: Gece uykudan kalkılarak kılınan namazdır. Bu konu ayrı bir önem arz eder. Evlerde bir gün bile kalınsa “teheccüd”e kalkılması misafirlerden çoğu zaman beklenen bir şeydir. Evlerde her gün kalkılmamasına rağmen, misafir olarak kalındığında çoğu zaman gece ibadetine kaldırılırsınız.

Kavmiyet Fikri: Bu deyiş kapalı olarak Türk milliyetçiliğini işaret eder. Milliyetçiliğin her türlüsü, ki buna Atatürk ilkelerinden biri olanı da dâhildir, nefretle karşılanır. Mücadele edilmesi gereken temel fikirlerden biri olarak telakki edilir. Ama gerektiğinde en öde giden milliyetçiler de yine Fethullahçılar olur. Fethullah Gülen bir anda karşımıza bayrağımızı dünyanın dört bir yanında dalgalandıran, Türkçenin tüm dünyada konuşulmasını sağlayan, Türkiye ve Türklük için ömrünü feda etmeye hazır, ölse bile bu topraklara gömülmek isteyen milli ve ulusalcı bir şahsiyet olarak çıkar.

Hicret: Fethullah Gülen’in yeni anlam yüklediği kavramlardan biri daha. Kavram Fethullah Gülen’in Amerika’ya gidişinden sonra çıkarılmıştır. Dinin Türkiye sınırları içinde rahatça yaşanamadığı, yayılamadığı bu sebeple başta Amerika olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmek gerektiği mesajına dayanır. Gidilen ülkelerde çevreye karşı nasıl tavır alınacağı, neler yapılacağı, hepsi önceden kararlaştırılmıştır.

Amerika: Fethullah Gülen’e bağrını açmış bu toprakların örgüt içinde başka ve özel bir anlamı vardır. Fethullah Gülen’in “buralara gelin” çağrısıyla adeta ABD’ye gitmek en kutsal yerlere gitmek kadar önemlidir. Zaman gazetesinde, 4 Eylül 1997 tarihinde “İnanmış bir insanin Batı karşısında, Batı’yla entegrasyon karşısında, Amerika’yla entegrasyon karşısında olması katiyen düşünülemez” şeklinde batı dünyasına nasıl tavır alınması gerektiği konusundaki söylemini tamamlayan şu sözleri de niyet belirtmesi açısından oldukça açıklayıcıdır “Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, Amerika ile çatıştığınız surece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz”. Ayrıca Fethullah Gülen’in “Dünya Gemisinin kaptanı” olarak nitelediği ABD’yle asla ters düşülmemesi gerektiğini de sık sık vurgular.

Hoşgörü-Diyalog-Huzur İklimi: Bu tabirler Fethullah Gülen’in örgütü dışarıya tanıtmak için kullandığı ve kullanılmasını istediği bir nevi ambalaj laflardır. Bu aynı zamanda örgütün çoğu kuruluşunda sloganlaşmış, amblemleşmiş bir felsefenin de çekirdeğini oluşturur. Bu felsefe diğer insanları mümkün olduğunca ürkütmemek, düşman kazanmamaktan başlayıp insanlardan cemaat için kazanılacak en üst faydalara kadar giden yolu gösterir. Örgütün temel savunma mekanizması ılımlı İslam üzerinde durur. Örgüt kendini “Türkiye’nin adını duyuran, çocukları ve gençleri uyuşturucu, alkol gibi kötü alışkanlıklara düşmekten kurtaran, insanlara Allah sevgisi, iman aşılayan, radikal Müslümanlığın alternatifi” olarak tanıtmaktadır. Örgüt kendini asla “örgüt, tarikat, Fethullahçı” olarak tanıtmaz. Bir “gönüllüler hareketi, Asrın Dertli İnsanı’nın tavsiyelerini dinleyen yüce mefkûre insanları, Hocaefendi’nin irşadıyla hareket eden yüksek kametler” gibi tanımlamalar yapar. Tanımlardan da anlaşılacağı gibi bu izahların da hepsi Fethullah Gülen’e aittir.

Bazı Özel Kitaplar Ve İşlevleri:

Kendini Arayan Adam(Halit Ertuğrul): Genellikle mütedeyyin olan ve Fethullahçılığa girmesi muhtemel herkese dağıtılan bir “ilk kitaptır”.

Düşün, Anla Ve Ağla(Vehbi Yıldız): “İkinci seviye” bir kitaptır. İlki kadar muteber değildir. İlkinden sonra gelen tepkiye bağlı olarak kitap yelpazesi de çeşitlenir.

Öğretmenin Not Defteri: Genelde ortaokul öğrencilerine yönelik bir ilk kitaptır.

Küçük Sözler(Said Nursi): Risale okumalarına başlangıç kitabıdır.

Gençlik Rehberi(Said Nursi): İkinci okunacak risaledir ve daha çok 25 yaş altına hitab eder.

İrşad Ekseni(Vehbi Yıldız): Adam kafalamanın tüm kurallarının ve yöntemlerinin sistematik biçimde anlatıldığı profesyonelleşmiş şakirt kitabıdır.

Küçük Dünyam(Latif Erdoğan): Fethullah Gülen’in Latif Erdoğan’a yazdırdığı ve AD yayıncılıktan bastırdığı kitaptır. Kitabın özelliği Fethullahçıların yurtlarda, evlerde, üniversiteye hazırlık dershanelerinde bu kitapla imtihan edilmeleridir. Düzenlenen yarışmada “ilgili abi” yarışma sonucunda kazanana küçük bir hediye de verir.

Fethullah Gülen Kitapları: Ne kadar okunsa az gelen temel eserlerdir. Fethullah Gülen’in kendisinin bile “Asrın Getirdiği Tereddütler” serisini 98 kere okuduğu söylenir.

F. Gülen Hakkında Yazılan Kitaplar: Bunlar genellikle koliler halinde, hatta tonlarla ifade edilecek şekilde evlere gelir ve parasız olarak dağıtılması istenir. Bunlar o kadar çoktur ki dağıtılsa bile yine onlarca belki yüzlerce elde kalır. Tamamın farklı insanlara dağıtılması seneleri alır.

Kaynak: http://www.nurettinveren.net/modules/news/article.php?storyid=212

http://fetos.wordpress.com/fethullah-sifreleri/

 

 

 

Bir Cevap Yazın