Murphy Kanunları ve Kaos Teorisi

 I – Murphy Kanunları: Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir

II – Kaos Teorisi: ”Çin de kanat çırpan bir kelebek ABD de bir fırtınaya neden olabilir”.

III – Evrendeki ve Çevrenizdeki Herşey Bir Düzene Girmeye Değil, Dağılmaya ve Bozulmaya Eyilimlidir

IV – Eğer Canlılar Hatalı Tasarım Ünüyseler ve İnsan Sistemi Bir Damla Suda Boğulacak Kadar Kötü Bir Tasarımsa, Murphy Yasasıda Gözönüne Alındığında Ozaman Tanrı Gerçekten Var Ve Bizi Koruyor, 

.

I – Murphy Kanunları

Murphy Kanınları Nedir?

Murphy Kanunları , Amerikalı mühendis Edward A. Murphy, jr. tarafından, başarısızlıklar ve hata kaynaklarının karmaşık sistemlerde incelenmesi üzerine ortaya konan özdeyişlerdir.

Murphy Kanunları’nın temeli şu söze dayanır:

  • “Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir.”

Aslen Finagle Kanunu olarak geçen ve daha yaygın olarak bilinen bir söz ise şöyledir:

  • “Ters gidebilecek her şey, ters gidecektir.” [1]

Bu parola modern teknikte analitik ölçüt olarak hataları önleme stratejisi olarak kullanılır ve görünen en esprili ama aslında ciddi bir temel üzerine oturtulmuş kanundur.

Murphy Kanunları’na ters düşen karmaşık sistemlerden olan kültürler için ortaya konan kanun şöyledir: Belirli bir gelişme herhangi bir yerde ortaya çıkmadıysa, zaten bu durumda mümkün değilmiş demektir.

Olasılık “gerçek sonuçların olası sonuçlara oranı” şeklinde tanımlanır. Bir olay süreç içerisinde gerçekleşmezse, olasılığı 0′dır, yani imkânsızdır. Murphy Kanunları ise olaya tersinden yaklaşır: Bir olay mümkünse, gerçekleşir. Murphy Kanunları temelini sibernetik ve sistem kuramındaki fen bilimsel-matematiksel bir kanundan alır. Bu da demektir ki; bir olayda az organizasyon ve daha çok kaos olasılık olarak sıkı organizasyona ya da daha çok düzene göre ezici bir üstünlük kazanır. Daha basit bir cümleyle söylemek gerekirse; kaos, düzenden daha olasıdır.

Edward Murphy 1949′da; insan bedeninin en fazla ne kadar ivmeye dayanabileceğini bulmasını sağlaması gereken,U.S. Air Force‘un roket nakliye programı için mühendis olarak test alanında bulunuyordu. Çok pahalı olan bu deney sırasında denek üzerine 16 adet ölçüm cihazı bağlandı. Birisinin tüm cihazları yanlış bir yöntemle bağlaması, deneyin başarısız olmasına yol açtı. Bu deneyim Murphy’nin temel kanununu oluşturmasını sağladı.

Murphy Kanunları’nın tersi Yhprum Kanunu olarak tanımlanır.

Genel kurallar

  1. “Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.”
  2. “Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.”
  3. “Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.”
  4. “Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.”
  5. “Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.”
  6. “Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.”
  7. “Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.”
  8. “Ne kadar beklersen bekle istenmediği zaman gelecektir.”
  9. “Çözülen her problem yeni problemler yaratır.”

(Kaynak : http://tr.wikipedia.org/wiki/Murphy_Kanunlar%C4%B1)

 

Murphy kanunları, Evren ve Tanrı:

“Michael Corey, Murphy Kanunu’nu[154] AP ile birlikte kullanarak, evrenin akıllı tasarımının gerekliliği sonucuna varmaktadır. Murphy Kanunu’na göre, herhangi bir durumda ters gitme ihtimali olan her şey, eninde sonunda ters gider. Bir sistemin yanlış gitme ihtimali iki faktöre bağlıdır :

1. Sistemin komplekslik derecesi (ki bu da sistemin içerdiği bağımsız parçaların sayısına ve bunların birbirine bağlılığının kompleksliğine bağlıdır)

2. Sistemin tasarım ve işleyiş mükemmelliği.[155]

Bu iki faktör, birbiriyle yakından ilgilidir, öyle ki sistemin kompleksliğinin artması hata ihtimalini arttırır ve tasarımın mükemmelliğinin artması yanlış gitme ihtimalini azaltır. Dolayısıyla sistemin kompleksliği arttıkça, tasarımın kalitesi de artmalıdır ki ters gitme ihtimali eşit kalsın. İdeal tasarım kalitesi Murphy Kanunu’nun ortaya koyduğu probleme çözüm olabilir. Çünkü ideal tasarım bir sistemin ters gitmesi olasılığının en düşük olduğu tasarımdır. Bunu göz önünde bulundurarak, bir sistemin fonksiyonluluk derecesine bakarak onun orijinal tasarımının ne kalitede olduğu fikrine erişmek mümkündür. Bu antropik düşünme tarzını tüm evrene uygulamak da mümkündür. Son bulgular, fiziksel evrenin yapısal tasarımı ve fonksiyonel seviyesi açısından en üst seviyede kompleks olduğunu ortaya koymuştur. Bu çok önemli bir sonuçtur. Çünkü bu netice en üst seviyede kompleks olan evrenimizin oluşumu için son derece özenilmiş ve saf bir tasarıma ihtiyaç olduğunu ortaya koyar.[156]

Varlığımız için gerekli koşullar incelendiğinde birbirinden bağımsız pek çok faktörün kompleks ve çok hassas bir şekilde bir arada çalışarak gezegenimizde akıllı bir hayatı mümkün kıldığı görülür. Şayet bu akıllı hayatın oluşumunda, herhangi bir şey yanlış gitseydi, biz burada bu konuyu tartışmak üzere bulunamazdık. Ama Murphy Kanunu’na göre akıllı hayatın oluşumunda yanlış gidebilecek herhangi bir şey eninde sonunda yanlış giderdi. İnsanlığın ortaya çıkmış olması, yaşamın ortaya çıkışında hiçbir şeyin yanlış gitme ihtimalinin bulunmaması gereğini ve büyük bir organize edici prensibin akıllı hayatın oluşumundaki önemli olayların doğruluğunu kesinleştirdiği sonucunu ortaya koyar. Bazıları bunun şansa dayalı bir şey olduğunu düşünse de, evrenin milyarlarca yıl süren evrimi esnasında evrenin kompleksliği sonucu yanlış gitmesi eğiliminin bir tesadüf eseri gerçekleşmemesi düşünülemez. Evrenimizin bu şekilde bir rastlantının sonucu olarak oluşmasının ihtimali da 1 dir. Murphy Kanunu’nun argümanları ile ilgili şunlar söylenebilir.

1. Murphy’nin Kanunu, tüm fiziksel sistemlere ve kozmik tarihin her aşamasına uygulanabilir.

2. Sonsuz derecede kompleks olan bir sistemin düzgün çalışması için sonsuz miktarda bir dehâya (ingensity) ihtiyaç vardır.

3. Bizim evrenimiz temel yapısı ve tasarımı itibarıyla sonsuz derecede komplekstir.

4. Dolayısıyla, akıllı yaşamın gezegenimizde oluşmasından önce milyarlarca yıl boyunca sonsuz sayıda şeyin doğru gitmesi gerekiyordu.

5. Yaşam merkezli evrenimizin sonsuz kompleksliği ve bu şekilde oluşması için gereken muazzam uzun süre düşünüldüğünde, büyük bir düzenleyici gücün bulunmaması durumunda pek çok şeyin yanlış gitmesi gerekirdi.

6. Şayet canlılığın ve akıllı yaşamın ortaya çıkması esnasında bir şeylerin yanlış gitme ihtimali olsaydı, bu olasılık bu güne kadar kesinlikle gerçekleşir ve biz bugün burada olmazdık.

7. Fakat biz buradayız.

8. Dolayısıyla akıllı yaşamın oluşumu ile ilgili evrende bir şeylerin yanlış gitme ihtimalinin olması gerekirdi.

9. Şansa bağlı bir durumun milyarlarca yıl boyunca evrenin üstün düzeydeki düzenini koruması mümkün değildir.

10.Dolayısıyla, büyük bir düzenleyici prensibin kozmik tarih boyunca evrenin oluşumunun her aşamasında hayatı tehlikeye atacak bir kaosa dönüşmemesini sağlamış olması gerekir.

11.Bu evrensel düzenleyici prensip, tüm pratik amaçlar ve nedenlerle Tanrı olarak adlandırılır. (kaynak:http://www.allahinvarligi.com/insanci_ilke_tasarim_kaniti_delili_3.htm)

 

II – Kaos Teorisi: ”Çin de kanat çırpan bir kelebek ABD de bir fırtınaya neden olabilir”.

Kaos teorisi;

“gerçek kaos teorisi nedir?

kaos teorisi ilk olarak 1960 da edward lorenz adlı bir meteorolijstin deneyinde ortaya çıktı.lorenz’in esas amacı kaos teorisini bulmak değildi elbette.hava durumu tahmin etmeya çalışıyordu.12 farklı formülden oluşan bilgisayar programıyla hava tahminleri yapıyordu.

1961′de eski bir deney sürecini aynı şekilde gerçekleştirmek istedi.zaman kazanmak için de hesaplamaları sürecin başından değil,ortasından başlattı ve daha önceki deneyinin ortasında elde ettiği sayıları girdi.bir saat sonra döndüğünde bilgisayarın önceki deneyle tamamen alakasız bir sonuca ulaştığını görünce şoke oldu.bunun nedenini araştırdığında daha da çok şaşırdı.bilgisayar hesapları altı ondalık haneyle yaparken (.506127) lorenz zaman kazanmak için üç ondalık hane not almıştı(.506)

bilimsel neden-sonuç ilişkilerine göre orjinal sonuçlara çok yakın bir sonuç olması gerekiyordu.ölçülmesi bile neredeyse imkansız olan bu fark,korkunç değişik sonuçlara yol açıyordu.yani deneyin ortasında yapılan 0.000127′lik bir değişim,tüm sistemin sonucunu tamamen değiştimişti.bu etkiye daha sonra “kelebek etkisi” denmeye başlandı.başlangıç noktaları arasındaki fark o kadar küçüktü ki,ancak bir kelebeğin kanat çırpışlarıyla karşılaştırılabilirdi.

bugün bir kelebeğin kanat çırpması,atmosferde ölçülemeyecek kadar küçük bir değişikliğe yol açar.ama değişiklik oradadır.bir süre sonra atmosfer “kelebek kanat çırpmasaydı” olacağı halden,”kelebeğin kanat çırptığı duruma göre” olan hale dönüşür.sonuçta,bir ay sonra,endonezya sahilini vurması gereken bir hortum ortaya çıkmaz.veya çıkmaması gereken bir hortum gelir ve her şeyi yıkar (lan stewart,the mathematics of chaos,sf.141)

kısaca kaos teorisi,bir sistemde yapılan en ufak değişiklikte bile beklenmedik sonuçların elde edileceğini iddia eder.”başlangıç durumuna bağlı olan” sistemlere,bir başlangıç durumu olan herşey dahildir:hava durumu,borsa,trafik,insan vücudu veya tüm evren gibi…”(kaynak:level dergisi,nisan 2005,sy.39)”

 

Kaos Kuramı:

Kaos kuramıkaos teorisi veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir.

Bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametreve etken ile belirlendiği görüşündedir. Bu girdiler o kadar çoktur ve o kadar değişkendir ki incelemek ve net bir kanıya varmak imkânsızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması aslında o parametrelerin de bir çıktı olmasından kaynaklanır. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hâle sokar. Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklıkdeğişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder. Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler yaratması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hakimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.

Sayısal bilgisayarların ve onların çıktılarını çok kolay görülebilir hâle getiren ekranların ortaya çıkmasıyla gelişti ve son on yıl içinde popülerlik kazandı. Ancak kaotik davranış gösteren sistemlerde kestirim yapmanın imkânsızlığı bu popüler görüntüyle birleşince, bilim adamları konuya oldukça kuşkucu bir gözle bakmaya başladılar. Fakat son yıllarda kaos teorisinin ve onun bir uzantısı olan fraktal geometrinin,borsadan meteorolojiyeiletişimden tıbbakimyadan mekaniğe kadar uzanan çok farklı dallarda önemli kullanım alanları bulması ile bu kuşkular giderek yok olmaktadır.

Gelişimi

Teoriye temel oluşturan matematiksel ve temel bilimsel bulgular, 18.yüzyıla, hatta bazı gözlemler antik çağlara kadar geri gitmektedir. Yunan ve Çin mitolojilerinde yaradılış efsanelerinde başlangıçta bir kaosun olması rastlantı değildir. Özellikle Çin mitolojisindeki kaosun, bugün bilimsel dilde tanımladığımız olgularla hayret verici bir benzerliği olduğu görülür. Batı’da da daha sonraki dönemlerde bilim adamları tarafından karmaşık olgulara dair gözlemler yapılmıştır. PoincareWeierstrassvon KochCantorPeanoHausdorff,Besikoviç gibi çok üst düzey matematikçiler tarafından bu teorinin temel kavramları bulunmuştur.

Uygulama

Tümevarım

Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından incelencek olunursa, ortaya ilginç bir olgu çıkar. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirilen şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, sentetik oluşu yani parçadan tüme yönelmesidir (tümevarım).

Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanır ve ortaya çıkan daha basit alt problemler incelenir. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturulur. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok olur ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabilir.

Tümdengelim

Tümevarım yaklaşımının tam tersi ise tümdengelim, yani bütüne bakarak daha alt olgular hakkında çıkarsamalar yapmaktır. Genel anlamda tümevarımı Batı düşüncesinin, tümdengelimi Doğu düşüncesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkündür. Kaos ya da karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır.

Doğrusal bir sistemin girdisini x, çıktısını da y kabul edersek, x ile y arasında doğrusal sistemlere özgü şu ilişkiler olacaktır:

Bu özellikleri sağlayan sistemlere verilen karmaşık bir girdiyi parçalara ayırıp her birine karşılık gelen çıktıyı bulabilir, sonra bu çıktıların hepsini toplayarak karmaşık girdinin yanıtını elde edebiliriz. Ayrıca, doğrusal bir sistemin girdisini ölçerken yapacağımız ufak bir hata, çıktının hesabında da başlangıçtaki ölçüm hatasına orantılı bir hata verecektir. Hâlbuki doğrusal olmayan bir sistemde y’yi kestirmeye çalıştığımızda ortaya çıkacak hata, x‘in ölçümündeki ufak hata ile orantılı olmayacak, çok daha ciddi sapma ve yanılmalara yol açacaktır. İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar.

Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralı‘na göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna başlangıç koşullarına duyarlılık adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz. Bugünkü değerleri ne kadar iyi ölçersek ölçelim, 30 gün sonra saat 12′de hava sıcaklığının ne olacağını kestiremeyiz. Bu görüş paralelinde ortaya konan en ünlü örnek ise Kelebek Etkisi denen modellemedir. Bu modelleme, en basit hâliyle şu iddiayı taşır: “Çin de kanat çırpan bir kelebek ABD de bir fırtınaya neden olabilir”. Kelebek etkisine verilebilecek bir diğer örnekte 1861-1865 yılları arasında süren Amerikan İç Savaşı’dır. Amerikanın güney eyaletleri dış işlerde birbirine bağımlı ama iç işlerinde bağımsız olmak yani konfederasyon isterken, kuzey eyaletleri birbirine çok daha katı bir şekilde bağlı olmak isterler, yani federasyon isterler. Ayrıca kuzeyde modern kapitalizmin kuralları gereğince, emek gücüne harcadığı emek karşılığı ücret yani yövmiye ya da maaş ödenirken, güneyde ise köle iş gücü vardır. Kuzey eyaletleri Amerikanın güney eyaletlerindeki köle iş gücünün tasfiye olmasını isterler, çünkü böylece kuzeye gelecek olan fazla iş gücü yüzünden işçilik ücretleri düşecektir. Bundan dolayı Amerikanın kuzey ve güney eyaletleri arasında 1861 yılında savaş çıkar ve kuzey eyaletleri Amerikanın güney eyaletlerinin limanlarını ablukaya alırlar. Amerikanın güney eyaletleri ise İngiltere ve Rusya’ya pamuk satamaz ve 19. yy’ın en önemli sanayilerinden birisi tekstildir. Bunun üzerine Rusya ve İngiltere pamuk yetiştirebileceği alanlar araştırmaya başlar. 1860lardan 1880lere kadar Rusya tüm Orta Asya’yı işgal eder, çünkü burası pamuk üretimi için çok elverişlidir. İngiltere ise Hindistan’ın Doğu kısmını işgal eder yine pamuk üretimi için. Görüldüğü gibi, Amerika’da çıkan bir iç savaş neticesinde Orta Asya’yı Rusya işgal ederken Doğu Hindistan’ı da İngiltere işgal etmiştir. İşte “Kelebek Etkisi” ya da “Kaos Teorisi” buna denir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kaos_kuram%C4%B1

 

Evrende kaos yoktur;

F. R. Tennant da adaptasyon kavramını öne çıkartmış canlı ve cansız varlıklarda görülen âhenge dikkat çekmiştir:

O’na göre karşımızda, kaos halinde olan ve kendi başına başı boş bir evren bulunmamaktadır. Çünkü evren, veya kozmos şöyle ya da böyle anlaşılır bir durumdadır. Yani evrenin kendine göre belirli yasaları, işleyiş kuralları ve özellikleri vardır. Bunu anlamak o kadar da zor değildir.

(KAYNAK:http://www.seckince.net/AteizmHakkinda.htm)

 

III – Evrendeki ve Çevrenizdeki Herşey Bir Düzene Girmeye Değil, Dağılmaya ve Bozulmaya Eyilimlidir

Termodinamikte, istatistiksel mekanikte ve informasyon teorisinde kullanılan temel bir kavram olan entropi ilk olarak termodinamiğin 2. yasasında ortaya çıkmıştır.
1. yasa evrendeki toplam enerjinin sabit olduğunu ve enerjinin yok edilemeyeceğini söyler.
Diğer bir tanımlama ile enerjinin korunumu yasası olarak da bilinir.
Bu yasaya göre enerji değişik formlarda bulunabilir ve bu enerji çeşitleri yine birbirlerine dönüştürülebilir.
Birçok enerji formu kayıpsız olarak ısı enerjisine dönüşürken, ısı enerjisinin dışardan destek olmaksızın, örneğin mekanik enerjiye kayıpsız olarak dönüşümü mümkün değildir.
Kayıpsız olarak enerji dönüşümü geri dönüşümlü (tersinir) süreç olarak adlandırılır.
Isı enerjisi, sıcaklığı yüksek olan cisimlerden düşük olanlara doğru akar.
Bu süreç geri dönüşümsüzdür (tersinmez).
Bir başka deyişle dışardan yardım olmadan düşük sıcaklıktaki cisimden yüksek sıcaklıktaki cisme ısı aktarmak mümkün olmaz ve de ısı enerjisinin diğer enerji formlarına dönüşümü %100 olamaz.
2. yasaya göre tüm doğal ve teknik enerji dönüşüm süreçleri geri dönüşümsüzdür ve bu süreçlerin yönü hep olasılığı yüksek olan duruma doğrudur.
Enerji farklarının azaldığı ve ortadan kalktığı durum olası durumdur.

19. yüzyılda sanayi devriminin baş aktörü olan makineleri daha mükemmele ulaştırma isteği ile yapılan çalışmalar sırasında bilim adamlarının önünde beliren “Hangi tür bir makine en çok verimle çalışır?”, “Kayıplar sıfırlanabilir mi?”, “Kayıpların kaynağı nedir?” vb. sorulara yanıt bulmaya çalışılırken yapılan araştırmalar neticesinde yüzde yüzlük verimle çalışan bir makine üretmenin imkansız olduğu sonucuna varılmıştır.
Çünkü ne türlü bir makine yapılırsa yapılsın makineye verilen enerji ile makineden başka bir şekle dönüştürülmüş olarak elde edilen enerji arasında sıfırlanamaz bir kayıp mevcuttur ve verilen enerjinin bir kısmı makine içi sürtünmeler vasıtasıyla ısıya dönüşmektedir.
Kaybolan ısı ise hiç bir zaman enerji olarak tekrar elde edilemez.
İfade edilen enerji kaybı, 1. yasanın ihlali şeklinde anlaşılmamalıdır.
Kayıplardan kasıt, vardan yok olma şeklinde olmayıp, enerjinin ısı şekline dönüşüp kullanılabilir olmaktan çıkması, sistemin (makine. ortam, araç vb.) yapısına katılmasıdır.
Bir süreç içinde gerekli toplam enerji sabit kaldığı halde, sürtünme ve benzeri temaslar yüzünden kullanılabilir enerji azalmaktadır ve bunun sonucu olarak yüzde yüzlük verimle çalışan bir makine yapılamamaktadır.
İşte, kalitesi düşen enerji için kullanılan ölçüye “entropi” adı verilir.
İş üretme yeteneğinde olmayan enerjinin evrende geri kazanımı mümkün olmayan biçimde artışı entropi ile ölçülür.

Termodinamiğin 2. yasası, fiziğe geri dönüşümsüz olaylar düşüncesini getirmiştir.
Bu kanuna göre fiziksel olgularda geri döndürülemez belirli bir eğilim vardır.
Örneğin, bir bardak sıcak çay etrafına ısı vererek soğur ve hiç bir zaman çayımız verdiği ısıya kendiliğinden toplayıp eski haline gelmez.
Yukarıdan serbest bırakılan bir top yerden sekip bırakıldığı yüksekliğe kadar çıkmayı başaramaz.
Bir pervane ne kadar hızlı çevrilirse çevrilsin, çevirme işlemini bıraktıktan bir müddet sonra durur ve hiç bir zaman da sürtünmeye harcadığı enerjisini toparlayıp tekrar dönmeye başlamaz.
Bir odaya sıkılan parfüm ilk önce yakın çevresi tarafından hissedilir, bir süre sonra karşı köşedeki kişi bile kokuyu alır, ama daha sonra koku gittikçe etkisini kaybeder ve parfüm zerrecikleri atmosferde dağılıp gider, geri dönüşsüz evrensel eğilimin etkisinde bir harekete mecbur kalır.
Bütün bu sayılan süreçlerin ortak yanı; belirli bir doğrultuda, düzenden düzensizliğe, bütünden yayılmaya, kullanılır olabilirlikten kullanılamazlığa doğru yol almalarıdır.

19. yüzyılda ilk kez R.Clausius bu evrensel eğilime entropi ismini vererek matematiksel bir ifadesini oluşturmayı başarmıştır.
2. yasa, kısaca entropi artışı olarak özetlenebilir.Bütün varlıkların, eninde sonunda entropisi artmaktadır.
Evrendeki olayların tümü yukarıda saydığımız gibi geri dönüşümlü olmayan olaylardır.
Güneş bir bardak sıcak çay gibi ısısını tüketmektedir.
İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi ve diğer galaksiler bir odaya sıkılan parfümün zerrecikleri gibi birbirlerinden hızla uzaklaşmaktadır.
Fiziğe göre doğa, gelişi güzelliği, ısıl eşitliği ve organizasyonun olmadığı, bileşenlerin birbirine karıştığı bir tek düzeliği,düzensizliği veya kaosu tercih eder.
Böylelikle istatistiksel fizik “Evrenin entropisi sürekli olarak artmakta mıdır?” sorusunun yanıtını araştırır.

Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir; gözlemleyebildiklerimiz nesne ve olgular zaten entropi artışını onaylıyor, o halde evrenin entropisinin sürekli arttığını neden söyleyemiyoruz?
Bu sorunun cevabı geniş bir açılım gerektiriyor fakat kısaca makro düzeyden mikro düzeye özetlemek gerekirse, ne evrenin tamamını gözlemleyebiliyoruz ne de evreni oluşturan en küçük parçacığı (kuant veya foton) daha fazla bölebiliyoruz.
Dolayısı ile gözlemleyebildiklerimiz üzerinden gözlemleyemediklerimiz hakkında bilgiler çıkarıyoruz, buna kısaca bilim diyoruz.
İşte burada güvenmekten başka çaremizin olmadığı bu metodun aslında tam bir kesinlikle güvenilir olmadığı ortaya çıkıyor.
Evrenin entropisi sürekli olarak artmakta mıdır?” sorusu bu güvensizliğin bir göstergesidir ama bunu azaltmanın veya güvenilirliği test etmenin/artırmanın başka yolları da vardır; İstatiksel fizik veya asıl konumuz olan istatiksel entropi.

İstatistiksel fizikte entropi kavramının gelişimi ona yeni anlamlar kazandırmıştır.
Buna göre entropi artık sadece enerjinin tüketimi esnasında kalitesinin düşmesinin bir ölçüsü değildir.
İstatistiksel fizikte entropi aynı zamanda, sistemlerin düzenliliği (organize olmuşluğu) ile ilgili bir ölçü olmuştur.
Buna göre doğal süreçler, termodinamik olarak meydana gelme olasılığı daha yüksek olan durumu tercih ederler.
Sadece ısı değil, aynı zamanda örneğin havayı oluşturan oksijen, karbon dioksit, azot gibi moleküller de mekan içinde homojen bir biçimde birbirine karışırlar.
Herhangi bir bileşeninin, bir dış etki olmaksızın yani kendiliğinden bir mekanın belli bir bölümünde birikmesi olasılığı son derece zayıftır ya da yok denecek kadar azdır.
Bu bakış açısıyla Ludwig Boltzman İstatistiksel fizikte entropiyi, olasılık kavramını da gündeme getirerek doğal ve teknik süreçlerde geçerli olan termodinamik düzensizlik denklemini ortaya koymuş, ünlü Boltzmann bağıntısını elde etmiştir.
Bir sistemde entropinin artışıyla sistemdeki düzensizliğin artacağı (organizasyonun kaybolacağı) ve tüm doğal ve fiziksel süreçlerde tersinmezlik yüzünden düzensizlik ve karmaşanın olasılığının hep en yüksek olduğu söylenebilir.

Entropi kavramının istatistiksel fizikte Boltzmann bağıntısı ile gelişiminin ardından Dr. Claude Shannon tarafından “İletişimin Matematiksel Teorisi”nde informasyon ile entropi kavramı arasında ilişki kurulmasıyla bu kavramın kullanımı hemen hemen tüm bilim dallarına yayılmıştır.
İnformasyon; nesne, olay ve/ya kişilerle ilgili veri ve gerçeklerin işleme tabi tutulmuş bir formudur ve alıcı durumunda olan kişinin söz konusu sistem veya süreç hakkındaki bilgisini artırır, içinde bulunduğu belirsizliği azaltır.
Ancak basit bir örnekle otobüs durağında yağmur altında bekleyenlerden birinin “yağmur yağıyor” şeklindeki iletisinin, aynı yağmurun altında bekleyen diğer insanlar için hiçbir informasyon değeri yoktur.
İnformasyon bir eylem için kullanıma hazır duruma geldiğinde “bilgi” ye dönüşür.
Günlük kullanımda yararlı veya işe yarar bilgi ile eş değer tuttuğumuz informasyonun anlamı fizikçi, iletişim uzmanı ve matematikçiler için biraz daha farklıdır…

İletişim sürecinde informasyon, mesajlar aracılığı ile iletilir. Mesajlar resim, sözcük, nota vb. olabilir.
Görüldüğü üzere teorinin başlığına bakılırsa ilk başta söylediğimiz entropi kavramı ile pek bir ilgisi yokmuş gibi durmaktadır.
İlk bakışta termodinamikte sık sık geçen entropi kavramının iletişim teorisi ile ne ilişkisi olabilir diye bir soru akla gelebilir ancak bu ilişkinin sezgisel değil tümüyle matematiksel kanıtlara dayandığı ve özellikle bilgi işlem, otomasyon ve yapay zeka vb. teknik uygulamalar için bugüne kadar çok büyük başarılara katkıda bulunduğu söylenebilir.
Dr. Claude Shannon’un 1948′de hazırladığı “The Mathematical Theory of Communication” adlı kitabında anlatılan iletişim teorisi, entropi ve informasyon kavramları arasında kurulan niceliksel ilişkiye dayandırılmaktadır.
Bu teori, tüm informasyonun (mesajların anlamsal yönü hariç) açık/kapalı, evet/hayır veya 1/0 gibi biçimlere dönüştürülebileceğini göstermektedir.
Shannon’un teorisinde informasyon belirsizlikle eş tutulmaktadır, biraz yanlış çağrışımlar yapsa da bu tespit doğrudur.
“İnformasyon Miktarı = Başlangıçtaki belirsizlik-İnformasyon alındıktan sonraki belirsizlik” olarak ifade edilmiştir.

Shannon’a göre bir olay hakkında bilgi edinilmesi, o olayın belirsizlik içermesi halinde söz konusu olabilir.
Buna göre, ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte; aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir.
Bu çerçevede, belli bir alternatif durumun oluşma olasılığı, o durumu oluşturan işaret, sembol ya da sayının belirsizlik derecesini temsil etmektedir.
Bu nedenle, kazanılan bilgi, giderilen belirsizlik miktarının dolaylı bir ölçütüdür.
Shannon yukarıdaki yaklaşımla entropi kavramını, bir olayın alabileceği çeşitli alternatif durumların (değerlerin) beklenen değeri olarak matematiksel bir bağıntıyla tanımlamıştır.
Bu tanıma göre de entropi belli birimlerle (bit, napier, desibel gibi) ölçülebilen niceliksel bir büyüklük olmaktadır.
Böylelikle, bir rasgele sürecin entropisi hesaplanabilmekte ve söz konusu birimlerle ifade edilebilmektedir.
Shannon’un teorisindeki entropi(H ile ifade edilir) termodinamikte kullanılabilir ancak konumuz itibarı ile bir takım sınırlara sahiptir.
Örneğin teoride gözlemci şarttır ve değişkenlerin herhangi bir sebeple değiştiğini varsayar, bunun nedenleri ile ilgilenmez.
Konuya ilgi duyan ve az-çok bilgi sahibi olanlar için en genel açıklama ile, P,T ve C simetrilerinin neden ve nasıl kırıldığına dair bir şey söylemez diyebiliriz.

Entropi kelimesine tekrar dönecek olursak, sözlükteki anlamı ile belirsizlik demektir.
Belirsizlik ise her yerde ve her zaman kullanılan bir kavram olup bir sistemi tanımlamak için gerekli olan toplam informasyondan daha az bir informasyona sahip olunduğunda ortaya çıkar.
Belirsizlik ve informasyon öyle yakın iki kavramdır ki bir deney hakkında edinilen informasyon yok edilen belirsizlik miktarına eşittir.
Shannon entropiyi, “bir olasılık uzayının belirsizliğinin ölçüsü” olarak tanımlamıştır ve buna Shannon Entropisi denilmektedir.
İstatistikte, matematiksel anlamda kullanılan bir çok entropi çeşidi vardır fakat bunların hepsi termodinamiğe uygulanamaz.

Bu noktaya kadar Shannon un Bilgi teorisi ve termodinamik entropi arasındaki ilgiyi belirtmeye çalıştım.
Tabi bunu gereğinden fazla uzayacağı için matematiksel ifadeleri kullanmadan açıklığa kavuşturabildiğimi sanıyorum.
Peki neden bu iki kavramın alakasını kurmaya çalıştık?
Çünkü bizler birer gözlemciyiz ve gözlemlediklerimizi karşılaştırarak varlığımıza sebep olan “informasyon miktarının” nesnel mi öznel mi olduğuna karar verebiliriz.
Daha açık bir ifade ile varlığımız bir Tanrı ya mı dayanıyor, yoksa varlığımıza sebep sebepsizlik mi?

Bunun yanıtını vermek çok kolay değildir çünkü konu bir çok açıdan çok sayıda yoruma müsait.
Öte yandan bilim, tüm olguların nesnel olduğu-öznel olmadığı önkabulünü çoktan kabul etmiştir ve böyle ilerlemektedir.
Fakat son yıllarda olguların sadece nesnel olmadığına dair bir çok fikir bu önkabulü oldukça zayıflatmıştır.
Şimdi sadece bu yazıdan bazı cümleleri yanyana getirerek neden bir Tanrı nın olduğunu kabullenmek gerekir sorusunu yanıtlamaya çalışayım:

Yukarıda şöyle demiştik:

Bütün varlıkların, eninde sonunda entropisi artmaktadır.
Herhangi bir bileşeninin, bir dış etki olmaksızın yani kendiliğinden bir mekanın belli bir bölümünde birikmesi olasılığı son derece zayıftır ya da yok denecek kadar azdır.
Burada ek bir açıklama ile; biz, dünya, güneş, gezegenler, yıldızlar…vs. diye adlandırdığımız yapılar, bileşenleri atom olan belli bir bölümde birikmiş atom birikintileriyiz.
Ve informasyon teorisi gereği şöyle demiştik:

..”ortaya çıkma olasılığı yüksek olayların meydana gelmesi fazla bilgi getirmemekte; aksine, olasılığı düşük olayların oluşması daha fazla bilgi gerektirmektedir.”

Buradan çıkarılabilecek en net karar, varoluşumuzun gerçek anlamda informasyon değil  bilgi gerektirdiğidir.
Zaten yukarıda söylenenleri daha basite ingirgersek, bardağımızdaki çayın kendikendine ısınamaması gibi evreninde(başlangıç tabir edilen tekillikteki yüksek ısı) kendikendine ısınamayacağı sonucuna varırız.
Doğru soru, sistemi(evreni) ne ısıttı değil kim ısıttı? dır.Yanıt bellidir.

Evren dinamik bir sistemdir.Dinamik sistemlerde başlangıç şartlarındaki değişkenler uzun vadede sonuçları öngörülemez sapmalar gösteriyorsa o sistem kaotiktir.
Sanırım konu ile ilgili olanlar yukarıdaki sorunun net yanıtını gölgelebileyecek sihirli kelimeyi fark ettiler.
Evet, bu kelime kaostur ama yazı çok uzadığından bunun detaylarına girmemek şimdilik daha iyi.

http://www.ateistforum.org/index.php?showtopic=23244

.

IV – Eğer Canlılar Hatalı Tasarım Ünüyseler ve İnsan Sistemi Bir Damla Suda Boğulacak Kadar Kötü Bir Tasarımsa, Murphy Yasasıda Gözönüne Alındığında Ozaman Tanrı Gerçekten Var Ve Bizi Koruyor, 

Su içerken boğuldu

BUDAPEŞTE (A.A)

Macaristan’da bisiklet kullanan 33 yaşındaki bir kişi, bir yudum su alırken canından oldu

Fejer kentine bağlı Nagykaracsony kasabasında yaşanan olayda, talihsiz kişinin, aceleyle su matarasından içmek istediği suyun yemek borusu yerine nefes borusuna gitmesi sonucu boğulduğu belirlendi.
Macar polisi, söz konusu kişinin bisikletinin yanında cansız bedeniyle karşılaşıldığını, hastanede yapılan otopside ölüm nedeninin bir yudum su olduğunun belirlendiğini açıkladı.

kaynak; milliyet haber

http://www.bisikletforum.com/showthread.php?t=45560

 

 

Bir Cevap Yazın