Hz Muhammed Hakkında Ne Denseydi Veya Herhangi Bir İnsan Ne Yapsaydı “Evet Bu Resmen Şirk Koşuyor” Derdik?

I – Böyle Olur Taraftarın Mevlid Kandili: Anam Babam Sana Feda Olsun Ya Rasulallah!

II – Yıldızların Efendisi Hz Muhammed İçin Yazılmış Kitap

III - Alemler Hz. Muhammed İçin Mi Yaratıldı?

IV - İbni Teymiye: “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resûlullah’a da yer bırakır

V – Fethullah Gülen: Hz. İsa, Hz. Muhammed’in Oğlu Olabilir

VI – Peygamber Efendimizin Kutsal Sakal-ı Şerif ve Ayak İzi

VII – Şefaat Ya Resurallah!: Şunu yapmak Allah’ın emri değildir ama yaparsan peygamberin hoşuna gider ve onun şefaatine nail olursun

VIII – Hz Muhammed Ete Kemiğe Bürünmüş Allah’tır

IX – Kur’an Ayetlerinin (Allah’ın Sözlerinin) Hadis ile (Hz Muhammed’in Sözü ve Davranışı Olduğu Düşünülen Kaynak) Nesh Edilmesi. 

X – Hz Muhammed’, Cin Çağırır Gibi Çağırdılar ve Kuran-ı Kerimde’de Beşer Olduğunun Altı Çizilen Hz Muhammed’i Zaman ve Mekandan Bağımsız ve Ölümsüz Bir İlah Gibi Dünyaya İndirip Kamyonetin Arkasına Koydular. Ben Bu Sahneyi Biryerden Görmüştüm.. Buldum İskandinav Mitolojisi Tanrısı Thor’un Filminde Thor’un Dünyaya İniş Sahnesinde!

XI – Medyada Dolanan 30 Erkek Kuvvetinde Dünyanın Dönme Sebebi, Teyemmüm Etmemi İçin Toprağı Yemizleyen İnsan ve Beşer Üstü Üstün Varlık Olara Hz Muhammed

XII – Hz Muhammed’i İlahlaştırmanın Yanında Kendileride Nasiplenenler: Enel Hak ve Vahdet-i Vücud (Ben Allah’ım) Felsefesi Üzerine

XIV – Cübbemin Altında Allah’tan Başkası Yoktur

XV – Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi

XVI – Evliyaullah’ın Hristiyanlıkta “Tanrı” Kabul Edilmesine Sebep Olan Hz İsa Gibi İnsan Diriltme Benzeri Mucizeler Göstermesi Fakat Bunların “Keramet” Adı Altında Sadeleştirilmesi

XVII – Ben ki, sultanlar sultanı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi…”

 

I – Böyle Olur Taraftarın Mevlid Kandili: Anam Babam Sana Feda Olsun Ya Rasulallah!

taraftarin_kadikoyde_mevlid_kandili_coskusu_h9599

Başlıkta sadece “Muhammed” yazmasına, Hz. ve (s.a.v.) eklenmemesine içerleyen varsa, bilsin ki onda da putperestlik az çok yerleşmiş durumdadır. Bu hissi ve tepkiyi saygıyla açıklamaya kalksa bile geçersizdir. Saygı; yüceltmek, yüceltici hitaplar kullanmak değildir. Ne ismiyle hitap etmek ne de eleştirmek saygısızlık değildir. Saygısızlık; aşağılamaktır, yalan ve iftirayla farklı göstermek, küçümsemektir. Bu konuda daha geniş açıklamayı şu yazımızdan okuyabilirsiniz:

http://panteidar.wordpress.com/2009/10/30/muhammed-derken-hz-ve-s-a-v-sart-degil/

Ali İmran 80. O size melekleri ve Peygamberler’i Rabler edinmenizi emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size kafir olmayı mı emredecek?!

Ali İmran 84.  De ki: “Allah’a, bize indirilen (Kur’ân)e, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız”.

Diyecekler ki “Biz peygamber efendimizi Rab edinmiyoruz.”

“Efendimiz” diyerek bile Rab edinmektesiniz halbuki. “Kainatın efendisi” tabiri rab edinmek değil de nedir?! Kur’an’da böyle bir tabir yalnızca Allah’a verilmiştir Fatiha suresinde. Başka birine böyle bir sıfat yakıştırmak; şirktir, Allah’a ortak koşmaktır.

Bu açıklamalara “Ama hadisler de diyor ki…” şeklinde itirazlar vardır. Hristiyanlar ve Yahudiler, hahamları ve rahipleri rab edinmekle suçlandıklarında “Biz onları rab edinmedik, onlara tapınmıyoruz.” demişlerdi. “Ama hahamların ve rahiplerin dediklerine rab sözüymüş gibi inanıyor ve onları aynen uyguluyorsunuz.” yanıtı verilmişti. Hadisler de aynıdır. Müslümanlar, rab sözü olarak Kur’an’a inandıkları halde, rab sözü olmayan, Muhammed’e atfedilen, doğruluğu kanıtlanamayan sözlere itibar ederek onları uyduran dincileri rab edinmiş olmuyorlar mı? Hahamlar ve rahipler için söylenmiş olan, İslam din adamları, hadisçiler için geçerli değil mi? Elbette geçerli.

Cuma namazı ve cenaze salalarında söylenen Seyyidu’l-evvelîne ve’l-âhirîn yaniöncekilerin ve sonrakilerin efendisi tabiri de benzer şekilde şirktir.

Neml 59. “Muhammed, ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir..

Efendimiz sözü rab anlamındadır. ha “rabbim” denmiş ha “efendimiz”  denmiş, farkeden birşey yoktur. “Fahri kainat” ifadesi de aynıdır.

“Yaratmasaydım seni yaratmazdım kainatı” ve “Muhammed, Allah’ın yarattığı ilk nurdur. O’nun nurundan melekler yaratılmıştır.” gibi iddia ve inançlar da şirktir. Kur’an’da böyle bir bilgi olmadığı gibi, kudsi hadis denilen uydurmalar da böyle bir şirke düşmek için yeterli kanıt değildir. 6236 adet ayette birçok tekrarlar varken, Allah 1-2 ayeti isteseydi bu tür bilgilere ayıramaz mıydı ki hadislerden ayet yaratılmaktadır?!!

MUHAMMED İSLAM’IN PUTU MU?

İslam, hadis dini haline gelmiştir. Bugünün İslam dünyasında hakim olanlar hadisçilerdir ve Muhammed’i put haline getirmiş olanlardır. Yönetimlerde olanlar, medyada, radyo ve tv’lerde onların çizgisinde bir islam sunulmakta ve müslüman kitleler onların yansıttığı dini İslam sanmaktadır.

Örneğin “Muhammed, Allah’ın sevgilisidir” yani “Habibullah’tır” yakıştırmasını ele alalım. Kur’an’da “habib” kelimesi geçmez. Ama dipnotlarda, tahrif edilmiş meallerde ve tefsirlerde sanki geçiyormuş gibi aktararak, bu şirk ifadesini müslümanlara zerketmişlerdir.

“Allah’ın oğlu” nu eleştiren bunu sapıklık olarak gören zihniyet, Muhammed’i “Allah’ın yarattığı ilk nur” ve “Allah’ın sevgilisi” olarak nitelemekte sakınca görmüyor. Halbuki Hristiyanlar da kendilerine göre oğul tabirini farklı yorumluyorlar. Biyolojik anlamda bir oğulluktan söz etmiyorlar. Neticede onlarınki şirkse, İslam’daki de şirktir.

ŞEFAAT YA RESULULLAH!

Hristiyanlar İsa’ya yalvarır ve günahlarını affetmesini ister. Müslümanların da Muhammed’den şefaat dilemeleri benzer bir davranıştır. Kur’an’da şefaatin yalnızca Allah’a mahsus olduğu açıkça ifade edilmişken ve başka bir şefaatçi zikredilmemişken müslümanların dilinden “şefaat ya resulullah” sözünün eksik olmaması Muhammed’in de İsa gibi putlaştırıldığının göstergesidir.

Namazlara sonradan sokulmuş olan Salli ve Barik duaları, salavatlar, “Anam babam sana feda olsun ya resulullah” sözleri putperestlik tapınmalarından başka birşey değildir. Mevlid’de yer alan Muhammed’le ilgili sözler de Muhammed’i ululaştıran ifadelerdir.

MİRAÇ MAVALI PUTLAŞTIRMADIR

Kur’an’da miraç yoktur. İsra 1. ayetinde gece yürüyüşünden söz eder. Ve Muhammed’e ilişkin olduğu söylenemez. 2. ayetinde Musa’dan bahseder. Muhammed’in ne göğe çıktığına, ne Allah’la görüştüğüne, ne bütün peygamberlere imamlık yapıp namaz kıldırdığına dair hiçbir ayet yoktur. Bunların tümü uydurmadır ve amaç Hristiyanlara ve Yahudilere karşı peygamber yarıştırmak, Muhammed’i İsa ve Musa’dan üstün göstermeye çabalamaktır. Sapkınlıkta o denli ileri gidilmiştir ki Muhammed’in Allah’la tokalaştığı, Allah’ın elinin soğukluğunu hissettiğine varana kadar saçmalanmıştır.

PUTLAŞTIRMADA SINIR TANIMAYANLAR

Muhammed’i Allah’ın sevgilisi yapmakla, kainatın efendisi olarak yansıtmakla yetinmeyenler, onu Allah’la eş tutacak kadar sapıklaşmışlardır. İşte o sapığın videosu:

http://panteidar.wordpress.com/2013/04/12/muhammedin-putlastirilmasi/

.

II – Güllerin ve Yıldızların Efendisi Hz Muhammed İçin Yazılmış Kitap

“Sevgili okurlarım…

Hemen Kitap’tan çıkan “HZ. MUHAMMED YAŞIYOR MU?” adlı yeni kitabımı sizlerle paylaşmayı çok arzu ederim. Kitabımızın bu hafta sonuna kadar tüm Türkiye’de öncelikle Kitapsan ve D&R gibi seçkin kitapevlerine ulaşmasını bekliyoruz. Eğer henüz ulaşmamışsa, kitapevlerinden ya da Hemen Kitap’ın internet satış mağazasından sipariş edebilirsiniz.

Kitapevlerinde, Peygamber Efendimiz ile ilgili yazılmış pek çok kitap vardır; ancak yazık ki konuya dair yazılan her yeni kitap daha önce yazılmış olanların sıkıcı bir tekrarı gibidir ve alışılagelmiş kimi klişeleri bir türlü aşamamaktadır. Bu kitap ise, yazınsal tarzı, düzeyli ve akışkan dili ve içerdiği özgün yaklaşımlar açısından tümüyle bir ilk olmak üzere tasarlanmıştır.

“HZ. MUHAMMED YAŞIYOR MU?”, Güllerin Efendisi’ni daha iyi anlama niyetiyle söz ve davranışlarının birkaç adım ötesine geçmeye çalışan, aşk ve bilginin tutuşturduğu sokak lambaları altında yazılmış mektuplardan oluşan sıradışı bir siyer felsefesidir. O’nunla dostça bir dertleşmedir. Asıl amacı ise, yine kendisine ait olan “Peygamberler kabirlerinde diridir” sözü uyarınca halen aramızda dolaştığı inancıyla O’nu çağdaş yaşamın kalbinde resmetmeye ve insan insana ilişkilere getirdiği özgün boyutları açığa çıkarmaya çalışmaktır.

Bunu yaparken, “Kütüb-ü Sitte” gibi güvenilir kaynaklardan yararlandığımı ve olabildiğince pozitif bir dil kullanmayı tercih ettiğimi söylemeliyim. Aslına bakılırsa, Yıldızların Efendisi’nin günlük yaşamını alıcı gözle irdeleyenler açısından, O’nun “başkalarının cenneti olma” ya da “başkalarını mutlu etme” şeklinde özetlenebilecek olan “dürüstlük”, “güvenilirlik” (Elinden ve dilinden emin olunma), “herkesi sevgi ile kucaklama”, “kendi işlerini başkalarına yaptırmama”, “pozitif düşünme ve davranma”, Evren’in Sultanı’nın “varlıklar arasında tek mükemmel” olarak tasarlamış olduğu “insanı ilk sıraya koyarak ona hizmet etme” ve “daima çözümün bir parçası olma” doğrultusundaki etkin ve süreğen tutumlarının yaşamının her adımında sadık kaldığı ve bizlere miras bıraktığı en temel ilkeler olarak billurlaşmış olması bir sır değildir.

Birey olarak, hem kişisel gözlemlerime, hem de birtakım öznel deneyimlerime dayanarak, O’nun halen aramızda dolaştığı, dertlerimizle içtenlikle ilgilenmeyi sürdürdüğü kanısındayım ve tarihin o en özel beşerinin kitapta betimlemeye çalıştığım büyülü dünyasında çıkacağınız yolculuk sırasında bunu duyumsayacağınızdan hiçbir kuşkum yoktur. Ümit ediyorum ki,

“HZ. MUHAMMED YAŞIYOR MU?, mektup-roman tarzında yazılmış olması, O “nezaket simgesi”nin kişisel gelişim ve yüz yüze insani ilişkiler alanına getirdiği özgün boyutlardan hiç değilse bir kısmını açığa çıkarmayı amaçlamış olması, ayrıca bütün bunları klasikleşmiş şekliyle isim ve bildik ilave klişelere bağlı kalmadan farklı bir dille ortaya koymuş olması gibi özellikleri ile sıkıcı resmi sınırların dışına çıkarak alanında yeni bir çığır açmış olsun.

Bu kitap, “Yeryüzünün Seçkini” Hz. Muhammed’e ve o gün yaşadığı toplumda olabildiğince yoksul, sınıfsız, belki isimsiz oldukları halde, sevgi, bilgi ve tevazu ile ellerinden tutarak, son aşamada “sınırsız ve sınıfsız bir yeryüzü” idealinin gerçekleşmesi yönünde insanlığa uygarlık dersleri veren birer yıldız haline getirdiği tüm dostlarına armağan edilmiştir…

http://www.haberkonya.com/koseyazisi.php?id=112

 

Kitap Yazanlara Önerim;

“Yıldızların Tek Bir Efendisi Vardır: O da Allah.”

“İnsanların Allah’a Şirk koşarken bu kadar yaratıcı olmalarına bayılıyorum.. “(Şeytan)

 

III - Alemler Hz. Muhammed İçin Mi Yaratıldı?

(Çok Önemli Bir Not: Aşağıda Sanki Kur’an Ayeti Gibi Sunulan Yazıların Tamamı Hadis / Tasavvuf Kitaplarından Alınmıştır ve Kur’an da Kesinlikle Yeralmamaktadır)

Âdem aleyhisselam, Arş’ta gördüğü nurun mahiyetini sual etti Hak teâlâ buyurdu ki: (Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım) [Mevahib-i ledünniyye]

Allahü teâlâ yine buyuruyor ki:
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim O olmasaydı, seni yaratmazdım) [Hakim]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] “Ya Âdem, onu henüz yaratmadım Nereden bildin?” buyurdu Âdem aleyhisselam da, Arşta “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ya Âdem doğru söyledin O bana insanların en sevgilisidir Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”) [Taberani]

(Allahü teâlâ, İbrahim’i halil edindiği gibi beni de halil edindi) [Mevahib-i ledünniyye]

Şu halde Peygamber efendimiz hem habibdir, hem halildir
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13 sayfasında ve imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 122 mektubunda vardır

Mektubat’ın farisi haşiyesinde, bu hadisin Deylemi’nin Firdevsi’nde bulunduğu bildirilmektedir Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir
Mektubat-ı Rabbaninin 3cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir

Mirac’da Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, (Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de, (Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi (Mirat-i kâinat) denilmektedir”

 

SORU: Dinimiz.islam.com sitesinden alınan aşağıdaki yazıyı değerlendirir misiniz? Yazı şöyle başlıyor:

Sual: Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) buyuruyor. Bu kudsi hadis hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Âdem aleyhisselam, Arş’ta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak teâlâ buyurdu ki: (Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Allahü teâlâ yine buyuruyor ki:
(Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Hakim]
(Ey Resulüm, İbrahim’i halil [dost], seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] “Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”) [Taberani]
(Allahü teâlâ, İbrahim’i halil edindiği gibi beni de halil edindi.) [Mevahib-i ledünniyye]

Şu halde Peygamber efendimiz hem habibdir, hem halildir.
(Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsi hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 122. mektubunda vardır.

Mektubat’ın farisi haşiyesinde, bu hadisin Deylemi’nin Firdevsi’nde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir.

Mektubat-ı Rabbaninin 3.cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir.

Mirac’da Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, (Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de, (Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat) denilmektedir.               “CEVAP: Bu sözlerle ilgili açıklama yapmadan önce, bir Müslüman’ın inancını ilgilendiren konularda nasıl bir yol izlemesi gerekir? Öncelikle bu konuda bilgi sahibi olmamızın bizi bu tür yanlışlardan koruyacağına inanıyoruz.

İnanç konuları dinin sahibi tarafından belirlenir, açık, anlaşılır ve kesin deliller ile ortaya konularak herkesin inanması istenir. İnanç konusunda zanna ve zanni delile yer yoktur. Bu nedenle itikadın tamamı sübut-i kat’i ve delalet-i kat’i olan Kur’an ayetlerinden başka bir delile dayandırılmaz. Bunun anlamı şu demektir: Bizi inanç olarak ilgilendiren bir konu mutlaka Kur’an’dan olacak ve ayetin delaleti de açık ve anlaşılır olacaktır. Bu özelliklere sahip olmayan bir delil ile ifade edilen bir şeye inanmak zanna tabi olmaktır. Müslümanlar zandan şiddetle sakındırılmış ve “zan gerçekten hiçbir şey ifade etmez “(53/28) buyurulmuştur.

Sorunuza sebep olan nakillerin hepsi Kur’an-dışı rivayetlerden oluşmaktadır. Bu rivayetler kimden gelirse gelsin zannidir. Hadis adı altında nakledilen bu rivayetler, peygamber sözü olmaya mani illetler taşımaktadır. Adına Kutsilik eklemekle bir söz kutsi olmaz. Allah’ın elçisine vahyettiği Kur’an’a uygun olmayan bir anlayışı Kur’an-dışı bir yolla söylemesini düşünmek mümkün değildir. Bu anlayışların hiç birisini onaylayan bir ayet bulmanız da mümkün değildir.

Öncelikle, “sen olmasaydın, alemi yaratmazdım” sözünün hadis bile olmadığını söyleyen Molla Aliyyü’l-Kari, “Mevzuat’ül-Ulum” isimli eserinde “levlake lemma halaktül eflak” (sen olmasaydın eflaki/alemi yaratmazdım) metniyle zikretmekte ve “böyle bir hadis metnine rastlanmamıştır” kaydını ilave etmektedir. Yani sözün aslı mevzudur. İslam dünyasında Müslümanların dillerine dolayıp durdukları, birilerini övmek için nice meşhur olmuş sözlerin durumu yakından ele alındığında gerçekleri görmek mümkün olacaktır.

Ne gariptir ki, Allah’ın elçisine bizzat vahyetmiş olduğu kitapta ne Hz. Muhammed (as) için, ne de diğer peygamberlerden biri için buna benzer bir ifade bulmak mümkün değildir. Bizzat peygamberimizin yaptığı hatalarını zikredilerek düzeltilmesine (Tahrim/1-5, Abese/1-10) yer verilirken, Kur’an’da bu tip övgülere yer verilmemesini düşünmeli değil miyiz? Bu tip övgülerin Kur’an’da olmamasının nedeni, bu anlayışların gerçeklerle alakasının olmadığındandır. Allah kitabını tavsif ederken:
“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (4/82)
“Ey insanlar! Rabbinizden size kesin bir delil geldi; ve size aydınlatıcı bir nur indirdik.” (4/174) demektedir.

İşte gelen bu kesin delilde Allah peygamberi için şöyle buyuruyor:
“Ey Resulüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (21/107) Bu ayet “Sen olmasaydın alemi yaratmazdım” anlayışı ile bağdaşmaz, aksine çelişki arz eder. Allah bütün elçilerini insanlık alemine olan merhametinden göndermiştir. Bu nedenle bütün elçiler onun rahmetinin eseri ve gönderildiği aleme rahmettir. Bu konuda hepsi eşittir ve aralarında bir fark yoktur. (2/136) “Onlara deyin ki; ‘Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız.’ ” (2/136) Bu konuda peygamberler ve müminler de farklı değildir. İman edenlerin hepsi aynı inancı paylaşırlar:

“Peygamber, Rabbi’nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin de, hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır.” dediler.” (2/285)

Bunlarla beraber Muhammed (as)’ın da bu elçilerden bir elçi olduğunun, muhtelif ayetlerle anlatıldığını görüyoruz:
“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim geri dönecek olursa, kesinlikle Allah’a bir zarar veremeyecektir. Fakat Allah, şükredenleri yakında mükafatlandıracak.” (3/144)

“De ki: ‘Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka herhangi bir yarar ya da zarar sağlamaya malik değilim. Eğer ben bütün gaybı bilseydim, daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben ancak iman edecek bir kavmi uyarmak ve müjdelemek için görevli bir peygamberim.’ ” (7/188)

Yine O’nun insanlardan bir insan olduğu ise şöyle beyan ediliyor:
“De ki: “Ben, sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana tanrınızın bir tek tanrı olduğu vahyolunuyor. Onun için hep O’na yönelin ve O’nun bağışlamasını isteyin; vay haline o ortak koşanların.” (41/6)

“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (6/50)

“De ki: ‘Ben peygamberlerin ilki değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyuyorum. Ben, sadece açık bir uyarıcıyım.’ ” (46/9)

Peygamberi hala yaşatarak toplantılarına çağıranlara, ortaya koydukları anlayışlarının tasdikçisi olarak gösterenlere de şu ayetler cevap veriyor:
“Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?” (21/34)

“Eğer (Peygamber) Bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (69/44,45,46,47)

“Biz, senden önce de peygamberleri başka türlü göndermedik, kuşkusuz onlar da yemek yiyorlar ve çarşılarda yürüyorlardı. Bir de kiminizi kiminize bir imtihan aracı yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz? Rabbin, her şeyi hakkıyla görendir.” (25/20).Bu ayetlerin sunumundan sonra mevzu bahis olan anlayışları irdelemek istiyoruz.

“Âdem (as) Arşta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak Teâlâ buyurdu ki: (Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]”

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Âdem aleyhisselam Cennet’ten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] “Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, Arşta “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”) [Taberani]

Kur’an’ın gaybi konuları anlatırken “bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Sana vahyetmeseydik sen bunu nereden bilecektin” şeklinde bir usulü hatırlatmaktadır.

“Bu, sana vahy ile bildirdiğimiz gayb haberlerindendir, Ey Muhammed, yoksa, Meryem’i hangisi himayesine alacak diye kalemleriyle kur’a atarlarken de çekişirlerken de sen yanlarında değildin.” (3/44)

“İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin).” (12/102)

“Ey Muhammed, bu anlatılanlar(Nuh as ın kıssası) sana vahiy yolu ile bildirdiğimiz gayba ilişkin haberlerdir. Bundan önce ne sen ve ne de soydaşların bu olayları bilmiyordunuz. Müşriklerin olumsuz tepkilerine karşı sabret; sonuç, kötülüklerden sakınanlarındır.” (11/49)

Bunlarla ilgili bilgisi olmayan peygamberin insanlığın başlangıcında olan olayı vahiy olmadan nereden bilecek, düşünmeli değil miyiz? Söylenenin aksine Adem (as) tövbesiyle ilgili şöyle bilgi verilmektedir:
“Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.” (2/37)

“Allahü teâlâ yine buyuruyor ki: (Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Hakim]”

Bu konuda Kur’an’ın beyanı şöyledir:
“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken başkasını katmayın.” (72/18)
“Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” (1/5)

Bunlarla birlikte Rabbine dua eden peygamberlerin Kur’an’da dua örnekleri vardır. Bunların hiç birinde “Ya Rabbi, bana şunun için, şunun adına bana şunu ver” şeklinde bir dua örneği yoktur. Bu bir tesadüf olmasa gerek!

Yusuf(as)’dan:
“(Yusuf) ‘Ey Rabbim! Sen bana dünya mülkünden nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı Müslüman olarak al ve beni Salih kulların arasına kat!’ ” (12/101)

Zekeriyya (as)’dan:
“(Zekeriyya) Söyle demişti: ‘Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Sana yalvarmakla şimdiye kadar bedbaht olup bir şeyden mahrum kalmadım.’ ” (19/4)
” ‘Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek varislerden endişedeyim. Karım da kısır bulunuyor. Onun için katından bana bir çocuk ihsan et.’ ” (19/5)

İbrahim (as)’dan:
“Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt’in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten sensin, bilen sensin.” (2/127)
“Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira, tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.” (2/128)
“Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin.” (2/129)

Adem (as)’ın duası ise şöyle:
“Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti.” (7/22)
“(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (7/23)

Görüldüğü gibi bunların hiç biri Allah’a yalvarırken bir başkasının ismini zikretmemektedir. Kur’an’da bahsedildiği gibi bir dua örneği de yoktur. Bu ifadeler en hafif ifadeyle Allah ve resulüne yalan isnad etmektir.
“Mektubat-ı Rabbaninin 3.cildinde, (Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım), (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsi hadisleri de bildirilmektedir. Mirac’da Allahü teâlâ, Peygamber efendimize, (Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de, (Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim) dedi. (Mirat-i kâinat) denilmektedir.”

Bu ifadeler yaratanı yarattığına mahkum etmektedir. Akıl ve insaf sahibi bir insanın bunu söylemesi ve kabul etmesi mümkün değildir. Allah bu kadar aciz midir ki, yarattığı bir kuluna mahkum olsun da kainatı yaratmak zorunda kalsın? Allah dilerse kainatı yok edip dilediği gibi yeniden yaratmaya, milyonlarca ‘Muhammed’ yaratmaya kadirdir. O insanların özelliği olan acizlikten ve bütün noksanlıklardan beridir.

Allah bütün varlıkları yaratmış ve onlara çeşitli görev ve sorumluluklar vermiştir. Bu sorumluluklarının bilincinde olanları da itaat ve ibadetlerinin derecesine göre sıralayarak: “…Allah indinde sizin en şerefliniz takvaca en üstün olanınızdır” buyurmuştur.(49/13) Bu derecelendirme tüm insanlığı kapsamaktadır. Her insan bu ölçüye göre kendi yerini bilecektir. Ne kadar itaat, o kadar kıymet ifade ettiğinin bilincinde olacaktır. Bu kıstasla Allah bütün mahlukatın değer ve derecesini belirlemiş; mahlukat içinde insanı, insanlar içinde iman eden ve salih amel işleyenleri; iman ve salih amel sahibi olanlar içinde de peygamberleri en şerefli kimseler olarak vasıflandırmış; insanlar için en güzel örnek olarak göstermiştir. Ama asla ilahlaştırmamış, insan olma vasfını hep zikretmiş, vahyin bilgisinin dışında bir şey bilmediğini, kitabı ve imanı ona vahiyle öğrettiğini beyan etmiştir.

Sonuç olarak bu ve benzeri anlayışlar tasavvuf ekolünün ve geleneğin İslam’a taşıdığı batıl düşüncelerden başka bir şey değildir. Bu hezeyanların kaynağı “ledün ilmi ve batini anlayışlar, keşif ve kerametler ve rüya ve menkıbelerdir.” Bunların, Allah’ın vahyi yanında hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Buna inanan insanlar zanna inanmış olurlar ve “zan ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez.” (53/28) hükmünce Allah indinde hiçbir değer ifade etmezler.

Bu ve benzeri anlayışlara tevessül ederek Müslümanların da Ehl-i Kitab’a benzediklerini görüyoruz. Onlar Peygamberlerini yüceltmek için “Allah’ın oğlu” diyerek ilahlaştırıp örnek olmadan çıkardıkları gibi, Müslümanlar da Muhammed (as)’a olağanüstü özellikler vererek normal bir insan olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar. Bunun sonucu olarak da peygamberi örnek bir insan olmaktan çıkardıklarının farkında olmuyorlar.

Bir şey iki şekilde örnek olmaktan çıkartılır: Birincisi onu değersiz bularak yani örnek alınamayacak kadar değersiz göstererek; ikincisi de insan üstü bir varlık haline getirecek kadar yüceltilerek, örnek alınamaz konuma yükselterek yapılır. Bu halin her ikisi de peygamber için kabul edilemez bir durumdur. Allah onu örnek bir insan olarak gönderdiğini onlarca ayette ifade ederek “üsvet’ül-hasene” (en güzel örnek insan) ilan etmiştir. “Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.” (9/128) “(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir. (9/129)

Onun normal bir insan oluşuna ilk itiraz edenler müşrikler olmuştu ve şöyle demişlerdi:
“Dediler ki: Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça, yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça, yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe, yahut altından bir evin olmadıkça, ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz. De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak elçi olarak gönderilen bir insanım.” (17/90-93)

Ne gariptir ki, o gün müşrikler peygamberi böyle hayal ediyorlardı, bugün ise Müslüman olduğun söyleyenler! Bu işte bir yanlışlık yok mu? Vardır elbette. Her iki anlayış da yanlıştır; doğru olan Allah’ın kitabında anlattığı peygamber anlayışıdır.

Kur’an’daki peygamber: Emredileni yapan, kendisine vahyedilenden başkasını bilmeyen, dini Allah’a has kılan, insanların kalbinden geçenleri bilmeyen, yerin göğün hazineleri yanında olmayan, arpa ekmeği ile bile üç gün arka arkaya karnı doymayan, açlıktan karnına taş bağlayan, Uhud’ta müşriklerin attığı taş ile yanağı yaralanıp dişi kırılan, zırhını giyip savaşa çıkan, tebliğ dönemlerinde her türlü hakarete hedef olan, üzülen-sevinen-mutlu ve huzursuz olan, yiyen, içen, uyuyan, baba, koca ve dede olan, hayatın her türlü mihnetini çeken ve bunların hepsine Allah için katlanan, bizden biri olan ve bizim gibi insan bir elçidir. Abdullah’ın ve Amine’nin oğlu, dedesinin ve amcasının himayesinde yetim ve öksüz büyümüş Muhammed’ül-Emin olmuş, nihayet Rasulullah olmuş bir elçidir.

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, İlâh’ınızın, sadece bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (18/110)

“De ki: ‘Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.’ ” (7/188)

İşte biz böyle bir elçiye iman ediyoruz

http://kurantevhidsunnet.blogcu.com/hz-muhammedi-ilahlastirmak/5387082

.

Hz Muhammed Olmasaydı Kainatı Yaratmazdı

Sual: Kur’an-ı kerimde, (Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdim), (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmeyen, sonsuz mükâfat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin), (Rabbin sana çok nimet verecek, sen de razı olacaksın) mealindeki âyetlerle ve daha birçok âyetle övülen Peygamber efendimiz hakkında bildirilen, (Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) kudsî hadisi için, İbni Sebeciler, Selefîler ve bazı mezhepsizler, (Bu söz, uydurmadır. Hiçbir din kitabında yoktur) diyerek Resulullah’ı aşağılıyorlar. Bu hadis-i kudsî, hangi kitaplarda geçiyor?
CEVAP
Resulullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” üstünlüğünü anlayamayan veya ona düşman olan yahut hadis-i şeriflere uydurma diyen bid’at ehli kimseler, Resulullah’ın övülmesine tahammülleri olmadığı için, muteber kitaplardaki hadislere hemen uydurma diyorlar. Bu hadis-i kudsî ve benzerleri, birçok muteber kitapta bildirilmektedir:
Âdem aleyhisselam, Arş’ta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak teâlâ buyurdu ki:
(Bu nur, gökte Ahmed, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Allahü teâlâ, yine hadis-i kudsîlerde buyuruyor ki:
(Yâ Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismiyle her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.)[Hâkim]

(Ey Resulüm, İbrahim’i halil [dost], seni de habib [sevgili]edindim. Senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.)[Mevahib-i ledünniyye]

Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, “Yâ Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet” diye dua etti. Allahü teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği hâlde, cevabını diğer insanların duyması için] “ Yâ Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?” buyurdu. Âdem aleyhisselam da, “Arşta, La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına, ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün” dedi. Allahü teâlâ buyurdu ki: “ Yâ Âdem, doğru söyledin. O, bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım.”)[Taberanî]

(Allahü teâlâ, İbrahim’i halil edindiği gibi beni de halil edindi.) [M. Ledünniyye] (Demek ki Resulullah, hem Habib, hem Halil olan bir peygamberdir.)

Mirac’da Allahü teâlâ, Resulullah’a, (Senden başka her şeyi, senin için yarattım) buyurunca, Resulullah da, (Ben de, senden başka her şeyi, senin için terk ettim) diye arz etti. (Mir’at-i kâinat)

(Levlâke levlak lema halaktül eflak = Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) kudsî hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhanî hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat’ının 122. mektubunda vardır. Mektubat’ın Farsça haşiyesinde, bu hadisinDeylemî’nin Firdevs’inde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemî de, diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir. Alusi bile(Galiyye) kitabında bildiriyor. Mektubat-ı Rabbanî’nin 3. cildinde,(Sen olmasaydın Cenneti yaratmazdım) ve (O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim) kudsî hadisleri de bildirilmektedir. İkinci binin müceddidi İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Taberanî, İmam-ı Hâkim, İmam-ı Deylemî, Marifetname kitabının sahibi İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevahib-i ledünniyye sahibi imam-ı Kastalanî, Yusuf-i Nebhânî hazretleri gibi büyük zatların, yalan söyleyebileceklerini veya sahih hadisle uydurma hadisi ayırt edemeyeceklerini zannetmek, ne kadar çirkindir.

Bu kadar Ehl-i sünnet âliminin bildirdiği sahih bir hadis-i kudsîyi inkâr edenin, o âlimlere inanmayanın, Resulullah’ın övülmesine tahammül edemeyen bir mezhepsiz olduğu pek açıktır.

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=406

 

Kur’an da Konu Hakkında;

BAKARA 165. İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.

Muhammed Esed Tefsiri;

165.Ama hala Allah’a rakip gördükleri varlıklara inanmayı tercih eden ve onları (yalnızca) Allah’a özgü (olması gereken) bir sevgi ile seven insanlar var: Halbuki imana ermiş olanlar, Allah’ı başka her şeyden daha çok severler. Zulüm yapmaya şartlanmış olanlar, (Kıyamet Günü) azaba uğratıldıkları zaman görecekleri gibi, bütün kudretin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın cezalandırmada ne çetin olduğunu da keşke görselerdi!

 

Al-i İmran:

78. Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap’tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde: Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah’a iftira ediyorlar.

79. Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara: Allah’ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.

80. Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi?

 

Allah Elçisine, “Sen Olmasaydın Kainatı Yaratmazdım” Demiş Olabilir mi?

Allah yarattığı kullarına, akıl ve özgür iradesi verdikten sonra, yinede yalnız bırakmamış, onlara rehberler yol göstericiler göndermiştir. Fakat ne yazık ki biz Rabbin kulları, Allah ın rehberinden istifade etmesini bilememiş, nefsimizin esiri olarak, adeta beşeri putlar yaratmışız kendimize.

Yahudiler ve Hıristiyanlar, Allah ın rehber olsun diye gönderdiği kitaplarında hiç bahsetmediği halde, görev verdiği elçilerini adeta putlaştırarak, Allah ın oğlu yakıştırmasını yapmışlardır. Kur’an da bu konudan bahsederek, bakın ne diyor bizlere.

Tevbe 30:
Yahudiler: “Uzeyr, Allah’ın oğludur.” dediler; Hıristiyanlar da: “Mesih, Allah’ın oğludur.” dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkâr edenlerin sözlerine benzetme yapıyorlar.

Bu yanlış inancın ardı sıra gidenlere bizler, Allah evlat edinmez, O yücedir eşi benzeri yoktur, doğmamıştır, doğrulmamıştır diye cevap veririz, Kur’an dan aldığımız bilgiler ışığında. Bakın Allah evlat edindi diyenlere, Yaradan nasıl bir cevap veriyor.

Bakara 116:
“Allah çocuk edindi.” dediler. Hâşâ! Böyle bir şeyden arınmıştır O! Tam aksine, göklerdekiler de yerdekiler de O’na aittir. Bunların tümü O’nun önünde boyun bükmektedir.

Allah yarattığı kulunu evlat edinmeyeceğini, böyle bir davranıştan arınmış olduğunu söylüyor bizlere. Tam aksine göklerde ve yerde ne varsa Allah a ait olduğu ve onun önünde herkesin boyun eğdiğini söylüyor. Şimdide acaba buna benzer büyük hataları, biz Müslümanlarda farkında olmadan yapıyor olabilir miyiz? Hemen verdiğiniz cevabı duyar gibiyim. Hâşâ asla, Allah evlat edinmez, dediğinizi duyar gibiyim. Peki, yarattığı kulunu evlat edinmeyen, eşi ve benzeri olmayan, yüceliğini hayal bile edemediğimiz, ol dediğinde her şeyin olduğu bir yaratıcı güç, yarattığı kullarından Habib, Halil yani sevgili, dost, arkadaş edinir mi? Hadi bakalım şimdi bu soruma, nefsinizde cevap veriniz.

Ne yazık ki bizler, diğer ehli kitabın yanlışlarına öyle bir düşüyoruz ki, belki de onlardan daha büyük bir yanılgı içindeyiz. Allah evlat edinmez diyoruz, ama bugün bizler, evlat edinmekten hiçbir farkı olmayan, hatta daha da ileri gidercesine bakın neler söylüyoruz. Aşağıdaki sözleri Allah ın söylediğine inanıyoruz, Kur’an da tek kelimesi geçmediği halde.

(Ey Resulüm, İbrahim’i Halil [dost], seni de Habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.) [Mevahib-i ledünniyye]

Ne dersiniz, Allah evlat edinmez ama yarattığı kulları içinden dost, sevgili, arkadaş edinir mi? Birde yarattığı âlem bir tarafa, sen bir tarafasın şeklinde sözler söyler mi? Sen olmasaydın bu âlemi yaratmazdım, senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım demiş olabilir mi? Kur’an ın özüne, ayetlerine ve Rahmanın eşsiz, tarifsiz yüceliğine, uyuyor mu bu sözler?

Bizler Allah evlat edinmez dedikten sonra, nasıl olurda Allah yarattığı kulları arasından peygamberimizi dost, sevgili edindi deme yanlışını gösterebiliriz? Bunu düşünen var mı? Bu bilgiler Kur’an da olmadığına göre, bizlere hangi emin yoldan geliyor da, bizler hiç şüphe duymadan iman ediyoruz?

Hz. İsa Allah ın oğlu demekle, yazdığım ve kutsi hadis adı altında geçen yukarıdaki hadisin, bir birinden farkı var mı? Hıristiyanların Hz. İsa Allah ın oğlu diye inanmaları ile bizler onların yaptıkları bu büyük hatadan daha ileri giderek, Peygamberimiz olmasaydı Allah bu âlemi yaratmazdı, düşüncesine inanırsak, hataların en büyüğünü yapmış olmaz mıyız sizce?

Bizler rivayetleri, sanıyı Kur’an ın ne yazık ki önüne geçirerek, dinden ne derece uzaklaştığımızın farkında bile değiliz. Hâlbuki Allah yeryüzündekilerin tümünü, kimler için yaratığını apaçık bakın nasıl söylüyor.

Bakara 29:
O Allah’tır ki, yeryüzündekilerin tümünü sizin için yarattı. Sonra göğe saltanat kurdu da onları yedi gök halinde düzenledi. O Âlim’dir, her şeyi çok iyi bilir.

Ne dersiniz sizce Kur’an ayetlerine, kutsi hadis diye nakledilen bu sözler uyuyor mu? Ne yazık ki kutsi hadis adı altında, Kur’an a eş tutularak, toplum öyle bir aldatılıyor ki, Yahudileri de, Hıristiyanları da bu konuda geride bırakıyoruz.

Aşağıdaki bilgilere ve düşünceye inandığımızda, sizce Kur’an dan uzaklaşıp, bir meçhule doğru gitmiş olmuyor muyuz?

Arş üzerinde, cennetteki her şeyin üzerinde benim ismim vardır.

Hadisi şeriflerde buyuruluyor ki;

Adem aleyhisselam cennetten çıkarılınca, ya Rabbi Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet diye dua etti.

Allahü teala ise,( Ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için) Ya Âdem onu henüz yaratmadım nereden bildin? Buyurdu.

Âdem Aleyhisselam da, Arşta”La ilahe illallah Muhammed ün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi.

Allahü teala buyurdu ki: “ Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı, seni yaratmazdım”

Cennette her ağacın yaprakları üzerinde, la ilahe illallah Muhammed ün Resulullah yazılıdır.

Allahü Teâlâ yine buyurdu ki:

Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile her ne isteseydin kabul ederdim. O olmasaydı seni yaratmazdım.

Mirac’da Allahü teala, peygamber efendimize,( Senden başka her şeyi senin için yarattım) buyurunca, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem de,( Ben de senden başka her şeyi, senin için terk ettim) dedi. ( Mirat-ı Kâinat) denilmektedir.

Acaba bu bilgilerin nerelerden bizlere ulaştığı konusunda, hiç düşünen var mı? Hiç sanmıyorum, akıl bir kenara bırakılmış, edindiğimiz velilerin peşi sıra öyle bir gidiyoruz ki, bataklığın içinde çırpındığımızın bile farkında değiliz.

Hâlbuki Allah bizleri çok açık uyararak, hakkında bilgin olmadığı, yani emin olmadığın şeyin ardına düşmeyin, sizleri sorumlu tutarım demişti. Emin olacağımız bilgininde Kur’an olduğunu ve onun ipine sarılmamız gerektiğini de, birçok kez Kur’an da tekrar etmişti bizlere.

Allah bir ayetinde, biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık diyerek, hakka batıl karıştırmamamız için uyarır bizleri. Ama bizler yukarıdaki bilgilerin, Kur’an da olmadığını bildiğimiz halde, hiç araştırma gereği dahi duymadan, inanmakta sakınca bile görmeyiz. Çünkü bizler inancımızda, imanımızda Kur’an ı yeterli görmeyiz de ondan.

Yine Yaradan Araf suresi 33. ayetinde, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır diye verdiği hükmü, unuttuk mu yoksa?Halbuki Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum diye uyarmamış mıydı bizleri? Bu ayetleri hatırlayan, duyan yok mu?

Tüm bunları söylediğimizde, bu bilgilere inananlar şunu söylüyorlar. İslam âleminin büyük bir çoğunluğu buna inanıyor. Bir akıllı azınlık siz misiniz, diye karşılık veriyorlar. Yaradan bunlara da cevap veriyor ve bakın Kur’an ın dışından rivayetlerle dine hüküm koyanlara, yani sanıya iman eden çoğunluğa nasıl cevap veriyor.

Enam sur. 116:
Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan, seni Allah yolundan saptırırlar. Sadecesanıya yarlar onlar ve sadece saçmalarlar.

Demek ki, çoğunluk öyle inanıyor demek büyük hata. Daha da büyük hata, emin olmadığımız rivayet, sanı yani zannetmek, emin olunmayan bilginin ardı sıra gidenler için, Yaradan ın söyledikleri çok dikkat çekicidir. Onlar sadece SAÇMALARLAR diyor.

Peygamberimiz gayb konusunda, Allah ın Kur’an da bildirdiği dışında hiçbir gaybı bilgisi olmadığını söylüyor bizlere. Bakın birkaç örnek.

Neml 65:
De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.

Hud 123:
Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

Enam 50:
De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

Yukarıda ki ayetlerle, bizlere rivayet edilen hadisler birbirini onaylıyor mu? Peygamberimiz, bana bildirilen dışında gaybı ben bilmem diyor. Ama biz peygamberimizin söylediğini iddia ettiğimiz (Arş üzerinde, Cennetteki her şeyin üzerinde benim ismim vardır.) sözlerine inanabiliyoruz. Daha çok detaylar verilen bilgiler, acaba nereden alındı? Kimler verdi Kur’an ın tek kelime bile bahsetmediği bu bilgileri bize diye, hiç düşünmüyor muyuz?

Bizler İslam ı günümüzde öyle bir yaşıyoruz ki, cahiliye dönemini aratmıyor. Kur’an devre dışı kalmış, rivayetlerle İslam yaşanır olmuş.

Şükürler olsun ki elimizde dimdik duran, Rabbin korumasında, hesabını vereceğimiz FURKAN var. Varda, ondan istifade eden, onu anlayarak okuyan, üzerinde düşünen var mı, işte orası önemli.

İslam toplumu, ne yazık ki büyük bir yanılgının ardı sıra giderek, Kur’an ı devre dışı bıraktığının farkında bile değil. Edindikleri velilerin kitapları, toplumun elinden düşmüyor. Kur’an peygamberimizin mahşer günü söyleyeceği gibi, ne yazık ki devre dışı bırakıldı.

İslam toplumu olarak, halimiz hiçte iç açıcı değil. Ne olur affet bizleri Rabbim.  Gözlerimizdeki, gönlümüzde ki gaflet perdesini kaldır bizlerden. Yaptığımız hatalarımızı görmemizi sağla bizlerin. Böyle devam ederse, geçmiş kavimlerin uğradığı cezalardan, bizlerde asla kurtulamayacağız.

Saygılarımla

Haluk GÜMÜŞTABAK

http://www.diniyazilar.com/2012/04/allah-elcisine-sen-olmasaydin-kainati-yaratmazdim-demis-olabilir-mi/

 

Hz Muhammed Yaratılmasaydı Alem Yaratılmazmıydı? 

“peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.” (bakara 285.ayet)

“Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve peygamber’e uyduk.Artık bizi (hakikate) şahitlik edenlerle beraber yaz.” (ali imran 53.ayet)

Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç inkârı emreder mi? (ali imran 80.ayet)

Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükafatlandıracaktır. (ali imran 144.ayet)

peygamberin üzerine düşen ancak tebliğdir. Allah sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de bilir. (maide 99) ”

.

IV - İbni Teymiye: “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resûlullah’a da yer bırakır

İbni Teymiye’ye Nasıl Bir Gözle Bakmalıyız

SORU: Selamünaleyküm…

Hocam İbni Teymiye ile ilgili sohbetinizi dinledim. Sohbeti dinleyen ona hayran olur… Ancak şöyle bir durum var ki şu soruların cevabını bulamadım.

Allahü Teâlâ’nın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir. (İbni Hacer-i Mekki – Fetava-ı hadisiyye)

İbni Teymiye, Kitab-ül Arş isimli eserinde, “Allah Arş’ın üzerinde oturur, kendisi ile beraber oturması için Resûlullah’a da yer bırakır.” diyor. Essırat-ul Müstakim kitabında da ibni Abbas gibi büyük sahabilere kâfir demiştir. (Keşfüzzunun) El-Ubudiyyet kitabında ise Allahü Teâlâ’nın ismini zikretmenin bid’at ve dalalet olduğunu bildirmekte.

Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner.” dedi. (İbni Batuta -Tuhfetünnüzzar tarihi)

Kaza namazı kılmak lazım değildir, derdi. Hâlbuki dört mezhepte de farzdır. Cehennem azabının sonsuz olmadığını söylerdi. Kâfirlerin cehennemde sonsuz kalacaklarına dair birçok âyet-i kerime vardır. (Bakara 81, Ahzab 65, Fussilet 28, Zuhruf 74)

Ömer çok yanılmıştır, diyerek, İmam-ı Ahmed’in bildirdiği “Allahü Teâlâ, doğru sözü, Ömer’in dili üzerine koymuştur. O hiç yanılmaz.” hadis-i şerifine karşı gelmiştir.

İbni Hacer-i Askalani hazretleri buyuruyor ki: İbni Teymiye “Kabri Nebeviyi ziyaret için sefere çıkmak haramdır. Hazreti Ali iman ettiği zaman çocuk olduğu için Müslümanlığı sahih olmadı. Hazreti Osman malı çok severdi” diyerek ashab-ı kiramın büyüklerine dil uzattı. Ed-Dürer-ül-Kamine hâşâ Allah’ın Arş’ın üstünde olduğunu ispat etmek için diyor ki: Allah dilerse, bir sivrisineğin sırtına yerleşir de sivrisinek Onun kudreti ve rububiyetinin lutfu ile Onu yüklenip kaldırır. Böyleyken Allah Arş’ın üzerine nasıl yerleşmez? (Beyan Telbis el-Cehmiyye, 1/568)

İbni Battuta, ibni Hacer-i Mekki, İmam-ı Sübki, kendi oğlu Abdulvehhab, İzzeddin bin Cema’a, Ebu Hayyan Zahiri, Zahid-ül Kevseri, Yusuf-i Nebhani, İmam-ı Şarani, Ahmed bin Seyyid, Zeyni Dahlan, Şeyh-ül-İslam Mustafa Sabri Efendi gibi nice âlimler İbni Teymiye’ye reddiyeler yazmışlar, dalalet ve küfürlerini açıklamışlardır. Üstad Necip Fazıl da 14. asrın irşad kutbu seyyid Abdülhakim Arvasi, “İbni Teymiye dini içinden zedeleyen mülhiddir.” buyurdu, diyor. (Türkiye’nin Manzarası)

Yanlış anlamayın ben bunları tenkid için yazmadım ki zaten ben de bu konuları internetteki bir siteden okudum… Size soruyorum çünkü hep, “Bir Müslüman’ın kalbinin rahat etmesi önemlidir.” diyorsunuz…Biliyorum diyeceksiniz ki geçmişi bırakalım mezar karıştırıcısı olmayalım…Evet haklısınız ama bu konu çok başka…Birçok âlimin reddiyeler yazdığı kişiyi en güvendiğim hocam övüyor ve ben bunu gerçekten bilmek istiyorum…Sonuçta sohbette de dediğiniz gibi bugün bütün reformistler Teymiyecidir…Bizler yanlış tanıdı isek yukarıda yazılanlar nedir? Bir de neden bütün âlimler reddiye yazsın ki? Ne alıp veremedikleri var?

CEVAP: Selamünaleyküm.

Zikrettiğiniz sözlerin önemli bir bölümü sözü edilen kitaplarda olmayan şeylerdir. Ümmet’in bölünmüşlüğünden zevk alanların yaygaraları ile meşgul olamayız. Bu birinci husus. İkinci husus da şudur: İbni Teymiye, olduğu gibi insandır. İnsan! Hata da eder, cinayet de işler; insan bu! Hata etmez bir evliya değil ki! İbni Teymiye, İslam’ın ancak iyi bir cihatla yaşanabileceği fikri ile hareket eden hareketli bir kişiliğe sahiptir. Rahat bozan herkes gibi tenkit edilmiştir. Sözünü ettiğiniz isimler, onu tenkit ettikleri gibi onları da tenkit edenler olmuştur. Kimsenin sözü âyet değil, hadis değil… Biz, Ümmet’imizden olan herkese yüreğimizi açmakla hiçbir şey kaybetmeyiz. Bu kardeşiniz, İbni Teymiye’nin basılı olan bütün eserlerini okumuştur. Onu okudukça bende dört gelişme oldu. Birincisi, fıkhı ve Ebu Hanife’yi daha iyi anladım ve daha çok sevdim. İkincisi, içimde bir cihat duygusu kıpır kıpır oldu. Yapamadığımı özler oldum. Üçüncüsü, Kur’an ve Sünnet’e bağlılığım arttı. Kur’an okumak bana heyecan verir oldu. Dördüncüsü, bilhassa Şia’nın üzerinde derin tenkitlerim oldu. Ashabı kiramı başta Ebu Bekir, Ömer radıyallahu anhüm olmak üzere adlarını anmaya kıyamayacak kadar sevdim. Ben İbni Teymiye’den böyle etkilendim. O anlatılanları ben neden onun kitaplarında görmedim acaba? Mesele, İbni Teymiye meselesi değildir. Bazıları kaza haberi seven gazeteci mantığı ile dine ve mü’minlere baktığı için sorun ve tartışma peşinde olabilirler. Bilemem, herkes kendinden mesul olacaktır. Allah içimizi dışımızı Kur’an heyecanı ile doldursun.

Nureddin Yıldız

http://www.fetvameclisi.com/fetva-ibni-teymiyeye-nasil-bir-gozle-bakmaliyiz-15134.html

.

V – Fethullah Gülen: Hz. İsa, Hz. Muhammed’in Oğlu Olabilir

hz isanın babası hz muhammedmidir

Meryem, 19/17

“Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem sûresi, 19/17)

Hz. Meryem, ailesinden ayrılarak kaldığı yere nispeten daha bir doğuya çekildi; çekilmekle de kalmadı, ailesi ile kendi arasına bir sütre ve perde koydu. Bu asude ve kimsesiz yerde, insanlarla kendi arasına bir engel ve perdenin yerleştirilmesi, onun kadınlık hâllerini hissettirmeme hassasiyetinden, temizlenme ihtiyacından olabileceği gibi, sessiz bir ortamda ibadeti, teveccühü ve en mükemmel şekilde bir konsantrasyon yakalama adına da olabilir ki, siyakı bezeyen kelimeler bu mülâhazalara açık gibidir… Evet işte onun, bu ölçüde bir cismanî ve ruhanî nezaheti benliğinin derinliklerinde tastamam duyması sonucundadır ki, 5الطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّب۪ينَ mantukunca, lebrîz edilmiş bu ruh ve tertemiz bir hâl almış o atmosferde, yeni bir ruh mesajıyla gelen Hz. Ruh temessül edivermiştir. Bununla insanlık yeniden dirilecek ve kıyamete kadar da bu dirilişler birbirini takip edecekti.

Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler, âyet-i kerimedeki “…ruhumuzu gönderdik…”diye belirtilen ruh’un Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur’ân “ruh” tabiri kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimiz’in ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helâl olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi, zira O bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu.[6]Bu açıdan da “ruh”un Efendimiz’in ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ancak bu kat’î değildir, sadece bir ihtimaldir. İhtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler.

[5] “Temiz kadınlar temiz erkeklere yakışır.” (Nur sûresi, 24/26.)
[6] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, 8/258.

http://tr.fgulen.com/content/view/1568/98

 

Ekşisözlük:

fethullah gülen’in yine, “oğlum var ya” tarzındaki iddialarından birisi gibi geldi bana. bilemedim ben.

“oğlum var ya, hz. isa’nın babası hz. muhammed olabilir lan!”

 

kesinlikle katıldığım düşünce. on yılı aşkın bu mesele üzerine kafa yoruyordum şuan yaşadığım aydınlanma paha biçilemez.

 

hayatinda kur’an okumamis olmak ya da sapitip sapiklara karismakla mumkun olacak iddia.

ne pis bir iddia.

 

“hatta zorlasan ben bile olabilirim” diye devam etmesi muhtemel cümle. votka, tekila falan aç karna çarpıyor tabi..

not: ateistim.

 

(bkz: isa tanrı’nın oğlu)
(bkz: meryem isa’nın annesi)
(bkz: muhammed isa’nın babası)

eşeyli üreme denklemi: baba+anne=çocuk

baba=tanrı
anne=meryem
çocuk=isa

iddia;
baba=muhammed

tanrı=muhammed

 

degisik bir fikir, fakat ‘dinler arasi diyalog’a zarar vermez mi bu? yani git simdi papa’ya : ‘sizin lord jesus’un anasi meryem var ya, bi ihtimal bizim peygamberden peydahlamis onu.’ diye anlat, o elindeki egri sopayla kovalar vatikandan disari, hirsini alamaz hacli seferi baslatir hatta.

bu teolojik meseleler hakkinda fikir yurutme olayi tehlikeli bir yandan, bugun bir hocaefendi kiymeti olmasa da yazayim diye bir fikir atar ortaya, bir sure sonra ‘o hocaefendi soylediyse hikmeti vardir’ olur, bir bakmissin on yil sonra ‘kutlu peydahlanma haftasi’ kutluyoruz, isa aleyhisselam icin regaib kandili bir nevi.

 

fethullah hocaefendi’nin çağdaş fransız felsefesinin ve postmodern düşüncenin öncülerinden derrida‘ya ilham kaynağı olduğunun ve yapıbozumunun asıl atası ve kurucusu olduğunun sağlam kanıtıdır. (bkz: deconstruction) yıllardır söylüyoruz inandıramıyoruz, alın ulan, bu da mı gol deyil.

derrida amca la carte postale (posta kartı) adlı eserinde platon ve sokrates‘i ele alarak tarihsel öncelik-sonralık mefhumlarını kurcalar. eline geçen bir karttadaki ortaçağdan kalma çizimler aracılığıyla sokrates’in platon’dan sonra geldiğini vehmederek tarihsel akışı tersyüz eder. bu ve benzer çözümlemeleri pek deyişik, oh mon dieu, pek yaratıcı bulan entel dantellerimiz, işbu düşünce ve analiz akımının ağababasının fethullah hocaefendi olduğu gerçeğinden köşe bucak kaçarlar. bu hakikatle yüzleşemeyecek kadar cibilliyetsizdirler!!1 sonra da way efendim bu topraklardan felsefe, düşün çıkmıyor… nah çıkmıyor!!!!11

 

dinsel bir konudan bahsederken ‘ihtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler’ gibi ironik bir cumle kullanabilen insanlarin bir argumani.

 

yusuf’un nişanlısı, 13-14 yaşındaki, bakire meryem’in islam peygamberinden hamile kaldığını iddia etmektir.

efsaneye göre, ”tanrı’nın annesi” meryem, yaklaşık 2 bin sene önce isa’yı dünyaya getirmiştir.

hz. muhammed ise 571 doğumludur!

(bkz: hz. muhammed’in mucizeleri)

 

tarafsız bir şekilde linke tıklayıp, açıklamayı okuyup, başlık ve entry içerisinde yanlış anlaşılabilecek olan iddia. açıp okuyunca görüyorsunuz ki bu ‘ruh’ dediğimiz muhammed peygamberimiz olabilirmiş, “evet bu da muhtemeldir; zira hz. meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. bu itibarla da gözlerinin içine başka hayal girmemişti ve girmemeliydi de. ona sadece kendisine helâl olan biri bakmalıydı. o da olsa olsa efendimiz olabilirdi” diye açıklanmış; ama bu ‘helal’ olan birinin helal olma şartları da belirlenmemiş; yani musa peygamber de olabilir, ibrahim peygamber de, hatta bizzat isa peygamberin kendisi de, hatta başka bir mümin kul da. bunlar bu sözün doğal sonuçları ve yine doğal sonuç olarak şu da çıkıyor ki, “allah insana ruh üflememiş miydi, yani o ‘ruh’ allah’ın bir parçası ya da ondan gelen bir şey değil miydi? o zaman isa peygamberin babası allah da olabilir.” demeye getiriliyor haşa; kuran’ın bozulmuş, değiştirilmiş dediğine “olabilir.” deniyor kısacası.tüm bunların çıkarıldığı da şu ayet: “meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.”"sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de biz ona ruhumuzu gönderdik, sonra o [ruhu getiren elçi], ona [meryem’e] mükemmel bir beşeri örnek verdi.”ayrıca; isra 85:”ve sana ruhtan soruyorlar. de ki: “ruh rabbimin emrindendir/ işindendir. size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.”

ciddiyse sahibinin çok büyük oranda zamanlama eksikliği olan cümledir. ciddi değil ise de aynı tez geçerli olabilir. hz muhammed in zamanda yolculuk yapıp 14 yaşındaki meryem i hamile bırakması iddiası için dini temelli bir tez beklemiyor değilim açıkcası. yarın bigün alemlerin efendisi allahın emriyle 600 yıl öncesine gitti vs vs diye de saçmalanabilir.

https://eksisozluk.com/hz-isanin-babasi-hz-muhammed-olabilir–3670639?p=8

 

Fethullah Gülen Hz. İsa, Hz. Muhammed in oğludur diyor iftirasına cevap

İDDİA :   Hristiyanlar Hz. İsa Allah’ın oğludur diyor. Hocaefendi Hz. Muhammed’in oğludur diyor… Fethullah Gülen, Hz. Peygamber ile Hz.Meryem’in nikahlandığını iftira ediyor.

Bütün tefsirler bunu Cebrail (as) olarak ifade ediyorlar. Fakat âyette “Ruh” tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise, ihtilafın çerçevesini aşkın ve Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir. Bu açıdan da “Ruh” Efendimizin (sav) ruhu da olabilir. Fakat, bu kat’i değildir, bir ihtimaldir. İhtimaller ise, delillerle takviye edilecekleri an’a kadar kat’iyet ifade etmezler. [ Fasıldan Fasıla 1, M.Fethullah Gülen, Nil Yayınları, 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 197 ]
CEVAP :  Değerli Kardeşimiz;

Hocaefendi Hz. İsa, Hz. Muhammed in oğludur demiyor. Meryem sûresi, 19/17 ayetlerini tefsir ederken âyet-i kerimedeki ”…ruhumuzu gönderdik…” diye belirtilen ”Ruhun tayininde ihtilaf vardır” diyor. Kendisi burada hangi görüşte kesin kanaati olduğunu söylemiyor.

Burada söylenecek fazla bir şeyin olduğunu düşünmüyoruz. Çünkü, hoca efendi kendisi de “Bu açıdan da “ruh”un Efendimiz’in ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ancak bu kat’î değildir, sadece bir ihtimaldir. İhtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler” diyor. Yani bunun doğruluğunu gösteren kesin bir delilin ellerinde olmadığını söylüyor.

Yine onun da işaret ettiği gibi, alimlerin cumhuruna göre, buradaki “Ruh”tan maksat Hz. Cebrail’dir.” Bu görüşe kesin nazarıyla bakılabilir…

Hocaefendinin yazısını da değiştirmişsiniz… Örneğin; “Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler” ifadesini “Bütün tefsirler” olarak çarpıtmışsınız. Başka çarpıtmalarda yapmışsnız.

Tamamının bulunduğu orjinal link aşağıdadır.

http://tr.fgulen.com/content/view/1568/98

Ayrıca ”Hz. Peygamber ile Hz.Meryem’in nikahlandığını iftira ediyor” demişsiniz. Bu bir iddia değil ki Hadis-i Şerif. İşte hadisin tam metni ve kaynağı:

“Allah İmran kızı Meryem’i Firavun’un hanımı Âsiye’yi ve Musa’nın kızkardeşi Gülsüm’ü Cennette bana zevce olarak vermeyi hükmeyledi.” (İbni Mâce Tercümesi 10: 649.) (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebir, 8/258.)

İDDİA :    Bu hadis uydurmadır.

CEVAP :   Değerli kardeşimiz;

Uydurma hadise sahih demek ne kadar tehlikeli ise, sahih olan hadise uydurma demek, Resulullahın mübarek sözünü yalanlamak olacağından en az onun kadar tehlikelidir. Verdiğimiz hadisin kaynağını belirtmiştik, kendimiz uydurmadık. Ehli sünnet alimlerin hiç birisi uydurma hadisi eserlerinde yer vermemişlerdir. İbni Mace zamanındaki ve daha sonraki asırlarda yetişen hadis âlimlerince sika (güvenilir) olduğu bildirilmiştir.

Siz, günümüzün mezhepsizlerinin etkisinde kalıp bir takım haricilerin bütün hadislere olan güveni sarsmak için saptığı yola sapıyor ve elinizde hiç bir delil olmadan sırf işinize gelmediği için bir hadise uydurmadır diyebiliyorsunuz. Bazı iyi niyetli kardeşlerimiz de islam düşmanlarının oyunlarına geliyor ve güvenilir kaynak olarak sadece Kuran-ı Kerimi göstermek islam dinini içini boşaltma çalışmalarına bir çok sahi hadise uydurma damgasını vurarak destek oluyorlar.

İDDİA :    Hoca sevgisini aşırılışa vurmuş ilah edinmiş müridlersiniz.

CEVAP :   Değerli kardeşimiz;

Bizim hiç bir islam alimini ilah edindiğimiz filan yok ama siz kişisel kin öfke, şahsi nefret hislerinle muhalefet olayını gıybetçilik ve iftiracılığa götürüyorsunuz. Bu davranışınızla önce kendinize sonra dünya ve ahiretine zarar veriyor ve müslümanlar arasında fitne fesafın yaygınlaşmasına yol açıp din düşmanlarına yardım ediyorsunuz.

İDDİA : Burada hangi görüşte kesin kanaati olduğunu söylemiyor. Peki niye söyleyemiyor?

CEVAP :: Değerli kardeşimiz;

Dediğimiz gibi hocaefendi kesin kanaatini ifade etmiyor çünkü hocaefendinin ifade ettiği gibi, ”İhtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat’iyet ifade etmezler”. Hocaefendinin bu ihtmalinin zayıflığından bahsetmiş olması bizim ”Ruh”tan maksat Hz. Cebrail’dir” görüşümüzü değiştirmemiştir.

İDDİA : Peygamberimiz bir ölümlü yani bir insan ve hz. meryem zamanında doğmamış olan bir insan hakkında bu bir ihtimaldir bile demeniz peygambere iftiradır. Peygamberimiz ruh değildir bir insandır.

CEVAP : Değerli kardeşimiz

Peygamberimiz (s.a.v.) Hz Meryem zamanında doğmadığı doğrudur zaten doğmuş olduğunu iddia eden yok. Ancak zaten Meryem sûresi, 19/17 ayetinde ”…ruhumuzu gönderdik…” ifadesinde bir ruhtan bahsediyor.

“Ruh” tan maksat ”Hz. Cebrail” dir dendiğinde ”Hz. İsa, Hz. Cebrail’in oğludur diyorlar” ifadesine ulaşmıyorsun da, ”Ruh” tan maksat Hz. Muhammed olunca ”Hz. İsa, Hz. Muhammed’in oğludur diyor” ifadesine nasıl ulaşabiliyorsun? Bu açıkça sizin iftiraya yeltendiğinizi göstermiyor mu? Hz İsa’ nın babasının kim olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Çünkü Hz İsa’nın dünyaya gelişinin babasız olduğu Kuran-ı Kerim de çok açıkça ifade edilmiştir. İhtilaf Fethullah Gülen hocaefendinin de belirttiği gibi  Ruhun tayinindedir. Bu ihtilafı da ilk kez Fethullah Gülen ortaya çıkarmış değildir.

Hz Meryem in yaratıldığı devrinde Peygamberimizin olmadığını iddia ederek asıl siz iftira atıyorsunuz. İlk yaratılan ruh peygamberimizin ruhudur. İşte bir hadis

“Âdem henüz yaratılış çamuru içinde yoğrulmakta iken, ben Allah katında peygambe.rlerin sonuncusu olarak takdir edilmiştim.”… Hakim, Müstedrek, 2/453; Ahmed, Müsned, 4/127, 128; İbn Hıbban, Sahih, no: 6404; el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 32114.

“Hz. Rasulullah s.a.v.’in peygamberliği Hz. Âdem a.s. yaratılmadan önce sabit olmuştur. Bu hadisi Hz. Rasulullah’ın sadece Levh-i Mahfuz’a ileride gelecek bir peygamber olarak yazılması şeklinde anlamak uygun ve doğru değildir. Çünkü bütün peygamberler aynı şekilde Hz. Âdem yaratılmadan önce Levh-i Mahfuz’a peygamber olarak yazılmışlardır. Hz. Rasulullah s.a.v.’in kendisine has bir özellik olarak zikrettiği bu durum, özel bir hali anlatmak içindir. O da Hz. Rasulullah’ın ruh-u şerifiyle ve hakikatiyle mevcut olup, peygamber olarak ilan edilmesidir.

Peygamber Efendimiz (A.S.M.), “Ruhlar, toplanmış cemaatler gibidir. Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar, iyi anlaşırlar. Tanışmayanlar ayrılırlar pek anlaşamazlar” buyurmuştur. (Buhari, Enbiya, 2; Müslim, Birr, 159; Ebu Davud, Edeb, 19.)……

Hadis- Şerif, insanların dünyaya gelmeden bir yerlerde tanışıp kaynaştığını haber vermektedir. Ruhların yaratılmasının bedenlerden önce olduğu anlaşılıyor.

Bu durum Peygamberimiz (s.a.v.) in ruhuyla Hz Meryem a.s. ın ruhunun dünyaya gelmeden çok önceden karşılaşmış olma ihtimalini sıfır olmadığı anlamına geliyor. Bir ihtimalin yokluğunu ispat etmek imkansızdır.

İslam alimlerinin büyük çoğunluğu ”…ruhumuzu gönderdik…” ifadesinde Hz Cebrail olduğu üzerinde ittifak etmişse, hocaefendi de diğer ihtimalin zayıflığından bahsetmişse bize düşen Ruh tan maksadın Hz Cebrail olduğuna inanmaktır.

Bunun üzerinde nasıl fitne çıkarırım diye planlar yapanların müslümanların iyiliğini ve uhuvvetini düşündüklerini hiç sanmıyorum.

http://iftiralar.blogcu.com/fethullah-gulen-hz-isa-hz-muhammed-in-ogludur-diyor-iftirasina/9580217

 

Fethullah Gülen Hz.Meryem ile Hz.Muhammed’i Neden Nikahladı?

Konu benim gündemime Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın “Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm” başlıklı makalesi ile girmişti. (İslâmi Araştırmalar, c.20, sy.3, syf.290, TEK-DAV Yayını, Ankara, 2007)

Şöyle ki;

“Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar” adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:

“Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü ” (Meryem Suresi-17.Ayet)

Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:

“Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de: “… ruhumuzu gönderdik… ”diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kur’an “Ruh” tabirini kullanıyor; ruh’un tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir…”(Fethullah Gülen: Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)

Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat’iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kur’an’a aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?

Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?

Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?

Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur’an ayeti varken!

Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam’da “nass’ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz” iken yani kesin muhkem Kur’an ayeti’nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam’a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- “O, Hz.Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu.” diyor.

Gülen’in sözünü ettiği işâret, Kenzu’l-Ummal’daki bir rivayettir.

Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, ‘cehennemde kendine yer hazırlamaya’ karşılık geliyor.

Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,

Hz. Peygamber’in Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahiret’te, Cennet’te olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki’ nin “Kenzu’l-Umma -l” (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygamber’e isnad edilen söz şudur: “Sa’d İbn Cünade’den, Allah Resûlü dedi: Cennet’te Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavun’un hanımı ve Musa’nın kız kardeşi ile evlendirecek… ” Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mu’cemu’l-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmu’a, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sitte’de bile yok.)

O zaman sorun ne?

Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed’i Neden Nikahladı?

Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsa’nın babasının yani Hz.Meryem’in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABD’de olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?

İşte burada ‘Emperyalizm’in Dinler Arası Diyalog Operasyonu’ ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor…

Yoksa İslam’da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen’in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.

Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!

O halde?

“Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi” gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm’in Dinler arası Diyalog Operasyonu’na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsa’nın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı “evlendirmeye ” yönelik girişim şüphesi doğuyor.

Kur’an-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere ‘bana bir beşer dokunmadığı halde…’ diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABD’de yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülen’in ‘Hz.Meryem’e ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir’ imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizm’in Dinler Arası Diyalog Operasyonu’na Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?

Evet, bu konuyu Kur’an’a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve “Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!” der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben “bana bir beşer değmedi” dediğini öğreniriz.

Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen’in sorguladığımız sözleri için “Hz.Muhammed’in kendinden değil ruhundan söz ediyor” diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur’an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah’ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:

“De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!…”

Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini’nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen’in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.

Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kur’an’ın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresi’nin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimiz’in arasında geçen diyalogdaki ‘Peygamber Tefsiri’ne çok dikkat etmek gerekiyor.

Ayette Allah,
“Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka Rab’ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir.” buyuruyor.

Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatem’in Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allah’ın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allah’ın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirk’in tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.

Allah muhafaza buyursun…

Kendisine beşer değmeyen Meryem’in Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter…

Fatih Tezcan
twitter.com/fatihtezcan

http://www.analizmerkezi.com/yazar/fethullah-gulen-hzmeryem-ile-hzmuhammedi-neden-nikahladi-24221.html

 

VI – Peygamber Efendimizin Kutsal Sakal-ı Şerif ve Ayak İzi

Hz. Muhammed, tıraş olurken kıllarını toplattırır mıydı? Dünyada yüzlerce Sakal-ı Şerif diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. 21. yüzyılda hâlâ ilkçağ insanları gibi totem peşinde koşuyoruz!

Gazetelerde, TV’lerde bir “sakal” davası sürüp gidiyor. 21. yüzyılda hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz! Hz. Muhammed, bunu önlemek için, “Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..” demiş.

Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kıllarını toplattırır mıydı? Dünyada yüzlerce “Sakal-ı Şerif” diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki “Kutsal Emanetler” diye saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler. “Fatıma Anamız”ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı, Peygamber’in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!? Bunun gibi daha birçokları var… Bunları bir kitap halinde toplayan ilk Müze Müdürü Tahsin Öz’ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak, doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza…

Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi müdürü idi. Daha önce de -1944 yılından beri- müdür yardımcısı ve kitaplık şefi olarak çalışıyordu müzede… Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan, “Kutsal Emanetler”i ziyaret etmek için randevu istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı olan bir günde randevuyu veriyor. Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor “Kutsal Emanetler Salonu”na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor. Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, Kur’an okumalara başlıyorlar ve sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar… Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, “Hazır bütün din büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak istiyorum.” diyor ve sorusunu soruyor: “Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed’in ağzından çıktığından bütün muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, ‘Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..’dır. Şimdi sizin hırka’ya ve diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadise karşı değil midir?”

Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ’ın sorusunun yanıtı olmuştur…

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum: Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz?.. Neden?

(Kaynak : Memleketi ayağa kaldıran ‘Sakal-ı Şerif’ hakkında
Muazzez İlmiye ÇIĞ – 12 Ekim 2005)

(Kaynak : http://www.agnostik.org/10030-sakal-i-serif-yalani.html)

 

Ayak İzi

 

 

 

 

 

.

VII – Şefaat Ya Resurallah!: Şunu yapmak Allah’ın emri değildir ama yaparsan peygamberin hoşuna gider ve onun şefaatine nail olursun

Muhammed Peygamber’i İlahlaştırmayın !!!

Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.2:254 ayet

Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar. 6:51 ayet

Allah’ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki, “Siz Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir. 10:18 ayet

yukarıdaki ayetler ve daha yazmadığım onlarca ayet ortada iken peygamberden şefaat ummak, gaflettir, daha da ötesinde ŞİRKTİR. Kuran`da Muhammed peygambere şefaat izni verildiği ile ilgili bir bilgi yoktur. Ancak geleneksel islam anlayışında Muhammed peygamberin duasını ahirete bıraktığı söylentisi çok yaygındır. bu inanış insanları Kuran`dan uzaklaştırıp maalesef adına sünnet denilen ve Kuran`la çelişen bir çok uygulamaya itmektedir.

Özellikle şu inanış çok yaygındır; şunu yapmak Allah’ın emri değildir ama yaparsan peygamberin hoşuna gider ve onun şefaatine nail olursun…

karşılığı peygamberden beklenen bir şey, peygamber için yapılan bir ibadet hükmündedir. Ve bu Muhammed peygamberi İLAHLAŞTIRMAKTIR.!!!

selam ve dua ile

http://www.diniyazilar.com/2013/03/muhammed-peygamberi-ilahlastirmayin/

 

Peaceblackwater:
-sürekli şefaat isteyerek kuran’a uygun olmayan bir şefaat anlayışı oluşturma, yani haşa allah(cc) ın affetmeyeceği birini sanki hz. Resul affettirebilecekmiş gibi, kişinin durumunu hz. Resul allah’ tan daha iyi biliyormuş gibi bir mantık oluşturma
-hz. Resul’un mucizesi kur’an iken yeni mucizeler isnat edip hz. Resul7u kutsallaştırma
-camilerde allah’ ın ismi ile hz. Muhammed’in ismini aynı seviyeye ve boyuta taşıma yanlışı
-kuran’daki resullere yapılan uyarıları gündemden uzaklaştırma, en basitinden abese suretinin ilk ayetlerinin bazı müslümanlar tarafından yanlış tefsiri
-hadisleri hem kuran ayetleri gibi ana kaynak görme, hemde kuran’a uygun olarak hadis tenkidi yapanları küfürle itham etme
-mevlütlerde ve kutlu doğum haftalarında yapılan hz. Resul’u ilahlaştırma sözleri, “sen gittin derdimizi dinleyen yok, yardım edenimiz yok……vs” sözler iyi niyetli olsada demekki haşa allah(cc) kullarının yardımcısı değil anlamınıda içermezmi!

Sonuç olarak tembel kolaycı tefrikacı düşünce islam alemini sürekli sömürmektedir. Belki bu yazıyı okuyanlar içinde bizi kafir, zındık ilan edeceklerde çok olacaktır. Ama unutmamalıyızki hristiyanların şirki hz. İsa’yı ilahlaştırma üzerine, bizde kuran’dan uzaklaştıkça bu şirke düşmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Muazzez peygamberimiz hz. Muhammed(sav) müjdeleyici ve uyarıcıdır ama asla hidayet edici, kurtarıcı, günahları affedici değildir!

“Yoksa Allah’tan başka şefaat ediciler mi edindiler? De ki: “Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?”
(Zümer Suresi, 43)

De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
(Zümer Suresi, 44)

Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka.
(Necm Suresi, 26)

Peygamber Efendimizi  ilahlaştırmayalım. O da  bizler gibi bir beşerdir  tek  farkı  vahy  almış ve  tebliğde  bulunmuştur. Hiçbir  hadisinde,hayat akışında  şefaatçı olduğunu vurgulamamıştır. Fakat bu gün insanlar araştırıp  yaşamak yerine birilerinin kulaktan dolma  sözleri ile islamıyeti yaşadıkları için şefaati  Peygamberimizden, evliyalardan, hocalardan şeyhlerden arıyorlar. Bu büyük bir şirktir.

Müslüman duyduğunu araştıran ayetlerle adislerle delilliyendir. Lafla  kulaktan dolma  müslümanlık olmaz. Ve  bu şirke  insanı sürükleyenlerin başında  toplumun sayın hoca  diye  arkasından koşup , programlarına  kıtlenilen  belam karakterli din adamlarıdır. Dualarının arkasına  şefaat et ey efendim  eklıyorlar.

Biz uyanmadıkça  bu  hocalar  daha çok  müslümanı uyutup  morfinliyecekler. Şefaat  Allahtandır  ayetler  açık.
Allah’ü Teala kime isterse  o gün şefaat izni verecektir  ama o güne  kadar bunun kime verileceği  açıklanmamış Kur’an da.

O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.
(Taha Suresi, 109)

Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah’ın dileyip razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka.
(Necm Suresi, 26)

Herşeyin en güzelini Rabbim bilir.

İnsanlar kurtuluşu  sapıklıklarda  değil Kur’anı Kerimde arasın.

Selam ve dua ile  kalınız.

http://www.kuranformu.com/forum/index.php?topic=303.0;wap2

 

Şefaat ya Resulallah diyen kâfir mi olur?

Sual: Vehhabiler, ruhun ölmediğini söyledikleri halde, Resulullah da ölüdür, işitmez, şefaat ya Resulallah diyen kâfir olur diyorlar. Sebebi ne?

CEVAP

Mecazı bilmiyorlar. Bu konudaki birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:

(Savaşta öldürülenleri siz değil, Allah öldürdü. Attığın zaman da, sen değil, Allah attı.) (Enfal 17)

Birileri, ötekileri öldürüyor, Allahü teâlâ, ben öldürdüm diyor, Resulullah atıyor, sen atmadın ben attım buyuruyor.

 

Aşağıda da kabirdekilere sen değil, ben işittiririm buyuruyor.

(Kâfirler, sağır, dilsiz, kör oldukları için doğru yola gelmezler.) [Bekara 18]

(Kâfirler sağır, dilsiz ve kör oldukları için, akledemezler, düşünemezler.) [Bakara 171]

Yani hakkı işitmedikleri için sağır, doğruyu söylemedikleri için dilsiz, gerçeği görmedikleri için kör, denilerek hidayete kavuşmadıkları bildirilmiştir. Buradaki işitmek, kabul etmek demektir. (Beydavi)

 

(Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür.) [İsra 72]

Bu âyette de yaşayan ve ölen kâfirlere kör deniyor. Yoksa dünyadaki körler ahirette kör olmayacaktır.

 

(Sağırlara işittiremezsin. Körleri ve sapıkları doğru yola eriştiremezsin.) [Zuhruf 40]

Bu âyette işittiremezsin demek, sen hakkı kabul ettiremezsin demektir. Kabirlerdekilere işittiremezsin demek de, inatçı kâfirlere işittiremezsin, yani hakkı kabul ettiremezsin demektir. (Beydavi)

 

(Körle gören [kâfir ile mümin] karanlıkla aydınlık [Bâtıl ile hak], gölge ile sıcak [Cennetle Cehennem] bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Elbette Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin, sen sadece bir uyarıcısın.) [Fatır 19-22 Celaleyn, Beydavi]

 

Bu âyette, kâfire kör, mümine gören, Cennete gölge deniyor. Resulullah kabirdekilere ne söyleyecek de işittirecek? Hâşâ bu abes, boş söz olmaz mı? Kabirdekileri niye hidayete kavuşturmaya uğraşsın ki? Hemen âyetin devamında, (Sen sadece bir uyarıcısın), yani vazifen kâfirleri hidayete kavuşturmak değil, sadece tebliğdir buyuruluyor. Demek ki kabirdekilerden maksat, yaşayan inatçı kâfirlerdir. (Beydavi)

 

(Kâfirlerin gözleri değil, göğüslerindeki kalbleri kördür.) [Hac 46]

Cenab-ı Hak burada kâfirlerin gözlerinin değil, basiretlerinin kör olduğunu açıkça bildiriyor. Yani öteki âyetleri de açıklamış oluyor. Yukarıdaki âyetlerde sadece onlar kör, sağır ve dilsiz diye geçiyordu. Bu âyette ise kör demek, maddi gözün olmadığı, kalblerinin kör olduğu yani kâfir oldukları bildiriliyor. O halde kör denilince baş gözü anlaşılmadığı gibi, ölü veya kabirdekiler denilince de, mezardaki ölü anlaşılmamalıdır.

(Sen, ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp giden sağırlara da daveti duyuramazsın. Körleri sapıklıklarından vazgeçirip doğru yola getiremezsin; ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin.) [Neml 80, 81 Rum 52 53]

Burada diri olup, gözü kulağı ve beyni olan kâfirler ölüye benzetiliyor, (Ölüleri [kâfirleri] imana kavuşturamazsın) deniyor. (Ölülere, sağırlara işittiremezsin) ifadesinden sonra, (Sen ancak âyetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin) buyuruluyor. Kâfirlerin işitmeyeceği, yani hakkı kabul etmeyeceği, ancak iman edeceklerin işitecekleri, yani kabul edecekleri açıkça bildirilmektedir. Eğer gerçekten kabirdekilerden maksat ölü olsa idi, ölü de işitmeseydi iman edenlere işittirebilirsin ifadesi yersiz ve yanlış olurdu ve kâfir ölü işitmez, mümin ölü işitir anlamı çıkardı. Halbuki Buhari’deki hadis-i şerifte kâfir ölü de işitir buyuruluyor

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/isittirmek-kabul-ettirmek-demektir.html)

 

Resulullahın ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir mi olur?

Vehhabiler diyor ki: (Resulullahın ve Evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, bunların mezarını ziyaret edip, bunları vesile ederek dua eden kâfir olur. Kabirde olandan işitmeyenden dua istemek şirktir. Ölü ve uzaktaki diri, işitmez ve cevap vermez. Bunların fayda ve zararları olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.)

CEVAP Bu iddialarına aşağıda ve diğer maddelerde cevap veriyoruz: Ruhun ölmediğine Ehl-i sünnetin inandığı gibi vehhabiler de inanıyor. Beden ölse bile ruhun ölmediğine inanıp da, bu ruhun hareket etmesine inanmamak açık bir çelişkidir.

Böyle olunca, ruhdan şefaat dilemek, ondan yardım istemek gibi, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta olmasını beklemeye, karşı olmamak icap eder. Çünkü, bütün dinler, insan ölünce, ruhun diri kaldığını bildirmektedir. Diri insanlar, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep oldukları gibi, diri ruhların da, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olacağı red edilmez.

Ruhun mahiyeti nedir Ruh, bedeni ayakta tutan bir kuvvettir. Ruh ölmez. Ruh [can] bedenden ayrı bir varlıktır. Zümer suresinin, (Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Elbette düşünenler için bunda alınacak ibretler vardır) mealindeki 42. âyeti ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu bildirmektedir. İşiten, tasarruf ve kuvvet sahibi olan ruhtur. Ruhsuz beden bir işe yaramaz. Ama bedensiz ruh, nimet veya azaba duçar olur. Ruh, sütte yağın bulunduğu gibi, bedende bulunmaz.

Bunun için kolu kesilen kimsenin ruhundan eksilme olmaz. Başkasının yüreği ile yaşayan bir insanın ruhunda değişiklik olmadığı için, bozuk kimsenin yüreğinin bu adama hiç tesiri olmaz. Kalb ile yürek aynı şey değildir. Yürek, hayvanda da bulunur. İnsana mahsus olan kalbe, gönül denir. Gönül görünmez, fakat tesirleri ile anlaşılır. Kalb, elektrik cereyanı, yürek de ampul gibidir. Ampuldeki elektriği, ampul ışık verdiği zaman anlıyoruz. Elektrik gibi kalb de madde değildir, bir yer kaplamaz. Yürekte eserleri görüldüğü için, kalbin yeri yürek denir. Yürek değiştirmek, sanki ampul değiştirmeye benzer. Yani takılan yürek nasıl olursa olsun, takılan kimsenin kalb kuvvetinin tesiri görülür. Ampulün değişmesiyle şehir cereyanında azalıp çoğalma olmadığı gibi, yürek değişmesiyle, kalb kuvvetinin tesiri değişmez.

Ruh da, elektriğe benzetilebilir. Yanmakta olan bir ampul, sökülünce, yani cereyanla olan irtibatı kesilince, cereyanın bir miktarı kesilmiş olmaz. Başka bir ampul takılırsa onun da rezistans telini ısıtıp ışık saçmasına sebep olur. Salih bir kimsenin yüreği, fasık kimseye veya kâfire takılınca, o kimsenin kalbi yine hep günah işlemek ister, kötü düşünür. Tersine, fasık insanın yüreği, salih bir kimseye takılırsa, o kimsenin kalbi yine günah işlemek istemez, hep iyi düşünür. Yüreğin manevi bir fonksiyonu yoktur. Öldükten sonra çürüyüp gidecektir. Yahut hayvan yese veya yansa fark etmez. Çünkü insan ruh demektir. Beden değişse de ruh değişmez.

İnsan, ruhu sayesinde ayakta durur. Aklı, düşüncesi, ruhu sayesinde vardır. İnsanın, vücudu bir marangozun aletleri gibidir. İnsan ölünce, aletleri olmadığından, ruh bu aletlerle bir iş yapamaz. Ancak yine de, ruh ölü olmadığı için gider gelir, insanları tanır. Hatta evliyanın ruhları insanlara yardım eder. Bu yardım etmesi dünyadaki bedenindeki aletlerle değildir. Allahü teâlâ ruhlara aletsiz de iş yapma özelliğini vermiştir. Vefat eden Hızır aleyhisselamın ruhu çok kimseye çeşitli yardım yapmaktadır.

Bir kimseye, başkasının bütün organları takılsa, o insanın aklında, düşüncesinde değişiklik olmaz. Marangozun eski aletleri yerine, yeni aletleri gelmiş demektir. Alet değişmekle, marangozdaki bilgi, kabiliyet değişmez. Kesmeyen bir testere yerine, iyi kesen bir testere gelirse, daha kolay iş yapar. Görmeyen gözün yerine sağlam göz takılırsa görür. Kanı, kalbi, beyni de değişse, yine düşünceye tesir etmez. Sağlam organ takılmışsa, daha kolay iş görür. Çünkü insan, ruh demektir. Bir insan yanmakla yok olmaz. Sadece aletleri elinden alınmış olur. Ahirette ona yeni aletler verilir. Ruh, kendisine verilen vücut sayesinde, ya nimete kavuşur veya azaba duçar olur. Ruhun mahiyetini bilmeyen veya Allah’ın kudretinden şüphe eden kimse, insan yanınca yok olduğunu, kabir suali ve kabir azabının olmadığını zanneder. Halbuki kabir azabı haktır.

Aklın almadığı şeyleri akılla çözmeye kalkışmak çok yanlıştır. Akıl, göz gibi, din bilgileri de ışık gibidir. Göz, ışık olmadıkça, karanlıkta görmez. Göz, karanlıkta görmediği şeylere Yok diyemez. Akıl da, maneviyatı, fizik-ötesini anlayamaz. Aklımızdan faydalanmamız için Allahü teâlâ, din ışığını gönderdi. Göz, ışık olmadan karanlıkta cisimleri göremediği gibi, din bilgileri olmadan da akıl, manevi şeyleri anlayamaz. O halde akıl, din ışığı ile ancak manevi şeyleri anlayabilir.

Amerika’daki vahşilerin, oklarının uçlarına sürdükleri, Kürar ismindeki zehir, sinirlerin uçlarını felce uğratır. Adale hareket edemez. Ağrı yapmadığından insan zehirlendiğini anlamaz. Elini, ayağını oynatamaz, yere yıkılır, taş gibi kalır. Görür ve işitir ise de, gözünü kırpamaz, dilini oynatıp bağıramaz. Kabir azabı da buna benzetilebilir. Ölü, acı duyar, fakat kıpırdayamaz.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: Kabir azabı, ahiret azaplarındandır. Dünya azabına benzemediği gibi, rüyada görülen azaba da benzemez. Böyle sanmak, kabir azabını bilmemekten ileri gelir. Kabir azabına inanmayan bid’at sahibi olur. “Hakkında hadis-i şerif olsa da, olmasa da, kabir azabına inanmam, akıl ve tecrübe bunu kabul etmez” diyen kâfir olur. (Mektubat-ı Rabbani C.3, m.17- 31)

İnsan ruhu sayesinde vardır İnsan ölünce yok olur ve ölülerin ruhlarının faydası zararı olmaz sanılıyor. Halbuki beden ölüp çürüse de ruh ölmez.

Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri buyuruyor ki: İnsan ölürken ruhunun ölmediğini âyet ve hadisler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sahibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Velilerin ruhları, diri iken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü teâlâya manevi olarak yakındırlar. Evliyada, dünyada da, öldükten sonra da keramet vardır. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Her şey Onun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında, diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için, Allahü teâlânın dostlarından biri vasıtası ile, bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri olanlar vasıtası ile çok şey yaratıp verdiğini, herkes her zaman görmektedir. İnsan diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep olur. (Mişkat)

İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki: Her ölünün ruhu, cesedine, bilmediğimiz bir halde bağlıdır. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Ölü kabirde çürüse de, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. (El-mütekaddim)

Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki: Bazı evliyanın Hz. Hızır ile konuşmaları, onun diri olduğunu göstermez. Ruhu insan şeklini alır, iş yapabilir, darda kalanlara yardım edebilir. Kabirde nimetler ve azaplar olduğuna iman ederiz. Ölülerin birbirleri ile konuştukları, kabirde azap olunanların seslerinin işitildiği bir çok hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Eğer kabre konan kişi mümin ise, kabri genişletilir. Kıyamette insanlar diriltilinceye kadar kabri hoş kokularla doldurulur. Kabre konan kişi kâfir ise, demirden bir tokmakla başına vurulur. Öyle bir çığlık atar ki, cin ve insanların dışındaki bütün canlılar işitir. Kabri öyle daraltılır ki, kaburga kemikleri birbirine geçer.) [Buhari, Müslim] (C.1, m.182)

Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Kabir azabı vardır.) [Buhari] (Kabir, ya Cennet bahçesi veya Cehennem çukurudur.) [Tirmizi]

Bilmediğimiz bir hayat ile diridirler Peygamberler ve Evliya mezarlarında, kabir hayatı denilen, bilmediğimiz bir hayat ile diridirler. Kendiliklerinden bir şey yapamazlar. Allahü teâlâ, onlara sebep olacak kadar kuvvet ve kıymet vermiştir. Onları sevdiği için, onlara, âdeti dışında olarak ikram, ihsan yapmaktadır. Onların hürmeti için, istenileni yaratır. İstenilenin yaratılmasına sebep olmaları onlardan istenir.

Mezhepsizlerin, Ehl-i sünnet, mezarlara tapınıyorlar, müşrik oluyorlar demeleri Müslümanlara iftiradır.

Aşağıda meallerini yazdığımız, [Al-i İmran 169 ve Bekara 154] âyet-i kerimeler, şehidlerin diri olduklarını bildiriyor. Şehidler, peygamber gibi evliya gibi değil, başka müslümanlar gibidir. Onlardan bir üstünlükleri yoktur. Peygamberler ise, şehidlerden elbet daha ileride ve daha üstündür. Her Peygamber şehid olarak ölmüştür. Bunu bilmeyen yoktur.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Peygamberlerin vücudunu toprak çürütmez.) [Ebu Davud] (Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la] Onun için vehhabiler gibi Resulullahı ölü sanmak, ya Resulallah demeye şirk demek maksatlı değilse cahilliktir.

Vehhabi Feth-ül-mecid kitabının 486. sayfasında kendi bozuk inanışlarını güya ispat etmek için şu hadis-i şerif yazılıdır: (Evlerinizi kabir yapmayınız! Kabrimi bayram yeri yapmayınız! Bana salevat getiriniz! Her nerede salevat getirirseniz, bana bildirilir.) [Ebu Davud]

Halbuki bu hadis-i şerif, Peygamberlerin kabirlerinde diri olduklarını göstermektedir. Çünkü, bir söz, diri olana bildirilir. [Hadis âlimlerinden Abdülazim Münziri hazretleri, (Kabrimi bayram yeri yapmayınız!) hadis-i şerifi için, elinizden geldiği kadar sık ziyaret ediniz demektir, dedi. Yani, benim kabrimi, yılda bir iki kere ziyaret etmekle bırakmayınız. Her vakit ziyaret ediniz demektir dedi. (Evlerinizi mezarlık yapmayınız!) hadis-i şerifi de, evlerinizi namaz kılmamakla mezarlığa benzetmeyiniz demektir dedi.]

Yine hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Mirac gecesinde, Musa aleyhisselamın kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz kılıyordu.) [Buhari, Müslim]

Buhari’de ve Müslim’de, (Allahü teâlâ, Mirac gecesinde, bütün Peygamberleri, Peygamberimize gönderdi. Onlara imam olup, iki rekat namaz kıldılar) yazılıdır. Namaz kılmak, rüku ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, ceset ile, beden ile kıldıklarını gösteriyor. Musa aleyhisselamın, kabrinde namaz kılması da, bunu göstermektedir.

Mişkat kitabının son cildinde, (Mirac) babının birinci faslı sonunda, Müslim’den alarak Ebu Hüreyre’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Kâbe’nin yanında, Kureyş kâfirleri, bana Beyt-ül-mukaddesin nasıl olduğunu sordular. Oralara dikkat etmemiştim. Çok sıkıldım. Allahü teâlâ bana gösterdi. Kendimi Peygamberler arasında gördüm. Musa aleyhisselam, ayakta namaz kılıyordu, zayıf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi. Şen’e kabilesinden bir yiğit gibi idi. İsa aleyhisselam, Urve bin Mesud Sekâfi’ye benziyordu) buyuruldu. Şen’e, Yemende bulunan bir kabilenin ismidir. Bu hadis-i şerifler, Peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını gösteriyor. Onların cesetleri [bedenleri], ruhları gibi latif olmuştur. Kesif, katı değildir. Madde ve ruh âleminde görünebilirler. Bunun için Peygamberler, ruhları ve bedenleri ile görünebilirler.

Hadis-i şerifte, Musa ve İsa aleyhimesselamın namaz kıldıkları bildiriliyor. Namaz kılmak, çeşitli hareketler yapmaktır. Bu hareketler beden ile olur. Ruh ile olmaz. Musa aleyhisselamı, orta boylu, eti az, zayıf, saçları toplu gördüm buyurması, ruhunu değil bedenini gördüğünü gösteriyor. Peygamberler başka insanlar gibi ölmez. Geçici olan dünyadan, sonsuz kalıcı olan ahirete göç ederler.

İmam-ı Beyheki hazretleri, İtikad kitabında buyuruyor ki: Peygamberler, mezara konduktan sonra ruhları bedenlerine geri verilir. Biz onları göremeyiz. Melekler gibi, görünmez olurlar. Yalnız, Allahü teâlânın keramet olarak ihsan ettiği seçilmiş kimseler görebilir. İmam-ı Süyuti de böyle bildirmiştir. İmam-ı Nevevi ve Sübki ve imam-ı Kurtubi üstadından böyle haber vermişlerdir.

Hicretin 61. senesinde (Harre) olayında, Said bin Müseyyib diyor ki, Mescid-i nebide ezan okunamaz, namaz kılınamaz olunca, Hücre-i nebeviyye’den ezan ve ikamet sesi işitildi. Bunu, ibni Teymiye de, (İktiza-üs-Sıratil-müstakim) kitabında yazmaktadır. Çok kimse, selamlara, Kabri saadetten cevap verildiğini, çok zaman işitmişlerdir. Başka kabirlerden de, selamlara cevap verildiği, çok işitilmiştir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Bana selam verene, ben de selam veririm.) [Beyheki]

Bir hadis-i şerifte, (Beni rüyada gören uyanık iken görmüş gibidir) buyuruldu. Bunun için, imam-ı Nevevi hazretleri, Onu rüyada görmek, tam kendisini görmektir dedi. Nitekim, Abdürraüf Münavi’nin, Künuz-üd-dekaık kitabında yazdığı ve Buhari’de ve Müslim’de bulunduğunu bildirdiği hadis-i şerifte, (Beni rüyada gören doğru görmüştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez) buyuruldu. Rüyada benzeri görülmüş olsaydı, doğru olarak görülmüş olmazdı. İbrahim Lakani, Cevheret-üt-tevhid kitabında diyor ki, hadis âlimleri, Resulullahın uyanık iken de, rüyada da görülebileceğini, sözbirliği ile bildirmişlerdir.

Diri olan Peygamber mi, Şehid mi? Bedir’de falanca filanca öldü gitti denilince, Allahü teâlâ buyurdu ki: (Fisebilillah [Allah yolunda] öldürülenlere ölü demeyin. Bilâkis onlar diridir, ama siz bunu anlayamazsınız.) [Bekara 154] (Tibyan)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Uhud’da şehid olan kardeşlerinizin ruhları yeşil kuşlarla Cennete gitmiştir. Onlar Cennetin ırmaklarından su içer, meyvelerinden yiyip Arş’ın gölgesinde asılı altın kandillerle giderler, istirahat ederler. Yiyecek, içeceklerin lezzetini ve orada yaşanan hayatın güzelliklerini tattıkları zaman, “Allahü teâlânın bize neler verdiğini kardeşlerimiz bilselerdi de cihattan çekinmeselerdi” dediler. Allahü teâlâ da, ben onlara, sizin durumunuzu bildiririm buyurdu.) [Müslim, Tirmizi, İbni Mace]

İşte âyet meali: (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, Rableri indinde diridir ve Allah’ın bol nimetinden sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayanlara [henüz şehid olmamışlara, şehidlikte] korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.) [Al-i İmran 169]

İlk âyette, Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, onlar diri diye ikaz ediliyor. İkinci âyette, bunların yiyip içtikleri de bildiriliyor.

Şimdi vehhabilere soruyoruz: Şehid mi üstün, yoksa Peygamber mi? Şehid sıradan biridir. Savaşta ölenin imanı varsa şehid olur. Attan düşüp ölen bile şehiddir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Suda boğulan, yangında ve enkaz altında ölen şehiddir.) [İbni Asakir] (Abdestli yatıp da ölen şehiddir.) [Deylemi]

(Mütteki müezzin, şehid gibidir. Ölürse kabrinde çürümez.) [Taberani] (Allahü teâlâdan sıdk ile ihlas ile şehidlik isteyen, yatağında ölse de, şehiddir.) [Müslim]

Allah yolunda ölen şehide ölü demek caiz değil iken, bütün ömrünü Allah yolunda geçiren Peygamber efendimize ölü demek nasıl caiz olur? Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Her Peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyheki, Ebu Ya’la] (Toprak, Peygamberlerin vücudunu çürütmez.) [İbni Mace] (Kabrimin yanında okunan salevatı işitirim. Uzaktakiler bana bildirilir.) [İbni Ebi Şeybe]

Elbette Peygamber, şehidden üstündür. Resulullah efendimiz ise, bütün evliyadan, ulemadan ve diğer enbiyadan [Peygamberlerden] üstündür. Dini de diğer dinlerden daha üstündür. Eshabı yani arkadaşları da diğer Peygamberlerin eshabından üstündür. Ümmeti de diğer ümmetlerden üstündür. İki âyet-i kerime meali: (Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Resulünü hidayet [doğruluk rehberi olan Kur’an] ve hak din [İslamiyet] ile gönderen Odur.) [Fetih 28]

(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

İki hadis-i şerif meali: (Ben bütün insanların efendisiyim.) [Buhari]

(Allahü teâlâ, beni insanların en iyisinden yarattı. İnsanların en iyisiyim, en iyi ailedenim. Kıyamette herkes sustuğu zaman ben söylerim, onlara şefaat ederim. Kimsenin ümidi kalmadığı bir zamanda onlara müjde veririm. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Liva-i hamd benim elimdedir. Peygamberlerin imamı, hatibi ve hepsinin şefaatçisiyim. Bunları öğünmek için söylemiyorum, hakikati bildiriyorum.) [Hakikati bildirmek vazifemdir. Bunları söylemezsem vazifemi yapmamış olurum. Müjdeci Mek. 44]

Eshabı hepsinden üstündür, hepsi Cennetliktir. Bir âyet meali: (Allah, hepsine hüsnayı [Cenneti] vaad etmiştir!) [Nisa 95]

Ümmeti de diğer ümmetlerden üstündür. Bir âyet meali: (Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.) [Al-i İmran 110]

Şehidlerin ruhu yaşıyor da, âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullahın ruhu yaşamıyor mu? Ruh ölmez, kâfirin ruhu bile ölmez. Peygamberin Allah yanında bir şehid kadar da kıymeti yok mu? Şehid diri oluyor da, Peygamber niye diri olmasın? Şehid Cennette rızıklanıyor da, Peygamber niye rızıklanmıyor? Allahü teâlâ şehide böyle ikram ediyor da Peygamberine ikram etmez mi? Allah’ın Peygamberi şehidden yani ümmetinden birisinden üstün değil mi? Şehid olan Hz. Ömer’den, Hz. Ali’den, Hz. Hamza’dan, Hz.Cafer-i Tayyar’dan üstün değil mi?

Peygamber hâşâ Allah yolunda değilse, şehid Allah yolunda nasıl olur? Peygamber diri olmazsa şehid nasıl diri olur? Peygamber işitmezse, şehid nasıl işitir? Halbuki şehidin, Müslümanlığı da şehidliği de bu Peygambere iman etmeye bağlıdır. Şehidler Allah yolunda da, hâşâ Peygamberler başka yolda mı? Bu ne çirkin suçlama öyle? Resulullah şehid değil mi? Resulullah, son hastalığında, (Hayber’de yediğim zehirli etin acısını hâlâ hissediyorum. Zehrin tesirinden aort damarım, bıçak gibi kesiliyor) buyurdu. (Buhari)

İbni Mesud hazretleri ve diğer Eshab-ı kiram, (O zehirli etin tesiriyle Resulullah şehid oldu) buyurdu. Peygamberlik şehidlikten üstündür. Fakat şehid olmak da bir nimettir. Allahü telâlâ Resulüne bu nimeti de vermek için son hastalığında bu zehrin etkisini göstermiştir. (M.Ledünniyye)

Vehhabiler, “Şefaat ya Resulallah” diyenlere, (Ya hacı, şirk şirk…) diyorlar. Onun ümmetinden olan şehide diri dedikleri halde, Resulullaha ölü demeleri âyet ve hadislere aykırıdır.

Yalan olduğu için yazıları birbirini tutmuyor Vehhabi Feth-ul-mecid kitabının 257. sayfasında, (Ebu Davud’un rivayet ettiği hadiste bana salevat okuyunuz! Her nerede okursanız okuyunuz, bana bildirilir denildi. Demek ki, uzakta yakında okumak arasında ayrılık yoktur. Kabri bayram yeri gibi yapmaya hacet yoktur) diyor.

Hücre-i saadeti ziyarete ihtiyaç olmadığını göstermek için, Resulullahın, salat ve selamdan haber aldığını yazmış, farkında olmayarak, kendi kendisini yalanlamıştır. Ölü his etmez, duymaz diyordu. Şimdi de, haber aldığını yazıyor. 416. sayfasında, (Ölüler kendilerine söylenileni duymazlar. Ölüden dua, şefaat istemek, ona tapınmak olur) diyor.

Resulullahın kendisine okunulan salevattan haberdar olduğunu yazması ve yukarıdaki yazısı, birbirlerine uymamaktadır. Bundan başka, Ebu Davud’daki hadis-i şeriflerden birini yazıyor. İkincisini yazmak işine gelmiyor. Hadis âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi, Medaric-ün-nübüvve kitabının 378. sayfasında diyor ki, Ebu Davud’un Ebu Hüreyre’den haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse bana selam verince, onun selamını işitir, cevap veririm) buyuruldu. İbni Asakir’in haber verdiği hadis-i şerifte, (Kabrim yanında, bana salevat okununca, o salevatı işitirim) buyuruldu.

Kabirdeki meyyitlerin duyduklarını ve gördüklerini bildiren böyle sağlam haberler çoktur. Lüzumu kadar bildirdik. Uzatmaya lüzum yoktur. Dirilerin yaptığı işlerin ölülere gösterildiğini aşağıda bildireceğiz. Onlarda görmek olmasaydı, işlerin onlara gösterilmesi doğru olmazdı. Çünkü, işlerin gösterilmesi demek, iki omuzda bulunan (Kiramen katibin) meleklerinin yazdığı şeylerin gösterilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu da mevtaların gördüğünü bildirmektedir.

Dirilerin işlerinin gösterilmesi Ölülerin görmesini anlattıktan sonra, dirilerin işlerinin onlara gösterilmesini bildiren hadis-i şerifleri yazalım:

Ümmetin amelleri Resulullah efendimize gösterilmektedir. Abdullah ibni Mesud hazretleri dedi ki, Resulullahtan işittim, buyurdu ki: (Hayatım, sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım. Öldükten sonra, vefatım da, sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için af ve mağfiret dilerim.) [Bezzaz]

Ameller, işler, tanıdıklara gösterilmektedir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için, ya Rabbi! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra ruhunu al derler.) [İ.Ahmed, Tirmizi]

(Yaptığınız işler, mezardaki yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza gösterilir. İşleriniz iyi ise, sevinirler. İyi değil ise, ya Rabbi, bunlara iyi işler yapmaları için kalblerine ilham eyle derler.) [Ebu Davud]

(İnsanların yaptıkları işler, Pazartesi ve Perşembe günleri, Allahü teâlâya arz olunur. Peygamberlere, Evliyaya ve ana-babaya Cuma günleri gösterilir. İyi işleri görünce sevinirler. Yüzlerinin parlaklığı artar. Allah’tan korkunuz! Ölülerinizi incitmeyiniz!) [Tirmizi]

(Mezardaki kardeşleriniz için Allahü teâlâdan korkunuz! Yaptığınız işler, onlara gösterilir.) [Tirmizi, İbni Ebiddünya, Beyheki]

İnsanların yaptığı işler, mezardaki tanımadıkları ölülere de bildirilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yaptığınız işler, ölülere bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Kötü işlerinizi görünce üzülürler.) [İbni Ebiddünya]

Vehhabi kitabının (Allame) ismini verdiği ve yazılarını kendilerine senet olarak kullandığı ibni Kayyımı Cevziyye, Kitab-ür-ruh kitabında, İbni Ebiddünya’dan, o da Sadaka bin Süleyman Caferi’den bildiriyor ki, bir kötü huyum vardı. Babamın ölümünden sonra, pişman oldum. Bu taşkınlıklarımdan vaz geçtim. Bir aralık bir kabahat yaptım. Babamı rüyada gördüm. Ey oğlum! Senin güzel işlerinle kabrimde rahat ediyordum. Yaptığın işler bize gösteriliyor. İşlerin salihlerin amellerine benziyor. Fakat, son yaptığından dolayı çok üzüldüm, utandım. Yanımdaki mevtalar arasında beni utandırma, dedi. Bu haber, yabancı mevtaların da, dünyadaki işleri anladıklarını gösteriyor. Çünkü, çocuğun işleri babasına gösterildiği zaman, babası oğluna, beni yanımdaki ölülere utandırma demektedir. Yabancı ölüler, çocuğun işlerinin babasına gösterildiğini anlamasalardı, babası rüyada böyle söylemezdi. Hadis-i şerifte de, tanıdığı bütün ölülere dünyadaki işlerin gösterildiğini yukarıda bildirmiştik.

Meyyitler birbirini ziyaret ederler Meyyitlerin birbirini ziyaret etmeleri ve buluşmaları da, sahih haberlerle bildirilmiştir.

Haris bin Ebi Üsame ve Ubeydullah bin Said Vayili (İbane) kitabında ve Ukayli, Cabir bin Abdullah’tan haber verdikleri hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenini güzel yapınız! Onlar, kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler ve övünürler) buyuruldu.

Müslim sahihindeki hadis-i şerifte, (Kardeşinin cenaze işini görenleriniz, kefenini güzel yapsın!) buyuruldu. Çünkü, meyyitler birbirini ziyaret ederler ve övünürler.

Ebu Hüreyre’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenlerini güzel yapınız! Çünkü, birbirlerini kefenleri içinde olarak ziyaret ederler) buyuruldu.

Tirmizi ve İbni Mace ve Muhammed bin Yahya Hemedani (Sahih) kitabında ve İbni Ebiddünya ve Beyheki (Şu’ab-ül-iman) kitabında, Ebu Katade’den bildirdikleri hadis-i şerifte, (Biriniz din kardeşinin cenaze işlerini görürse, kefenini güzel yapsın! Çünkü onlar, kabirleri içinde birbirlerini ziyaret ederler) buyuruldu.

Evinde iken nelerden incinirse Dirilerin yaptıkları işleri haber alınca, ölülerin incindikleri hususunda, İmam-ı Süyuti Şerh-us-sudur kitabında, Deylemi’nin Hz. Âişe validemizden bildirdiği hadis-i şerifi yazıyor. Burada, (İnsan, evinde iken nelerden incinirse, kabrinde de onlardan incinir) buyuruldu. İmam-ı Kurtubi Tezkire kitabında diyor ki, dünyada olanların yaptıkları şeyleri Allahü teâlâ bir melek ile yahut alamet ile, işaretle veya başka bir yoldan, ölülere bildirir.

Allahü teâlânın izni ile iş yaparlar İmam-ı Süyuti hazretleri buyuruyor ki: Ruhun İlliyyinde olduğu halde, bedene bağlanmasına ve tasarruf yapmasına izin verildiğini İbni Asakir’in, Abdullah ibni Abbas’tan haber verdiği şu hadis-i şerif göstermektedir: Resulullah, Cafer Tayyar hazretleri şehid olduktan sonra buyurdu ki, (Bir gece Cafer Tayyar yanıma geldi. Yanında melek vardı. İki kanatlı idi. Kanatlarının uçları kana boyanmış idi. Yemen’deki Bişe denilen vadiye gidiyorlardı.)

İbni Adiy’in, Hz. Ali’den haber verdiği hadis-i şerifte, (Cafer bin Ebi Talibi meleklerin arasında gördüm. Bişe ahalisine yağmur geleceğini müjdeliyorlardı) buyuruldu.

Hadis âlimlerinden Hakim’in Abdullah ibni Abbas’tan verdiği haberde, Resulullahın yanında oturuyordum. Esma binti Umeys yanımızda idi. Resulullah, aleyküm selam dedikten sonra buyurdu ki:

(Ya Esma! Şimdi, zevcin Cafer, Cebrail ve Mikail ile birlikte yanıma geldiler. Bana selam verdiler. Selamlarına cevap verdim. Bana dedi ki, (Mute) gazasında kâfirler ile birkaç gün savaştım. Vücudumun her tarafında yetmişüç yerimden yaralandım. Bayrağı, sağ elime aldım. Sağ kolum kesildi. Sol elime aldım, sol kolum kesildi. Allahü teâlâ, iki kolum yerine bana iki kanat verdi, Cebrail ve Mikail ile birlikte uçuyorum. İstediğim zaman Cennetten çıkıyorum. İstediğim zaman girip meyvelerini yiyorum.)

Esma, bunları işitince, Allahü teâlânın nimetleri Cafer’e afiyet olsun. Fakat, herkes bunu benden işitince inanmazlar diye korkuyorum. Ya Resulallah, minbere çık sen söyle! Sana inanırlar dedi. Resulullah mescide teşrif edip, minbere çıktı. Allahü teâlâya hamd ve sena eyledikten sonra, (Cafer ibni Ebi Talib, Cebrail ve Mikail ile birlikte yanıma geldiler. Allahü teâlâ, ona iki kanat vermiş. Bana selam verdi) buyurdu. Sonra, Esma’ya haber verdiklerini bir bir söyledi.

Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, Allahü teâlâ, şehid olan ve salih olan kullarına, insanlara faydalı olan işleri yapmak için izin vermektedir. Bunu bildiren, daha nice haberleri hadis âlimleri yazmışlardır.

Kabirdeki nimet ve azapları dünyada iken görenler Dirilerin, mezardaki nimetleri ve azapları anlaması ve baş gözü ile görmesi caiz olduğu, Allahü teâlâ ve Resulü tarafından haber verilmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri, kabirde nimet ve azap olduğunu, bunun hem ruha, hem de bedene birlikte olduğuna inanmak lazım geldiğini sözbirliği ile bildirmişlerdir. (Aka’id) kitapları, bunları uzun uzun bildirmektedir.

İmam-ı Süyuti hazretleri Şerh-us-Sudur, Abdurrahman ibni Receb Hanbeli hazretleri Ehvâl-ül-kubur kitabında, imam-ı Şarani hazretleri Tezkire-i Kurtubi Muhtasarı’nda bildiriyor ki:

Eshab-ı kiramdan Abdullah bin Ömer hazretleri, (Yerden boynu zincirli birinin çıktığını, bir adamın bunu dövdüğünü, zincirli adamın yerde kaybolduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resulullah efendimiz, bu zata, (O gördüğün kimse, Ebu Cehil’dir, kıyamete kadar kabrinde böyle azap çeker) buyurdu. (Taberani)

İmam-ı Taberani’nin bildirdiği bu hadis-i şerif, mezhepsiz ibni Teymiye’nin talebesi olan ibni Kayyımı Cevziyye’nin Kitab-ür-ruh isimli eserinde de vardır.

Buhari ve Müslim’deki hadis-i şerifte, (Eğer, gizli tutabilseydiniz, kabir azabını, benim işittiğim gibi, size de işittirmesi için, dua ederdim) buyuruldu.

Bu ve bunun gibi haberler, Peygamberler ve Evliya gibi, herkesin de kabirdekileri görebileceğini bildirmektedirler. Evliyanın görmesi, hiç inkâr edilemez. Allahü teâlânın kudreti ve ihsanı ile görmektedirler.

Ölmek yok olmak değildir Bütün bunlar ruhların ölmediğini, mevtaların mezarda, kabir hayatı denilen bilmediğimiz bir hayat ile diri olduklarını göstermektedir. İslam âlimlerinin hepsi diyor ki, ölmek, yok olmak değildir. Bir evden bir eve göç etmek demektir. Peygamberler ve Veliler de, İslamiyet’i yaymak için çalışmışlardır. Hepsi şehidlik derecesine kavuşmuşlardır. Şehidlerin diri oldukları, Kur’an-ı kerimde açıkça bildirilmektedir. Böyle olunca, onlardan tesebbüb ve teşeffu ve tevessül etmek şaşılacak bir şey midir?

(Tesebbüb) demek, onları sebep yapmak, yani Allahü teâlâ katında yardım etmelerini dilemektir.

(Tevessül) demek, bizim için dua etmelerini dilemektir. Çünkü onlar, Allahü teâlânın dünyada da, ahirette de sevgili kullarıdır. Onların istediklerine kavuşacaklarını, her dilediklerinin verileceğini, Kur’an-ı kerim bildirmektedir. Böyle olan meyyitlerden, dirilerden beklenen şeyleri bekleyen bir kimse kötülenebilir mi? Bunlardan beklenen şeyleri, Allahü teâlânın yaratacağına, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına inanan bir kimsenin, mezardaki Peygamberleri, Velileri sebep kılması, vesile yapması, hiç inkâr olunabilir mi? Bunları, onlar çürüdü, toprak oldu, yok oldu zan edenler inkâr eder. İslamiyet’i bilmeyenler ve onların büyüklüğünü, yüksekliğini anlayamayanlar inanmaz. Peygamberlerin ve Evliyanın yüksekliklerini ve üstünlüklerini anlamayan kimseler, din cahilleridir. İslamiyet’i anlamamışlardır.

Evliyanın ve Peygamberlerin mezarlarına gidip, onların vasıtası ile, onları sebep kılarak, Allahü teâlâdan bir şey istemenin ve kıyamet günü bize şefaat etmeleri için, kendilerine yalvarmanın caiz olduğu, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir ve İslam âlimleri sözbirliği ile haber vermişlerdir. İnsanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselamın hadis-i şeriflerine ve Onun yolunda giden seçilmişlerin, sevilmişlerin kitaplarına inanmak nimetini bize ihsan eden Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun! Bu büyük nimeti Rabbimiz bize ihsan etmeseydi, kendimiz anlayamaz, bulamaz, helak olurduk

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/beden-olse-de-ruhlar-olmez.html)

 

Hz Muhammed’in Şefaati Hakmıdır?

Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir.

Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar.

Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]

(Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7] (De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]

{Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)} (De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]

(O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]

(Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]

(Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]

(Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]

(Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

(Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255] (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3] (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.

Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.

Kimler şefaate kavuşur? Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]

(O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]

(Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.

(Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]

(Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]

(Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]

(Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]

Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.

Kur’anı insanlara açıkla Eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır. Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor: (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

(İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]

(İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]

(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]

(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158] (Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]

(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13] (Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151]

(Yalnız Kur’an) diyenler kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmıyorlar. İslamiyet’i yıkmak için inanmış gibi görünüyorlar. Bunların, Kur’an ve Sünneti kabul etmedikleri için kâfir olduklarını âyetlerle bildirdik. Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir: (Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi] (Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]

(Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi]

(Bana uyan Cennete girer, bana isyan eden ise giremez.) [Buhari] (Bir zaman gelir “Kur’andan başka şey tanımam” diyenler çıkar) [Ebu Davud]

(Kur’ana ve sünnete uyan hiç sapıtmaz.) [Hakim] (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim]

(Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) [Ebu Ya’la]

Yalnız Kur’an diyenler, Kur’andaki İslam diyenler, utanmadan yalan söylüyorlar. Sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur. Kur’ana inanmalarında samimi olsalardı, âyetlere inanırlardı. Allahü teâlâ yalnız Kur’an mı diyor? (Resulüme uyun, onun bildirdiği her şeyi kabul edin, haram ettiklerinden sakının, Resule uyan bana uymuş olur. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir) buyurmuyor mu?

İşte âyet-i kerime mealleri: (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7] (O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm 3,4]

(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54] (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]

(Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51]

(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13]

(Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32]

(Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]

Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur.

Resulullah efendimiz açıklıyor Allahü teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor: (İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) [Tirmizi]

(Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) [İbni Mace] (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) [Müslim] (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim]

(Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari]

(Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) [İbni Mace]

(Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [Bezzar]

(Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [İmam-ı Ahmed, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud]

Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib)

(Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) [Deylemi] (Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) [Taberani]

(Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) [Hatib] (Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhari]

(Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) [İbni Huzeyme, Bezzar, Dare Kutni, Taberani] (Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) [Taberani]

(Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) [Müslim] (Medine’de ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi]

(Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) [Müslim] (Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) [Şir’a]

(Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) [Şir’a] (Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) [Şir’a]

(Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) [Tirmizi] (Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyheki]

(Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) [Beyheki, Taberani]

(Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan)

Lütfu ile daha fazla verir Şuarâ suresinin 100. âyetinde, Cehennemdekilerin, (Bizim için şefaat edici [şefaat etmesine izin verilen] kimse yoktur) dedikleri bildirilmektedir. Şurâ suresinin 26. âyetinde ise, (İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eder. Lütfundan, fazlasını da verir) buyuruluyor. Fazlasını verir ifadesi, “Onlara şefaat edici arkadaşlar verir ve beraber Cennete girerler” diye tefsir edilmiştir. (İhya)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: (Kıyamette Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İbni Mace]

Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan imam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

Buraya kadar, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarından bazısını bildirdik. Kur’an-ı kerimi açıklayan Peygamber efendimiz ve Eshabı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamı şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadığını en iyi bilen muhaddisler ve diğer Ehl-i sünnet âlimleridir. Bütün muhaddisler, şefaatle ilgili hadis-i şerifleri bildirmişlerdir. Onlar, bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadıklarını bilemiyor da, Mısırlı, Suriyeli ve yerli türedi mezhepsizler mi biliyor?

Sen razı olana kadar Putlarla ilgili âyet-i kerimeleri gösterip, (Resulullah müminlere şefaat edemez) demek, mezhepsizliğe has bir taktiktir.

Duha suresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkam-ı İslamiyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaad etmektedir. Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu.

Yine buyurdu ki: (O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyheki, Bezzar, Taberani]

(Kıyamette Sırat köprüsünün başında durur, ümmetimin geçmesini beklerim. Allahü teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur. Ümmetime şefaatten sonra, yalvarmaya devam ederim. Rabbim bana “Ümmetinden ihlasla bir defa “La ilahe illallah” diyen ve imanla ölen herkesi Cennete koy” buyuruncaya kadar yerimden kalkmam.) [İ. Ahmed]

(Allahü teâlâ bana, “Ümmetinin üçte ikisini sorgusuz sualsiz Cennete koymamı mı istersin, yoksa şefaat izni mi istersin?” buyurdu. Ben de şefaat hakkı vermesini istedim. Şefaatim elbette bütün müslümanlaradır.) [Taberani]

(Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [İbni Hibban]

Resulullahı vesile edenlerin, onun şefaati ile tevbelerinin kabul olunacağını şu âyet-i kerime de göstermektedir: (Nefslerine zulmedenler, sana gelip, Allah’tan af diler ve Resulüm olarak sen de, onlar için af dilersen, Allahü teâlâyı, tevbeleri kabul edici ve merhamet edici bulurlar.) [Nisa 64]

Resulullah gibi şefaatçi olmasaydı Kabirden, önce Resulullah efendimiz, üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde, elinde liva-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce Peygamberlerden Hz. Âdem, sonra Hz. Nuh, sonra Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefaat edemiyecekler, sonra Resulullaha gelip yalvaracaklardır.

Önce, Onun ümmeti, Sırattan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün Peygamberler şefaat edecektir. (Buhari)

Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak: 1- Makam-ı Mahmud şefaati ile, mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır. 2- Çok kimseyi, sorgusuz, sualsiz Cennete sokacaktır. 3- Azap çekmesi gereken müminleri azaptan kurtaracaktır. 4- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır. 5- Sevapla günahı eşit olup, Araf’ta bekleyen kimselerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir. 6- Cennete girmiş olanların derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir.

Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, sualsiz Cennete girecektir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: (Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır.

Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu.

Furkan suresi, 70. âyet-i kerimesinde mealen, (Allahü teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur) buyuruldu.) [C.2, m.3]

İmanlı ölen herkese şefaat İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Şefaate kavuşabilmek için imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedi kurtuluşa kavuşmuş demektir.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (O gün Allah, Peygamberlerini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmez.) [Tahrim 8]

Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını başkalarının duymaması için onların hesaplarını bana ver!) deyince, Allahü teâlâ, (Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Ne sen, ne başkaları onların kusurlarını bilemez, hesaplarını gizli görürüm) buyurdu. (İ. Gazali)

(Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhari]

Hz. Ebu Hüreyre anlatır: Resulullah efendimizden, kıyamette şefaatine kavuşacak en mutlu kişinin kim olduğunu sordum. (Senin hadislerime olan sevginin çokluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. O mesud kişi, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek imanla ölen kişidir) buyurdu. (Buhari)

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/resulullah-efendimizin-sefaati.html)

 

Ölüden şefaat istemek caiz midir? Eğer caiz ise, aşağıdaki Vehhabi Feth-ul-mecid kitabındaki iddialara cevap verebilir misiniz?

Sual: Ölüden şefaat istemek caiz midir? Eğer caiz ise, aşağıdaki Vehhabi Feth-ul-mecid kitabındaki iddialara cevap verebilir misiniz? Feth-ul-mecid kitabında deniyor ki:

(Ölüden ve gaib olan diriden bir şey isteyen müşrik olur. İnsandan kudreti yetişen şeyler istenir. Yalnız Allah’ın kudretinde olan şeyleri insandan istemek caiz değildir.) [s.70]

(Diri, kendinden istenilen şey için dua eder. Allah da kabul edip, o şeyi yaratır. Ölüden, gaib olandan istemek, kudreti içinde olmayanı istemektir. Bu ise şirk olur.) [s.70]

(İhtiyacını ölüden istemek, ölüden istigase etmek şirktir. Ölüden kendisine şefaat etmesini istemek cahilliktir. O, Allah’ın izni olmadan kimseye şefaat edemez. Ondan istigase etmek, şefaat etmesini istemek, şefaat etmesine izin verilmesi için sebep yapılmamıştır. Şefaate sebep imandır. İstigase eden ise müşriktir. İzin verilmesine mani olmaktadır.) [s.208] CEVAP Bu kitap, kendi kendini yalanlamaktadır. Çünkü, şöyle diyor: (Gökler Allah’tan korkar, Allah göklerde his yaratır. Anlarlar, Kur’anda, yerlerin ve göklerin tesbih ettikleri bildirildi. Resulullahın avucuna aldığı taş parçalarının tesbih ettiklerini ve mesciddeki Hannane denilen direğin inlediğini ve yemeğin tesbih ettiğini Eshab işittiler.) [S.200]

Dağlarda, taşlarda, direkte his ve idrak olduğunu söyleyip de, Peygamberlerde ve Evliyada his olmaz demeleri, şaşılacak şeydir. Dirilere tevessül olunur, ölülere tevessül olunmaz demekle kendileri müşrik oluyorlar. Çünkü bu söz, diriler duyar ve tesir eder, ölüler duymaz ve tesir etmez demektir. Allah’tan başkasının tesir ettiğine inanmak olur. Böyle inananlara kendileri müşrik diyor. Halbuki, ölü de, diri de birer sebeptir. Tesir eden, yaratan yalnız Allahü teâlâdır.

Demek ki, Resulullahtan başka müminler de, herkesin işitemeyeceği sesleri işitirmiş. Bu taşlar Hazret-i Ebu Bekir’in elinde iken de tesbihlerinin işitildiği, aynı haberin sonunda bildirilmektedir. Hazret-i Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’daki ordu kumandanı Sariye’yi görerek, (Sariye, dağdaki düşmandan korun) demiş ve Sariye işiterek, dağı ele geçirmiştir. (Şevahid-ün-nübüvve)

Gaib olan sözü ile ne demek istiyorsun İmam-ı Rabbani hazretlerinin soyundan, Hakim-ül-ümmet hace Muhammed Hasen Can Sahip hazretleri, Üsul-ül-erbe’a fi-terdid-il-vehhabiyye kitabında buyuruyor ki:

Böyle inanan kimse, gaib olan, yani yanında bulunmayan bir kimseye, ismini söyleyerek seslenmek büyük şirk olur diyor. Böylece, Resulullahın mübarek ruhunun bile hazır olacağını düşünerek seslenen kimse müşrik olur diyor. Yemenli mezhepsiz Şevkani de, Dürr-ün-nadid kitabında, (Mezarları büyük bilmek, kabirlere seslenerek, ihtiyaçlarını istemek küfür olur) dedi. Yine o, Tathir-ül-itikad kitabında da, (Melek, Peygamber veya Veli de olsa, ölüye yahut gaib olan diriye böyle seslenen müşrik olur) diyor. Mezhepsizlerden bir kısmı burada iki fikir ortaya atmaktadır. Bunlara göre, eğer işiteceğini düşünmeyerek, sevdiği için, (ya Resulallah!) derse, müşrik olmaz. Eğer işiteceğine inanarak söylerse, kâfir olur.

Selef-i salihinin yaptığı şeylere şirk diyen ve müslümanlara müşrik damgasını basan bu kimseye sorarız:

(Gaib olan) sözü ile ne demek istiyorsun? (Görmediğimiz her şey gaibdir) diyorsan, (ya Allah) dememiz de şirk olmaktadır. Çünkü bu, Allahü teâlânın Cennette görüleceğine de inanmamaktadır. Eğer, (gaib, yok demektir) diyorsan, Peygamberlerin ve Evliyanın ruhlarına nasıl yok diyebilirsin?

Yok eğer, (ruhların var olduklarına ve idrak ve şuur sahibi olduklarına, yani anladıklarına, duyduklarına inanırız. Fakat, tasarruf yaptıklarına inanmayız) derse, bu sözü Allahü teâlâ red etmekte, (Güç işleri yapanlara yemin ederim) buyurmaktadır. (Naziat 5)

Tefsir âlimlerinin çoğu mesela Beydavi tefsiri [ve bunun Şeyhzade şerhi ve tefsir-i Azizi ve Ruh-ul Beyan tefsiri, tefsir-i Hüseyni], bu âyet-i kerime, meleklerin ve Evliya ruhlarının iş yaptıklarını bildirmektedir dediler. Ruh, madde değildir. Bunun için, melekler gibi, Allahü teâlânın emri ve izni ile, dünyada iş yaparlar. Meleklerin, Allahü teâlânın izni ile, bu dünyada, iş yaptıkları, yok ettikleri, diriltmek, öldürmek gibi işlerin yapılmasına vasıta oldukları, Kur’an-ı kerimin çeşitli yerlerinde bildirilmiştir. Cin ve şeytanlar da, güç şeyleri kolayca yapıyorlar. Süleyman aleyhisselama, cinlerin hizmetlerini Kur’an-ı kerim haber veriyor:

(Cin, Onun her istediğini, kale, resim, büyük kazanlar ve yerinden kaldırılamayan çanaklar yaparlardı,) [Sebe 13] Cin, melekler ve ruhlar kadar olgun ve kuvvetli olmadığı halde, büyük işler yapıyor.

Bu dünyada, göremediğimiz çok şey var ki, insan gücünün yetişemediği işleri yapmaktadırlar. Mesela, çok hafif olan ve göremediğimiz hava, fırtına, kasırga şeklinde eserek, ağaçları devirmekte, binaları yıkmaktadır. [Elektrik ve laser ışınları ve elektro-magnetik dalgaları, atomlar, gözle, hatta ultra-mikroskopla görülemedikleri halde, akılları şaşırtan büyük işler yapmaktadır.] Nazar değmesi, sihir yani büyü ve benzerleri kuvvetleri göremiyoruz. Halbuki, korkunç tesirlerini işitmeyen yoktur. Bütün bunların yaptıklarının yapıcısı, hiç şüphesiz, Allahü teâlâdır. Bunlar, Allahü teâlânın yapmasına, yaratmasına sebep oldukları için, bunlar yaptı sanıyoruz ve bunlar yaptı diyoruz. Bunların yaptığını söylemek, küfür, şirk olmuyor da, Evliyanın ruhları yapıyor demek niçin şirk olsun?

Onlar, Allahü teâlânın izin vermesi ile ve yaratması ile yaptıkları gibi, Evliyanın ruhları da, Allahü teâlânın izin vermesi ile ve yaratması ile yapmaktadır. Onların yaptıklarını söylemek de, şirk olur denirse, Kur’an-ı kerime karşı gelinmiş olur.

Bu kimse, (Cinlerin, şeytanların ve havanın tesir ettiklerini, Kur’an-ı kerim haber veriyor. Bunun için, onlar yapıyor demek caiz oluyor. Evliyanın ruhlarının bir şey yaptıklarını Kur’an-ı kerim bildirmediği için, ruhlardan bir şey istemek şirk olur) derse, yukarıda bildirdiğimiz, Naziat suresinin beşinci âyet-i kerimesini unuttun mu deriz.)

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/oluden-yardim-istemek-ve-sefaat.html)

 

Resulullahı övmek, Ondan şefaat istemeye şirk, böyle yapan müslümanlara müşrik, yani kâfir midir?

Sual: Vehhabiler, Resulullahı övmeye, Ondan şefaat istemeye şirk, böyle yapan müslümanlara müşrik, yani kâfir damgasını basarlar. Resulullahı metheden imam-ı Busayri’nin (Kaside-i bürde)sinden örnek vererek, (Bu sözler Allah’tan başkasını övmektir, şirktir) derler.

Bunlar yanlış değil mi?

CEVAP Resulullahı, Allahü teâlâ övmüştür. Bu övgüden ancak Allah’ı sevmeyen rahatsız olur. Kendisi de, kendisini överek, Allahü teâlânın kendisine ihsan etmiş olduğu nimetleri saymıştır.

Bu övmeleri, o kadar çoktur ki, Busayri hazretlerinin övmesi, onların yanında hiç kalmaktadır. Resulullahı övmek ibadettir. Eshab-ı kiramın hepsi övmüşlerdir. Bunlardan Hassan bin Sabit ve Ka’b bin Züheyrin uzun methleri meşhurdur. Ka’b bin Züheyr, Banetsü’ad kasidesinde, Busayri’den daha çok övmüştü. Resulullah, bunu beğenip, Ka’bın önceki kusurunu af buyurmuş ve mübarek hırkasını ona hediye etmişti. Bu hırka-i seadet, şimdi İstanbul’da Topkapı sarayındadır.

İmam-ı Muhammed bin Said Busayri sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Şazili olan Ebul-Abbasi Mürsi’nin yetiştirdiği Evliyadandır. Ebül-Abbasi Mürsi de, Ebül-Hasen-i Şazili’nin talebesidir. 695 [m. 1295] ‘de Mısır’da vefat etmiştir. Kendisine felç hastalığı geldi. Bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Resulullaha tevessül edip, insanların en üstününü öven meşhur kasidesini hazırladı. Rüyada Resulullaha okudu. Çok hoşuna gidip arkasından mübarek hırkasını çıkarıp, imama giydirdi. Bedeninin felçli olan yerlerini mübarek eli ile sığadı. Uyanınca, bedeni sağlam idi. Hırka-i seadet de arkasında idi. Bunun için, bu kasideye Kaside-i bürde denildi. Bürde, hırka, palto demektir.

İmam-ı Busayri sevinerek, sabah namazına giderken, salah ve zühd ile meşhur bir zata rastladı. İmama, kasideni dinlemek isterim dedi. Benim kasidelerim çoktur. Hepsini herkes bilir dedi. Kimsenin bilmediği bu gece Resulullaha okuduğunu istiyorum deyince, bunu hiç kimseye söylemedim. Nerden anladın dedi. O zat da, imamın rüyasını, olduğu gibi haber verdi. Vezir Behaeddin bu kasideyi işitince, hepsini okutup, saygı ile ayakta dinledi. Hastalara okununca, iyi oldukları, okunan yerlerin dertlerden, belalardan emin oldukları görüldü. Faydalanmak için, inanmak ve halis niyet ile okumak lazımdır.

Vehhabi mantığına bakın! Vehhabi Feth-ul- mecid kitabının önsözünde, (Süud torunu Abdülaziz tevhidi yeniledi. Arabistan yarım adasına sulh ve emniyet getirdi. Oğlu Süud da, geçmişlerinin yoluna hayat verdi. Hulefa-i raşidinin yolunu açtı) diyor. Süud oğullarının kılıçlarının keskin olmasına dua ediyor. Yunanistan’da, Atina’nın en lüks otellerinde, yüzlerce gayrı meşru cariye ile, Yunan kızları arasında, yıllarca sefalet, içki ve fuhuş âlemleri sürerek 1964 yılında zevk, safa, işret içinde ölen Süudü ve dedelerini övmek için (hayat verdi, yol açtı) gibi methiyeler söylemesi, ondan yardım dilemesi şirk, suç olmuyor da, imam-ı Busayri’nin, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini övmesi, o yüce Peygamberin, mahlukların en yüksek derecesinde olduğunu bildirmesi, (Her istediğini vereceğim) müjdesi ile şereflenmiş olan o en yüksek Peygamberden yardım ve şefaat istemesi, suç ve şirk oluyormuş!

Utanmadan bu yazıları, din kitabı diyerek müslümanların önüne sürmektedir. Gençleri aldatmak, mezhepsiz yapmak için, İslam âlimlerine, müslümanların gözbebeklerine, müşrik, sapık demekten haya duymamaktadır. Hadis-i şeriflerde, Resulullahın kendi yüksek makamını anlatmasına, acaba ne diyecektir. Peygamberlerin seyyidi, gelmiş gelecek, bütün insanların en üstünü olduğunu bildirdiği için, o şerefli Peygambere de, (hâşâ) kirli kalemini bulaştırmak küstahlığını mı yapacak?

Vehhabi yazar, binlerce müslümanı şehid etmiş olan zalimleri övüyor. Onların, masum kanları damlayan kılıçlarını, İslam mücahidlerinin mübarek kılıçlarına benzetiyor da, Allahü teâlânın yüce Peygamberini övmeyi de, puta tapanların putlarını övmelerine benzetiyor. Resulullahı övenlere müşrik damgası vuruyor. Kâfirler putlarını halık, mabud [yaratıcı, tanrı] olarak övmüştü. Böyle övmek ancak Allahü teâlâ için olur. Müslümanlar, yalnız Allahü teâlâyı böyle över. Resulullahı överek mahlukların en üstünde olduğunu bildiririz. Resulullaha aşık olan, Onu çok öven, İslam âlimlerinin hiçbiri, o yüce Peygamberi halık ve mabud derecesine çıkarmamış. Allahü teâlâyı över gibi övmemiştir. Bu kitabı yazan, hak ile bâtılı birbirinden ayıramıyor. Kitabını, kâfirleri bildiren âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle doldurmuş. Bunlara yanlış manalar vererek, İslam âlimlerine saldırmakta, tasavvuf büyüklerine, Allahü teâlânın sevdiği müslümanlara müşrik ve kâfir demektedir. Bu vehhabi kitabını okuyanlar, her sayfasındaki âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri görerek aldanmakta, bunlara verilen bozuk manaları doğru sanarak felakete sürüklenmektedirler.

Sual: Kaside-i bürde nedir? Selefiyeciler, niçin Kaside-i Bürde’ye saldırıyorlar? CEVAP

Selefiyeciler, Resulullahın övülmesini hazmedemiyorlar. Bizzat Allahü teâlânın övdüğü, (Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyurduğu Peygamber efendimizin övülmesine tahammül edemiyorlar. Onu övmek, ibadettir. Kaside-i bürde, Peygamber efendimizin üstünlüğünü anlatan, onu öven bir kasidedir.

Kaside-i bürde’nin yazarı olan İmam-ı Busayri hazretleri, sofiyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Bir gün felç oldu, bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Resulullaha tevessül edip, insanların en üstününü öven, meşhur kasidesini hazırladı. Rüyada Resulullaha okudu. Çok beğenip, arkasından mübarek hırkasını çıkarıp, imama giydirdi. Bedeninin felçli olan yerlerini mübarek eli ile sığadı. Uyanınca, bedeni sağlam idi. Hırka-i saadet de, arkasında idi. Bunun için, bu kasideye Kaside-i bürde denildi. Bürde, hırka, palto demektir.

İmam-ı Busayri sevinerek, sabah namazına giderken, zühd ile meşhur bir zata rastladı. İmam-ı Busayri’ye, kasideni dinlemek isterim dedi. (Benim kasidelerim çoktur. Hepsini herkes bilir) dedi. (Kimsenin bilmediği, bu gece Resulullaha okuduğunu istiyorum) deyince, (Bunu hiç kimseye söylemedim. Nerden anladın?) dedi. O zat da, rüyasını olduğu gibi haber verdi.

Bu kasidenin hastalara okununca, iyi oldukları, okunan yerlerin dertlerden, belalardan emin oldukları görüldü. Faydalanmak için, inanmak ve halis niyet ile okumak gerekir.

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/resulullahi-ovmek-sirk-degildir.html)

 

Sual: Ruhun var olduğuna, insan ölünce ruhun ölmediğine vehhabiler inanmıyor mu?

Sual: Ruhun var olduğuna, insan ölünce ruhun ölmediğine vehhabiler inanmıyor mu? CEVAP Ruhun var olduğuna herkes inanıyor. Ruhun ölmediğine biz müslümanların inandığı gibi vehhabiler de inanıyor. Çünkü buna inanmamak insanı, tekrar dirilmeyi inkâra yol açar. Beden ölse bile ruhun ölmediğine inanıp da, bu ruhun bedende iken bulunan özelliklerine yani görmesine, duymasına, işitmesine, hareket etmesine inanmamak açık bir çelişkidir.

Ruhun ölmediğine inandıkları gibi, bu ruhun duyduğuna, işittiğine, gördüğüne de inanmalılar. Bu inanmaları hâşâ böyle mantık yoluyla da olmamalı. Çünkü dinimiz bunu açıkça bildirmektedir.

Böyle olunca, ruhdan şefaat dilemek, ondan yardım istemek gibi, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta olmasını beklemeye, karşı olmamak icap eder. Çünkü, bütün dinler, insan ölünce, ruhun diri kaldığını bildirmektedir. Diri insanlar, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep oldukları gibi, diri ruhların da, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olacağı red edilmez.

Kabirde, hem ruha, hem de bedene nimet ve azap vardır. Buna, böylece inanmak lazımdır.

İmam-ı Muhammed bin Hasen Şeybani, Akaid-i Şeybaniyye manzumesinde, (Kabir azabı vardır. Kabir azabı, hem ruha, hem de bedene olacaktır) buyurdu. Yani, kabirde nimetler ve azaplar, ruha ve cesede birlikte olacaktır. Diriler bunu görmezse de, inanmak lazımdır. Gaybe iman etmek lazımdır. Buna inanmamak, kıyamet günü mezardan kalkmaya inanmamaya yol açar. Çünkü, ikisi de, Allahü teâlânın kudreti ile olmaktadır. Birine inananın, ötekine de inanması akla uygundur.

Seyyid Davud bin Süleyman’ın Minhat-ül-vehbiyye fi redd-il-vehhabiyye kitabında diyor ki: (Vehhabiler, Peygamberleri ve salih kullardan Evliyayı vasıta yaparak, onları şefaatçi kılarak, Allahü teâlâdan dilekte bulunmaya ve Allahü teâlânın keramet olarak onlara verdiği kuvvet ile sıkıntıdan kurtarmalarını istemeye ve Allahü teâlânın bir dileğe kavuşturması veya bu sıkıntıdan kurtarması için, kabirlerine gidip, onlardan şefaat istemeye inanmıyorlar. İnsan ölüp, toprak olunca, işitmez, görmez, kabir hayatı diye bir şey yoktur diyorlar. Dünyada bir şeye kavuşmak için, diriler sebep yapıldığı halde, ölülerin de, bir şeye kavuşmak için sebep yapılmasına bir türlü inanmıyorlar.

Eğer, [diğer maddelerde delilleriyle yazdığımız gibi] ölülerin kabir hayatı denilen bir hayat ile diri olduklarına ve bu hayatlarından dolayı, bildiklerine, işittiklerine, gördüklerine ve kendilerini ziyaret edenleri tanıdıklarına, selam verenlere karşılık selam verdiklerine ve birbirlerini ziyaret ettiklerine, kabirde nimet veya azap içinde olduklarına ve nimetin ve azabın, ruh ile bedene birlikte olduğuna ve tanıdıkları dirilerin yaptıkları işlerin kendilerine bildirildiğine ve iyi işleri öğrenince, Allahü teâlâya hamd edip birbirlerine müjde verdiklerine ve işi yapana dua ettiklerine, kötü işleri öğrenince, bunları yapanlara dua ederek (Ya Rabbi! Bunlara iyi işler yapmak nasip et! Bize yaptığın gibi, onlara da hidayet nasip eyle) dediklerine inansalardı, böyle inkâr etmezlerdi.

Çünkü ölmek, bir evden, başka bir eve göç etmektir. Bu bildirdiklerimizin hepsinin doğru olduklarını, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler ve icma’ı ümmet bildirmektedir. Bunlara inanmayan, iman edilmesi vacip olan bir şeye inanmamış olup, bid’at fırkalarından olur. Resulullahın sünnetinden ayrılmış olur. Çünkü, Mahşer yerinde toplanmak için dirilip, mezardan çıkmaya inanmak, imanın altı şartından biridir. Buna inanmayan kâfir olur. Ölüler için kabir hayatı olup, nimeti ve azabı duyduklarına inanmamak, küçük kıyamete inanmamaktır. Küçük kıyamet, büyük kıyametin örneğidir.)

Allahü teâlânın sevdiği kullarının mezarlarından şefaat ve Allahü teâlânın yaratması için vasıta, vesile olmalarını istemek caiz olduğunu gösteren delilleri diğer maddelerde de bildirdik. Bunları okuyup anlayanlar, ölülerin kendilerinin bir şey yapmadıklarını, mezhepsizlerin iftira ettikleri gibi, onlardan bir şey yapmalarının istenilmediğini göreceklerdir. Bunlar, dirilerin hareket ettiklerini, iş yaptıklarını görerek, bunlardan yardım, şefaat isteyenlerin bunların kendilerinden istediklerini sanıyorlar. Halbuki, dirilerden istemek de, bunların, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmalarını istemektir. Her şeyi yaratan, yapan, yalnız Allahü teâlâdır. Diri de, ölü de, canlı da, cansız da, Onun yaratmasına sebep olmaktadır. Onun yaratmasına, mahlukların sebep olmalarını, yine O dilemiştir. Âlemin nizamlı, düzenli olması için, birçok şeyi, sebep ile yaratmak istemiştir. Dilediği birçok şeyi de, sebepsiz yaratmaktadır.

İbni Kemalpaşa’nın Hadis-i erbain’deki (Bir işinizde, sıkışıp bunalınca, kabirdekilerden yardım isteyin) ve Deylemi’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı) hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir. (M. Nasihat)

Abdülgani Nablüsi hazretleri buyuruyor ki: (Evliyayı inkâr etmek, dinin bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. Evliya ve enbiya da kuldur. Harika, keramet hasıl olmasında, kulların hiç tesiri yoktur. Her şeyi yalnız Allahü teâlâ yaratmaktadır. Ancak Allahü teâlâ, enbiyasını ve evliyasını başkalarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği keramet ve mucize gibi harikaları, bu zatlara ihsan etmiştir.) (Hadika)

Vehhabilerin kendi kitaplarında diyor ki: (Gökler Allah’tan korkar, Allah göklerde his yaratır. Anlarlar, Kur’anda, yerlerin ve göklerin tesbih ettikleri bildirildi. Resulullahın avucuna aldığı taş parçalarının tesbih ettiklerini ve mescitteki Hannane denilen direğin inlediğini ve yemeğin tesbih ettiğini Eshab işittiler.) (s. 200) (Buhari’de, İbni Mesud diyor ki, yediğimiz yemeğin tesbih sesini işitirdik. Ebu Zer diyor ki, Resulullah, avucuna taş parçaları aldı. Bunların tesbih sesleri işitildi. Resulullahın hutbe okurken dayandığı odunun inlemesi haberi sahihtir.) (Feth-ül mecid s. 201)

Dağlarda, taşlarda, direkte his ve idrak olduğunu söyleyip de, Peygamberlerde ve Evliyada his olmaz demeleri, şaşılacak şeydir. Dirilere tevessül olunur, ölülere tevessül olunmaz demekle kendileri müşrik oluyorlar. Çünkü bu söz, diriler duyar ve tesir eder, ölüler duymaz ve tesir etmez demektir. Allah’tan başkasının tesir ettiğine inanmak olur. Böyle inananlara kendileri müşrik diyor. Halbuki, ölü de, diri de birer sebeptir. Tesir eden, yaratan yalnız Allahü teâlâdır.

Demek ki, Resulullahtan başka müminler de, herkesin işitemeyeceği sesleri işitirmiş. Bu taşlar Hazret-i Ebu Bekir’in elinde iken de tesbihlerinin işitildiği, aynı haberin sonunda bildirilmektedir. Hazret-i Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’daki ordu kumandanı Sariye’yi görerek, (Sariye, dağdaki düşmandan korun) demiş ve Sariye işiterek, dağı ele geçirmiştir. (Şevahid-ün-nübüvve)

Puta tapanlar için gelmiş olan âyet-i kerimelerle, bu sözlerini ispata kalkışıyorlar. Halbuki, Ehl-i sünnet, Peygamberlere ve Evliyaya ibadet etmez. Allahü teâlânın sevgili kulları olduğuna ve Allahü teâlânın, bunların hatırı ve hürmeti ile, kullarına merhamet edeceğine inanır. Zararı, faydayı yaratan, ancak Odur. Ondan başka ibadete kimsenin hakkı yoktur, der. Kabir ziyaretinde, kabirdeki zat vasıtası ile Allahü teâlâya dua eder.

Peygamberler ve Evliya mezarlarında, kabir hayatı denilen, bilmediğimiz bir hayat ile diridirler. Kendiliklerinden bir şey yapamazlar. Allahü teâlâ, onlara sebep olacak kadar kuvvet ve kıymet vermiştir. Onları sevdiği için, onlara, âdeti dışında olarak ikram, ihsan yapmaktadır. Onların hürmeti için, istenileni yaratır. İstenilenin yaratılmasına sebep olmaları onlardan istenir. Vehhabilerin, Ehl-i sünnet, mezarlara tapınıyorlar, müşrik oluyorlar demeleri Müslümanlara iftiradır.

Mezarları ziyaret ile tevessül eden kâfir olsaydı, Peygamberimiz ile de tevessül edilmezdi. Halbuki, O, dünyaya gelmeden önce ve dünyada diri iken ve vefatından sonra, hep tevessül edilmiştir.

Şevahid-ül-hak 153. sayfada yazılı, ibni Mace hadisinde, Peygamberimiz (Allahümme inni eselüke bihakkıssailine aleyke), yani (Ya Rabbi! Senden isteyip de, verdiğin kimselerin hatırı için, senden istiyorum!) derdi ve böyle dua ediniz buyururdu. Hazret-i Ali’nin annesi Fatıma’yı kendi mübarek elleri ile mezara koyunca (İgfir li ümmi fatımate binti Esed ve vessialeyha medhaleha bi-hakkı Nebiyyike vel Enbiya-illezine min kabli inneke erhamürrahimin) buyurduğunu, Taberani ve İbni Hibban ve Hakim ve Süyuti bildirmektedir.

Eshab-ı kiramın büyüklerinden Osman bin Huneyf bildiriyor ki, iyi olması için dua isteyen bir a’maya, abdest alıp, iki rekat namaz kılmasını, sonra (Allahümme inni eselüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin Nebiyyirrahme, ya Muhammed inni eteveccehü bike ila Rabbifi haceti-hazihi, li taktıye-li, Allahümme şeffihü fiyye) okumasını emr etmiştir. Bu dua, (Merakıl-felah) ve bunun Tahtavi haşiyesi ve türkçe tercümesi olan (Nimet-i islam) kitaplarında, (Hacet namazı) sonunda ve (Şifa üs-sikam) ve (Nur-ül-islam)da ve (Dürerüsseniyye)de de yazılıdır. Eshab-ı kiram, bu duayı hep okurdu.

Hakim’in bildirdiği sahih hadiste buyuruldu ki: Âdem aleyhisselam Cennetten çıkarılınca, çok dua etti. Tevbesi kabul olmadı. Nihayet (Ya Rabbi! Oğlum Muhammed hürmeti için, bu babaya merhamet et) deyince, duası kabul oldu ve (Ya Adem! Muhammed aleyhisselamın ismi ile, her ne isteseydin kabul ederdim, Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım) buyuruldu. Bu hadis-i kudsi, (Mevahib) ve (Envar)ın başında da yazılıdır. Böyle olduğunu, Alusi’nin (Galiyye) kitabı da, 109. sayfasında uzun bildirmektedir. Bu dualarda bulunan (hak) kelimesi, hürmet, kıymet demektir. Sevdiklerine verdiği kıymetli dereceler hatırı için istemektir. Çünkü, hiçbir mahlukun, hiçbir bakımdan, Allahü teâlâda hakkı yoktur.

Âdem aleyhisselam, Cennette iken, Cennetin her yerinde ve Arş üzerinde (La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) yazılı gördü. Onun, Allahü teâlânın en sevgili kulu olduğunu bilip onun hürmeti için dua etti.

Bu dualar gösteriyor ki, Allahü teâlânın sevdikleri ile tevessül etmek, yani onları araya koyarak, onların hatırı ve hürmeti ile Ondan istemek caizdir.

İbni Abidin hazretleri, 5. cild, 524. sayfada buyuruyor ki: (Resulullahı vesile kılarak Allahü teâlâya dua etmek güzel olur. Ehl-i sünnet âlimleri hiç biri buna karşı bir şey demedi. Yalnız ibni Teymiye bunu kabul etmeyerek ortaya bir bid’at çıkarmış oldu. İmam-ı Sübki bunu güzel açıklamaktadır.)

Ahmed bin Seyyid Zeyni Dahlan, Mekke’nin müftüsü ve reis-ül-uleması ve Şafii şeyh-ul-hutebası idi. Birçok eserleri olup, (Hülasat-ül-kelam fi beyan-i umera-il beled-il-haram), (Firredd-i alel-vehhabiyyeti-etba-ı mezheb-i İbni Teymiyye) ve (Ed-Dürer-üs-seniyye) kitaplarında bunların içyüzlerini açıklamakta, yanlış yolda, sapık olduklarını âyet ve hadislerle göstermektedir.

Hülasat-ül-kelamda, şöyle demektedir: Resulullahı hayatta iken de, vefatından sonra da, vesile ederek dua etmek sahihtir. Bunun gibi, Evliyayı ve Salihleri vesile ederek dua etmek caiz olduğunu hadis-i şerifler göstermektedir. Hazret-i Ömer’in yağmur duasına çıkarken Hazret-i Abbas’ı götürmesi, Resulullahtan başkası ile de tevessül olunabileceğini göstermek için idi.

Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyorlar ki: Tesiri veren, yaratan, fayda ve zarar veren, yok eden ancak Allahü teâlâdır. Onun şeriki yoktur. Peygamberler ve bütün diriler ve ölüler, tesir, fayda ve zarar yaratamazlar. Hiçbir şeye tesir yapamazlar. Yalnız, Allahü teâlânın sevgili kulları oldukları için, onlarla bereketleniriz. Onlar da, dirilerin tesir ettiğine, ölülerin tesir etmediğine inanıyorlar.

Şah Ahmed Said-i Dehlevi hazretleri, Tahkik-ul-hakkıl-mübin kitabında, Hindistan’daki vehhabilerin kırk bozuk sözüne vesikalarla cevap vermektedir. Kırkıncı cevabında buyuruyor ki: Abdülaziz-i Dehlevi, Fatiha tefsirinde: (Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse, haramdır. Eğer yalnız, Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allah’ın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın her şeyi sebep ile yarattığı, o kulun da bir sebep olduğu düşünülürse, caiz olur. Peygamberler ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemişlerdir. Böyle düşünerek birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur) diyor.

Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri de Mişkat tercümesinde buyuruyor ki: (Peygamberler ve Evliya öldükten sonra, bunlardan yardım istemeye, meşayıh-ı ızam ve fıkıh âlimleri caizdir dedi. Keşf ve kemal sahipleri, bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu ruhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere (Üveysi) dediler. İmam-ı Şafii buyuruyor ki, imam-ı Musa Kazım’ın kabri, duamın kabul olması için bana tiryak gibidir. Bunu çok tecrübe ettim. İmam-ı Gazali buyurdu ki, diri iken tevessül olunan, feyz alınan kimseye, öldükten sonra da tevessül olunarak feyz alınır. Meşayıh-ı kiramın büyüklerinden biri diyor ki, diri iken tasarruf yaptıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük Veli gördüm. Bunlardan ikisi, Maruf-i Kerhi ve Abdülkadir-i Geylani hazretleridir. Batı âlimlerinin ve Evliyanın büyüklerinden olan Ahmed bin Zerruk diyor ki, Ebül Abbas-ı Hadremi hazretleri bana sordu ki, diri olan Veli mi, yoksa ölü olan mı daha çok yardım eder? Herkes, diri olan diyor. Ben ise, ölü olan daha çok yardım eder diyorum dedim. Doğru söylüyorsun. Çünkü, diri iken, kullar arasındadır. Öldükten sonra ise, Hakkın huzurundadır buyurdu. [Kılıç kınından çıkınca kesmeye hazır hâle gelmiş olur.]

İnsan ölürken ruhunun ölmediğini âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sahibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Kâmillerin, Velilerin ruhları, diri iken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebededirler. Allahü teâlâya manevi olarak yakındırlar. Evliyada, dünyada da, öldükten sonra da keramet vardır. Keramet sahibi olan, ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Her şey Onun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında, diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için, Allahü teâlânın, dostlarından biri vasıtası ile, bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri olanlar vasıtası ile çok şey yaratıp verdiğini, herkes, her zaman görmektedir. İnsan diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep olmaktadır.)

Mevlana Abdülhakim-i Siyalküti hazretleri, Zad-ül-lebib kitabında buyuruyor ki: (Ölü yardım yapamaz diyenlerin, ne demek istediklerini anlayamıyorum. Dua eden, Allahü teâlâdan istemektedir. Duasının kabul olması için, Allahü teâlânın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Ya Rabbi! Kendisine bol bol ihsanda bulunduğun bu sevgili kulunun hatırı ve hürmeti için bana da ver demektedir. Yahut, Allahü teâlânın çok sevdiğine inandığı bir kuluna seslenerek, (Ey Allah’ın Velisi, bana şefaat et! Benim için dua et! Allahü teâlânın dileğimi ihsan etmesi için vasıta ol!) demektedir. Dileği veren ve kendisinden istenilen, yalnız Allahü teâlâdır. Veli, yalnız vesiledir, sebeptir. O da fanidir. Yok olacaktır. Hiçbir şey yapamaz. Tasarrufa, gücü, kuvveti yoktur. Böyle söylemek, böyle inanmak şirk olsaydı, Allah’tan başkasına güvenmek olsaydı, diriden de dua istemek, bir şey istemek yasak olurdu. Diriden dua istemek, bir şey istemek, dinimizde yasak edilmemiştir. Hatta müstehap olduğu bildirilmiştir. Her zaman yapılmıştır. Buna inanmayanlar, öldükten sonra keramet kalmaz diyorlarsa, bu sözlerini ispat etmeleri lazımdır. Evet, Evliyanın bir kısmı öldükten sonra, alem-i kudse yükseltilir. Huzur-i ilahide her şeyi unuturlar. Dünyadan ve dünyada olanlardan haberleri olmaz. Duaları duymazlar. Bir şeye vasıta, sebep olmazlar. Dünyada olan, diri olan Evliya arasında da böyle meczuplar bulunur. Bir kimse, keramete hiç inanmıyor ise, hiç ehemmiyeti yoktur. Sözlerini ispat edemez. Kur’an-ı kerim, hadis-i şerifler ve asırlarca görülen, bilinen olaylar, onu haksız çıkarmaktadır.

Bir cahil, bir ahmak, dileğini Allahü teâlânın kudretinden beklemeyip, Veli yaratır, yapar derse, bu düşünce ile ondan isterse, bunu elbet yasak etmeli, ceza da yapmalıdır. Bunu ileri sürerek, İslam âlimlerine, âriflere dil uzatılamaz. Çünkü Resulullah, kabir ziyaret ederken, mevtaya selam verirdi. Mevtadan bir şey istemeyi yasak etmedi. Ziyaret edenin ve ziyaret olunanın hallerine göre, kimine dua edilir, kiminden yardım istenir. Peygamberlerin kabirde diri olduklarını her Müslüman biliyor.)

Vehhabiler, Allahü teâlâdan başka şeylere tapınanların, onları vesile yapanların müşrik olduklarını bildiren âyet-i kerimeleri yazarak: (Peygamberlerden ve salih kullardan ölmüş veya uzakta olanlardan herhangi bir sözle yardım isteyenler, bu âyetlere göre müşrik olur) diyorlar.

Biz müslümanlar, Evliyanın kendiliklerinden bir şey yapacaklarına inanmayız. Allahü teâlâ, onları çok sevdiği için, onların dua ve hatırı ile yaratacağına inanırız. Kullara tapınmak demek, onların sözlerine uyarak, İslamiyet’in dışına çıkmak, onların sözlerini, kitab ve sünnetten üstün tutmak demektir. İslamiyet’i emredenlere uymak, böyle değildir. Buna uymak, İslamiyet’e uymak demektir. Hayber gazasında, Hazret-i Ali’nin gözü ağrıyordu. Resulullah, mübarek ağız suyunu onun gözlerine sürdü ve dua eyledi. Gözleri iyi oldu. Peygamberin hatırı için, Allahü teâlâ şifa ihsan eyledi. Vehhabi (Feth-ul-mecid) kitabı da, 91.sayfasında bunu yazıyor ve Buhari ile Müslim’in haber verdiklerini bildiriyor.

Resulullahın duası kabul olduğu gibi, Onun yolunda, izinde bulunanların da, duaları kabul olur. Kendisi de, 381. sayfada, imam-ı Ahmed’in ve imam-ı Müslim’in, Ebu Hüreyre’den bildirdikleri hadis-i şerifte, (Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için, o şeyi yaratır) buyurulduğunu yazmaktadır. Allahü teâlâ, sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemin ettikleri şeyleri bile yaratınca, dualarını elbette kabul buyurur. Allahü teâlâ, Mümin suresinin 60.âyetinde mealen, (Bana dua ediniz! Duanızı kabul ederim) buyuruyor. Duaların kabul olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan dua elbet kabul olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duaları kabul olmuyor.

Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki: (Günah işlememiş bir dil ile dua ediniz ki, kabul olsun!) Yani, Huda dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için dua etsinler. İstigase, yani bir Veliye tevessül de, bu demektir. [İsa aleyhisselama gelip derler ki, dua ediyorsunuz, devasız hastalıklar iyi oluyor. Hangi duayı okuyorsunuz, bize de söyler misiniz? İsa aleyhisselam da onlara okuduğu duayı söyler. Adamlar bir süre sonra tekrar gelirler, efendim okuyoruz okuyoruz bir şey olmuyor, acaba bize yanlış dua mı öğrettiniz derler. İsa aleyhisselam, (Dua doğru ama ağız yanlış) buyurur, yani doğru dua öğrettim, dua aynı dua ama, ağız aynı ağız değil!]

Bu şartları yaptıklarına güvendiğimiz Âlimlerin, Velilerin dua etmeleri için, onlara yalvarmak, niçin şirk olsun? Biz, Allahü teâlâ, sevdiklerinin ruhlarına işittirir, onların hatırı için, istenileni yaratır diyoruz. Allahü teâlâ için hayvan kesiyor ve Kur’an-ı kerim okuyoruz. Sevabını meyyitin ruhuna gönderip ondan şefaat, yardım istiyoruz. Ölü için ibadet eden elbet müşrik olur. Allahü teâlâ için ibadet edip, sevabını ölüye bağışlayan müşrik olmaz ve hiç suçlu olmaz.

Hazret-i Meryem’in ve Esyed bin Hudayr’ın ve Ebu Müslim Abdullah Havlani’nin kerametlerini, kendisi de yazmaktadır. [Abdullah-ı Havlani, hicri 62 senesinde Şam’da vefat etti.] Evliyanın ruhlarından yardım isteriz. Çünkü, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ruhları, diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile ve izni ile, dirilere yardım ederler. Böyle inanarak Evliyadan yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Ondan istemek olur

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/evliyadan-yardim-istemek-sirk-degildir.html)

 

Evliya keramet gösterir demek şirktir midir?

Necdi denilen kimseler, (Peygamber mucize, evliya keramet gösterir demek şirktir. Çünkü insana yaratıcılık vasfı verilmiş olur. Bunun için peygamberin veya evliyanın kabrini ziyaret edip onlardan şefaat istemek, onların hürmetine dua etmek şirktir) diyorlar. Bu zihniyetteki insanlar eshabı kiramın kabirlerini yıkıp yerle bir etmişlerdir.

Buharî’deki hadis-i şerifte, Benî İsrail’den gaibi bilen, keramet sahibi zatların bulunduğu ve bu ümmetten de Hz. Ömer’in onlar gibi keramet sahibi bir zat olduğu bildirilmektedir. Hz. Âdem, çok duâ etti ise de kabul olmadı. Peygamber efendimizi vesile ederek, Onun hürmeti için duâ edince duâsı kabul oldu. Allahü teâlâ, (Ya Âdem! Habibimin ismi ile, her ne isteseydin kabul ederdim, O olmasaydı seni yaratmazdım.) buyurdu. (Beyhekî)

Hülasat-ül-kelam’da Resulullahı ve evliyayı vesile ederek duâ etmenin caiz olduğu bildiriliyor. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir:

(Ya Rabbi, senden isteyip de verdiğin zatların hatırı için, senden istiyorum.) [İbni Mace] (Çölde yalnız kalan kimse, bir şey kaybederse, “Ey Allahın kulları bana yardım edin!” desin; çünkü Allahü teâlânın, sizin göremediğiniz kulları vardır.) [Taberânî] (Hayvanı kaçan, “Ey Allahın kulları bana yardım edin, Allah da size acısın” desin!) [Hısn-ül hasin] (İbrahim Peygamber gibi 40 kişi her zaman bulunur. Onların bereketiyle gökten yağmur yağar, suya kavuşulur, yardım görülür ve zafere kavuşulur. Onların yerine yeni birisi gelmedikçe, içlerinden biri ölmez.) [Taberânî]

Selefi görüşlü bazı kimseler, (Eğer Peygamberin, evliyanın yardım etmeye gücü yetseydi, Müslümanlar dünyada perişan olmazdı) diyerek Allahın peygambere ve evliyaya verdiği güçten şüphe ediyorlar. Biz Allahü teâlânın gücünün sonsuz olduğunda ve Onun peygamberlerine ve evliyasına verdiği güçlerden hiç şüphe etmiyoruz. (Allah, her şeye gücü yettiği halde, niye Müslümanlar böyle perişandır? Allahın gücü yetseydi, Müslümanlar perişan olmazdı) demek mi istiyorlar? Allahın yardım etmeyişinin de elbette sebepleri vardır. Evliyanın, peygamberin yardım etmesi de ancak Allahın izni ile olur. O izin vermezse nasıl yardım edebilir? O izin verince de kim mani olabilir? Necdinin bu yardımı inkâr etmesinin ne önemi vardır.

Evliya, enbiya yaratıcı değildir. Allahü teâlâ istenilen şeyi onların hürmetine yaratır. Yani onlar vesiledir, sebeptir. Cenab-ı Hak, her şeyi yoktan yarattığı halde, yaratmasına bazı şeyleri sebep kılmıştır. Mesela Âdem aleyhisselamı ana babasız yaratmış, fakat çamuru vesile kılmıştır. Bütün çocukları yaratan da Allahü teâlâdır. Fakat çocukların yaratılması için, ana babayı vesile kılmıştır. Âdem aleyhisselamı yarattığı gibi, bütün insanları da ana babasız yaratabilirdi. Fakat ana babayı vesile kılmıştır. Onun âdeti böyledir. Onun için Kur’an-ı kerimde, (Allaha yaklaşmak için vesile arayınız) buyuruluyor. (Maide 35) Hadika’da (Ölülerden, ruhlardan bir şeyi isterken, yani sebeplere yapışırken; bu işleri sebeplerin değil, Allahü teâlânın yaptığına inanmalı) buyuruluyor. Sebebe yapışan kimse, dileğini Allahü teâlâdan bekliyor. Allahü teâlâdan çocuk isteyen kimsenin, sebeplere yapışması, yani evlenmesi gerekir. Evlenmeden (Ya Rabbi bana çocuk ver) denmez. Sebeplere yapışarak duâ etmelidir!

(Kaynak : http://www.zehirli.org/mevzular/oluden-yardim-istemek-sirk-mi.html)

 

Evliyanın kabirlerine giderek, Allahü teâlâdan bir dilekte bulunurken, onları vesile etmek, vesile olmaları için onlara yalvarmak caiz midir

Sual: Evliyanın kabirlerine giderek, Allahü teâlâdan bir dilekte bulunurken, onları vesile etmek, vesile olmaları için onlara yalvarmak caiz midir?

CEVAP Elbette caizdir. Maide suresi 35. âyet-i kerimesinde mealen, (Ey müminler! Allahü teâlâdan korkun ve Ona yaklaşmak için vesile arayın!) buyuruldu. Bütün tefsirler, vesilenin Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği şeylerden herbiri olduğunu bildiriyor. Nisa suresinin 80. âyetinde mealen, (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur) buyuruldu. Bunun içindir ki, İslam âlimlerinin çoğuna göre, birinci âyet-i kerimedeki vesile, Resulullah demektir. Böyle olunca, Peygamberleri ve onların vârisleri olan Velileri, salih müslümanları vesile etmek, onların yardımları ile Allahü teâlâya yaklaşmak caiz olmaktadır.

Peygambere karşı söylemek, yalvarmak küfür ve şirk olsaydı, namaz kılanların hepsinin kâfir olması lazım gelirdi. Muhammed bin Süleyman’ın Eşedd-ül-cihad’da yazılı fetvasına göre, vehhabilerin de kâfir olmaları lazım olurdu. Çünkü her müslüman, namazda otururken, Esselamü aleyke eyyühen-Nebiyyü ve rahmetullah diyerek Resulullaha selam vermekte ve o yüce Peygambere dua etmektedir.

Kabirleri ziyaret etmekte ve Evliyayı vesile ederek dua etmekte faydalar vardır. Çünkü, İbni Asakir’in bildirdiği ve Künuz-üd-dekaık’de yazılı hadis-i şerifte, (Mümin, mümin kardeşinin aynasıdır) buyuruldu. Dare Kutni’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Mümin, müminin aynasıdır) buyuruldu. Bu hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki, ruhlar, birbirlerinin aynaları gibidir. Birbirlerinde görünürler. Kabir başında, o Veliyi düşünüp, vesile eden kimsenin ruhuna, Velinin ruhundan feyz gelir. Hangisinin ruhu zayıf ise, kuvvetlenir. Birleşik iki kaptaki sıvı gibidir. Yüksek olan ruh zarar eder. Kabirdekinin ruhu aşağı derecede ise, ziyaret edenin ruhu sıkıntı duyar. Bunun içindir ki, İslamiyet’in başlangıcında, kabir ziyareti yasak edilmişti. Çünkü mezarda olanlar, cahiliye zamanından kalmış olanlardı. Müminler de ölmeye başlayınca, kabir ziyaretine izin verildi.

Peygamberin veya bir Velinin kabri ziyaret edilince, o Veli düşünülür. Hadis-i şerifte, (Salihler düşünüldüğü zaman, Allahü teâlâ merhamet eder) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, kabir ziyaret edene, Allahü teâlâ merhamet eder. Merhamet ettiği kulunun duasını kabul buyurur. Kabir ziyaret edilmez, Peygambere, Evliyaya tevessül olunmaz sözünün, senetsiz bir düşünce, bir görüş ayrılığı olduğu meydandadır. (Ben öldükten sonra, hac eden bir müslüman beni ziyaret ederse, diri iken ziyaret etmiş gibi olur) hadis-i şerifi, bu inanışı kökünden çürütmektedir. Kabir ziyaretinin lazım olduğunu göstermektedir. Bu hadis-i şerif, vesikaları ile, Künuz-üd-dekaık kitabında yazılıdır.

(Kabrimi ziyaret eden, beni diri iken ziyaret etmiş gibi olur) hadisi, Hucre-i saadeti ziyaret ederek faydalanmayı emir buyurmaktadır. Onu diri iken ziyaret eden, çok faydalanarak ayrılırdı. Mübarek kabrini ziyaret edenlerin de, böyle ayrılacaklarını, bu hadis-i şerif bildiriyor.

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/mumin-mumin-kardesinin-aynasidir.html)

 

Peygamber efendimiz veya falanca evliya hürmetine diye dua edilir mi?

Sual: Peygamber efendimiz veya falanca evliya hürmetine diye dua edilir mi?

CEVAP Allahü teâlâ, bazı kullarına, kendinde hak ihsan ettiğini Kur’an-ı kerimde bildirdi. (Müminlere yardım etmek, üzerimize hak oldu) buyurdu. (Rum 47) [Hadika]

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Ya Rabbi, senden isteyip de, verdiğin zatların hatırı için, istiyorum.) [İbni Mace]

Ölü veya diri olan bir velinin veya bir nebinin ismini söyleyerek, onun hürmeti için dilekte bulunmak caizdir. (Bezzâziyye)

Allahü teâlânın Peygamberlerini ve salih kullarını vesile ederek dua edilir. (Hısn-ül-hasin)

Peygamberin hakkı için demek, Onun peygamberliği haktır; bir velinin hakkı için demek de onun evliyalığı haktır demek olur. Peygamber efendimiz de bu niyet ile, (Peygamberin Muhammed hakkı için) demiş ve harplerde Allahü teâlâdan, Muhacirlerin fukarası hakkı için yardım dilemiştir. İslam âlimlerinden, (Senden istedikleri zaman verdiğin kimseler hakkı için) ve (İmam-ı Gazalinin hakkı için) gibi dualar yapanlar ve kitaplarına yazanlar çok olmuştur. (Berika)

Hısn-ül-hasin kitabı böyle dualarla doludur. Ruh-ul-beyan tefsirinde, Maide suresinin 18.âyetinde diyor ki: Hz.Ömer’in haber verdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Âdem aleyhisselam dua edip dedi ki: – Ya Rabbi! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet! Allahü teâlâ da ona sordu: – Ya Âdem, Onu daha yaratmadım, Onu nereden biliyorsun? – Ya Rabbi! Beni yaratınca, başımı kaldırdım. Arşın eteklerinde, La ilahe illallah Muhammedün resulullah yazılmış olduğunu gördüm. Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek Onu çok sevdiğini anladım. – Ey Âdem, doğru söyledin. Mahluklarımın içinde, en çok sevdiğim Odur. Onun için, seni affeyledim. Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.) [Beyheki]

Sual: Delail-i Hayrat okumanın şirk olduğu söyleniyor. Doğru mu?

CEVAP Bu kitabı, Ehl-i sünnet âlimlerinden, olgun veli, ariflerin önderi, 1465 senesinde şehid edilen Muhammed bin Süleyman Cezuli Şazili hazretleri yazmıştır. Delail-i şerif, bir salevat, bir dua kitabıdır. Hadis-i şeriflerde bildirilen ve Eshab-ı kiramın okudukları salevat dualarıdır. Salevat okumanın önemi ve faydaları anlatılmaktadır. Resulullaha salât ve selam okumayı Kur’an-ı kerim emrediyor. (Ahzab 56)

Bu dua kitabına okunmaz diyen kimse, Kur’an-ı kerimin bu emrine karşı gelmektedir. Âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bildirilen duaları değiştirmeden okumak gerekir. Âyet-i kerimede ve hadis-i şeriflerde bildirilmemiş olan dualar namaz dışında okunabilir. Dinimiz bunu yasak etmemiştir. Allahü teâlânın ve Resulünün yasak etmediği şeye yasak diyenin ve hele şirk diyenin kendisi kâfir olabilir. Resulullahı çok övmek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir.

Hazret-i Ebu Bekri vasıta etmek Sual: Hazret-i Ebu Bekri aracı ederek yapılan dua kabul oluyormuş. Böyle bir şey olabilir mi? Bu şirk değil mi?

CEVAP Sadece Hazret-i Ebu Bekri değil, Eshab-ı kiramdan herhangi birini veya herhangi bir evliya zatı vasıta kılarak yapılan dualar kabule şayandır. Böyle bir dua gayet uygundur. Şirkle bir alakası yok. (Bezzaziyye) isimli fetva kitabında, (Ölü veya diri, Peygamber ve Evliya hürmeti için dua etmek caizdir) buyuruluyor.

Peygamber efendimiz (Allahümme inni es’elüke bihakkıssailine aleyke = Ya Rabbi, senden isteyip de, verdiğin kimselerin hatırı için, senden istiyorum diye dua ediniz) buyururdu. (İbni Mace)

Maddi veya manevi bir isteği olan kimse, gece, gusledip veya abdest alıp, iki rekat namaz kılsa, her rekatında bir Fatiha ve üç İhlas okusa, selamdan sonra secdeye gidip, (Ya Rabbi, benim isteğimi Ebu Bekr-i Sıddık hürmetine yerine getir) diye dua etse; Allahü teâlâ, isteğini verir. (Menakıb-ı ciharı yari Güzin)

(Kaynak : http://www.zehirli.org/konu/resulullah-in-hakki-icin.html)

 

VI – Hz Muhammed Ete Kemiğe Bürünmüş Allah’tır

II – Hz Muhammed Ete Kemiğe Bürünmüş Allah’tır

kısa bir süre önce bir suikast ile öldürülen bayram ali öztürk’e ait bir konuşmanın başı belli, fakat sonrası kesilmiş bir kısmıdır.konuyla ilgili bir yazıyı buraya alıntılıyorum. sonra da bir video paylaşacağım:

=======================================
“(…)b. ali öztürk’ün sözü burada bitti. hemen şunları vurgulayalım:

1. imam-ı rabbânî hazretleri hiç bir yazısında böyle bir ifade kullanmamıştır.
2. “muhammed aleyhisselam eşittir allahü teâlâ” sözü zahiren küfürdür.

bayram ali öztürk şimdi hayatta olmadığına göre, kendisine niye böyle konuştuğunu ve ne demek istediğini sormak imkânına sahip değiliz. belki meczub bir kişi idi, belki gerçek bir âşık idi ve muhabbet sarhoşluğu ile, sekr halinde böyle bir söz söyledi, belki sözlerinin zahiri ile onun asıl kasdı örtüşmüyor ve sözünün bir te’vili var. bunların hepsi ihtimal dâhilinde olabilir. ancak, bu konuşmayı youtube’da veya başka yerlerde yayınlayarak fitne ateşine benzin dökenlere acaba ne demeliyiz`?`

şimdi bazı vehhabilerin de bayram ali öztürk’ün bu sözlerini kaynak alarak imam-ı rabbânî hazretlerine saldırdıklarını görüyoruz. bu ahmaklara, “imam-ı rabbânî hazretleri bunu nerede söylemiş?” denince, şaşırıp kalıyorlar.

imam-ı rabbânî rahimehullah, mektubat’ın çeşitli yerlerinde eski zamanlarda yaşamış bazı tasavvuf ehlinin sekr (şuursuzluk, kendinde olmama, manevî sarhoşluk) halinde söyledikleri bazı sözlerden bahsetmekte, sekr sahiplerinin mâzur olduğunu, ama bunlara uyanların, bunların sözlerini taklid edenlerin mâzur olmadığını, cezalandırılacaklarını bildirmektedir (mesela, bkz. mektubat, c.1, m. 95 ve m. 100). nitekim, 3. cilt, 80. mektubda da bazı şeyhlerden sekr hâlinde sâdır olan bir sözden bahsedilmektedir. bu gibi sözlerin sekr ile söylenmiş olduğunu ve bunları taklid etmenin câiz olmadığını izah eden imam-ı rabbânî hazretlerini, bahis konusu sözlerin bizzat sahibiymiş gibi anlamak ve anlatmak eğer münâfıklık değilse, aşırı ahmaklık alâmetidir.”
=======================================

ayrıca konuyla ilgili bir soru burada da yanıtlanmış http://www.mumsema.com/…anin-bir-sozu-hakkinda.html

verdiğim bu linkte imam rabbani‘ye iranlı şair ve mutasavvıf aynü’l kuzat‘ın temhidat adlı eserinde kullandığı “o ki siz ilah olarak bilirsiniz, bize göre muhammed (sav) olmaktadır. o ki siz muhammed (sav) olarak bilirsiniz, bize göre yüce sultan ilah’tır” cümlesinin ne anlama geldiği soruluyor. yani bu lafı eden imam rabbani değil, aynü’l kuzat, ve şeyh hamid nehari de bu lafın anlamını imam rabbani’ye soruyor. o da şöyle cevap veriyor:

=======================================
“aynü’l kuzat’ın temhidat’ında geçen, şu ibareden sormuşsun:

“o ki ilah olarak bilirsiniz, bize göre muhammed (sav) olmaktadır. o ki muharrimed (sav) olarak bilirsiniz, bize göre yüce sultan ilah’tır.”
ey mahdum,
bu misillu ibareler, tevhidden haber verip sekrin galebesi hallinde meşayihten sudur etmektedir. o sekrin (manevi sarhoşluğun) galebesi dahi, cem mertebesi olup ondan:
tarikat küfrü. diye anlatılır.
zira, ikiliğin ve imtiyaz onların nazarında kalkmış olduğundan, mümküni vacib teala’nın aynı olarak bulmaktadırlar. hatta, mümküni asla bulamazlar. şühudlarında, vacib teala’nın gayrı kalmaz.” ()
devamını merak edenler için
=======================================

hallac-ı mansur da benzer bir sorundan dolayı kafir ilan edilip katledilmişti. kaldı ki hallac ”hz muhammed allah’tır” değil, “ben allah’ım”(ene’l hakk, mâfi’l cübbeti illâallah) demişti. ve kendisine düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül yaralamıştı. (bkz:#2811206)

ben şahsen bayram ali öztürk‘ün samimiyetine inanıyorum. bu lafı yukarıdaki çerçevede söylediğine inanıyorum. kendisinin hz. muhammed’in uluhiyetine değil, beşeriyetine, nebiliğine vurgu yapan binlerce cümlesi varken, vecd halindeyken söylenmiş ve sonu kesilmiş da bir cümlesi üzerinden kimseye harcatacak değilim. kendisini hz. muhammed hakkındaki fikirlerini gerçekten merak eden varsa otursun şu iki saatlik videoyu izlesin.

son olarak şu hz musa ile çobanın arasında geçen şu menkıbeyi aktarmazsam olmaz:

=======================================
musa aleyhisselam bir çobana rastlar. çoban şöyle dua etmektedir:
- ey allah’ım! sen neredesin? görsem de sana kurban olsam. senin çarığını diksem. saçını tarasam. elbiseni diksem. bitlerini ayıklasam. sana koyunlarımdan süt sağıp versem. sürümün hepsi sana kurban olsun.
hz. musa (a.s.) sorar:
- kiminle konuşuyorsun öyle?
- allah’ımla konuşuyorum.
hz. musa böyle konuştuğu için çobanı azarladı. allah’la böyle konuşmak olur mu? dedi. çoban bunu duyunca çok utandı. utancından başını alıp koşarak uzaklaştı. bunun üzerine allah tarafından hz. musa’ya vahiy geldi:
- ey musa, kulumuzu bizden uzaklaştırdın. biz söze değil öze bakarız. dile değil kalbe bakarız. gönülden geçen şeye bakarız. o kulumuz bize samimi olarak teveccüh ettiği için bizce onun hali makbul ve muteberdir, denildi. utanarak ve kendisini suçlu kabul ederek uzaklaşan çobana yetişen hz. musa, durumu anlattı ve allah’ın kendisinden razı ve memnun olduğunu söyledi. bu müjdeye çoban da memnun oldu.
=======================================

bu sözüyle benim gözümde bayram ali hoca bir çobandır.

“muhterem kardeşlerim, biz hoca olamadık, inşallah oluruz, bu davanın yükünü taşıyacak olan insanların, islamiyete omuz verecek insanların, islamiyetin çilesine katlanacak olan insanların çok daha, çok daha mükemmel ve güçlü alim olması gerekir. en büyük varlık allah (c.c.), en büyük kitap onun kitabı kuran-ı kerim, en büyük insan cenab-ı hakk (c.c.)’nin dünyadaki halifesi muhammed mustafa (sav), bizim gibi belki çamurdan yaratılmış, işte karınca misali insanlara* mı düştü muhammed sav’ı ve onun en büyük mirası kuran-ı kerimi savunmak. ama zaman öyle garip oldu ki, öyle öksüz oldu ki, dini mübin-i islam öyle yetim kaldı ki, -gerçi sahibi allah cc’dir ama- islamiyet öyle savunmasız kaldı ki, aha bu günahkara bile söz hakkı düştü. allah muhtaç olduğumuz alimleri tezden bizlere ihsan eylesin. yoksa bizim gibi acizlere islam kalırsa, rabb’im yardım etmezse yandı keten helva.. “ bayram ali öztürk

https://eksisozluk.com/hz-muhammed-ete-kemige-burunmus-allahtir–3712774

.

IX – Kur’an Ayetlerinin (Allah’ın Sözlerinin) Hadis ile (Hz Muhammed’in Sözü ve Davranışı Olduğu Düşünülen Kaynak) Nesh Edilmesi. 

DİNİ OYUNCAĞA ÇEVİRME: NASİH-MENSUH

Arapça’da “nesh” kelimesi; “silme, ortadan kaldırma” anlamları taşımaktadır. “Mensuh” ise “silineni, ortadan kalkanı” ifade eder. Mezhepçi din anlayışını benimseyenler, Kuran’ın içinde nasih ve mensuh olduğunu, bir kısım Kuran ayetlerinin, diğer bazı Kuran ayetlerini iptal ettiklerini iddia etmişlerdir. Hatta hadislerin bile Kuran’ın ayetlerini iptal edebileceğini söylemişlerdir. Sonuç olarak Kuran ayetlerinin bir kısmı hadisler aracılığı ile iptale kalkışılmıştır. Dine birçok ilave yapmakta kullanılan hadisleri “Kuran’a eş koşulmuştur” diye eleştirirken, nasih yaklaşımıyla, hadislerin Kuran’ın üstüne çıkartıldığına da şahit olmaktayız. Mezhep kitapları nasih-mensuh için dört şart ileri sürmüşlerdir:

1-  Hükmü kaldıran nasih olmalı

2-  Hükmü kaldırılan mensuh bulunmalı

3-  Nasih mensuhtan sonra gelmeli

4-  Her ikisi arasında açık çelişki olmalı

Eldeki kaynakları incelersek; Kuran ayetlerinin hangi tarihte, hangi sırayla indiğine dair herkesin ittifak ettiği bir sıra olmadığını görürüz. Hadis rivayetinde ise; hangi hadisin, hangi ayetten önce veya sonra söylendiğini belirten bilgiler daha çok belirsizdir. Nasih-mensuh iddialarını incelediğimizde; asıl yapılanın, dinin, mezhep imamlarının insaflarına ve görüşlerine bırakılması olduğunu görüyoruz. Mezhep imamı neyin nasih, neyin mensuh olduğunu belirler. Böylece nasih-mensuh sihirli değneğini eline alan mezhep imamı, Kuran’ın hükmünü iptal edebilecek güce de kavuşur. Yani nasih-mensuh ile dini oyuncağa çevirmenin sonucu; mezhep imamlarının dindeki otoritesini sağlamlaştırmak ve mezhep imamlarını adeta “din kurucusu” konumuna yaklaştırmak olmuştur. Daha önce gördüğümüz gibi, mezhep imamları on binlerce çelişkili uydurma hadisin içinden istediğini seçerek zaten dinde istedikleri tasarrufta bulunmuşlardır. Nasih-mensuh ise mezhep imamlarının gerektiğinde Kuran’ın hükmünü de aşabilmelerini sağlamaktadır. Böylece mezhep imamı, Kuran ve hadisin üstünde bir yerde duran ve dilediği kaynaktan dilediğini seçme veya iptal ettirme yetkisini taşıyan kişi olmaktadır. Sırf Allah’ın tekelinde olan dine, uydurma hadislerle, sanki Peygamber de dine ilaveler ve eksiltmeler yapmış gibi bir hava verilmiştir. Fakat sonuçta on binlerce hadisten dilediğini seçme ve nasih-mensuh sihirli değneğini istediği gibi kullanma yetkisine sahip olan mezhep imamları; Peygamber’in, hatta Allah’ın üstünde bir konumla dinde hüküm oluşturma yetkisini ellerine almışlardır. Bu tahrifatı yapanlar, Kuran’ın şu ayetinin manasını kaydırarak, bu zihniyetlerini temize çıkarmaya kalkışmışlardır. Önce ayeti görelim, sonra inceleyelim:

Biz daha hayırlısını, ya da bir benzerini getirmedikçe bir ayeti (delili, belgeyi, işareti) neshetmeyiz (silmeyiz, yürürlükten kaldırmayız) veya unutturmayız.

2- Bakara Suresi 106

 

AYET” KELİMESİNİN KURAN’DAKİ MANASI

Kuran’da kullanılan “ayet” kelimesi, Allah’ın varlığının ve söylediklerinin ispatı olan, bunları destekleyen her şey için kullanılır. Türkçe çevirilerdeki “belge, mucize, delil, işaret” kelimelerinin çoğunun Arapça’daki karşılığı “ayet” kelimesidir. Kuran’a göre Allah’ın yarattığı her şeyde, bitkilerde, insanda, eski kavimlerin başlarına gelenlerde, gece ile gündüzde “ayetler” vardır. (Türkçe’de “ayet” kelimesinin birçok kişi tarafından sadece “Kuran ayetleri” manasında kullanılması yanlış anlamaya zemin hazırlayan nedenlerden biridir.)

Bazı çevirilerde, Arapça’sında hiç geçmemesine rağmen “hüküm” kelimesi de yukarıdaki ayetin çevirisine ilave edilip “ayetin hükmü” şeklinde çeviri yapılıp, sanki ayetlerin hükmü neshedilebiliyormuş gibi bir hava verilmeye çalışılmıştır. Oysa Kuran’da geçen “ayet” kelimesine baktığımız vakit çok ilginç bir kullanım şekli olduğunu görüyoruz: “Ayet” kelimesinin çoğul şekli olan “ayat” kelimesi, tüm Kuran’da “mucize, belge, delil, işaret, Kuran ayetleri” manasında kullanılır. Fakat “ayat”ın tekili olan “ayet” kelimesi, Kuran’ın hiçbir yerinde “Kuran’ın bölümleri olan ayet” manasında kullanılmamıştır. Tekil olan “ayet” kelimesinin geçtiği şu ayetleri inceleyip söylediğimizi gözlemleyebilirsiniz: [2-Bakara Suresi 106, 118, 145, 211, 248, 259; 3-Ali İmran Suresi 13, 41, 49, 50; 5-Maide Suresi 114; 6-En’am Suresi 4, 25, 35, 37, 109; 7-Araf Suresi 73, 106, 132, 146, 203; 10-Yunus Suresi 20, 92, 97; 11-Hud Suresi 64, 103; 12-Yusuf Suresi 105; 13-Ra’d Suresi 7, 27, 38; 15-Hicr Suresi 77; 16-Nahl Su- resi 11, 13, 65, 67, 69, 101; 17-İsra Suresi 12; 19-Meryem Suresi 21; 20- Taha Suresi 22, 47, 133; 21-Enbiya Suresi 5, 91; 23-Müminun Suresi 50; 25-Furkan Suresi 37; 26-Şuara Suresi 4, 8, 67, 103, 121, 128, 139, 154, 158, 174, 190, 197; 27-Neml Suresi 52; 29-Ankebut Suresi 15, 35, 44; 30-Rum Suresi 58; 34-Sebe Suresi 9, 15; 36-Yasin Suresi 33, 37, 41, 46; 37-Saffat Suresi 14; 40-Mümin Suresi 78; 43-Zuhruf Suresi 48; 51-Zariyat Suresi 37; 54-Kamer Suresi 2, 15; 79- Naziat Suresi 20]. Listeden de gördüğümüz gibi, söz konusu ifade Bakara Suresi 106. ayette “ayet” olarak tekil şekilde geçtiği için, bu ifadeden Kuran’ın ayetlerini değil Allah’ın kainattaki delilleri, belgeleri, mucizeleri, işaretleri manasındaki “ayet”i anlamak doğru olur. Bu anlaşıldığında, Kuran’ın ayetleriyle nasih-mensuh oyuncağıyla oynama çabası suya düşer. Zaten Kuran, kendisinde hiçbir çelişki olmadığını ifade ederek bu tarzda uydurmalara geçit vermemiştir. Bunu önümüzdeki satırlarda işleyeceğiz.

 

KURANDA ÇELİŞKİ YOKTUR Kİ NASİH-MENSUH OLSUN

Onlar Kuran’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişki bulacaklardı.

4-Nisa Suresi 82

 

Madem Kuran’da hiçbir çelişki yoktur, içinde nasih mensuh da olamaz. Çünkü nasih ve mensuhun temelinde, iki çelişkili ifadenin olması ve bu ifadelerden birinin diğerini geçersiz kılması vardır. Zaten Bakara Suresi 106. ayeti anlamak için, bir önceki ayet olan Bakara Suresi 105. ayet okunursa, Bakara Suresi 106. ayette; daha evvelki ümmetlere verilen delillerin, belgelerin, işaretlerin kastedildiği anlaşılır:

Ehli kitaptan kafirler ve ortak koşanlar, Rabbiniz’den size bir hayır indirilmesini istemezler. Ama Allah rahmetini dilediğine özgüler. Allah büyük lutfun sahibidir.

2-Bakara Suresi 105

 

Kuran’da “ayetin” yerine “ayetin” gelmesi, 16-Nahl Suresi 101’de de geçer:

Biz bir ayeti (delili, belgeyi, işareti) bir başka ayetin (delilin, belgenin, işaretin) yerine koyduğumuzda -ki Allah neyi indirdiğini daha iyi bilmektedir- onlar şöyle der: “Sen yalnızca iftira edicisin.” Hayır, onların çoğu bilmezler.

16-Nahl Suresi 101

Bu ayete ve devamına dikkat edersek; Peygamber’i, düşmanlarının, “iftira edici” olarak nitelemesinin sebebi, Kuran’da ayetlerin kendi içinde birbirini nesh etmesi değildir. Peygamber’in iftiracı olarak nitelenmesinin sebebi, Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğini söylemesi ve Kuran’daki ayetlerin (belgelerin, delillerin, işaretlerin) unutulan veya hükmü kalkan ayetlerin (delil, belge, işaretlerin) yerini almasıdır. Nitekim aynı konuyu anlatmaya devam eden Nahl Suresi’nde iki ayet sonra 103. ayette, Peygamber’e, Kuran’ın bir insan tarafından öğretildiği iftirasının yapıldığını görüyoruz. Bakara Suresi 106. ayeti yeniden incelersek yeni “ayetin”, nesh edilen “ayetin” ve “unutulan” ayetin yerine geldiğini görüyoruz. Ayette “nesh”in yanısıra “unutma” fiili de geçer. Bu nedenle, bu ayete dayanarak Kuran’da nasih-mensuh olduğunu savunanlar, Kuran’da unutulmuş ayetler olabileceğini de iddia etmiş olurlar. Oysa bu iddia, Kuran’ın korunduğunu söyleyen aşağıdaki ayetler ve Kuran’ın değişmediğini ispat eden matematiksel mucizeler ile çelişir. (Kuran’daki bu matematiksel mucizeleri “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” kitabımızdan okuyabilirsiniz.)

Hiç şüphesiz Zikri (Hatırlatıcı’yı), Biz indirdik, Biz. Onun koruyucuları da gerçekten Biz’iz.

15-Hicr Suresi 8

 

NESHİN ARAPÇASI NEDİR?

Kuran’ın içinde neshin olmadığını savunan Prof. Dr. Hüseyin Atay “silme, ortadan kaldırma” anlamlarının “nesh”in ikinci dereceden anlamları olduğunu, nasih-mensuh nazariyesinden sonra bu manaya ağırlık verildiğini söyler. Hüseyin Atay’a göre “nesh” kelimesine Türkçe’de “kopya etme, aynısını yazma, nüsha çıkarma” manalarını vermek daha uygundur. Nitekim dilimizdeki nüsha kelimesi Arapça’daki “nesh” kelimesinden türeyerek dilimize girmiştir. Bu mananın asıl olduğunu söyleyen Hüseyin Atay 45-Casiye Suresi 29. ayette “nesh” kelimesinin “Biz sizin için yaptıklarınızın kopyasını, nüshasını alıyoruz.” şeklinde kullanılmasını da delil olarak göstermektedir (Hüseyin Atay, Kuran’a Göre Araştırmalar I-III). Hüseyin Atay’ın bu tespiti çok önemlidir, çünkü “nesh”in bu şekilde manalandırılması halinde; bir Kuran ayetinin başka bir Kuran ayetinin yerini alması şeklinde manalandırma yapılamadığı için, nasih-mensuh oyuncağının dayandırılmak istendiği bu ayetten, bu sonuç hiç çıkmayacaktır. Gerçi biz, “nesh”in, mezhepçi yaklaşımı benimseyenlerin kabul ettiği manasını alıp, bu manada kullanıldığı takdirde de mezhepçilerin arzu ettikleri sonucu çkartamayacaklarını gösterdik.

 

NASİH-MENSUH HADİSLERDEN BİLE ÇIKMIYOR

Nasih ve mensuhun Kuran’ın içinde olamayacağını savunan Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir şöyle demektedirler: “Kuran-ı Kerim’den herhangi bir ayetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadis rivayet edilmemiştir. Sahihi Buhari’yi, Sahihi Müslim’i, Ebu Davud’u, Tirmizi’yi, Nesei’yi, İbn-i Mace’yi, Darimi’yi, Malik’in Muvatta’sını başından sonuna kadar tetkik eder ve bunlara Zeyd bin Ali Müsned’ini, İbn-i Sad’ın Tabakat’ını, İbn-i Hanbel’in Müsned’ini, Tayalesi’nin Müsned’ini, İbn-i Hişam’ın Sireti’ni ve Vakidi’nin Meğazsi’ni ilave ederek hepsinin mufassal bir indeksini vücüda getiren değerli müsteşrik Vensisk’in eserini ve bu eseri ilavelerle Arapça’ya nakleden Mehmet Fuad Abdulbaki’nin Meftahu Kunuzi Elsine’sini tetkik ettik; tüm bu kitapların nasihten ve mensuhtan bahseden bir tek hadis rivayet etmediklerine emin olduk” (Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir, Kuran’ı Anlamak Farzdır, s. 92). Yani, daha evvel içlerine yüzlerce uydurma girdiği için güvenilmez olduklarını gördüğümüz hadis kitaplarında bile nasih-mensuh uydurmasını destekleyecek izah yoktur. Hadislerin kendi aralarında ve Kuran’la çelişkisinden kaçanlar nasih-mensuhu bir liman olarak görmüşlerdir. Peki, iki hadis arasında veya hadis ile Kuran ayeti arasında çelişki varsa, söz konusu “iptal edici” ifadenin diğerinden önce söylendiği nasıl bilinecektir? Böylece neyin diğerinin hükmünü iptal ettiği nasıl anlaşılacaktır? En doğru dediğiniz hadis kitaplarına bakmaya kalksanız, onlar bile, hangi hadisin hangi yılda söylendiğini bildiklerini iddia etmezler. Dini böylece tamamen mezhep imamının insafına terk etmiyor musunuz? Tek sahibinin Allah olduğu dini! Dinin tek kaynağı Kuran’dan böyle bir şey çıkamayacağını, bilakis nasih-mensuhun Kuran’a zıt bir kavram olduğunu bu bölümde gördük. Tüm bu tezatlara rağmen mezhepçi, gelenekçi din anlayışını benimseyenler; nasih-mensuhla dini, kendi arzu ve görüşlerine daha rahat uydurabilecekleri için, ortaya korkunç sonuçlar çıkaran bu uydurmaya sarılmışlardır.

Bu korkunç sonuçların en kötüsü; nasih-mensuh başlığı altında, hadislerin bile Kuran’ın hükmünü iptal edebileceğinin savunulması olmuştur. Böylece yüz binlerce hadisi istediği gibi kullanan mezhep imamları, altı bin küsur ayetli Kuran’la oyuncak gibi oynamışlardır. Örneğin “Varise vasiyet yoktur” [Ebu Davud Vesaye 6] hadisi ile Kuran’da vasiyet bırakılmasına dair ayet iptal edilmeye kalkışılmıştır. Oysa Kuran’da asıl olan vasiyettir, arta kalan mallar Kuran’daki tavsiyeye göre dağıtılır. Zina edenin taşlanarak öldürülmesi gerektiğine dair izah da; hadisle Kuran’ın ayetinin iptal edilmeye kalkışılmasına delildir. Kitabımızın bir sonraki bölümünde, konunun önemine binaen “recm” (taşlayarak öldürme) konusunu özel olarak işledik. Hadislerle, Kuran’ın hükümlerinin iptal edilmeye kalkışılması ile ortaya çıkan felakete, o bölümü okuyarak iyice tanık olabilirsiniz. O bölümü okuduğunuzda, hadislerle beraber, keçi denilen bir hayvana da Kuran’ı nesh etme yetkisinin verildiğini göreceksiniz. Ondan sonra da keçinin yiyerek nesh ettiği ayetin, nesh olmasına rağmen, Kuran’daki bir hükmü neshedebildiği gibi bir iddia ile karşılaşacaksınız (26. bölümü okuyunuz).

İşte bunlar Allah’ın ayetleridir ki onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi hadise (söze) inanıyorlar?

45-Casiye Suresi 6

 

Allah, Kuran’dan sonra hangi hadise inanılabileceğini ayette sorarken; hadisçiler, hadislerle Kuran’ın ayetlerinin hükmünün iptal edilebildiği bir anlayışı benimsemişlerdir. “Hadis”, Arapça’da “söz” demek olduğu için ayetin çevirisinde “hadis” yerine “söz” diye tercüme edilirse de doğru olur. Fakat “hadis” kelimesinin, ayetin Arapça’sında aynen kullanılması, Kuran’ın hükümlerini ortadan kaldırmaya uğraşmak için kullanılacak kaynağı mucizevi bir şekilde göstermesi açısından anlamlıdır.

 

KURAN’I PARÇA PARÇA YAPANLAR

91-  Onlar ki Kuran’ı parça parça yaptılar.

92- Rabbin’e and olsun, onların hepsinden hesap soracağız.

93- Yapmakta oldukları şeylerden.

15-Hicr Suresi 91-93

Yoksa siz kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz?

2-Bakara Suresi 85

 

Kuran’a göre Kuran’ı parça parça yapmak, kitabın bir bölümünü kabul, bir kısmını göz ardı etmek olacak şey değildir. Oysa nasih-mensuh oyuncağının elinde Kuran’ın ayetleri nasih ve mensuh diye ikiye bölünmekte, bir kısım ayetlerin “mensuh”tur diye hükmü kabul edilmemektedir. Ne var ki Kuran’ın hiçbir yerinde, Allah bölücülüğü kabul etmez. Yine Kuran’da Allah, Yahudiler’in kelimelerin anlamlarını kaydırarak dini tahrif etmelerinden, işlerine gelenleri kabul, işlerine gelmeyenleri reddetmelerinden bahseder. Bakara Suresi 41. ayette anlatılan bu tablodan ne yazık ki Müslümanlar yeterli dersi alamamış; Bakara Suresi 106. ayet örneğindeki gibi, bazı kelimelerin manasını kaydırıp Kuran’ı bölük bölük yapma yoluna gitmişlerdir. Çözüm tüm Kuran’ı tek bir ilave ve eksiltme yapmadan, nasihsiz-mensuhsuz kabul etmek, yalnız ve yalnız Kuran’a tabi olmaktır.

Geleneksel mezhepçi İslamcılar, her şeyde ayrıldıkları gibi nasih-mensuh konusunda da ayrıldılar. Kimilerine göre iki yüz tane nasih mensuh varken, kimine göre altmış, kimine göre beş, kimine göre üç nasih mensuh vardır. Nasih-mensuh konusuyla ilgili iddia edilen en meşhur beş örneği gösterip, nasih-mensuh iddiasının geçersizliğini bir de bu şekilde sergileyeceğiz.

 

MEŞHUR 5 NASİH-MENSUH İDDİASI

1. Hamr: “Hamr” Arapça’da “şarap veya sarhoşluk veren madde” anlamına gelir. Bakara Suresi 219. ayette “hamr”ın kötülüklerinin yararlarından fazla olduğu geçer. Maide Suresi 90. ayette “hamr”, “şeytan işi bir pislik” olarak tanıtılır. Nisa Suresi 43. ayette ise sarhoş iken ne söylendiğinin farkına varılıncaya kadar namaz kılınmaması söylenir. İddiaya göre Maide Suresi 90. ayet, diğer iki ayeti nesh etmiştir. Oysa bu iddia mantıksızdır. Bakara Suresi 219. ayette “hamr” ile ilgili bir özellik açıklanır; mesela şarabın kalbe faydaları olabilir, fakat ayette geçtiği gibi “kötülükleri daha fazladır.” Ayet “hamr”ın kötülüklerine rağmen bazı faydalarını vurguluyor, fakat kötülüklerinin fazlalığını da vurguluyor. Nisa Suresi 43. ayete gelince; günümüzde de hem namaz kılan hem içki içen kişiler vardır. Demek ki bu kişiler, içki kullandıklarından dolayı namazı terk etmeyecek, yine de kılacaklardır.

Fakat namazı, sarhoş olup ne dediklerini bilemedikleri zaman kılmayacaklardır. Namaz kılmaya engel sarhoşluktaki ölçü de ayette verilmiştir; “ne söylediğini bilinceye kadar.” Maide Suresi 90. ayetten ise bunun “şeytan işi bir pislik” olduğu ve Müslümanlar’ın bundan uzak durması gerektiği anlaşılır. Görüldüğü üzere üç ayette de çelişki yoktur ve bu ayetlerde nasih-mensuh iddiasında bulunmak gereksizdir. Tüm ayetlerin bir fonksiyonu, lazım olabileceği bir durum mevcuttur.

2. Barış ve Savaş: Kuran’da asıl olan barıştır. Kuran ayetlerine göre savaş; Müslümanlar’ın yurtlarından kovulmaları, kendilerine saldırılması gibi koşullarda ortaya çıkan bir zarurettir. Bu durumlarda Müslüman, savaşın gereği neyse onu yapar. Kuran’a bir bütün olarak bakıldığında tüm bu söylediklerimiz yerli yerine oturur. Bu yüzden savaşla ilgili ayetlerin, barışı nesh etmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Müslüman, Kuran’ın genel prensipleri üzerinde barışçı olmaya çalışır, yine Müslüman, Kuran’da belirtildiği gibi toplumu saldırıya uğradığı zaman savaşır. Bunlar çelişki değildir. Bunlar farklı durumların, karşı tarafın aldığı farklı tavırların gerektirdiği sonuçlardır.

3. Savaşta Mümin-Kafir Oranı: Enfal Suresi 65. ayette Müslümanlar’dan yirmi sabırlı kişinin iki yüz kafiri yeneceği, yüz kişinin ise bin kişiyi yeneceği söylenir. Bir sonraki 66. ayette ise Allah’ın Müslümanlar’ın zaafını bilip, yüklerini hafiflettiği söylenir ve artık sabreden yüz kişinin iki yüz kişiyi, bin kişinin ise iki bin kişiyi yeneceği söylenir. Bu iki ayet arasında da nasih-mensuhluk bir durum veya bir çelişki yoktur. Allah, arka arkaya iki ayette çizdiği manzaralarda, Müslümanlar’ın içinde ne kadar az zaaf olursa o kadar başarılı olacaklarının dersini vermektedir. Bu ayetlerde, bir ayetin diğerinin yerine geçmesi gereken bir durum, bir ihtiyaç olmadığı çok açıktır. Ayetler, kişilerin durumlarının farklılaşması sonucu, alacakları neticenin de değiştiği dersini verir. 66. ayette Müslümanlar’daki zaaftan bahsedilmekte, Müslümanlar’daki değişikliğin etki gücünü farklılaştırdığı anlaşılmaktadır. Ayetler, kişilere bir yükümlülük, bir farz yüklememektedir ki ayetlerde bir nasih-mensuh arama gereği doğsun.

4. Vasiyet: Kuran’da hem vasiyet edilmesi geçer, hem de mirasın nasıl dağıtılacağı hususunda tavsiye vardır. Nasihçiler, mirasın nasıl dağıtılacağını anlatan ayetlerin, ayetlerin vasiyetle ilgili bölümlerini iptal ettiğini söylerler. Üstelik “Varise vasiyet yoktur” hadisi ile de Kuran’ın bu açık hükmü iptal edilmeye çalışılmıştır. Fakat ayetleri incelediğimizde, kime ne kadar miras bırakılacağını anlatan ayetlerin sonunda birkaç kere “Bunlar vasiyet ve borç ödendikten sonrası içindir” ibaresini okuyoruz. Demek ki Kuran’a göre önce vasiyete göre mal dağıtımı yapılır ve borç ödenir, sonra arta kalan bir şey olursa Kuran’da açıklandığı gibi dağıtılır. Kuran’dan çok açık bir şekilde anlaşılan bu dağıtım şeklini anlayamayanların, anlayamamasını, sadece anlamak istememelerine bağlıyoruz.

5. Kıblenin Değişmesi: Peygamberimiz, Kuran’la kıblenin yönünü belirten bir ayet gelene kadar, kendisine putperestlerden daha yakın olan ve ibadetlerini Kudüs’e dönüp yapan Ehl-i Kitap gibi Kudüs’e dönüp namaz kılıyordu. 2- Bakara Suresi 144. ayet vahyolunca Peygamber, kıble olarak Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilmiştir. Peygamber’in Kudüs’e dönmesini söyleyen bir ayet yoktur ki, çelişki olsun ya da bu hususta nasih-mensuh olsun. Peygamber’in namazda nereye döneceğine dair tek bir yön, tek bir ayette geçer. O da 2-Bakara Suresi 144. ayettir. Bu ayet gelmeden önce dönülen yön, Kuran’ın bir emri değil, Peygamber’in ve diğer inananların şahsi tercihleriydi.

Bu en meşhur nesh örneklerinden anlayacağınız gibi nasih-mensuh ile ilgili ortaya atılan iddialar dayanaksızdır. Bu konudaki en büyük tahrifat, bir sonraki bölümde göreceğimiz recm konusunda yapılmıştır.

Sana Rabbin’in kitabından vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kuvvet yoktur.

18-Kehf Suresi 27

http://www.kurandakidin.com/25-dini-oyuncaga-cevirme-nasih-mensuh/

 

X – Hz Muhammed’, Cin Çağırır Gibi Çağırdılar ve Kuran-ı Kerimde’de Beşer Olduğunun Altı Çizilen Hz Muhammed’i Zaman ve Mekandan Bağımsız ve Ölümsüz Bir İlah Gibi Dünyaya İndirip Kamyonetin Arkasına Koydular. Ben Bu Sahneyi Biryerden Görmüştüm.. Buldum İskandinav Mitolojisi Tanrısı Thor’un Filminde Thor’un Dünyaya İniş Sahnesinde!

Dizideki Peygamber sahnesine yanıt

Hz. Muhammedin bir ışık şeklinde gökten kamyon kasasına indiği dizi olay yaratırken, Samanyolu yöneticisi ‘sizi niye rahatsız etti’ dedi.

Samanyolu’nun farklı dizisi Şefkat Tepe’de Hz. Muhammed’in gökten kamyonet kasasına inme sahnesi büyük tartışma çıkardı.

Samanyolu Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Abdullah Akadiroğlu “İktidar medyasını niye rahatsız etti” diyerek karşılık verdi.

Sosyal medyada “ruh çağırma seansına”  benzetilerek eleştirilen sahnede, Sungurlar timinin salavat getirmesiyle Hz. Muhammed, ışık hüzmesi şeklinde gökten inip kamyonet kasasına oturuyordu.

GAVUR BİLE YAPMADI

Cemaate karşı sert yayınlarıyla dikkat çeken Yeni Akit gazetesi, o sahneyi birinci sayfadan”Bunu gavur bile yapmadı” başlığıyla verdi. Yeni Şafak ise “Rezalet Tepe” başlığıyla sürmanşetten duyurdu. Star ise ”Korkunç istismar” başlığını attı.

Haberlerde din hocalarının görüşleri aktarıldı. Sosyal medyada dizi ve cemaat, eleştiri oklarına uğradı.

sefkat.20140212163428.jpg

ANADOLU AJANSI DA GEÇTİ

Dahası Anadolu Ajansı bugün konuyla ilgili ayrıntılı bir haber geçti abonelerine.

Haberde ilahiyatçılar ve sivil toplum kuruluşlarından bazı isimler, sahneyi “istismar” ve ”peygambere saygısızlık” olarak açıkladı.

SAMANYOLU’NDAN RESMİ AÇIKLAMA YOK

Ağır eleştiriler ve suçlamalar birbirini izlerken, gözler diziyi yayınlayan Samanyolu kanalına döndü.

Samanyolu TV’den henüz resmi bir açıklama gelmezken, Samanyolu Yayın Grubu Ankara Temsilcisi Abdullah Akadiroğlu ‏twitter’dan kanala ve diziye yönelik eleştirileri sert bir şekilde yanıtladı.

STV YÖNETİCİSİ : NİYE RAHATSIZ ETTİ

Eleştirilerin ”iktidar medyası”ndan geldiğini vurgulayan Kadiroğlu şunları yazdı:

- Pkk ile mücadele eden askerimizin kahramanlığını anlatan dizide,rüyada Peygamber Efendimizin görülmesi niye iktidar medyasını rahatsz ediyor.

- Pkk ile mücadele eden askerimizin rüyada Peygamberimizi görmesinden rahatsız iktidar medyası,Diyarbakır’daki Apo posterleriyle gururduyuyor

İŞTE HERKESİN DİLİNDEKİ O SAHNE

 

 

Ben Bu Sahneyi Nerede Görmüştüm..; İskandinav Tanrısı Thor Filminde!

 

Mitolojide Thor

En Güçlü Tanrı

Thor – veya Donnar - İskandinav mitolojisinde en güçlü tanrılardan biridir. Gücü babası Odin tarafından teslim edilmiş ve iki sihirli nesneye dayanmaktadır. Bu nesnelerden biri Mjöllnir‘dir. “Miyölnir” diye okunur. Mjöllnir, adının anlamı “parçalayıcı” olan kocaman bir çekiçtir. Çekici Brokk ve Eitri isimli iki cüce kardeş yapmışlardır. Çekiç yapılırken Loki sinek kılığına girip cüceleri ısırarak rahatsız edince bir kaza olmuş, çekicin sapı kısalmıştır.

Bu iki cüce ayrıca bu çekice birçok farklı özellik vermiştir. Çekiç, Thor’un onu kolayca saklayabilmesi için küçülebilir. Ayrıca bir bumerang gibi, bir düşmana atılınca düşmana tüm gücüyle çarpar ve sahibinin ellerine geri döner. Thor kılık değiştireceği zaman çekici ile kendi yörüngesinde hızlıca döner. Fırtınaları çekici ile kontrol eder, yağmurları onunla yağdırır. Çekici ile evlilikleri ve nesneleri de kutsayabilir.

Onun güçlü olmasını sağlayan bir diğer sihirli nesne de altın Megingjord adlı kemerdir. Bu kemer Thor’un gücünü 2 misli daha arttırır.

Ayrıca Thor’un iki tane keçisi vardır. Bu keçilerden birinin adı Tanngniost (Diş Çatırdatan) diğerinin adı da Tanngrisnir (Diş Gıcırdatan)dır. Bu keçilerin çektiği arabası yerde de gökte de gidebilir.Marvel Comics 1960′larda Thor’u yeni bir kahraman olarak çizgi romanlarına eklemiştir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Thor

 

XI – Medyada Dolanan 30 Erkek Kuvvetinde Dünyanın Dönme Sebebi, Teyemmüm Etmemi İçin Toprağı Yemizleyen İnsan ve Beşer Üstü Üstün Varlık Olara Hz Muhammed

 

XII – Hz Muhammed’i İlahlaştırmanın Yanında Kendileride Nasiplenenler: Enel Hak ve Vahdet-i Vücud (Ben Allah’ım) Felsefesi Üzerine

Tasavvuf Büyüklerinin Kendi Eserlerinden Küfür Akideleri !

Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin şeriati aşağılama tavırları (S.71-72)

Şeriat alimleri (fakihleri)eskiler olarak niteleyip, eskinin modasının geçtiğini ve rağbet’in yeniye (kendilerine) olduğunu söyleyen Celâleddin Rûmî şeriatı ve onun yanı sıra tek hakikat kabul ettiği bâtını ifade eden sözleriyle konuyu ortaya koyar: Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almakla yol aşılmış olmaz. Yola düzeldin mi o gidişin tarikattır, maksadına ulaştın mı o da hakikat. Bunun için “Hakikatlar meydana çıksaydı şeriatlar, yollar bâtıl olurdu” denmiştir. Nitekim bakır, altın olur, yahut da aslında altındır; artık onun için kimya bilgisine ne hacet var, kendisini kimyaya sürüştürmeye ne ihtiyaç var? Kimya bilgisi şeriattır, kimyaya sürtünmek de tarikat. Nitekim “Ulaşılacak şeye ulaştıktan sonra delil aramak da kötüdür, ulaşmadan delil bırakmak da kötü” demişlerdir. Hasılı şeriat hocadan yahut kitaptan kimya bilgisini öğrenmeye benzer. Tarikat, kimya eczasını kullanmak, bakırı kimyaya sürtmek, onunla karmaktır. Hakikatsa bakırın altın olmasıdır. Kimya bilenler, biz bu bilgiye sahibiz diye sevinirler. Hakikati bulanlar biz altın olduk, bilgiden de kurtulduk, işlemeden de, biz Tanrı hürleriyiz diye sevinirler.”(Mesnevi, 5/1)
Yunus Emre ise yazmış olduğu bir çok güzel şiirlerinin ya nı sıra, sayılan azda olsa şeriatı aşağılayan bir tavır ve düşünceyle de bazı şiirler yazmış (Mutasavvıflar, 312-313) batınî yönünü bu şiirlerinde açığa vurmuştur. Örneğin:
Hakiykat bir denizdir, şeriattır gemisi Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar.
Aşk imandır bize, gönül cemaat Kıblemiz dost yüzü, daimdir salât Dost yüzün göricek şirk yağmalandı Anınçin kapı kaldı Şeriat.(Yunus Emre, 222, 224)

Celaleddin Rumî ve Yunus Emre gibi Bâtın Ehli kişilerde açığa çıkan Şeriata karşı menfî olan tavrın, şeriatın mensuplarına karşı da olmasını beklemek normal olacaktır. Bunlar Yunus Emre’nin yukarıdaki şiirinde de olduğu gibi İslâm’ın kavramlarının muhtevalarını değiştirip değişik bir inanç sergilemişlerdir. Ayrıntılarını Tasavvuf bölümüne bıraktığımız bu konuya, ismi geçen sûfîlerin şeriat temsilcilerini aşağılayan sözleriyle devam edecek olursak:
Aşk ile gelen erenler içer ağuyu nûş ider Topuğa çıkmayan sular, deniz ile savaş eder.(Yunus Emre, 376 )
Şiiriyle ve benzeriyle, fakihleri topuğa çıkmayan sulara kendilerini de denizlere benzetip konuyu kendi bakış açısıyla değerlendiren Yunus Emre’nin bu düşüncelerini daha değişik biçimlerde Celaleddin Rumî’de de bulabilmekteyiz. Fakihlere karşı tavır onda hakaret niteliği kazanır:
Eblehan ta’zim-i mescid mîkünend Der cefâ-i ehl-i dil cidd mikunend An mecazest, in hakikat, ey haran! Niş mescid cüz derjun-i serverân.
(Camiye hürmet eden aptallar, durmadan gönül ehlini incitiyorlar! Ey Eşekler, o mecaz, bu hakikattir! Büyüklerin ve gönül ehlinin derunundan başka mescid mi var?)
Mâ zi Kur’an bergüzidem magzrâ Post ra piş-i seghan endahtim
(Biz Kur’an’ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık. Postunu köpeklerin önüne attık.)(Uludağ, 141, 204)
Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Yunus Emre ve Celaleddin şeriati aşağılama tavırları (S.71-72)

Hallacı Mansur’un küfür ve şirk sözleri (S.160-161)

“Senin ruhum benim ruhuma şarabın saf su ile katışması gibi karışmıştır.
Sana herhangi birşey dokunduğunda bana da dokunur,
Ey ALLAH’ım, her durumda sen, benimsin.
Ben sevdiğim O’yum ve sevdiğim O benim,
Biz bir vücudda sakin iki ruhuz
Eğer sen beni görürsen O’nu görmüş olursun,,
Ve eğer sen O’nu görürsen ikimizi birliktegörmüş olursun.
O yücelikte “Ben, “Biz”, veya “Sen” yoktur, ” Ben”, “Biz”, “Sen” ve “O” hep biziz. ”

Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Hallacı Mansur’un küfür ve şirk sözleri (S.160-161)

Muhyiddin Arabi’nin küfür ve şirk sözleri (S.181-183)

“Varlıkta ancak ALLAH vardır”, veya “Varlıkta ancak bir vardır: Suyun rengi kabının rengidir.”diyen İbn Arabî, bu sözleriyle inancını ifade ederken Kur’an ayetlerini de hiç bir kural tanımaz tavırla yorumlamaktan çekinmez. O, Alî İmran suresinin 191. ayeti olan “Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin” gibi bir ayeti bile şöyle yorumlar:
“Kendisinden başka birşey yaratmamıştır, eğer Hakkın gayrı birşey yaratmışsa o bâtıldır. Belki onları senin isimlerin ve sıfatların ile ortaya koymuştur. Senden gayrı olanları tenzih ederiz.’

İbn Arabî Vahdet-i Vücud inancını ma’nzum ve nesir türü yazılarında ayrıntılı bir şekilde anlatıp, bu inancı sistemli bir inanç haline getirmeye çalışır. Konuya örnek olması açısından bir şiirinde şöyle der:
Ey varlığı yaratan nefsinde!
Sen bütün yaratıklarını cemediyorsun,
Yaratıyorsun, oluşu sona erenleri sende
Dar da sensin, geniş de.

İbn Arabi’nin öğretisinin ikinci özelliği dinlerin birliği inancı ile ilgilidir. Ona göre farklı dinlerin oluşu sadece isimlerin ve şekillerin farklılığındandır. Bundan, bütün dinlerin temelinin vahiy olduğu ancak sonradan ayrılıp değiştikleri gibi islâm’ın bir esası anlaşılmamılıdır. Çünkü O’nun dinlerin birliği ile kasdettiği Vahdet-i Vücud inancı ile ilgilidir: O’na göre Tanrı ve Kainat bir olduğuna göre(!) Firavun bile ALLAH’a ibadet etmiştir. Bu nedenle de o bile kamil bir mü’mindir. Zira taptığı şey de varlığın bir parçası (Bir’in bir unsuru) değil midir?! Bu nedenle puta tapan bir kişi bile aslında (haşa)ALLAH’a ibadet etmektedir. Zira o putta Bir’in bir parçasıdır.O bu düşüncelerini manzum ifadelerle de dile getirir:

Her biçimi kuşatır kalbim: Ceylanlar için otlak ve Hıristiyan rahipler için bir manastırdır o, Ve, putlara tapınak, hacıların kâbesi, Tevrat’ın levhaları ve Kur’an’ın sayfalarıdır aynı zamanda,
Ben aşk dinine uyarım hangi yolu tutarsa Aşk’ın develeri, işte budur benim dinim ve inancım .
Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Muhyiddin Arabi’nin küfür ve şirk sözleri (S.181-183)

Yunus Emre ve Şebusteri’nin küfür ve şirk sözleri (S.188-189)

Bir örnek olarak Yunus Emre’nin şiirini hatırlayabiliriz:
Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan
Şer’in evliyasıysa, hakikatta asidir

O bu ve benzeri şiirleriyle inanç ayrımının, İman-küfür ayrımının anlamsızlığını ilan eder. Şebûsterî ise, aynı inanç ve düşünceyi daha açık ifadelerle değişik bir şekilde dile getirir:
Ey akıllı kişi! iyi düşün… Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki,
Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı… İyinin yaptığı her şey iyidir.

Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Yunus Emre ve Şebusteri’nin küfür ve şirk sözleri (S.188-189)

Mevlana’nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)

Kendi kitabını vahiy ürünü gibi olduğu iddiasıyla Kur’an’la özdeştirip, Kur’an’ın özellik ve sıfatlarını kitabı içinde kullanan Celâleddin Rûmî şunları yazar:

“Bu kitap, Mesnevi kitabıdır. Mesnevi, hakikata ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık burhanıdır. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer, sabahlardan daha aydın bir surette parlar… Kalblere cennettir; pınarları var. dalları var, budakları var. O pınarlardan bir tanesine bu yol oğulları Selsebil derler. Makam ve keramet sahiplerince en hayırlı duraktır, en güzel dinlenme yeridir. Hayırlı ve iyi kişiler orada yerler, içerler… Hür kişiler ferahlanır, çalıp çağırırlar. Mesnevi Mısır’daki Nil’e benzer; Sabırlılara içilecek sudur, Firavun’un soyuna sopuna ve kafirlere hasret. Nitekim Tanrı ‘da “Hak onunla çoğunun yolunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur” demiştir.
Şüphe yok ki, Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır, temiz kişiden başkasının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabb’inden inmedir; Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevî’nin bunlardan başka lakkardeşrı da var, o lâkkardeşn verende Tanrı’dır.

Celâleddin Rûmî’den konuyla ilgili şu örnekleri verebiliriz:
Biz cenge dönmüşüz mızrabı vuran sensin; inleyiş bizden değil; Sen inliyorsun,
Biz ney gibiyiz, bizdeki ses sendendir; biz dağ gibiyiz, bizdeki ses sendendir’.
Bir başka şiirinde ise daha açık ve net olarak düşüncesini dile getirir:
Varlık yokluk hep O’dur.
Sevinç ve kederi hasıl eden hep O’dur.
Alemde ne varsa O’nun dışında değildir.
Altı cihette de, altı cihetin dışında da tapılacak olan hep O’dur

Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Mevlana’nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)

Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57)

Yine Sultan Veled’den nakledilmiş tir ki: Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr’dan: “Abu Yezid (Tanrı rahmet etsin), Ben Tanrı’mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur?” diye sordular. Babam:
“Bunda iki hüküm vardır: ya Bayezit Tanrı’yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut Bayezid’in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür”dedi.

Yine buyurdular ki: Mevlânâ Şems-i Tebrizî’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle: “Haydi gidin Kimya Hatuna buraya getirin; Mevlana, Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır” buyurdu.
Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazırlandıkları sırada Mevlânâ, Şems’in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu.
Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karılan da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems “içeri gel” diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems’ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve: “Kimya nereye gitti” dedi Mevlânâ.
Şems: “Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi” buyurdu, işte Bayezid’in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü.

Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – s.236,237 (Eflaki’den/2/67,70))

MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki - Sultan Veled, Mevlana, Şems ve Kimya Hatun şirki (S.56-57)
Fi hi ma fih Mevlana M.E.B çev meliha İlker ambarcı oğlu İstanbul 1990
Mesnevi Mevlana M.E.B çev. Veled İzbudak , gözden geçiren Abdulbaki Gölpınarlı , İstanbul 1990

Yine dostların olgunlarından nakledilmiştir ki: bir gün kıskanç fakihler inkar ve inatları sebebiyle Mevlana’dan: “ şarap helal mıdır veya haram mı?” diye sordular.
Onların maksadı Şemseddin’in şerefine dokunmaktı. Mevlana kinaye yolu ile “İçse ne çıkar: Çünkü bir tulum şarabı denize dökseler deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. fakat küçücük havuzu şüphesiz bir damla şarap pisletir. böylece tuzlu denize düşen herşey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlana Şemseddin şarap içiyorsa, herşey ona mübahtır. Çünkü o deniz gibidir. eğer bunu senin gibi bir kızkardeşi fahişe yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır.” buyurdu.
MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki – (cilt 2, sf. 72)

Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)

Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ Şemseddin iyi ve namuslu kadınları övüyor ve onların iffet ve ismeti hakkında: “Bununla beraber bir kadına, Arşın üstünde bir yer verseler, onun nazarı birdenbire dünya üzerine düşse ve yeryüzünde intiaza gelmiş bir tenasül âleti görse deli gibi kendini ordan aşağı atar ve âletin üstüne düğer; çünkü kadınların mezhebinde ondan daha yüksek bir mertebe yoktur” buyurdu ve sonra şu hikâyeyi anlattı:
“Şam’da bulunan Şeyh Ali Hariri kademli, parlak kalbli, metanet sahibi bir kişiydi. Semâ esnasında, kime baksa derhal o, ona mürit olurdu. Giydiği hırka parça parça idi. (Bu yüzden) Semâ esnasında vücudunun her tarafı görünürdü. Halifenin oğlu da bunun menkıbelerini işittiği için, semâ’ım görmek istedi. Sema edenleri seyretmek için makam kapısından içeri girdiği vakit şeyhih nazarı ona ilişti. O derhal mürit oldu ve elbise giydi. Oğlunun şeyhe mürit olduğu haberi Mısır’da halifenin kulağına ulaştı. Son derecede canı sıkıldı. Şeyhi öldürmek istedi. Fakat şeyhin yüzünü görür görmez o da tam bir samimiyetle şeyhe teveccüh gösterdi. Halifenin karısı da onu görmek istedi. Şeyhi eve davet ettiler. Hatun ilerleyip şeyhin ayaklarına kapandı ve elini öpmek istedi. Şeyh tenasül âletini kaldırarak kadının eline verdi ve: “Senin istediğin o değil; budur” dedi ve semâ’a başladı. Bunun üzerine halifenin itikadı bir iken bin oldu.
MENAKIB’ÜL ARİFİN II (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki – Mevlana Şemsi Tebriz’in ve şeyh Hasisi’nin edepsizlikleri (S.59-60)

Orjinali konyadaki mevlana müzesinde ; mevlananın kendi el yazması iledir :

Mevlâna ve Şems arasında geçtiği söylenen hadisede de görüldüğü gibi, Vahdet-i vücud, kadın kılığına giren Tanrı ile seviştiğini iddia etmektir. Ne gariptir ki; ALLAH’a söverek nara atan sarhoş bir sokak serserisini, öldürmeye-dövmeye kalkan sofî, Şems ile Mevlana arasında geçtiği söylenen şu hadiseyi kutsar veya sessiz kalır:

“Mevlana Şemsin yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı.
Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi.
Şems ‘Yüce Tanrı beni o kadar severki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi’ buyurdu.

MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki

Yine sultan veled buyurdu ki: bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. (bu arada) “halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir. Mesela: bir adam beyazid (bistami)’nin müridlerinden birine “senin şeyhin mi büyük, yoksa ebu hanife mi?” diye sordu.
Mürid “benim şeyhim” diye cevap verdi. (Nihayet) o birer birer bütün sahabeyi saydı, fakat mürid yine şeyhinin hepsinden büyük olduğunu söyledi.
Sonra “Muhammed mi büyük, senin şeyhin mi?” dedi.
En sonunda “ALLAH mı büyük, yoksa senin şeyhin mi diye sordu?
Mürid “ben ALLAH’ı şeyhimle gördüm, şeyhimden başka bir şey tanımam, hep onu tanırım.” dedi.
Başka bir müridden de “ALLAH mı büyük yoksa senin şeyhin mi?” diye sordu. Bu mürid de “bu iki büyük arasında hiçbir fark yoktur” dedi.

Ariflerden biri de “bu iki büyükten daha büyük biri lazımdır ki o farkı ortaya koysun” demiştir. Nitekim buyurmuştur ki :
“ ALLAH görünmediği için peygamberler onun naibi olmuşlardır.
Hayır böyle de değil.
Bu naible, naibin naibliğinde bulunduğu kimseyi ayırmak çirkin şeydir.
burada ikilik yoktur.”
(MENAKIB’ÜL ARİFİN I (Arifler’in Menkıbeleri)Ahmed Eflaki cilt 1, sf. 324-325)

Kendilerini islâm’a nisbet eden kitlelerin nezdinde ALLAH dostu,veli(!) diye tanımlandıkları halde bu insanlar müslüman oluşlarının, gerçekte bir din tercihi olmadığını, çünkü aynı zamanda yahudi, hırıstiyan, mecusi v.s dinlerin de müntesibi olduklarını çok açık bir şekilde ifade ederler:

“…Celâleddin er-Rumî “Divan”ında şöyle diyor:

“Canım, ey nur, kaçma benden!
Kaçma benden ey parlayan görünüm,
Kaçma benden kaçma benden!
Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum,
Hatta bileğime taktığım Zerdüşt’ün zünnarına bak!
Zünnarı taşırım, yemliği taşırım.
Belki nuru taşırım, kaçma benden!
Müslümanım ben, ama Hırıstiyanım, Brahmanistim, Zerdüştiyim.
Ey yüce Hakk, sana tevekkül ettim, kaçma benden.
Bir tek tapınağım; mescid, kilise veya puthanem yok benim.
Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden kaçma benden!”
(Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm.S.160 (Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi’l- Mizan, 100-101’den))

“Ne lazım gelir ey müslümanlar ki ben kendimi bilmiyorum?
Ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ermeni, ne de Müslümanım”
(Ahmet Kisravi. Edebiyat Üzerine. s.78. Perçem Yay. 4.baskı. (Farsça))

“Dostsuzun göricek şirk yağmalandı”diyen Yunus Emre ise diğer bir çok şiirinde benzer konuyu ifade etmekten geri kalmaz. Şüphesiz konunun örneklerini daha değişik kişilere yaygınlaştırmak mümkündür. Çünkü, Kültür İslâmı gereği duygusal bir tavırla yüceltilen bir çok ünlü sûfîde sözkonusu inancın değişik ifadelerle açığa çıktığı görülmektedir. ÖrneğinHacı Bayram, benzerlerinin Yunus Emre’de bolca bulunduğu bir şiirinde, Vahdet-i Vücud inancını dile getirir:

Bayram özünü bildi, Bileni anda buldu, Bulan ol kendi oldı, Sen seni bil sen seni

Sûfîlerin çoğunda anlamını bulan Hak ifadesi, bazıları tarafından ALLAH’ı ifade eden bir isim olarak algılanır. Gerçekte sûfîlerin kullanımıyla bu, Vahiy İslamı’nın ifadelerinde anlamını bulan Hak değildir. Çünkü onlar her ne kadar Hak ile ALLAH’ı kasdetmiş olsalar bile, inanıp anlattıkları ALLAH, Vahdet-i Vucud inancında anlamını bulan, tabiatla aynı olan bir Tanrı inancının ürünüdür. Bunun ise Alemlerin Rabbi mutlak ve Kadir olan ALLAH’la ilgisi yoktur.
Vahdet-i Vücud inancında anlamını bulan Tanrı inancının zirveye ulaştığı bir çok tanınmış sûfi vardır. İbn Arabî ve Celâleddin Rûmî bunlardan sadece ikisidir. Celâleddin Rûmî bu inanca yeni unsurlar ve anlamlar getirilmez. Onun yaptığı, seleflerinin ifade ve inançlarını toplayıp, sistemleştirip, bir bütünlük içerisinde ifade etmek olmuştu.
Sonraki sûfîlerin bir çoğu ise artık normal kabul edilen bir inanç unsuru haline gelmiş Vahdet-i Vücud inancını değişik bakış ve yorumlarla tekrarlamaktan öteye geçmezler. Bunların içerisinde Sûfî Efendi gibi çok ilginç anlayışlara da ulaşanlar olur. Belki de bunu anlayıştan ziyade, Vahdet-i Vücud inancının hiç bir yoruma açık kapı bırakmayacak kadar net bir ifede tarzı olarak düzeltmek gerekir. Örnek olması açısından Nazmı Efendi’nin Vahdet-i Vücud inancına değinecek olursak ,O ilk vahdet-i Vücudçulardan olarak nitelenebilecek Hallâc-ı Mansûr’u eleştirir ve onun sözünün yanlış, inancının sakat olduğunu belirtir.
Buraya kadar olan sözleri doğru görülmektedir, ilginçlik bunun sonrasındadır. Ona göre Hallâc-ı Mansûr yanlış yapmıştır, sakat inançlıdır çünkü, bütün kainat “Enel Hak” deyip dururken, o bunu sadece kendisini ifade edecek şe kilde anlayarak hata etmiştir Nazmî Efendi’nin bu yorumu ve inancı daha önceleriŞebusterî tarafından ifade edilir. Ancak Şebusterî, Hallâc-ı Mansûr’u, Nazmi Efendi gibi eleştirmez. Şunları söyler:
Enel hak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak’tan başka kim Enel Hak diyebilir? Alemin bütün zerreleri, Mansur gibi Enelhak demektedir, Sen ister onları sarhoş say, ister Mansur!
Kendini sen de hallaç yapar, varlık pamuğunu atarsan, Hallaç gibi bu sözü söylemeye başlarsın.
Haktan başka varlık yok… İster o haktır de, ister ben Hakk’ım de

Emir Abdralîaaîr isimli bir sûfî ise konuya daha değişik bir açıdan bakar, O Ebu Mansur el-Hallac’ın “Ene’l Hak” deyişini şöyle yorumlar:
“ALLAH beni hayal olan benden söküp aldı ve beni gerçek-benliğine yaklaştırdı… Sonra bana Hallac’ın sözü söylendi; aramızdaki fark şu idi; Hallac onu kendisi söyledi, oysa o benim için söylendi.”(227)

2- Sûfiler arasında Vahdet-i Vücud inancının yanı sıra Hulul veya dinlerin birliğine inananlar da sıklıkla görülür. Özellikle dinlerin birligi konusunda ısrarla dururlar. Bununla ilgili olarak sûfi Ebû Said b. Ebu’l Hayr îsalenderiler ve gezgin dervişler adına şu şiiri ile dinlerin Bîrliği inancını ifade eder:

Yeryüzündeki her cami harab oluncaya kadar, Kutsal görevimiz yerine getirilmiş olmaz; Ve imanla küfür bir oluncaya kadar da, Gerçek Müslüman olunmaz

İbn Arabî’nin konuyla ilgili şiirini daha önce nakletmiştik. Aynı inancın Sebusteri’de açığa çıkış biçimi ise şöyledir:

Bil ki putu yaratan da ulu Tanrı… iyinin yaptığı her şey iyidir.
Müslüman, puta tapmak nedir, bilseydi dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı.
Müşrik de putun hakikatini bilseydi hiç dininde yol azıtır, sapık olurmuydu?
O, putu ancak görünen bir suretten ibaret gördü de, o sebeple şeriatte kafir oldu.

3- Hint mistisizminden kaynaklanan tenasüh inancının tasavvufta oldukça yaygın bir ortam bulduğu görülmektedir.
Özellikle kerâmetleriyle tanınan sûfilerin sürekli şekil değiş tirişleri (çoğunlukla güvercin, yılan, ejderha vs oldukları inancı) tenasüh inancının biraz farklı yorumlanışı durumundadır. Bu inancın çoğunlukla mevzu hadisle İslamî bir temele oturtulmaya çalışıldığı görülür.
Önceki sûfîlerden Niyazı Mısri’de ifadesini bulan bu düşünce şöyledir:
O bir sûfînin bulut, yağmur, bitki, hayvan olmasının normal olduğunu belirtir ve bununla ilgili olarak şunu söyler:
“Ey kardeş! Peygamberimiz SallALLAHu aleyhi vesellem Efendimiz buyurmadımı ki; “Benim ümmetim ahirette on bölük olarak haşrolur.Kimi maymun, kimi domuz, kimi de başka surette.”

4- Bilginin kaynağı ve niteliği konusunda belirtildiği gibi, tasavvufta bilginin doğrudan ALLAH’tan alınabileceği inancı vardır.
Sufiler sistemlerini bu düşünce üzerine oturturlar. Keşf veya Marifet olarak isimlendirilen veya Beka olarak tanımlanan bilgiyi ALLAH’tan alma inancı veya durumu hemen hemen birçok sûfîde açıkça görülür. Mesela İbn Arabi ve Celâleddin Rumî bu mertebeye eriştiklerini ve ALLAH’tan doğrudan bilgi alabildiklerini ifade ederler. Hatta bundan dolayıdır ki, söyledikleri ve yazdıkları kendilerinden veya kendi iradelerinden değil, ALLAH’ın irade ve arzusundandır. Yani söz ve yazılan birer vahiy ürünü(gibi)dür.
Yunus Emre ise bu kadar iddialı değildir. O tevazu gösterir ve henüz marifeti elde edemediğini ancak o yolun yolcusu olduğunu ifade eder. Bunu ise hemen hemen bütün şiirlerinde açığa vurur. O, her ne kadar bir çok şiirinde başta namaz olmak üzere onların gerekliliğinden bahsederse de, bazı şiirlerinde ise hakikata ulaşmanın yolunun ibadetlerden geçmediğini, bu nedenle ibadetlerin ALLAH’ın rahmetine vesile olmasıyla elde edilen cennet’in önemsiz olduğunu vurgular. Halk arasında oldukça yaygın olan bu şiirinin bir bölümü şudur:

Cennet cennet dedikleri
birkaç köşkle birkaç hurî
İsteyene ver sen anı
bana seni gerek seni

Bu şiir Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi’ye okunup ,şeriat açısından durumu sorulduğunda, Şeyhülislâm bunu küfr-i Sarih (açık küfür) olarak niteleyip, bunu inanarak söyleyip okuyanın katlinin vacip olduğu yolunda fetva vermekte tereddüt etme miştir,(234)’

Konuyu uzman derecesinde araştıranların ifadesine göre Yunus Emre’de şeriatı aşağılayan tavırları bulmak zor değildir. Ancak o bunu açıkça değil, bâtınî yorumlarla, ve şekil, muhteva itibarıyla güzel olan şiirlerinin arasına serpiştirdiği bazi şiirleriyle açığa vurur :
Dost yüzün görücek şirk yağmalandı
Anın çin kapıda kaldı şeriat
Hakikat bir denizdir, şeriattır kapısı
Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar.

Vahiyden Kültüre – Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, İst-1991 – Mevlana’nın ve diğer mutasavvıfların küfür ve şirk sözleri (S.192-198)

[size=12pt]Celaleddin Rumi, tasavvufi görüşlerini “Tanrısal Aşkı” kendisinde bulduğunu söylediği Şemsi Tebrizi’den almış.

“[i]Celaleddin Rumi, aşkla, müzikle, raksla ve şiirle beslenip gelişen ve dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş onu da hayata almaya çalışmış ve insanlığın, kadınla bir bütün olduğunu duymuştu. O herşeyden önce kadının kapanmasının, örtünmesinin aleyhindeydi. Mesnesvisin’de kadını yaratılmış değil, yaratan (!) bir kudret olarak öven, sert ve kaba ruhlu erkeklerin kadına zulmedebildiklerini söyleyen, asil insanların ince ruhlu olgun kişilerinse kadına bağlı olacaklarını, hatta onun reyine uyacaklarını ona hürmet edeceklerini bildiren Celaleddin Rumi “Fihi ma fih”inde, bir fasılda, kadını ekmeğe benzetmeklaleddin Rubi bu şeylerin kendisine gelen Vahiy olduğunu iddia ederek resmen Mesnevi’yi Kur’an’la yarıştırmaktadır.
Dilerseniz Mesnevi’nin girişi ile yavaş yavaş konuyu detaylantıralım:
[color=red]“Bu kitap Mesnevi kitabıdır. Mesnevi hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda din asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı (!) Tanrı’nın en aydın yolu! Tanrı’nın en açık burhanıdır… Kur’an’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebeb olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce özleri hayırlı katiblerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi, Alemlerin Rabbinden inmedir! Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir!….”
(Mesnevi-Celaleddin Rumi MEB Yayınları c: 1 s: 11)

Bu paragrafta görüldüğü gibi Celaleddin Rumi, yazdığı kitabın Vahiy olduğunu iddia etmektedir! Tasavvufta bu çok görülmez. Zira tasavvuf ehli, velilerin tasavvufta vahiy aldıklarına inanırlar….

Kitabının bir başka yerinde Celaleddin Rumi şöyle diyor:

“Bu, ne yıldız bilgisidir, ne remil, ne de rüya. Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya, Tanrı vahyidir! Sofiler, bunu halktan gizlemek için Gönül Vahyi demişlerdir!”….”
(Mesnevi-Celaleddin Rubi MEB Yayınları, c: 4 s: 151)

Görüldüğü gibi, Celaleddin Rumi’ye göre şeyhin, Pir’in, ermişin her ne isim verilirse verilsin tasavvufun ulu zatlarının söyledikleri ve yazdıkları şeyler aynıyla Vahiy’dir. Tıpkı kendisinin de itiraf ettiği Mesnevi kitabında olduğu gibi!…
Maalesef Celaleddin Rumi, kitabına Hindistan’dan sadece Kelile ve Dimne masallarını almamış, Erotik Hint kültürünün ürünü olan Kamasutra’dan da alıntılar yaparak bunları “Alemlerin Rabbin’den inmedir” diyerek sunmuştur.
Celaleddin Rumi, Kur’an’ın Lokman Suresinin 27. ayetini kendi kitabı için nasıl alet ediyor:

“….Ormanlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa yine Mesnevi’nin biteceğini umma…” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 6 s: 178)

Oysa ALLAH (c.c) Lokman suresinde kendi kitabı Kur’an için şu açıklamayı yapmaktadır:
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek (mürekkep) olsa yine ALLAH’ın kelimeleri tükenmez.” (Lokman: 31/27)

Celaleddin Rumi, Mesnevi’ye niçin bu özellikleri veriyor acaba? Bunu Vahdeti Vücud’dan dolayı yapıyor…. Tasavvuftaki bu temeya göre ilahlaşan insan haliyle yazdıklarına da Vahiy ve Sentetik Kur’an gözüyle bakıp, öyle değerlendirecektir…
Mesnevi’nin özellikleri nasıl Kur’an’dan alınarak ona adapta edilmiştir, aşağıda görünüz:

“Lafzı az, manası çok olan bu mazum Mesnevi…” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 1 s: 12) diyerek girişi yapılan kitap, aynen Kur’an’ı Kerim için geçerli olan az lafızla çok mana verme özelliğini kendine hasretmektedir.
Mesnevi’nin Kur’an olduğuna Mevlevi takipçileri de inanmaktadırlar.
Mesnevi’nin Kur’an olduğu yolundaki anlayışa aşağıdaki menkıbe çok güzel örneklik teşkil etmektedir:

“….Bir gün Sultan Veled buyurdu ki:
“Dostlardan biri babama şikayette bulunduğu ve alimler Mesnevi’ye neden Kur’an diyorlar diye benimle bahse girişti. Ben de Kur’an’ın tefsiridir, dedim, deyince babam bir lahza susup sonra:
“A sersem, dedi niçin olmasın? A eşek, niçin olmasın? A orospu kardeşi niçin olmasın? Peygamberlerle velilerin harfi zarflarda Tanrı sırlarının nurlarından başka birşey yoktur ki. Tanrı sözü, onların temiz gönüllerinden biter, ırmağa benzeyen dillerinden akar. İster Süryani dilince olsun, ister Seb’al Mesani dilince, ister İbrani dilince olsun, ister Arapça!…” Bu kitabta buna benzer birçok hikayeler vardır ki Mesnevi’nin yazıldığı tarihten itibaren Tanri Vahyi (!) olarak tanındığını gösterir.” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 4 s: 326)

Müslümanlara yıllardır örnek müslüman şahsiyetler olarak sunulan ve ALLAH dostu, ermiş olduklarına inanılan şahıslar işte bunlardır. Cinselliğe tandanslı kitapların sahipleri açıkca ilahlaşabildiklerini ve Vahiy alabildiklerini itiraf etmektedirler.
Şimdi “Alemleri Rabbinin vahiyleridir” diye insanlara empoze edilen Mesnevi’den bazı pasajlar aktarmak istiyoruz… Tasavvuf hayranlarına ithaf olunur…

“[i]Bir kadın, oynaşıyla aptal kocasının gözü önünde sevişip buluşmak istiyordu. Kocasına: “A iyi talihli kişi, ağaca çıkıp meyva toplamak istiyorum” dedi. Ağaca çıkınca yukarıdan kocasına baktı, ağlamaya başladı. Dedi ki:
“A merdut ahlaksız. Üstündeki Luti kim? Karı gibi onun altına yatmışsın… Meğere sen bir ibneymişsin!” Kocası: “Senin başın döndü galiba… Çünkü burda benden başka kimse yok” dedi. Kadın: “O üstüne binen kalpaklı herif kim, söyle hele” diye birkaç kere daha sordu, söylendi.
Adam: “A kadın, ağaçtan in, başın döndü, adam akıllı bunadın sen…” dedi. Kadın ağaçtan indi, kocası ağaca çıktı. Kadın da oynaşını göğsüne çekti. Kocası bağırdı: “A orospu, maymun gibi üstüne çıkan o adam kim?” Kadın: “Burada benden başka kimse yok ki” dedi. “Kendine gel, senin başın döndü galiba, saçmalama.” Adam, bu sözü birkaç kere söylediyse de kadın, “Bu, ww.ilknokta.com/img/Metas/m/975-338-832-2.jpg[/img]
[color=red]internette övünerek yayınladıkları mesnevinin linki : 1330 nolu paragraf:
http://www.halveti.com/masnawi.asp?cat=5&sub=26

“..Bir halayık (hizmetçi), şehvetinin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine alıştırmıştı. O eşek kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı öğrenmişti. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye kabağı eşeğin aletine takardı. Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi yapmaktaydı. Çünkü eşeğin aleti tamamiyle girse, rahmi de parçalanırdı, damarları da… Eşek, boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibiolan kadın da neden bu eşek böyle zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu.
Fakat işin ne olduğunu anlamakta acizdi. Nalbantlara, illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de, onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi. Kadın, bu işin aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline, dikkat etmekte, neden böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı. İnsanın, adamakıllı çalışmaya kul olması gerektir. Çünkü birşeyi iyice arayan, nihayet bulur. Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün? O nergisceğiz, eşeğin altına yatmıyor mu? Bunu kayıpın yarığından gördü, bu hale pek şaştı. Eşek, erkekler, kadınlar nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini becermekteydi. Kadın hasede düştü. Dedi ki:
“Bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş? Bu işin bana olması lazım, ben bu işte daha ehilim. Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış, mum da yanmış. Görmemezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. “A kız, ne vakte dek ahırı süpürüp duracaksın?” dedi. Bu sözü, işi gizlemekiçin söylüyor, ben geldim kapıyı aç diyordu. Sustu, halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık, bütün fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı. Yüzünü ekşitip gözlerini yaşatarak dudaklarını oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu.
Eline sapı yıpranmış bir süpürge aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü. Elinde süpürge kapıyı açınca kadın, dudak altından, seni usta seni, dedi. Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi fakat yemeden, içmeden kesilmiş eşeğin hali ne? İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada, gözleri kapıda, seni beklemede. Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululayıp dedi ki, tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle. Şunu söyle, böyle yap, şöyle et. O işi görmezlikten gelen kadın, onu yola vurunca, zaten şehvetten sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi. Yalnız kaldım, ağıra bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin kah tam, kah yarım yamalak yakınlaşmasından kurtuldum. Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale drüştü…. Kadın, kapıyı kapadı, sevine sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği çeke çeke ahnırın ortasına getirdi.
O erkek eşeğin altına ayttı. O kahpe de muradına ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı. Eşek ayağını kaldırıp aletini daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü. Alışmış eşek, kadına abandı, aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi. Eşeğin aletinin hazından ciğeri parçalandı, damarları koptu, birbirinden ayrıldı. Soluk bile alamadan derhal cen verdi. Seki bir yana düştü, o bir yana. Ahırın içi kanla doldu, kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı. Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı bakardeşiğım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit olmuş insan gördün mü?….” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 112-116)

Mesnevi erotizmi şu ibarelerle devam etmektedir:

“Bir oğlancı, evine bir oğlan götürdü. Onu başaşağı edip düzmeye koyuldu. Bu sırada o mel’un çocuğun belinde bir hançer gördü. Dedi ki: “Belindeki ne?” Oğlan: “Kötü düşünceli biri, hakkımda kötü bir düşünceye kapılırsa bununla karnını deşeceğim diye cevab verdi. Oğlancı, Tanrı’ya homdolsun dedi, iyi ki ben sana bir hile yapıp kötü bir düşünceye kapılmadım.” (Mesnevi-Celaleddin Rumi c: 5 s: 205)

http://selefyolu.blogcu.com/tasavvuf-buyuklerinin-kendi-eserlerinden-kufur-akideleri/5132340#

 

 1.Soru:Hallac-ı Mansur enel hak diyerek ne demek istemiştir? 2.Soru:Hallac-ı Mansur enel hak diyerek küfre mi gitmişitir? 3.Soru:Hallac-ı Mansur’u öldüren kimseler iyi bir şey mi yapmışlardır?

Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; “Enel-Hak dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Kalbin masivadan arınarak Hakk’ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk’ın kendisi zanneder. Hallac’ın “Ene’l-Hakk” dediği makam burasıdır. Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: “Yandım, ateş oldum.” demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa “Enel-Hak” sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah’a aid olduğunu idrak etmesidir.

“Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan” bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. “Ene’l-Hakk” sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. “Hakk” ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden “Ene’l-Hakk” diyenler çıktığı halde “Enallah” diyenler çıkmamıştır.

Bu ve buna benzer konuları değerlendirmek için Tıklayınız:

Konunun tahlili:

Hallâc-ı Mansûr Allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; “Enel-Hak= (Ben Hakkım)” sözünü söyledi. Bu sözünü, zâhir âlimleri dalâlete ve ilhâda hükmedip katline fetvâ verdiler.

Hallâc-ı Mansûr, Enel-Hak sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu’tasım’ın yanına götürerek fesâd çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ’yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc’ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ’nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf’in yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.
Nakledilir ki; bir gece Mansûr hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr… Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde; “İlk gece O’nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, Obenimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz diye.” buyurdu.

Hallâc-ı Mansûr’un idâmına sebeb olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; “Ben Hakk’ım” demek olan bu sözün hakîki mânâsı: “Ben yokum. Hak vardır.” demektir. Nitekim İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır: “O büyüklerin “Her şey O’dur” demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hakk’ım) dedi. Böylece, ben Hakk’ım, Hakk teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı “Ben yokum, Hakk teâlâ vardır.” demektir. İşte sofiyye her şeyi Hakk teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hakk teâlâdan meydana gelmiştir. Hakk teâlâ değildir, diyor. O halde, sofiyyenin; “Her şey O’dur.” sözleri; “Her şey O’ndandır.” demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk’ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”

BİR KISSA BİN HİSSE

Hallac-ı Mansur “Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!..” (Ben Hakkım!) diye diye inlerdi.
Halk ikiye bölündü. Bir kısmı zâhire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur’u inkâr etti ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü. Bir kısmı da Hallac-ı Mansur’un bu sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.
Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi.
“Ene’l-Hak deme! Hüve’l-Hak (Hak Odur) de!” dediler.

Hallac, “Bizim için de Hak Odur!” dedi.

İbn-i Atâ haber gönderdi:

“Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!”

Hallac, “Ben ne dedim ki özür dileyeyim? Ben Halık’ı bırakıp halka yalvarmam!” dedi. Bir yandan da “Ene’l-Hak! Ene’l-Hak!” diye feryat ediyordu.

Bağdat uleması Hallac’ın katledilmesi için fetva verdi. Nihayet fetva gereğince Hallac idam edildi.
Şiblî, Hallac-ı Mansur’u rüyasında gördü ve sordu:

“Sana azap eden ve seni asan halka Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?”

Hallac:

“Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü. Bir kısmı benim hâlimi bilirdi. Bana şefkat ederdi. Bir kısmı da benim hâlimi bilmezdi. Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk’ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi. Cenâb-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi. Çünkü her ikisi de masumdu!”

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur’u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

“Sen ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakkım!) dedin. Ben ‘Ene’l-Hayr’ (Ben hayırlıyım!) dedim. Sana rahmet olundu, bana lânet edildi. Bunun hikmeti nedir?”

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

“Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin. Ben ise enaniyetimi inkâr ettim, benliği kendimden uzak eyledim. Benliğimi Hak’ta gördüm!”

Kaynaklar:
1)Tezkiret-ül-Evliyâ; c.2, s.114
2)Kuşeyrî Risâlesi; s.28, 43
3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.199
4) Vefeyât-ül-A’yân; c.2, s.140
5) Târih-i Bağdâd; c.8, s.112
6) Hikâyetü’l- Mansur; c.4, s.138
7) Hallâc-ı Mansûr; AliEmirî, 1252
8) Tabakât-ı Ensârî; s.315
9) Tabakâtü’l-Evliyâ; s.187
Süleyman KÖSMENE

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/5972/hallac-i-mansur-enel-hak-demesi.html

.

VII – Cübbemin Altında Allah’tan Başkası Yoktur

cüneyd i bağdadi nin söylemiş olduğu rivayet edilen söz.
sekr haleti içerisinde benliğini aşarak söylenmiş olmalı.

tasavvufta olay şudur:

eğer kendini bir hiç olarak görebilirsen, yani kendini görmemeyi başarırsan aslolan sana görünür.
bir yaratıcı’nın gölgeleriyiz. ben gölgeyi görerek “yaptım, bildim, benim eşyam vb” diyorum, cüneyd ise gölgeden yüzünü çevirdiği için “yapan dao eden de o” diyor.

ayrıca bu sözün açıklamasını şems mevlana‘ya sormuştur.

http://www.itusozluk.com/goster.php/c%FCbbemin+alt%FDnda+allah+tan+ba%FEkas%FD+yoktur

.

XII – Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi

E -TASAVVUF, MÜSLÜMANLARIN AHLAKINI BOZMUŞTUR

Yüce Allah, Hz. Peygamber’in büyük bir ahlak sahibi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
 ”Şüphesiz sen yüce bir ahlaka sahibisin.” 
[1]

Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır:

“Her dinin ahlakı vardır, İslam’ın ahlakı da hayadır.”[2] 
“Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” [3]

İyi bir müslümanın ahlakı üzerine çok sayıda hadis olduğu gibi İslam’ın öğütlediği güzel ahlaka teşvik eden sayısız hadisler de mevcuttur. İslam’ın bütün emir ve yasaklarının amacı da öngörülen ahlaka sahip faziletli insanları ve bu insanlardan meydana gelecek toplumu yetiştirmektir.

Tasavvuf da, ahlaki bir davet veya hareket olduğunu iddia etmektedir. İslam’dan birçok unsurlar ve öğretiler içermesine rağmen, tasavvufun mensuplarına aşıladığı ahlak ne yazık ki birçok yönden İslam’ın ahlakıyla bağdaşmamaktadır. Allah’ın her varlık ve her varlığın Allah olduğunu söyleyen, peygamberi, İslam’ın belirlediği konumun ve anlayışın dışında gösteren, Kur’an’ın ayetlerini heva ve heveslerine uyduran bir tasavvufun ahlaki olduğu herhalde söylenemez. Haya İslam’ın ahlakı olduğu halde tasavvufçular ahlakçılık adı altında müstehcenliği ve hayasızlığı huy edinmişlerdir. Bazı örnekler verelim:

İbn el-Farıd şöyle diyor: “Oğul hükmünden önce ilk yaratılışta Adem’e Havva suretinde göründü. Aşıklara ise, her türlü elbise içinde olağanüstü güzelliklerde görünür. Bir defasında Lübna, birinde Büseyna, bazan da -Yüce olsun- Azze diye anılır. “[4]

İbn el-Farıd‘ın cariyelerle şarkı söyleyip dans ettiğini mensuplarından biri şöyle anlatmaktadır: “Bana bir kaç dirhem verdi ve yemek için bir şeyler al, dedi. Aldım. Sahile yürüdük. Bir sandala bindik ve Behnesa’ya vardık. Şeyh kapıyı çaldı. Bir adam çıktı. Bismillah dedi. Şeyh çıktı, ben de beraber çıktım. Bir de ne göreyim, bir sürü kadın. Tef ve kavallar çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Konser bitene kadar şeyh dans etti. Sonra çıkıp ayrıldık. Mısır’a geldik. Bu durum tuhafıma gitti. O arada şeyh efendiye kapıyı açan adam geldi ve kendisine şöyle dedi: Tellal çağırın ve yerine şarkı söyleyecek bir kadın satın alın dedi. Sonra kulağıma yaklaşıp şöyle dedi: Fakirlere (sofulara) bunu yadırgama. “ [5]

Şemsi Tebrizi de Kimya Hatun’u Allah olarak gördüğünü şöyle anlatmaktadır: “Mevlana Şemsi Tebrizi’nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Maram bağları tarafına gitti. Mevlana hazretleri medresenin kadınlarına işaretle Haydi gidin Kimya hatunu buraya getirin, Mevlana Şemseddin’in gönlü ona çok bağlıdır. buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya başladıkları sırada Mevlana Şems’in yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş, Kimya hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems İçeri gel diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit Şems’ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve Kimya nereye gitti? dedi. Mevlana Şems Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir, şu anda da Kimya şeklinde geldi. buyurdu. “ [6]

İbn Arabi de Allah’ın en güzel görünümünün kadın olduğunu belirterek şöyle demektedir:

“Erkek kadını sevdiği zaman onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şey. Nikah (kadın erkek münasebeti)nden daha büyük bir kavuşma yoktur. Onun için şehvet kişinin bütün vücudunu kaplar. Bu sebepten kişinin yıkanması emredilmiştir… Şüphesiz Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok  kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu kadın suretine girerek tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusul) ile onu temizlemiştir. Çünkü başka şekilde olmaz. Erkek, Allah’ı kadında müşahade ederse, buna münfailde müşahade denir… Allah’ı kadında müşahade etmesi tam ve en mükemmeldir. Çünkü Allah onlarda çok mükemmel müşahade edilmektedir. Zira Allah maddelerden soyut olarak hiç bir zaman müşahade edilmez. Allah’ın kadınlarda müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikah (münasebet)tir.” [7]

İmam Rabbani‘nin Mektubat’ından da bir örnek verelim:

 ”Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahu Teala’nın ismi zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa (kadınlar) şeklinde, onların organları haline ayrı ayrı zahir oldu. “ [8]

Eş-Şarani’nin velilerinden de bir iki örnek vermek istiyoruz: “Şeyh Vahiş Mahalle’de (Kahire’nin bir semti) Benatı Hata (randevu kızları) hanında kalıyordu. Biz de oradaydık. Oradan kim çıkıp gitmek isterse, şöyle derdi: Dur, çıkmadan önce Allah katında senin için şefaatta bulunayım. Ve şefaatini kabul ettirirdi. Bunun için oradan çıkıp gidecek bazı kimseleri bir gün, iki gün bekletirdi. Şefaatına tam cevap alıncaya kadar o kimseleri bırakmazdı. Bir gün Benatı Hata hanı için şöyle dedi: Buradan çıkın, han sallanıyor, üzerinize çökecek. Bir kız (randevu kızı) hariç. Öbürleri duymadılar. Belki de duydular, aldırmadılar. O bir tanesi de çıkınca han diğerlerinin üzerine yıkıldı, çöktü. Öldüler. Hiç kurtulan olmadı. Hepsi öldü. “ [9]

Abdulaziz ed-Debbağ‘dan da bir örnek vererek bitirmek istiyoruz. “Bir gece iki hanımım aynı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan her biri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım. Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu. O boş kaldı. Sonra hanımlardan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bir müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımın artık uyduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonra şeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzak da olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif tebessüm ederek şöyle buyurdu:

- İki karıyı bir odada biraraya getirip ikisiyle cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin? Beni kastettiğini anladım ve cevap verdim:

- Efendim, bunu nasıl bildiniz? Ya dördüncü yatakta kim yattı? diye sordu. Bunun üzerine dedim ki: Efendim, onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım. Hayır, hiç biri uyumadı. Böyle yapman doğru değildir. dedi. “ [10]

“Şeyhimi ziyarete gittiğimde evinin odalarından birinde beni yanına alıp oturduk. Sohbetimiz hayli devam etti ve uyku vakti gelmiş oldu. Bana Uyu dedi. Ve kendisi ayrılıp başka odaya gitti. Ben de elbisemi çıkardım ve sırt üstü uzandım. Yatağımda bir elin beni gıdıkladığını hissettim, güldüm, o da güldü. Fakat odamda hiç kimse yoktu. Şeyhimin odası alt katta bulunuyordu. Gülme sesinden o elin ona ait olduğunu anladım. “ [11]

Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Tasavvufçu çevrelerde iş bu kadarla da kalmamış, daha kötüsüne kadar götürülmüştür. Adam Metz bunu şöyle kaydeder:

O devirde tasavvufçuların en büyük afetlerinden biri de kendileri gibi olmayan muhaliflerle oturup kalkmaları ve kadınlarla dostluk kurmalarıdır… Buna bir de Şarka mahsus başka bir afet eklenmiştir ki o da taze gençlerle oturup kalkmalarıdır… ” [12] Onun için tasavvuf meşhurlarından Ebu Said el-Harraz (öl. 277/890)’ın şöyle dediği kaydedilir:

“Uykuda İblis’i gördüm. Benden uzak geçiyordu. Ona neyin var, gel? dedim. Ben sizi ne yapayım, insanları kendisiyle aldattığım şeyi nefsinizden attınız, dedi. Nedir o? dedim. Dünya, dedi. Biraz gittikten sonra dönüp şöyle dedi: Ama sizde de aradıklarımdan bir şey  var, diye ilave etti. Nedir o? dedim. Taze gençlerle oturup kalkmak, dedi. “[13]Onun için el-Vasıti (öl. 320/932) şöyle demiştir:” Allah, bir kulunun alçalmasını isterse, onu bu çirkef ve kokuşmuş kişilerin yanına atar.”[14]

Bütün bunların dışında tasavvufçular insanları hayat sahnesinden çekerek uzlete ve çile doldurma hayatına götürmesipasif bir hayat yaşamaya itmesievlenmekten ve ilim tahsilinden uzaklaştırmasınefsi mahrumiyetle cezalandırması gibi İslam ahlakıyla bağdaşmayan, hatta dinin emir ve yasaklarını tanımayan bir ahlak yoluna sevketmiştir. Şüphesiz İslam ne böyle bir hayat tarzını tasvip eder, ne de bu şekilde bir ahlakı kabul eder.

http://www.tevhidnesli.de/3e-_Tasavvuf,-m.ue.sl.ue.manlar%26%23305%3Bn-ahlak%26%23305%3Bn%26

.

XIII – Evliyaullah’ın Hristiyanlıkta “Tanrı” Kabul Edilmesine Sebep Olan Hz İsa Gibi İnsan Diriltme Benzeri Mucizeler Göstermesi Fakat Bunların “Keramet” Adı Altında Sadeleştirilmesi

Ölü Hristiyanları Diriltme

Hıristiyan: -Peygamberimiz İsa (A.S) ölüleri diriltirdi, dedi.

 

Bunun üzerine Gavs-ul Azam şöyle buyurdu: -Nasrani!ben nebi ve peygamber değilim.Sadece ümmet-i Muhammed’den bir ferdim.Ancak tamamen mahvolmuş bir ölüye “KUM” (Kalk) desem o anda dirilerek mezarı başından çıkar.

 

Daha sonra bir mezarın başına giderler Hıristiyanla birlikte.

 

Geylani Hristiyana, ” istediğin kabri göster ” der.

 

Abdulkadir Geylani : -Kum bi iznillah (Allah’ın izniyle kalk) der.

 

Tamamen çürümüş olan ölü mutluluk içersinde mezarından dışarı çıkıp Abdulkadir Geylani’nin karşısında dikilir. Bunun üzerine o hristiyan müslüman olur… (Ariflerin Menkıbeler, sh: 42, 43)

http://www.izafet.net/threads/abdulkadiri-geylaninin-allahin-izniyle-oluyu-diriltme-kerameti.155871/

 

“Ulan Kur’an da Yazıyor, Bu Kerameti Reddetmek Kur’an-ı Kerim’i Reddetmektir” Mantığına Getirilen Savunma;

Abdulkadir Geylani, Allah’ın izniyle ölüyü diriltmiş midir? İslam’da bunun yeri var mıdır?

Değerli kardeşimiz;

- Şunu çok iyi biliyoruz ki, Allah’ın izni olmadan, ilim ve  kudreti devreye girmeden bir yaprak bile yere düşmez. Buna iman ettikten sonra, Allah’ın, bazı insanların eliyle ölüye ruh vermesi mümkün ve vakidir. Aşağıdaki ayetlerde bu gerçeğe vurgu yapan ifadeler vardır:

“İbrahim bir zaman “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” demişti. Allah da “inanmadın mı?” dedi. İbrahim: “Evet inanıyorum fakat kalbimin iyice mutmain olmasını istiyorum” dedi. Allah, öyle ise dört tane kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir. Bil ki; “Allah her şeye gâliptir, hüküm ve hikmet sahibidir” diye buyurdu” (Bakara, 2/260).

“(Musa) dedi ki: Allah şöyle buyuruyor: “O yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruk altına alınmayan, salma  gezen (kusursuz) ve hiç alacası olmayan bir inektir. Bunun üzerine onlar (Yahudiler); işte şimdi gerçeği tam anlayabileceğimiz tarzda bildirdin,” dediler ve ineği kestiler. Ama neredeyse bunu yapmayacaklardı (ineği kesmeyeceklerdi).” Hani bir zamanlar bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinizin üstüne atmıştınız. Oysa Allah, gizlediğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. Bundan dolayı dedik ki; “İneğin bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun! İşte Allah böylece ölüleri diriltir ve düşünesiniz diye âyetlerini size gösterir.” (Bakara, 2/71-73).

“(Melekler Hz. İsa hakkında Meryem ile konuşurken  onun şu vasıflarını da saydılar) “Allah, onu İsrail oğullarına elçi olarak gönderecektir. O da onlara şöyle diyecektir: Şüphesiz ben size Rabbiniz tarafından bir mucizeyle gönderildim. Ben size çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapar içine üflerim. O da Allah’ın izniyle derhal bir kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle anadan doğma körü ve alaca hastalığına yakalananı iyileştiririm ve ölüleri diriltirim.Evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri de size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için elbette bir ibret vardır.”(Al-i İmran, 3/49).

- İslam alimlerine göre, peygamberler için mucize olan şeylerin, veliler için de keramet olarak ortaya çıkması, caizdir ve mümkündür.

Abdulkadir Geylanî’nin bu kerameti ile ilgili hususu, Bediüzzman Said Nursi’den dinleyelim.

- “Bir zaman, Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) Şeyh Geylânî’nin terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın bir tek evlâdı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine, bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan zafiyetiyle, validesinin şefkatini celb etmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs’ın yanına şekvâ için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs, kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş:

“Yâ Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor; sen tavuk yersin!”

Hazret-i Gavs tavuğa demiş: ”Kum biiznillâh!” O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemet ve mevsuk çok zatlardan, Hazret-i Gavs gibi kerâmât-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zâtın bir kerameti olarak, mânevî tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: “Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin.”

İşte, Hazret-i Gavs’ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir” (bk. Lemalar, On Dokuzuncu Lem’a)

http://www.sorularlaislamiyet.com/article/10316/abdulkadir-geylani-allah-in-izniyle-oluyu-diriltmis-midir-islam-da-bunun-yeri-var-midir.html

.

 

XIV – Ben ki, sultanlar sultanı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi…”

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı Birinci Fransuva’ya gönderdiği ve bir döneme damgasını vuran mektup, Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin en nadide eserleri arasında Paris’teki Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin (BNF) en değerli eserleri arasında Kanuni’nin 1′nci Fransuva’ya gönderdiği mektup, ilk sıralarda yer alıyor.

Kütüphanenin el yazmaları bölümünde saklanan mektup, ancak üst düzey özel izinle kütüphane görevlilerinin gözetiminde ziyarete açılıyor.

"Ben ki, sultanlar sultanı, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi..."

http://galeri.haberturk.com/gundem/galeri/429840-ben-ki-sultanlar-sultani-allahin-yeryuzundeki-golgesi/1/3

 

 

Bir Cevap Yazın