Hiç Düşündünüzmü Neden Müslümansınız?

I – Niçin Müslüman Oldular;

II – Siz Toplumunuz Müslüman Olduğu İçin Müslümansınız, Ama Atalarınız Müslümanlığı Nasıl Kabul Etti? 

III – Sizler Neden Budist yada Hristiyan Değilde Müslümansınız?

IV – Kaptan Coustea (Kusto) ve Neil Armstrong Gerçekten Müslümanmıydı?

V – Niçin Hristiyan Oldular Hikayeleri: Müslümanlıktaki Çelişkileri İçime Sindiremiyorum ama Tanrıda Var, Öyleyse Din Değiştirip 2000 Yıl Önce Bakire Bir Kadından Doğan Tanrıya İman Edeyim

VI – Tuğçe Kazaz Aşkı İçin Din Değiştirip Hristiyan Oldu,

VII – Niçin Mason Oldular Hikayeleri

VIII – Robert G. Ingersoll: Neden Agnostik Oldum

IX – Turan Dursun’u İslam’dan Kopartan başlıca Deneyimleri

X – İslam ve Dinler Hakkında Eleştiri

XI – İslamı Reddetmek İçin 10 Sebep

XII – İslam Karşıtı Karikatürler;

XIII – Sonuç: Neden Müslüman, Hristiyan Yada X Dinine İnanıyorsunuz?

 

I – Niçin Müslüman Oldular;

Sual: Dinler hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAPRabbimiz önce Âdem aleyhisselamı, sonra Havva validemizi yarattı. Bunların çocukları oldu. Bunlardan da çocuklar meydana geldi. Allahü teâlâ zaman zaman Peygamberler gönderip insanları, doğru yola, Hak yola davet etti. Bu Peygamberlerin hepsi bir Allah’a inanmayı, öldükten sonra dirilmeyi, Cenneti, Cehennemi bildirdi. Yani bütün Peygamberler aynı imanı bildirdiler. Hazret-i Nuh, neyi bildirmişse Hazret-i İbrahim, Hazret-i Musa, Hazret-i İsa ve Peygamber efendimiz Hazret-i Muhammed de [aleyhimüsselam] aynı imanı bildirmiştir. Hepsinin gayesi de insanları dünya ve ahiret saadetine kavuşturmaktır.
Allahü teâlânın bütün Peygamberlere bildirdiği dinlerde ırk ve millet üstünlüğü yoktur. Allahü teâlâya ve bütün Peygamberlere inanan Müslüman zenci bir hizmetçi, Allahü teâlâya inanmayan beyaz bir kraldan üstündür. Allah’ı inkâr eden kral, ebedi Cehennemde, inanan zenci hizmetçi ise, ebedi Cennette kalacaktır.
Cennete girmek için imanlı yani Müslüman olmak şartı vardır. İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır.
Din, insanları seadet-i ebediyyeye götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu eğri yollara din denmez, dinsizlik ve kâfirlik denir.
Her din, kendisinden önce gelen dini nesh etmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, bu ahkam ile kurulmuş olan İslam dinidir.
İslam dini, insanın hem ruhi, hem de maddi refahını temin edecek bir ahlak getirmiştir. Bu mukaddes din, sadece, fert ile Allah arasında rabıta kurmakla kalmayıp, fertlerin birbirlerine, hatta insanlık camiasına karşı haklarını ve vazifelerini şümullü olarak tanzim eder, hep ileriyi gösterir, ileriyi ister ve ilericidir. İlericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Bu din, insan ruhunu ve bütün insanlığı, saadete kavuşturacak prensiplerden ibarettir. İslamiyet’te sınıflaşma yoktur. Herkes aynı haklara, aynı itibarlara sahiptir. Ferdin, muayyen bir topluluğun, hatta yalnız Müslümanların değil, bütün insanlığın, hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emretmekte, bunun için de, sosyal adaleti esas tutmaktadır.
İslam dini, ırk, milliyet, siyasi inanç, lisan ve tahsil seviyesi ayırt etmeksizin, her insanın şeref ve itibarına hürmet ettiği için, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır.
Yabancıların Müslüman olma sebepleri Sual: Yabancıların Müslüman olmalarına sebep olan şeyler nelerdir? İslamiyet’i kabul edenler genel olarak dinimiz hakkında ne diyorlar? CEVAP Birçok diplomat, devlet, ilim ve fen, hatta din adamlarının Müslüman oluşları, İslamiyet’in büyüklüğüne hayran kaldıklarındandır.
İslamiyet ilim ve akıl dinidir. Dinlerini değiştirip Müslüman olan insanların çoğu, ilim adamı ve araştırmacıdır. İslam’ı inceledikten sonra Müslüman olmuşlardır.
Bu sebeplerin birkaçı şöyle: 1- İslam’da tek ilah vardır. Hıristiyanlıktaki üç tanrı inancı, ilim sahiplerince saçma görülmüştür. 2- İslam, sadece ahiret saadetini değil, dünyada da mutlu yaşamanın yollarını bildirmiştir. 3- İslam’da, her çocuk günahsız doğar. Hıristiyanlıkta ise, günahkâr doğar. Bu da, akla, ilme, aykırıdır. 4- İslam’da, ibadetlerin mabedde yapılma şartı yoktur. Her yerde ibadet edilebilir. 5- İslam’da günahları yalnız Allah affeder. Hıristiyanlıkta, güya papazın, günahları affetme ve dinden çıkarma yani aforoz etme gibi yetkisi vardır. 6- İslam’da ırk, renk ve dil ayrımı yoktur. 7- İslam’da bütün Peygamberler beşer, yani insandır. Ancak seçilmiş, günahsız insandır. Hiç kimse, diğerlerinin günahını çekmez. Hıristiyanlıkta, Hazret-i İsa Oğul tanrıdır, günahkârların affolması için çarmıhta ölmüştür. Bu da akla ve ilme aykırıdır. 8- İslam’da hurafe yoktur. Diğer dinlerde ateşe, güneşe, taşa, heykele tapılır. 9- İslam’da, (Dinde zorlama yoktur) düsturu vardır. Hiç kimse dine girmeye zorlanmaz.
10- İslam, iç temizliği yanında, dış temizliğe de çok önem verir. Meşhur Versay Sarayında yıllarca bir hela yoktu. 11- İslam, sömürüyü reddeder. Bunun için kapitalizmi, komünizmi kabul etmez. İslam hariç, hiçbir dinin ekonomi sistemi yoktur. 12- İslam’da, alkol, zina ve kumar haramdır. Toplumları mahveden şeylerin başında bunlar gelir. 13- İslam, en yeni ve en son dindir. Kur’an-ı kerim, günümüze kadar hiç bozulmadan, bir kelimesi bile değişmeden gelmiştir. Halbuki İncillerin birbirini tutmadığını herkes bilir. 14- İslam, kadınlara çok kıymet vermiş, onlara en büyük hakları tanımış,(Cennet anaların ayağı altındadır) buyurmuştur. Diğer dinlerde böyle bir şey yoktur. 15- İslam dini, bir milletin, bir ırkın değil, bütün insanlığındır. Allahü teâlâ, Rabbülâlemin’dir, yani bütün âlemlerin Rabbidir. 16- İslam’da, bütün Müslümanlar kardeştir. Allah huzurunda herkes eşittir. Namaz kılarken; komutan ile er, zengin ile fakir, beyaz ile zenci Müslüman yan yana durup birlikte secde ederler.
17- İslam’daki ibadet saatleri muayyen olduğundan, Müslümanların hayatları düzenli ve intizamlıdır. Bunun için, gerçek Müslüman, bir asker gibi disiplinlidir. Yılda bir ay tutulan oruç, iradenin kuvvetlenmesini sağlar ve nefse hakim olmayı öğretir. 18- Ahiret hayatını, Cenneti ve Cehennemi, en güzel ve en mufassal şekilde izah eden din, İslamiyet’tir. 19- İslamiyet’te her şey açıktır. Diğer dinlerde olduğu gibi (sır) kabul edilen akideler yoktur. 20- İslamiyet, iktisadi bakımdan kapitalist ve komünist düşünceleri reddeder. Fakiri korumuş, zengini de kötülememiştir. Zenginlerin, fakirlere zekat ve sadaka vermesini emretmiştir. Ayrıca dünyadaki çeşitli millet ve ırklara mensup Müslümanları bir araya getirerek Hac gibi, dünyada en mükemmel sosyal nizamı tayin etmiştir. 21-İslamiyet, temizliğe çok önem veren bir dindir. İbadete başlamadan önce, vücut temizliğini emreden yegane din, İslamiyet’tir. İslamiyet’te, ibadetler kısa olduğu için, bunlar günlük hayat üzerinde aksi bir tesir yapmaz. 22- Hilm, yardım ve merhamet gibi iyi huylar, yalnız Müslümanlıkta vardır. 23-İslamiyet, fakirlere, kimsesizlere, misafirlere ve hangi dinden olursa olsun, yabancılara yardım etmeyi hatta hayvanlara iyilik etmeyi emreden tek dindir. 24- İslamiyet, ruh ve beden temizliğidir. Bu ikisini eşit tutar. İslamiyet’te, sevgi, güler yüz, tatlı söz, dürüstlük ve iyilik etmek vardır. 25-İslamiyet, insanları, çalışmaya, faydalı şeyleri öğrenmeye, önce kendi aklı ve gayreti ile iş görmeye başladıktan sonra, Allah’tan yardım istemeye davet eder. (Bir saat tefekkür ve faydalı iş görmek, bir sene nafile ibadete eşittir) diyen başka bir din yoktur. 26- İslam, din, ırk farkı gözetmeksizin mutlak adaleti emreder. 
Niçin Müslüman oldular? 
(Anarşinin ancak İslam ahlakına sahip olmakla önleneceğine inandım. İçkiyi bıraktım, tesettüre girdim ve namaza başladım.) Tina Gfanzil (Alman) (İslam’da, ırk, renk ve dil farkı gözetilmediğini, herkesin eşit olduğunu, namaz kılarken de rütbe ayrımı yapılmadığını gördüm, Müslüman oldum.) Thomas Clayton (Amerikalı) (İslam, en iyi şeyleri ihtiva eder. Hiçbir dinde kardeşlik, İslam’daki gibi değildir.) Dr. Rolf Freiherr (Avusturyalı)
(İslam, sevgi, doğruluk, temizlik ve güzel ahlakı emrettiği için Müslüman oldum.) A.Uemura (Japon)
(İslam’ı akla da uygun bulup Müslüman oldum.) Cecilla Cannolly (Avusturyalı)
(İlim Çin’de de olsa alın hadisini okudum. İslam’ın ilme verdiği önemi görünce Müslüman oldum.)Mr. Board (Amerikalı) (İslam, israf ve cimriliği yasaklayan, maddi- manevi her hususta en güzel kaideleri olan dindir.) Albay Ronald Rockwell (Amerikalı) (İslam dünya ve ahiret mutluluğunu gösterdiği için Müslüman oldum.) B.Karai (Zengibar) (Putlara değil de, bir Allah’a ibadet etmeyi, doğruluğu, emanete riayeti, insanların haklarını gözetmeyi emreden İslamiyet’i kabul ettim.) Necaşi (Habeş İmparatoru) Tufeyl bin Amr, usta bir şairdi. Onun gibi şiirden anlayan pek azdı. Kur’an-ı kerimi okuyunca, onun şiir ve beşeri bir söz değil, ilahi bir kelam olduğunu hemen anlayıp Müslüman oldu.
Kur’an-ı kerimin (Allah kelamı) olduğuna inandım Sual: Fransız ilim adamı Kaptan Kusto’nun, İslam dinini tercih etmesine sebep olan hadise nedir? CEVAP Televizyonda yayınlanan, Yaşayan Deniz programı ile okyanusların sırlarını gözler önüne getiren Kaptan Kusto, İslam dinini tercih etmesine asıl sebep olan olayın, Atlas Okyanusu ile Akdeniz sularının birbirine karışmadığını tespit ettikten sonra, bunun 1400 sene önce Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğunu görmesi olduğunu bildirmiştir. Kaptan Kusto, özetle diyor ki: (1962 senesinde Alman ilim adamları, Aden körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendeb boğazında, Kızıldeniz’in suyu ile Hind Okyanusunun suyunun birbirine karışmadığını bildirmişlerdi. Biz de, Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışıp, karışmadığını tetkik etmeye başladık. Evvela, Akdeniz’in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve kesâfeti ile ihtiva ettiği canlıları tespit ettik. Aynı tetkikatı Atlas Okyanusunda tekrarladık. İki su kütlesi binlerce seneden beri Cebelitarık boğazında birleşiyordu. Bu vaziyette, iki su kütlesinin karışması ile tuzluluk, kesâfet gibi unsurların birbirlerine müsavi, hiç olmazsa yakın olması icap ediyordu. Halbuki, her iki denizin en yakın kısımlarında bile deniz suyu kendi hassasını koruyordu. Yani, iki denizin birleşme noktasında bir su perdesi iki deniz suyunun birbirine karışmasına mani oluyordu. Bu hâli anlattığım [İslamiyet'i seçerek Müslüman olan] Profesör Maurice Bucaille, bunda şaşılacak bir şey olmadığını, İslam’ın kudsi kitabı Kur’an-ı kerimin bunu açık bir şekilde yazdığını söyledi. Hakikaten bu hâl Kur’an-ı kerimde açıklanıyordu. Bunu öğrenince Kur’an-ı kerimin (Allah kelamı) olduğuna inandım. Hak din olan İslamiyet’i seçtim.)
Karışmayan denizlerle ilgili âyet-i kerime mealleri şöyledir: (Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerinin ki tuzlu ve acı iki denizin arasına bir engel, aşılamaz bir serhat koyan Odur.) [Furkan 53] (İki deniz, birbirine bitişik iken, [Rabbinizin koyduğu engel ile] birbirine karışmaz.) [Rahman 19, 20] (….iki deniz arasına perde koyan…) [Neml 61]
(İki denizden biri tatlıdır, harareti keser, içimi kolaydır. Diğeri de tuzludur, boğazı yakar.)
[Fatır 12] 
İslam’ı seçmekle çağı seçtim
Sual:
 Bazıları İslamiyet’in eskiden geçerli olduğunu, şimdi yeni çağlara ayak uyduramayacağını söylüyorlar. İslamiyet, her çağa cevap vermez mi? CEVAP İslamiyet’i gönderen, her şeye gücü yeten, her şeyi yoktan yaratan Allahü teâlâdır. Allah için hiç bir zorluk olmaz. Namaz, oruç gibi dinimizin bütün emirleri, zamana göre değişmez. Hiç biri de çağın şartlarına ters düşmez. Çünkü dini gönderen Allahü teâlâ, her asırda neler olacağını bilir. Zaten bilmeyen ilah olamaz.
(İslamiyet her çağa ayak uyduramaz) demek yuvarlak bir sözdür. (İslam’ın şu hükmü, şu asra uymaz) gibi açık bir şey söylemek gerekir. Dinimizde eksik olan bir şey yoktur. Var diyen biri çıkarsa, bu şeyin ne olduğunu açıklaması gerekir. Onların soracakları sorulara âlimlerimiz, asırlar önce cevap vermiştir.
8 Nisan 1983 günü Karyünes Üniversitesinin konferans salonunda bir büyük ilim adamı, bir büyük yazar Roger Garaudy diyor ki: Evet, bugün ben Müslümanım. Niçin İslam’ı seçtiniz, diyorsunuz, İslam’ı seçmekle çağı seçtim. 70 yaşındaki Roger Garaudy ki, yıllarca Fransa’da komünist sistemin ateşli savunucusu olmuştu. Üniversiteden siyaset kürsülerine kadar Fransızlara ve Batı dünyasına hep Marksizm’i anlatmış, insanların kurtuluşunu yalnız bir sistemde bulmuştu. Çağımızda Fransız komünistlerinin en büyük “Düşünce mimarı” durumunda idi. Nerede komünistlerin düzenlediği bir miting, konferans ve seminer var, orada Garaudy vardı. Katolik ve Hıristiyanlığa karşı, düşüncesiyle, kalemiyle hitabetiyle büyük bir mücadele veriyordu.
Fakat, şimdi o bilim adamı hakikatı anladı. Şöyle diyordu: (İslam, çağları arkasında sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tâbi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi. Kur’an-ı kerim ise, indirildiği günden beri hep zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar, bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslam, materyalizme de, pozitivistlerin görüşüne de, egzistansiyalistlere de hakimdir. Fakat bunlardan hiçbiri, İslam’a hakim değildir.
Büyük Peygamberimiz, (Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi, dünyaya çalışın) derken, her şeyi anlatmıştır. İslam hem maddeye, hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise, bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılabilir ki, İslam, (İlim Çin’de de olsa gidip bulunuz. İlim ve Fen müminin kaybolmuş malıdır, ara ve bul) diyor. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı saran bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyayı sarsmıştır.
İnsanı, mahlukların efdalı ve en şereflisi olarak bildirirken, onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsrafı, gösterişi ve lüksü yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak hükümleri içinde aktaran, faizi, tembelliğe sebep olduğu için yasaklayan ve gayri meşru serveti böylece imha eden bir sistemler manzumesidir.
İslam, halife ile kölenin aynı hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Deve olayı vardır ki, bu kralların kılıçlarından daha keskin bir olaydır. Hazret-i Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehire giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman, devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle… İşte adalet ve hukukta İslam’ın devrimidir bu. Marksizm ile kapitalizmin ikisi de, insanı sömüren sistemlerdir. İslam bunlara karşı, insana prestijini iade eden bir semavi dindir.)
Kur’an-ı kerimde mealen şöyle buyurulmaktadır: (Allahü teâlâ, Peygamberini, hidayet ve hak din, İslamiyet ile gönderdi. İslam dinini, diğer dinler üzerine üstün kıldı.) [Muhammed aleyhisselamın hak] Peygamber olduğuna şahid olarak Allah yeter.) [Feth 28] (Müşrikler istemese de, İslam dinini diğer bütün dinlerden üstün kılmak için resulü Muhammed aleyhisselamı, [sebeb-i hidayet olan] Kur’an ve İslam dini ile birlikte gönderen Allahü teâlâdır) [Saf 9]
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19]
(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]
(Kim İslam’dan başka din ararsa, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85]

http://www.namaz.gen.tr/nicin-musluman-oldular

 

II – Müslüman Olma Hikayeleri ve Türkler Neden Müslüman Oldu

 Bir rüya gördü müslüman oldu

Gördüğü bir rüya ile hayatının değiştiğini söyleyen papaz Sierra Leoneli Musa Bangura, papazken İslam’ı seçti.

Sierra Leone’de misyonerlik faaliyeti yürüten bir papazken, gördüğü rüya üzerine İslamı seçen Musa Bangura, Müslümanlar’ın bu ülkede çoğunluğu teşkiletmesine rağmen okulların Hristiyanlar’ın denetiminde olduğunu, bu nedenle Müslüman çocukların kendi dinlerine uygun bir ortamda yetiştirilemediğini söyledi.

İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı’nın (İHH) davetlisi olarak geldiği İstanbul’da Sierra Leone’li Müslüman vaiz Musa Bangura, ülkesinde Müslümanlar’ın çoğunlukta olmasına rağmen siyasal ve sosyal alanda geride kaldıklarını belirtti.

Okullar, hastaneler Hıristiyanlar’ın denetiminde

Batı Afrika’da 5,5 milyon nüfuslu Sierra Leone’de nüfusun yüzde 60′ının Müslüman, yüzde 30′unun Hıristiyan, yüzde 10′unun da Animist olduğunu belirten Bangura, “Hıristiyan Batı ülkeleri ve Caritas gibi Hıristiyan sivil toplum örgütleri kendi dindaşlarına önemli mali kaynak aktarıyor. Okullar ve hastaneler çoğunlukla onların denetiminde. Müslüman çocuklar bu okullara gittiklerinde, dualarını bile Hıristiyan usullerine göre etmek zorunda kalıyor” dedi. Hastanelerin de Müslümanları kabul etseler bile önceliği Hıristiyanlara verdiğini savunan Bangura, “Müslüman ülkeler, kardeşlerimiz, Sierra Leone’ye el uzatmalı” diye konuştu.

Bir rüya hayatını değiştirdi

Hıristiyan bir ailede yetiştiğini, kendisinin de Liberya ve ABD’de din eğitimi alarak papaz olduğunu anlatan Bangura, 1993 yılında gördüğü bir rüyanın hayatını değiştirdiğini söyledi.

ABD’den döndükten sonra Afrika’da misyonerlik faaliyetine başladığını, sürekli hareket halinde olduklarını, sık sık yer değiştirdiklerini anlatan Bangura, “Birçok sosyal imkana sahiptik. İşler benim için de, ailem için de yolundaydı. İşim, özellikle de Müslümanları Hristiyanlaştırmaktı. Ancak Cenab-ı Hak beni bir rüyayla doğru yola çağırdı. İhtida ettim” diye konuştu.

Daha önce insanları “aydınlıktan karanlığa” çektiğini anladığını belirten Bangura, “Allah bana kendimi karanlıktan kurtarmam için yardım etti. Şimdi yine karanlığa gidiyorum ama bu kez insanları oradan alıp aydınlığa getirmek için” dedi.

Hayatını Müslüman lider kurtardı

Müslüman olmasıyla birlikte anne babası, eşi ve cemaatiyle arasının açıldığını, mali imkanlarını kaybettiğini, hatta hayatına kasteden tehditler aldığını anlatan Bangura, bölgesindeki Şeyh Mustafa adlı Müslüman liderin araya girmesiyle kendisine yönelik tehdidin ortadan kalktığını söyledi. Bangura, Şeyh Mustafa’nın Hıristiyan cemaatin liderini arayarak, “Siz sürekli olarak Müslümanları Hıristiyanlaştırma çalışması yürütüyorsunuz. Biz buna bir şey demiyoruz. Bir tek Hıristiyan Müslümanlığı seçince, hayatı tehdit altına giriyor. Musa Bangura’nın saçının teline zarar gelirse, bunu savaş nedeni sayacağız” dediğini, bunun üzerine kendisinin rahat bırakıldığını anlattı.

İslami eğitim merkezi kurmak için yardım bekliyor

Ülkesinde WHY İSLAM (Neden İslam) adını taşıyan bir örgüt kurduğunu, bu çatı altında İslamı yaymak ve doğru öğretmek için çalıştığını anlatan Bangura, bir İslami eğitim merkezi kurmak istediğini, bunun için Müslüman ülkelerden yardım beklediğini söyledi.

”Fatih Camisi’nde cuma namazı kılarken sanki cennetteydim”

Türkiye’nin tarihi ve İslami bakımdan muhteşem bir ülke olduğunu ifade eden Bangura, “Allah’a bana Türkiye’ye gelme görevini vermesi için dua ediyordum. Allah bu duamı kabul etti. Şükrediyorum” dedi. Türkiye’de insanların dost canlısı olduğunu, burada kendisini evinde hissettiğini, İslamın ülkeye rengini verdiğini gördüğünü belirten Banngura, “Binlerde cami var. Türkiye’de bulunmak bana gurur verdi. Ülkeme dönünce anlatacak çok şeyim var” diye konuştu.

Fatih Camisi’nde cuma namazı kılma imkanı bulduğunu ve camideki atmosferden çok etkilendiğini kaydeden Bangura, “Fatih Camisi’nde namaz kılarken sanki cennetteydim. Allah’ın huzuruna çıktığını başka hiçbir yerde böylesine kuvvetle hissetmedim” ifadesini kullandı.

http://dunyagerceklerim.blogspot.com/2012/08/bir-ruya-gordu-musluman-oldu.html

 

İşareti Gördü Ve Müslüman Oldu

http://www.youtube.com/watch?v=06pAF8iijXk

 

II – Siz Toplumunuz Müslüman Olduğu İçin Müslümansınız, Ama Atalarınız Müslümanlığı Nasıl Kabul Etti? 

Türklerin İslamiyeti kabul etmesindeki faktörler sebepler

Türkler 10.yy başlarından itibaren büyük kitleler halinde Müslüman olmaya başladılar.Bunda Türklerin İslam öncesi inanışları ile İslamiyet arasında büyük benzerliklerin bulunması etkili olmuştur.

Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişlerdi. Ancak bu dinler halk arasında değil daha çok idareci kesimde kabul görmüştü. Buna rağmen İslâmiyet dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm dini, millî yapıya uygun olduğu içindir ki Türkler kitleler hâlinde bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.

Türkler tarihleri boyunca pek çok din ve inanış biçimini benimsemiştir.Ancak bu dinler içerisinde en çok Göktanrı ve İslamiyet yayılmıştır. Bir toplumun sahip olduğu dini; sanatını, geleceğini, giyim kuşamını, ahlak yapısını, zevklerini, dilini ve ortak amaçlarını etkilemektedir. Bu nedenle din değiştirmek oldukça zordur.8 yy. ile 12.yy arasında Türk toplumu tarihinin en köklü değişimini yaşamış,bu nedenle tarihçiler Türk tarihinin İslamiyet öncesi ve sonrası olarak 2 bölümde incelemişlerdir.

Türk - Arap mücadeleleri Abbasiler döneminde şiddetini kaybetti.Çin ve Abbasi orduları arasında 751yılında Talas savaşı Karluk Türklerinin Müslümanların yanında yer almasından dolayı Abbasilerin üstünlüğü ile sonuçlandı. Bu savaştan sonra Türk-Arap ilişkileri olumlu yönde gelişti.Bu olay Orta Asya’nın kaderini değiştirirken, Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinde de etkili oldu.Talas savaşında Çinlilere karşı Arapların yanında yer alan Karluklar 10.yy. itibaren kalabalık gruplar halinde İslamiyet’i kabul ettiler.

Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri hem İslâm âlemi hem de dünya tarihi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Türkler, karışıklık içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendiler.

Faktörler

  1. Türkler diğer dinlere karşı engin bir hoşgörüye sahipti. İslamiyet de bir hoşgörü diniydi.
  2. Eski Türk dini ile İslamiyet arasındaki benzerlik:
    a-Tek tanrı inancı b-Ahiret inancı c-Hac ve kurban ibadetlerine benzer ibadetlerin varlığı
  3. Sosyolojik faktörler,aile kavramına verilen önem,namus,temizliğe verilen önem İslamiyet’teki cihat ve gaza anlayışı ile Türk-Cihan hakimiyeti düşüncesinin benzerlik göstermesi.
  4. Ekonomik ve sebepler,eski Türk toplumunda sosyal sınıflar yoktu.İslam dininde de böyle bir ayrımın yapılmaması,dolayısıyla her iki düşüncede de halkın refah ve mutluluğunun gözetilmesi vardır.
  5. Siyasi ve askeri tercih;8yy’da Türk-Çin rekabeti hızla devam etmekte,hatta hakimiyet yavaş yavaş Çinlilerin Türklerin elindeki Maverünnehir’i de alarak egemenliği ele geçirmek istiyordu.Güneyde Arap yarımadasında ortaya çıkan İslam dinide büyük bir hızla yayılarak Çinlilerle rakip olabilecek konuma gelmiştir.751’de Çinlilerle Araplar arasında meydana gelen Talas savaşında Türkler İslam ordusu yanında Çinlilere karşı savaşmış ve büyük bir zafer elde edilmiştir.Bu olaydan sonra Türklerle Araplar arasındaki yakınlaşma hızlanıştır.

Türklerin Müslüman Olmasının Sebepleri: Türkler İslâmiyet’i kılıç zoruyla değil, kendi rızalarıyla kabul etmişlerdir. Şüphesiz bu dini seçmelerinin en önemli sebebi, eski Türk inancı ve anlayışı ile İslâmiyet arasında birçok benzerlik bulunmasıdır:

  1. Eski Türk dini, Gök-Tanrı inancı adıyla bilinmektedir. Bu inanışa göre Türkler, İslâmiyet’teki gibi tek bir Allah’a inanıyor ve O’na Tanrı (Tengri) diyorlardı. İslâmiyet’te Esmâ-i hüsnâ denilen Allah’ın sıfatlarından bazıları, eski Türk inancında da mevcuttu .
  2. Ahiret ve ruhun ölmezliği, her iki inançta da mevcuttu. Türkler cennet için uçmağ (uçmak), cehennem için tamu sözünü kullanmaktaydı.
  3. İslâmiyet’te olduğu gibi Gök Tanrı inanışında da Tanrıya kurban sunuluyordu .
  4. İslâmiyet’teki gaza ve cihat ile Türklerin dünya üzerinde töreyi hâkim kılmak için yaptıkları savaşlar benzer mahiyettedir. İslâm anlayışına göre savaş sonunda elde edilen ganimet helâldir. Türklerde ise aynı şekilde yağma geleneği vardır.
  5. İslâmiyet’in telkin ettiği ahlakî kurallar, Türk anlayışına da uygun düşmektedir.

http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1809&Bilgi=t%C3%BCrklerin-islamiyeti-kabul-etmesindeki-fakt%C3%B6rler-sebepler

 

Türkler Müslümanlığı Kabul Etmediler, Türkler Zorla Müslüman Yapıldı!

İslam Peygamberi Muhammed bin Abdullah kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği ‘miraç gecesinde’gök katlarında kendinden önceki Peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail (Cibrâ’îl veya Cibrîl)’e bunun kim olduğunu sorar. Cebrail”Bu Peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan`da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ‘Abdülkerim Satuk Buğra Han’ adını alacaktır.”der.

İslam peygamberi Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islamiyeti Türk ülkesine yayacak bu insan için dua eder. Muhammed bin Abdullah’in arkadaşlarıda bu ruhu görmek isterler. Muhammed dua eder. Başlarında Türk başlıkları bulunan, kırk silahlı atlı görünür. Abdülkerim Satuk Buğra Han ve arkadaşları selam verip uzaklaşırlar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra, Kaşgar hanının oğlu olarak dünyaya gelir.

Satuk Buğra’nın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler, çayırlar çiçeklerle örtülmüştür. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyip öldürülmesini istemişlerdir. Satuk Buğra’ın annesi; “Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek oğlunu ölümden kurtarmıştır.

Satuk Buğra 12 yaşında iken, arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmaya başlar. Avda oldukları bir günde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve yaşlı bir insan konumu alır. Satuk Buğra’nın daha sonra Hızır (al Khidr) olduğunu anladığı bu yaşlı kişi Satuk Buğra’ya Müslüman olmasını öğütler ve İslamiyeti anlatır.

Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcası Harun Buğra Han ‘dan islamiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar hanı, müslüman olmayı kabul etmez. Satuk Buğra’nın işareti ile yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Türkistan’da İslâm Peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın ölümünden 333 yıl sonra ilk Satuk 12 yaşında iken İslam dinini benimser ve Abdülkerim[3] ismi verilir. Satuk Buğra hükümdar olur ve bütün Türk askeri onun iradesinde İslamiyeti kabul ederler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir.

Buraya kadar olağan üstü olaylarla anlatılan bir efsaneyi aktardım.Olağanüstü olaylarla ilgili anlatılara göre “Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılınçı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. Abdülkerim Satuk Buğra Han Tanrıdan davet almış bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.” Onun yaşamını bitirdiği son gün, Hicrî 344 Milâdi 955′dir. İlahi olaylarla süslenen bu anlatılar Türklerin katliamlara uğramaları neticesinde zorla İslamlaştırılmalarına hazırlanan bir kılıftır…

Türklerin İslam Dinini kabul edişleri ilahi bir ilhama bağlamaya çalışan Satuk Buğra Han Destanının çok kısa bir zamanda geliştiği, islamiyetten önceki Türk Destanlarından da aldığı ana motiflerle daha da zenginleşerek tesbit edilen yazılı şekle geldiği söylenebilir.
Aynı zamanda bu gün bile Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarı bir ziyaretgah mahalli olan Satuk Buğra hayatını, destani bir hava içinde anlatan Satuk Buğra Han Destanı Tezkire-i Buğra Han adlı bir eserde kayıtlıdır. Bu eserin muhtelif el yazmaları vardır.

Türklerin Müslümanlığı Kabulü Hakkında Ne Biliyoruz?
Bu konuda pek fazla birşey bildiğimiz söylenemez. Çünkü Türklerin müslüman oluşuyla ilgili olarak ne okullarda, ne tarih kitaplarında ayrıntılı bilgi verilmez. Verilen bilgilerden ise sanki İslam’ı duyan-dinleyen Türklerin akın akın müslüman oldukları ima edilir. Bu gerçek değildir. Gerçeğin bilinmesi istenmez.
Bakın Diyanet bu konuda ne diyor:
Türklerin İslâm dinine girmesi, Türk milletinin tarihinde bir dönüm noktası olmuş, müslümanlık için hayırlı sonuçlar doğurmuştur.
Türkler, İslâm dinini hiç bir zorlama olmadan kendi istekleri ile kabul etmiştir.

Bunun başlıca sebepleri şunlardır:
1) İslâm dini ve İslâm medeniyetinin üstünlüğü…
2) İslâma girmeden önce Türklerin eski dini inançlarının İslâm inancına yakın olması ve İslâmın getirdiği üstün prensiplerin Türk milletinin ruhuna ve manevi yapısına uygun düşmesi…
*” Hiç bir zorlama olmadan ” ifadesi büyük bir yalandır.Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670’li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740’lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam”ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670’lerden başlayarak 740’lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..
Arapların Türklere İlk Saldırıları:
Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir. Bu zenginlik öteden beri talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslam’ı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiyse de Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamıyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara”nın Yağmalanması:
Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24.000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım isterse de bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlerse de tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir. ( Bu sayı kimi tarihçilere göre 50 kimine göre de 80’ dir. ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü….( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil ve Asimilasyon:
İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kan dökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Haraç karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır. Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700.000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır. Buna çok kızan Haccac 40.000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim:

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.
Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur. Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar. Merv’de askerleri toplayarak,
” Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı ” der. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek ne kadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler.

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir. Muhafız birlikleri oluşturulur. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır. Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

*”Bundan sonra olanları detaylı olarak anlatmaya çalıştım 11 sayfa tuttu.Toplumun bilgiye verdiği değeri bildiğim için okunmıyacağını düşünerek yalnız başlıkları aktaracağım.Ayrıntı isteyen olursa seve,seve paylaşırım”
Başlıklar:
a) Buhara’nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı: Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.(Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarını da ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar)Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

b) 1. Büyük Katliam – TALKAN KATLİAMI : , Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. ”Bu olay, Ziya Kitapçı”nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır”; “Bu harblerden birinde, et-Taberi”nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe”ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman”ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,
”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.”

c) 2. Büyük Katliam – CURCAN KATLİAMI: Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder. .. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.. “Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..”

d)Hakan Sulu”nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi:

e)Hakan Sulu”nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti:

f)Kur-Sul”un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması:

Taberi Anlatımları:
Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.(Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
“Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.
Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.
Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)
Kuteybe dedi: – Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac’a gönderdiler.(Syf-347)
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)
Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi:
Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı. Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı. Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem, derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi. Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı. El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.
Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi. Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi. Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi. Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi. Çaygan’ın adamını geri gönderdi. Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş. Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi. Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinet-ül Fil ki Havarizem’in ulu ve muazzam şehridir. Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir. Ondan ulusu yoktur. Kuteybe çıkıp geldi. Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi. Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi. Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır. Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı. İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi. Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi. Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam gönderip aman diledi.
Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım. Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir. Belki ölmek muti olmaktan iyidir, dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi: Kendini nasıl görürsün.
Havarizad dedi: -Ey emir, beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola. İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek, ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu. Dışarı çıkıp boynunu vurdular. Çaygan dedi-Ey emir, henüz gönlüm şifa bulmadı.
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?
Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi. Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki: Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.
Çaygan Kuteybe’den yardım diledi. Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi. Ve Çaygan’ı gayet incitirdi. Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi. Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü. Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)
-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz. Ola ki bir fetih edesiniz, dedi. Muslih b.Müslim’i bunlara kumandan tayin etti. Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti. Bir bölüğünü yolun sağ yanına, bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu. Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler. Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler. Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı. Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı. Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu. Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar. Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar. Onlardan kurtulan pek az oldu. Ve onların ekserisi Melikzadeler idi. Ziynetli ve silahlı kimselerdi. Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.
Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki Arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler. Yoksa harbe arapları gönder. Gör ki biz de neler ederiz,dedi. Kuteybe bu sözü işitip gazaba geldi ve münadilere çağırttı. Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar. Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikçe kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü. Müslümanlarda silahşörler çok idi. Kuteybe onları çağırtıp dedi ki: Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm. O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı. Derhal düştü. O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)

Bu 70 yıl süren Türk-arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları ;
1- 100.000′in üstünde Türk katledilmiştir.
2- 50.000′in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır.
3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir.
4- Tüm zenginlikler , tarihi eserler yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır.
5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan “Talkan Katliamında” 40.000 Türkün kesilerek
24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.)
6- Aynı şekilde “Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk’ün nehir kenarında kafaları
kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır.
7- “Teslim olursanız canınız bağışlanacak” sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş ,”Şeriat söz tanımaz” denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir.
8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir.
9- Türkler böyle bir vahşet ve zulümüÇinlilerden dahi görmemişlerdir.

Bu tarihi gerçekler “islam etkilenmesin” düşüncesiyle gizlenmekte , bahsedilmemektedir.Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir…

http://godaloneexistinsolitude.blogspot.com/2009/10/zoraki-muslumanlartu…

http://www.sonsuz.us/node/zoraki_musluman_turkler

 

III – Sizler Neden Budist yada Hristiyan Değilde Müslümansınız?

Dinler Üzerine:

Bir yaratıcı olması ihtimali var mı? – Sam Harris:

http://www.youtube.com/watch?v=9GhMUQesSzw&feature=player_embedded

 

Haedong Kosung-Jon mucizelerine inanıp neden budist olmuyorsun?

Allahın varlığına dair kanıt olarak mucizelerin gösterilmesi ne kadar mantıklı bir olaydır ki? Hangi dinin kendince mucizeleri yok?

Mucizeler sadece insanları bir dinde tutmak adına söylenmiş yalanlardır.Mesela düşünün geçmiş dinleri; insanların ilgisini çekmek için sayısız mucize anlatıyorlardı.Bunda periler devler ejderhalar anlatılırdı.Şimdi biliyoruz ki ne dev var ne peri.Bugün insanların hayretle baktığı mucizelerde gelecekte mitolojiye dönecek bilesiniz.

Sayın müslüman ! Nuh mucizesine inanıp allahın varlığını kanıtlamaya çalışıyorsun ya. Purana ve Vedaların Mucizelerine inanıp neden hindu olmuyorsun? Haedong Kosung-Jon mucizelerine inanıp neden budist olmuyorsun ? İsa nın ölüleri dirilttiğine inanıp neden hristiyan olmuyorsun ? Ergenekon mucizesine (artık efsane) inanıp neden şamanist olmuyorsun? Defne ve Apollo mucizesine (artık efsane) inanıp neden Zeusa tapmıyorsun?

Onlarca din arasında neden sadece islamın mucizelerine inanıyorsun?

Geçmiş dinlerin de mucizelerine bakıp neden saçma buluyorsun?

Bu liste uzatılabilir…

Ama mantık mucizelerde uzatılamaz…

(Kaynak : http://www.facebook.com/#!/karikateist?fref=ts)

 

Neden İnanıyorum?

Niye Kuran’a inanıyorum, Amerika’da doğmuş olsam İncil’e mi inanacaktım?

Küçüklüğümden beri büyüklerim bana İncil doğrudur demiş olsa, Kuran’ı bulmak için ilk adım bana daha önceden söylenenleri reddetmek/sorgulamak değil midir?

Kuran’ı neden takip etmeliyim? Bütün kitapları gönderen Allah olduğuna göre, Kuran neden farklıdır? Bozulmamış olduğu için mi? Hepsini Allah gönderdiyse, neden onların bozulmasına izin verdi? Kuran’ın değişmediğinin kanıtı nedir? Bu kanıt, Allah’ın meleklere 2:30-33 de sunduğu kadar sağlam, açık ve net bir kanıt mıdır?

Neden kendisine elçi diyen birini eleştiriyorum, sahtekar olduğunu nasıl anladım?

Muhammed zamanında yaşasam onun elçi olduğunu nerden anlardım? Babam/amcam/annem/teyzem öyle dediği için mi elçidir, yoksa başka bir kıstas var mı? Muhammed’in son elçi olduğunu nerden biliyorum?

(Kaynak: http://19.org/tr/4643/niye-ingilizce/)

 

Sen, Ailen Yüzünden Müslümansın;

Mısır mitolojisine inanan kişi senin bir ineğe taptığın kadar inanıyorum dinine

Ey hindu senin yarı insan yarı hayvan tanrılara inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey viking senin elinde şimşek tutan tanrıya inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey eski yunan genci senin elinde balyoz tutan tanrıya inandığın kadar inanıyorum dinene

Ey yehova şahidi senin göktanrıya inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey şamanist sana üçüncü göz çıkaracak bir tanrıya inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey yahudi senin islamın hoşgörü getireceğine inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey hristiyan senin toraya inandığın kadar inanıyorum dinine

Ey müslüman senin isanın tanrının oğlu olduğuna inandığın kadar inanıyorum dinine

Siz inançlı kişiler.Dersiniz ya “Neden ateistsin?” diye…Sizler neden diğer dinlere inanmıyorsanız o sebeple senin de dinine inanmıyoruz.Bu kadar basit.Sizler neden zeusu saçma buluyorsanız ben de sizin tanrınızı saçma buluyorum.Sizden düşünmenizi istiyorum.Neden şu an mensup olduğunuz dindesiniz?Ailenizden bu şekilde büyütüldüğünüz için değil mi ?

Eğer zerdüşt bir ailede doğsaydınız Ahura mazda ya zerre kadar şüphe etmeyecektiniz.Düşünün Sorgulayın !

-Alfa

(Kaynak : http://www.facebook.com/#!/karikateist?fref=ts)

 

IV – Kaptan Coustea (Kusto) ve Neil Armstrong Gerçekten Müslümanmıydı?

Kaptan Custo (Cousteau)’nun gerçekten müslüman olduğu doğru mudur? Yoksa bu bir yalan mıdır? Jaques Cousteau ‘nun kendi kurumunun Fransızca, İngilizce ve Türkçe açıklamasını okuyun. Gerçekleri araştırıyorsanız lütfen bu yazının devamını okumaya devam edin!

Kaptan Custo’nun yıllar önce Atlantik Okyanusu ile Atlas Okyanusunun birleşmediğini ve karışmadığını farketmesi üzerine müslüman olduğu iddia edilmektedir. Hemen herkesin dilinde Kaptan Custo’nun müslüman olduğu zannedilmektedir. Acaba gerçekten de müslüman oldu mu? Bunu kendi kuruluşu olan ‘Kaptan Custo Kuruluşu’nun açıklamasından öğrenmemiz gerekir.

Original letter of clarification from the Cousteau Foundation (in French) (photocopy). English translation by Dr. William F. Campbell: Fondation Cousteau

Monsieur Charles TUCKER
11A Chemin de Pennachy
69230 ST GENIS LAVAL
FC/DC
Paris, November 2, 1991

Sir,

We have received your letter and we thank you for your interest in our activities.

We state precisely to you that Commander Cousteau has not become a Muslim and that this rumor passes around without foundation.

Very cordially,
Didier CERCEAU chargé de mission

———————————————————————-
Türkçe Çevirisi şöyledir:
Cousteau Kurumunun durumu açıklığa kavuşturmak için yazdığı orijinal mektup(Fransızca’dan Fotokopi)

Türkçe çevirmen Gökhan (WebServant_G):
Cousteau Kurumu

Sayın Charles TUCKER
11A Chemin de Pennachy
69230 ST GENIS LAVAL
FC/DC
Paris, Kasım 2, 1991

Sayın ilgili,

Mektubunuzu aldık ve etkinliklerimizle ilgilendiğiniz için teşekkür ederiz.

Saygıdeğer Cousteau müslüman olmamıştır ve bu dedikodu kurumumuzun haberi olmadan yayılmıştır.

Yüksek Saygılarımla,

 

Didier CERCEAU
chargé de mission
(Kurum Sorumlusu/Yetkilisi)

 

———————————————————————-
Yukarıdan da görüldüğü gibi Jaques Cousteau hiç bir zaman Müslüman olmamıştır. Kaptan Jaques Cousteau 25 Haziran 1997, Çarşamba günü sabahı vefat etmiştir. Cenazesi bir camide değil Paris’teki Notre Dame Katedralinde yapılmıştır. Daha fazla bilgi için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz.

Astronot Neil Armstrong müslüman değildir!

Astronot Neil Armstrong’un ayda ezan sesi duymasından sonra müslüman olduğu dedikodusu doğru mudur? Gerçekleri araştırıyorsanız, İngilizce ve Türkçeye çevrilen kendi yazılı açıklamasını okuyun.

Aşağıda hem İngilizce hem de Türkçe olarak yazıları bulacaksınız. Astronot Neil Armstrong’un ayda ezan sesini duyduktan sonra müslüman olmadığına ilişkin kanıtları aşağıda bulacaksınız.

İNGİLİZCE

In the following some statements about this issue, authorised by Mr. Armstrong, to speak on his behalf.
NEIL A. ARMSTRONG
LEBANON, OHIO 45036

July 14,1983

Mr. Phil Parshall Director Asian Research Center International Christian Fellowship 29524 Bobrich
Livonia, Michigan 48152

Dear Mr. Parshall:

Mr. Armstrong has asked me to reply to your letter and to thank you for the courtesy of your inquiry.

The reports of his conversion to Islam and of hearing the voice of Adzan on the moon and elsewhere are all untrue.

Several publications in Malaysia, Indonesia and other countries have published these reports without verifi- cation. We apologize for any inconvenience that this
incompetent journalism may have caused you.

Subsequently, Mr. Armstrong agreed to participate in a telephone interview, reiterating his reaction to these nuke_stories. I am enclosing copies of the United States
State Department’s communications prior to and after that interview.

Sincerely

Vivian White
Administrative Aide
———————————————————————

Aşağıdaki ifadelerden bazıları Bay. Armstrong tarafından yetkilendirilerek, onun adına yazılmıştır.
NEIL A. ARMSTRONG
LÜBNAN, OHIO 45036

Temmuz 14,1983

Bay. Phil Parshall Direktör
Asya Araştırma Merkezi
Uluslararası Hristiyan Topluluğu
29524 Bobrich
Livonia, Michigan 48152

Sevgili Bay. Parshall:

Bay. Armstrong mektubunuzu yanıtlamamı ve nazik sorunuz için teşekkür etmemi istedi.

İslama dönme ve ayda veya herhangi biryerde ezan sesini duyduğuna ilişkin raporların hepsi doğru değildir.

Malezya,Endonezya ve diğer ülkelerde bu raporlar doğrulanmadan basılmıştır. Biz bu yetersiz ve uygun olmayan gazeteciliğin size olan olumsuz etkilerinden dolayı özür dileriz.

Sonradan, Bay. Armstrong telefon ile görüşmeyi kabul ederek,kendisi hakkındaki hikayelere tepkisini dile getirdi. Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun iletişim öncesi ve sonrası ifadesinin bir kopyasını ekleyerek mektubunu kapatıyorum.

İçtenlikle

Vivian White
Yönetici Yardımcısı

———————————————————————-

Yorumlar:Yukarıdaki metin ile aynı olan elimizdeki fotokopideki Bay Armstrong’un adresi ve telefon numarası silinmiştir.

İNGİLİZCE
ABD Senatosu Bölümü İslami ülkelerdeki tüm elçiliklere aşağıdaki ifadeyi göndermiştir:
P 04085 0Z MAR 83 ZEX
FM SECSTATE WASHD C TO ALL DIPLOMATIC AND CONSULAR POSTS PRIORITY BI UNCLAS STATE 056309

FOLLOWING REPEAT SENT ACTION ALL EAST ASIAN AND PACIFIC DIPLOMATIC POSTS DID MAR 02.

QUOTE: UNCLAS STATE 056309 E.O. 12356: N/A TAGS: PREL, PGOV, US, ID SUBJECT: ALLEGED CONVERSION OF ENIL ARMSTRONG TO ISLAM
———————————————

REF: JAKARTA 3081 AND 2374 (NOT ..)

1. FORMER ASTRONAUT NEIL ARMSTRONG, NOW IN PRIVATE BUSINESS, HAS BEEN THE SUBJECT OF PRESS REPORTS IN
EGYPT, MALAYSIA AND INDONESIA (AND PERHAPS ELSEWHERE) ALLEGING HIS CONVERSION TO ISLAM DURING HIS LANDING ON
THE MOON IN 1969. AS A RESULT OF SUCH REPORTS, ARMSTRONG HAS RECEIVED COMMUNICATIONS FROM INDIVIDUALS

AND RELIGIOUS ORGANIZATIONS, AND A FEELER FROM AT LEAST ONE GOVERNMENT, ABOUT HIS POSSIBLE PARTICIPATION IN
ISLAMIC ACTIVITIES.

2. WHILE STRESSING HIS STRONG DESIRE NOT TO OFFEND ANYONE OR SHOW DISRESPECT FOR ANY RELIGION, ARMSTRONG HAS ADVISED DEPARTMENT THAT REPORTS OF HIS CONVERSION TO ISLAM ARE INACCURATE.

3. IF POST RECEIVE QUERIES ON THIS MATTER, ARMSTRONG REQUESTS THAT THEY POLITELY BUT FIRMLY INFORM QUERYING PARTY THAT HE HAS NOT CONVERTED TO ISLAM AND HAS NO CURRENT PLANS OR DESIRE TO TRAVEL OVERSEAS TO PARTICIPATE IN ISLAMIC RELIGOUS ACTIVITIES.
Click here to view the scanned photocopy of this above note from the US State Department.

———————————————————————-
TÜRKÇE
ABD Senatosu Bölümü İslami ülkelerdeki tüm elçiliklere aşağıdaki ifadeyi göndermiştir:
P 04085 0Z MAR 83 ZEX
FM SECSTATE WASHD C
TÜM DİPLOMATİK AND ELÇİLİKLER GÖNDERİM ÖNCELİĞİ BI UNCLAS STATE 056309

AŞAĞIDAKİ TEKRAR TÜM DOĞU ASYA VE PASİFİK ELÇİLİKLERİNE GÖNDERİLMİŞTİR GÖNDERİM MART 02.

QUOTE: UNCLAS STATE 056309 E.O. 12356: N/A TAGS: PREL, PGOV, US, ID SUBJECT: NEIL ARMSTRONG’UN İSLAMA DÖNDÜĞÜNE
YÖNELİK İDDİALAR
———————————————

REF: JAKARTA 3081 AND 2374 (NOT ..)

1. ESKİASTRONOT NEIL ARMSTRONG, ŞU AN ÖZEL ŞİRKETTE ÇALIŞMAKTA OLAN, MISIR’DA MALEZYA’DA VE ENDONEZYA’DA
(BELKİ DAHA BİRÇOK ÜLKEDE), 1969 YILINDA AYA İNİŞİNDEN DOLAYI İSLAMA DÖNMESİ BASININ KONUSUNU OLMUŞTUR.
BU RAPORLARIN SONUCU OLARAK BİREYLERDEN VE DİNİ ORGANİZASYONLARDAN BAĞLANTI KURMAK İSTEKLERİNİ ALMIŞTIR. EN AZINDAN BİR HÜKÜMETİN İSLAMİ AKTİVİTELERİNE KATILMA FIRSATINA SAHİP OLMUŞTUR.

2. KİMSEYİ KIRMAMAYA ÖZEN GÖSTERMEKLE BİRLİKTE VEYA KİMSEYE SAYGISIZLIK ETMEMEK SURETİYLE, ARMSTRONG KENDİSİ HAKKINDA İSLAMA DÖNDÜĞÜNE İLİŞKİN YAZILAN RAPORLARIN DOĞRU OLMADIĞINI HAKKINDA BÖLÜMÜMÜZÜ BİLGİLENDİRMİŞTİR.

3. EĞER BU MESAJA YÖNELİK SORULAR YÖNELİRSE, KENDİSİNİN HERHANGİ BİR İSLAMİ AKTİVİTEYE KATILMAYACAĞI VEYA DENİZ AŞIRI BİR GEZİ YAPMAYACAĞININ BİLİNMESİNİ, KENDİSİNİN İSLAMA DÖNMEDİĞİNİN NAZİK FAKAT AÇIKÇA SORANLARA BİLDİRİLMESİNİ İSTEMİŞTİR.

Ne yazık ki, hala dedikodu tüm İslam dünyasında yayılmaktadır. Sadece ağızdan ağıza değil ancak email, radyo vs. araçlarıyla da tüm dünyada yayılmaktadır. Eski Astronot Neil Armstrong hiçbir zaman müslüman olmamıştır.

http://www.incilturk.com/islamiyet/custo_ve_Armstrong.htm

diz çökmeliydik

Einstein;

einstein ateiste cevabı

 

Einstein neye inanıyordu

 

 

Aslında Onlarda Müslümandı;

ironiden-zarar-gelmez

 

Justin Biber;

justin de müslüman oldu justinin müslüman olduğuna dair kanıtlar

Hollywood İslamiyete Koşuyor;

tüm hollywood müslüman oldu

 

Nazgülde Müslüman Olduğunu Açıkladı!

 

nazgülde müslüman

.

V – Niçin Hristiyan Oldular Hikayeleri: Müslümanlıktaki Çelişkileri İçime Sindiremiyorum ama Tanrıda Var, Öyleyse Din Değiştirip 2000 Yıl Önce Bakire Bir Kadından Doğan Tanrıya İman Edeyim

Bu bölümde, doğumla ailelerinden aldıkları inançların değil yanlızca Tanrı gerçeğinin onları doğruya ulaştırdığına inanan ve bu nedenle İsa Mesihle birlikte yürümeye karar verenlerin yaşamları ile ilgili tanıklıklarını bulabilirsiniz.

 

Müslüman bir ailede doğdum; ancak İslam dinine olan kişisel ilgime sadece annem destek oldu. Babam Müslüman olmasına rağmen camiye yılda sadece iki kez (bayram namazı için) giderdi. Onun Kur’an’ı Arapça okumasına nadiren tanık oldum. Yine de tüm Ramazan ayı boyunca oruç tutmak için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Babama kıyasla annem daha dindar sayılırdı; ancak sağlık sorunlarından dolayı dinî görevlerini yerine getiremiyordu… Devamını oku

 

Gerçek Allah’ı arayanlar için bir sohbet yeri olan bu mesaj tahtasını yakından takip eden eski bir müslüman olarak, son günlerde burada beliren bazı arkadaşların arayışlarına yardımcı olması açısından bu yazıyı yazmayı uygun buldum. Devamını oku

 

Yargıç Hıristiyan Gul Mesih’e karşı tek şahit olan Sacid Hüseyin’e baktı. Ve gördüğü hoşuna gitti: Sacid genç ve ateşliydi, üniversite eğitimliydi ve sakalları ile gerçek bir Müslüman gibi görünüyordu.Devamını oku

 

Orta gelirli, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum. Annem ve babam Atatürk ilkelerine bağlı, iyi eğitim görmüş, çocuklarını seven ve bizlerin her yönden en iyi şekilde yetişmesini isteyen idealist ve laik insanlardır. Devamını oku

 

Türkiye’nin Erzin kasabasında doğdum. Beş kardeşin en küçüğüyüm. Babam bizi bırakıp gitmişti. Türkiye’de babasız bir çocuk için yaşam çok zordur. Okul çağlarında bile bu yüzden gerçek bir arkadaşım olmadı. Devamını oku

 

Hayatımda her zaman aradığım şey gerçek arkadaşlıktı. Bütün çabalarımda ailem ve arkadaşlarımla sağlam ve anlamlı arkadaşlıklar için gayret ederdim. Askerliğimden önce oturduğum semt oldukça dindar insanların yaşadığı bir yerdi ve ben de zaten her zaman Allah’ı seven ve Ona inanan biriydim. Devamını oku

 

Bir yaz sabahı idi. Her zamanki gibi evde kahvaltı ettikten sonra gazeteye gittim. Gazetede günlük işlerimi yaparken yazı işleri müdürü beni yanına çağırdı. Yine değişik bir iş çıktı düşüncesiyle yazı işleri müdürünün yanına gittim. Ailemin beş çocuğundan ikincisiydim. Babam Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdikten ve bir süre hafızlık yaptıktan sonra politikaya atıldı. Uzun süre sendika yöneticiliğinde de bulunmuştu. Devamını oku

 

Rab İsa ile ilk tanışmam burada oldu. Bir gün Beyoğlu’nda gezerken meraktan Saint Antuan adlı bir kiliseye girdim. Bu hayatımda girdiğim ilk kiliseydi. İçeri girdiğimde biraz çekingenlik, korkaklık ve heyecan doluydum. Devamını oku

 

Ben Türkiye’de doğdum ve bir müslüman olarak yetiştirildim. İslam benim inancım, kültürüm ve kimliğimdi. İslam hakkında hiç bir zaman şüpheye düşmemiştim. Kur-an ve Son Peygamber’e bütün yüreğimle inanmıştım. Müslüman bir ailede doğduğum için değil İslamın gerçek yol olduğuna inandıgım için müslüman olmak istedim. Devamını oku

 

Tarih, 21 Kasım 2003 Cuma gecesi. Yer, Almanya’nın Münih kentinde bir düğün salonu. İçerde yaklaşık bin kişi var. Ancak düğün yapılmıyor. Takkeli, cüppeli ve sakallı cemaat yere bağdaş kurmuş, kürsüdeki beyaz sarıklı, kara sakallı adamı dinliyor. Devamını oku

 

 

Osman’ın Tanıklığı, o neden Hristiyan oldu?

http://www.youtube.com/watch?v=D3SVQa2FW68

 

Mustafa – NEDEN HRİSTİYAN OLDUM

Bir yaz sabahı idi. Her zamanki gibi evde kahvaltı ettikten sonra gazeteye gittim. Gazetede günlük işlerimi yaparken yazı işleri müdürü beni yanına çağırdı. Yine değişik bir iş çıktı düşüncesiyle yazı işleri müdürünün yanına gittim.

Ailemin beş çocuğundan ikincisiydim. Babam Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdikten ve bir süre hafızlık yaptıktan sonra politikaya atıldı. Uzun süre sendika yöneticiliğinde de bulunmuştu. Ailem her muhafazakar aile gibi çocuklarının gerek normal eğitimi ve gerekse dini eğitimiyle yakından ilgilenmişti.

Ülkenin önde gelen gazetelerinden birisinin özel haber servisinde çalışıyordum. Değişik okullarda okumam ve yaptığım araştırmalardan dolayı gazete yönetimi benim bu serviste daha başarılı olacağımı düşünmüştü.

Gazetenin Yazı İşleri Müdürü genç, dinamik, düşüncelerinden kesinlikle taviz vermeyen, gazetesinin tirajını her gün artırmak için elinden geleni yapan milliyetçi bir gazeteciydi.

Yazı İşleri Müdürü bana “biliyorsun son günlerde yurt dışındaki diplomatlarımıza Ermeni terör örgütü ASALA militanları tarafından saldırılar oluyor. Aldığımız duyumlara göre bu terör örgütü Türkiye’deki Ermeni kiliseleri tarafından finanse ediliyormuş. Kiliselere git, kendini Ermeni olarak tanıt ve araştır bakalım” dedi.

Yazı işleri müdürünün yanından ayrıldıktan bir süre sonra gazeteden de ayrılarak üzerimi değiştirmek için eve gittim. Bir taraftan da plan yapmaktaydım. Nasıl ve nereden başlasam diye. Bu arada dışarıdan yüzeysel olarak araştırmaya başladım. Öncelikle kiliselerde Kitabı Mukaddes diye adlandırılan Tevrat, Zebur ve İncil’den oluşan kitabı satın alarak okudum. Çocukluğumdan iyi bir din eğitimi aldığımdan ve Kuran’ı bildiğimden dolayı fazla yabancılık çekmedim ve kısa zamanda okuyarak bitirdim.

İstanbul’daki kiliseleri gezmeye başladım. Kendimi onlara Ermeni bir ailenin çocuğu ve pazarlamacı olarak tanıttım. Kısa zamanda kilise cemaatleri ile içli dışlı olmuştum. Bu arada kapalı çarşı esnafı ile de ilişki kuruyordum. Fakat araştırmam ne kadar derinleşirse derinleşsin bunların terör örgütü ile hiç bir bağlantısını bulamıyordum.

Aradan bir ay geçmişti. Gazeteye giderek her şeyi yazı işleri müdürüne anlattım. Yazı işleri müdürü; “Tabii gidip aylak, aylak dolaşıp durdun. Bana hikaye anlatma! Benim ishitbaratlarım yanlış olamaz. Tekrar git, haberi yaz ve getir.”Çaresizlik içerisinde müdürün yanından ayrılarak yeniden kiliseleri araştırmaya başladım.

Kiliseye gelenlerle daha sıkı bir ilişki kurmaya çalışıyordum. Tabii bu arada gittiğim kilisenin rahibi benim kiliseye sürekli gelmeye başladığımı görünce bana; “bizim her hafta cumartesi günleri toplanan Neo-Katekümen isimli özel bir topluluğumuz var. İstersen sende katılabilirsin. Bu toplantılara isteyen herkes katılamaz. Sadece hristiyanlar içindir. Amaç onların inançlı birer hristiyan olarak yetişmeleri ve kilise tarafından bilgilendirilmeleridir”dedi. İçimden büyük bir sevinçle işte şimdi gizli toplantılara katılmaya başlıyorum diye düşünerek hemen kabul ettim. Rahip’ten toplantı yerini ve saatini öğrendikten sonra oradan ayrıldım.

Hafta sonuna kadar bir taraftan araştırmamı sürdürürken bir taraftan da o toplantı için uyduracağım senaryoları düşündüm. Derken cumartesi gelip çattı. Toplantılar her cumartesi 17.00′da kilisenin alt katında yapılmaktaydı. Büyük bir heyecanla toplantıya katıldım. Rahip toplantının başında beni topluluğa tanıttı. Toplantı sırasında insanlar benim için İsa’ya dua ediyorlardı ki, İsa kitabını ve sözünü bana kendisinin daha iyi açıklayabilmesi için fırsatım olsun.

Tabii onlar, böyle dua ederken içimden gülüyor, diğer bir taraftan da onlarla alay ediyordum. Çünkü ben Tevrat, Zebur ve İncil’in aslının bozulduğunu ve İsa’nın çarmıhta ölmediğini biliyordum. Çünkü Kuranda da aynen o şekilde yazıyordu. “Aptallar” diye düşünüyordum. Çünkü ben gerçeği biliyordum. Bu kitapların aslı bozulmuştu. Onlar haşa Allah’a şirk koşuyorlardı. Allah birdir, doğmamış ve doğurmamıştır. Böyle düşünürken dua toplantısı bitti. Herkes gitmeye başlarken bana, “Senin için evde de dua edeceğiz. Aramıza katıldığın için çok mutluyuz.” dediler. Toplantıda tanıştığım insanların bir kısmı önceden müslümandı ve sonradan hristiyanlığı seçmişti. Yani dinlerini değiştirmişlerdi. İşin ilginç yanı rahip bana bu toplantının sadece hristiyanlar için olduğunu söylemişti ve müslüman asıllı kimseler de vardı. Onları hain olarak görüyordum. Bana göre sapmışlar ve beyinleri yıkanmıştı. Ama nasıl? Bu sorunun cevabını ben bulacaktım.

Herkes gibi bende evime gitmek üzere oradan ayrıldım. Eve döndüğüm zaman yazı işleri müdürünün beni arayıp not bıraktığını öğrendim. Sıkışmıştım. Çünkü bu olayı araştırmaya başlayalı hemen hemen üç ay olmuştu ve ben hala hiç bir olumsuzluk bulamamıştım. Oturup şimdiye kadar konuştuğum, kendisinden tatmin olmadığım kişiler, dinlerini değiştirenler, şüphelendiklerim hakkında ve katıldığım toplantıdaki kişileri içeren, yazı işleri müdürünün istediği şekilde bir haber hazırladım. Ertesi gün pazar toplantısına da katılarak yazıma son şekli verdim. Pazartesi sabah doğru gazeteye, müdürün yanına gittim. Yazı İşleri Müdürü beni görünce, kızarak bağırmaya başladı ve “sakın yine bir şey bulamadım diye bana masal anlatma” dedi. Hazırladığım yazıyı çekinerek müdüre uzattım. Müdür bey büyük bir iştahla yazıyı bir çırpıda okudu. Bana,“böyle yazılara devam edeceksin. Her hafta senden böyle bir haber istiyorum. Şimdi muhasebeye git ve primini al, hadi bakiim koçum” dedi. Sevinmiş, mutlu olmuştum, hemen muhasebeye giderek paramı aldım. Üzerimden büyük bir yük alınmışcasına rahatlıkla gazeteden ayrıldım.

Bu konuyu araştırmaya başladığımdan beri her-şeyden kendimi soyutlamıştım. Arkadaşlarım beni aramışlar, not bırakmışlar ve ben onları arayamamıştım. Yakın arkadaşlarımdan biri reenkarnasyon’a inanmaya başlamıştı. Hatta bu konu ile ilgili olarak yeniden bedenlenme konusunda bu arkadaşımın yardımıyla bir yazı dizisi hazırlamıştım. Önceleri bana oldukça ilginç gelmişti. Fakat Kuran’a ters gelen yönleri olduğu için üzerinde fazla durmuyordum. Bazen bununla ilgili kitaplar okuyordum. Bu arkadaşıma çok ayıp ettiğimi düşüyordum. Onu telefonla arayarak akşam birlikte yemek yemeyi önerdim, o da“Hayırsız yine kimlerin canını yakmakla meşgulsun. Akşam bol bol sohbet ederiz” diyerek takıldı. O gece onunla buluşup, bir yerde yemek yedik, derin bir sohbete daldık. Tabii onun reenkarnasyon konusuna da girdik. Bana sürekli reenkarnasyonun gerçekliğini anlatmaya çalışıyordu. Gece yarısına kadar konuştuktan sonra eve gitmek üzere ayrıldık. Bu sohbet çok iyi olmuştu. Çünkü uzun zamandır buna ihtiyacım vardı.

Sabah her zamanki gibi hristiyan işyeri sahiplerini gezmekle güne başladım. Geçiyordum uğradım diyerek. Onlar normal yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ben ise, “acaba ben otururken birisi ile birşey konuşurlarda duyar mıyım?” diyerek sürekli kuşku ile bekliyordum. Derken bir iki gün sonra gazetenin manşetinden haber yayınlandı. “Papaz Çengeli” isimli bu yazıda dinlerini değiştiren müslüman kişilerden bahsediliyor ve hatta bunların örgütlerle de ilişkileri olabileceği yazıyordu.. Yazıda cumartesi günkü özel toplantıya katılanların bir kısmının da ismi geçiyordu. Bu haber hristiyan çevrelerde şok etkisi yapmıştı ve onlar üzülmüşlerdi. Her gittiğim kilisede haberin konuşulduğunu duyunca içimdem seviniyordum. Fakat görünüşte üzülmek zorundaydım ki benden şüphelenmesinler.

Derken Cumartesi gelip çattı ve bende her zamanki gibi hazırlanarak toplantıya katıldım. Toplantıda büyük bir üzüntü havası esiyordu. Toplantının başlaması ile rahip kürsüye çıktı, yayınlanan haberle ilgili konuşmaya başladı.

Çevredeki insanların kilise ve kiliseye gelenlerle ilgili olarak bakış açılarının değiştiğini söyledi. Yanlış anlamaların olduğunu dile getirdi. Bu yanlış anlamaların İsa inanlılarını zor duruma düşürdüğünü belirtti. Konuşmanın sonunda rahip, “hadi yanlış anlamalar için kardeşlerimiz ve aileleri için dua edelim” dedi ve dua etmeye başladık. Hemen herkes bu yanlış anlamalar için dua ediyordu. Bende bir ara yüksek sesle dua ettim. “Rab lütfen yanlış anlaşılan kardeşlerimize sen yardımcı ol. Onlara sabır ve takat ver. Gerçeği insanların yüreğine sen açıkla” diye. Dua etmek zorundaydım, çünkü benden kimsenin şüphelenmemesi gerekiyordu. Böylece bende göstermelik olarak üzülürken içimdem de seviniyordum “oh olsun, iyi oldu. Beter olsunlar. Hak dini İslam’ı bırakıp da batıl olan hristiyanlığı seçersiniz ha!” diye kendi kendime söyleniyordum. Ertesi gün pazar ibadetine katıldıktan sonra eve giderek ikinci yazımı hazırlayıp, gazeteye ulaştırmıştım.

Artık iş çığırından çıkmış. Ermeni militanlarla başlayan konu, şimdi gizli din toplantılarına doğru kaymaktaydı. Tabii bu insanlarda gizliden gizliye örgüte destek oluyor olabilirlerdi. Şimdi bana bu konular için can alıcı bir fotoğraf lazımdı ki, yazı tam olsun. Hafta içinde bir foto muhabiri ayarladım. Foto muhabirine toplantı yerini ve saatini verdim. Fotoğrafçı toplantının tam ortasında, gizlice toplantı yerine gelerek resim çekecekti. Ona planımı bir kaç kez anlattım. “Fotoğraf makineni gizleyeceksin, şu saatte şuradan içeri girerek gizlice bir iki poz resim çeksen bana yeter” dedim.

Plan tamamdı artık. Cumartesi günü her zamanki gibi tam zamanında toplantıya katıldım. Geçen hafta yayınlanan haberden dolayı çevrelerinde yanlış anlaşılan kişiler çevrelerinin psikolojik baskılarından yeni yeni kurtuluyorlardı. Ama bu kez, bu haberde ismi geçen diğerleri psikolojik toplum baskısına maruz kalmışlardı.

Toplantıya katılanlar, şüpheli şüpheli konuşuyorlardı. Onlar, “bize yasa dışı ermeni örgütü Asala ile ilgili çeşitli sorular soruyorlar. Ayrıca niçin böyle özel ve gizli bir toplantıya katıldığımıza benzer sorular sorup duruyorlar. Verdiğimiz cevaplara inanmadıkları için bize kötü kötü bakıp, küfrediyorlar. Acaba kim buradaki toplantı hakkında gazeteye bilgi verdi? Çünkü o haberden dolayı insanlar bize şüpheli şüpheli bakıyorlar.”

Ben hemen, benden şüphelenmesinler diye yazı yazan gazeteci hakkında küfür etmeye başladım. Diğerleri hemen beni susturdular. “Sus sakın küfür etme. Unutma İsa’ya bile kendi öğrencisi Yahuda İskariyot aynı şeyi yaptı. Bizim bu durumumuzdan dolayı Rab’be hamd etmeliyiz. Çünkü İsa diyor ki; ‘Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür.’ ” İsa’nın bu sözünü bilmiyor musun dediler.

Ben, “Tabii ki biliyorum, fakat bu ikiyüzlülüktür. Yalan yanlış şeyler yüzünden baskı altında kaldınız, bu yüzden küfrediyorum” dedim. Bana,“kardeş küfür etme Rab gerçeği biliyor ve onların yüreğine de açıklayacaktır” dediler. İyi rol yapıyordum. Tam toplantının ortasında bir flaş sesi ile dikkatler dağıldı. Uzaktan birisi fotoğraf makinesi ile resim çekiyordu. Hey! Dur! demeye kalmadan resim çeken kişi fırlayarak kaçtı. Tabii peşinden bazıları koştu ise de yetişemediler. Yeniden toplanarak dua etmeye başladık. Dua kısa sürdü ve hepimiz ayrılarak evlere dağıldık.

Bu fotoğraf çekme olayı benim için çok iyi olmuştu. Artık benden şüphelenemezlerdi. Çünkü resim çekildiği zaman bende toplantıda diğerleri ile birlikte idim. Her şey çok iyi gidiyordu. Fakat bu insanların tutumu beni düşündürmeye başlamıştı. Hem sana kötülük edecekler, hemde sevineceksin. Bana tamamı ile saçma gelmişti. Zaten bu insanlar aptal idiler, çünkü değiştirilmiş bir kitabı okuyup ona inanıyorlar, kısacası sapmışlardı.

O haftaki yazımı bitirip pazartesi sabah gazeteye gittim. Hemen foto muhabirini bularak tebrik ettim. Çünkü bana göre çok büyük bir iş başarmıştı ve bende istediğimi elde etmiştim. Foto muhabiri “abi beni yakalayacaklar diye çok korktum” dedi. Çekilen resimlerin içerisinde benim bulunduğum kareleri seçerek ayırdım.

Oradan doğru yazı işleri müdürünün yanına gittim, yaptığım araştırma ve gittiğim kiliseler hakkında konuştuk. Yazı İşleri Müdürüne “bunlar aptal insanlar, değiştirilmiş bir kitaba inanıyorlar. İsa ölmediği halde öldü diyorlar. Halbuki Kuran gerçeği tam olarak ve açıkça söylüyor, kitaplarının aslı bozuldu ve kendileri değiştirdiler. İsa ise hiç ölmedi, göğe alındı. Aralarında İslamiyeti bırakıp Hristiyanlığı seçen soysuzlar var” dedim. Yazı İşleri Müdürü babamın ilahiyatçı olduğunu ve küçük yaştan itibaren iyi bir Kuran eğitimi aldığımı bildiği için, benim düşüncelerime katılarak birlikte gülüşüp durduk.

Gazeteden ayrıldıktan sonra biraz dolaşmaya başladım. Fakat müdür ile konuştuklarım sürekli beynimi kemirip duruyordu:

  • Tevrat, Zebur ve İncil’in aslı bozulmuştur,
  • İsa çarmıhta ölmemiştir, gibi.

Bunların doğru olduğunun Kuranda yazdığını ve tüm İslam alemininde bu düşüncede olduğunu biliyordum. Fakat beni düşündüren, bunların Kuranda açıkca yazdığını söylemiş olmam idi. Çünkü o güne kadar bir çok kez Kuran’ı okumuştum. Hatta Kuran ve İslam hakkında özel eğitim almıştım. Hepsinden önemlisi babam Yüksek İslam Enstitüsü mezunu idi. O da aynı şeyleri söylüyordu. Acaba Tevrat ve İncil’in aslının bozulduğu Kuran’ın hangi ayetinde açıkca yazıyordu. Sürekli bunu düşünüyor, fakat bir türlü hatırlayamıyordum. Böyle saatlerce yürüyüp durdum. Bu soru içimi, yiyip kemiriyordu. Nasıl olurdu da hatırlayamazdım. Üstelik Kuran eğitimi almıştım. Bu çok zoruma gidiyordu. Oysa ki bilgilerimden çok emindim. Bu kitapların aslı bozulmuştu. Yoldan kaç tane müslüman çevirsem, hepsi aynı şeyi söyleyecekti. Gece yarısına kadar düşünceli düşünceli dolaştıktan sonra eve gittim. Bir şeyler atıştırdıktan sonra odama çekilip, kitapları karıştırmaya başladım.

Kitapları karıştırırken Kuran’a korkudan bakamıyordum. Sadece İslami kitapları inceliyordum ki düşüncemin doğru olduğu konusunda tatmin olayım.

Kitaplardaki bilgilerden emin olduktan sonra Kuran’ı açıp Türkçe mealini okumaya başladım. Hayret daha önceden kaç kere okumuştum. Fakat sanki şimdi bir şey olmuş ve yazılanlar değişmişti. Çünkü şöyle yazıyordu:

“Rab’binin kitabından sana vahyedileni oku; O’nun sözlerini değiştirici yoktur”

    (Kehf 27)

“O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncili’de indirmişti.”(Al-i İmran 3)

“..Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur.” (En’am 34)

“O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur.” (En’am 115)

“Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur.” (Yunus 64)

“Batıl, ona önünden de, ardından da gelemez.” (Fussilet 42)

“Sen Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih 23)

“De ki: ‘Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden daha doğru bir kitap getirin de, ona uymuş olayım.” (Kasas 49)

“Gerçek şu ki, biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin – yöneticiler ve yüksek bilginlerde, Allah’ın Kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) … Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44)

“Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem Oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

Bu ayetlerde Kuran, Tevrat ve İncil’in sağlamlığına ve onun kurtuluş olduğunu gösteriyordu. İsa peygamberin Tevrat’ı doğruladığını ve içinde nur ve doğru yol bulunan İncil’in de önceki Kutsal Kitapları doğrulayıcı olarak geldiğini söylüyordu. Kuran yine Muhammed’in Kutsal Kitap’ı doğrulamak ve korumakla görevlendirilmişti.

“De ki: ‘Ey kitap ehli, Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.” (Maide 68)

Kuran, Hristiyanları kitaplarına uymalarını söylüyor. Uymayanları ise günahkar sayıyordu.

“İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır.”

    (Maide 47)

“Ey iman edenler! Allah’a, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkar ederse o, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.” (Nisa 136)

Kuran açıkca, Tevrat ve İncil sahiplerine kitaplarına uymalarını istiyor ve diğer taraftan bu kitapların sağlam olduğunu söylüyordu. Ayrıca Kuran tüm iman edenlere Kuran’a ve önceden indirilmiş Kitaplara daha doğrusu Tevrat ve İncil’e de inanmalarını emrediyordu. Burada Tevrat ve İncil’in Müslümanlara açıkca bir çağrısı var.

“Bunlar, kendilerine Kitap, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Eğer bunları tanımayıp-küfre sapıyorlarsa andolsun, biz buna (karşı) inkara sapmayan bir topluluğa vekil kılmışızdır. İşte Allah’ın hiyadet verdikleri bunlardır; öyleyse sende onların bu hidayetlerine uy.”

    (En’am 89-90)

Okuduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Hemen evde ne kadar farklı yazarın Kuran meali varsa onlara baktım. Fakat ayetler aynı idi. Bu işte bir yanlışlık vardır. Kuran, İslam aleminde yaygın olan Tevrat ve İncil’in aslının bozulduğu düşüncesinin tam tersine bozulamayacağını söylüyordu. İslam alemi doğru söylüyorsa ki, tüm islami yazarlar hatta eğitim bu yönde veriliyordu, o zaman Kuran yanlış söylüyor. Haşa o da mümkün olamayacağına göre bu düşünce nereden ortaya çıkıyordu? Allah, “benim sözlerimi kimse değiştiremez” diyor ama insanlar, hayır değişti diyor. Bu mümkün olamazdı. Ama Kuran’ın bir çok ayeti bu kitapların sağlam olduğunu ve Allah tarafından korunduğunu söylerken bazı ayetlerde de yine bu kitapların tahrif edildiği söyleniyordu. Burada apaçık bir çelişki vardı. Hem değiştirildi, hem de değiştirilemez ayetleri mevcuttu. Allah’ın haşa çelişkiye düşmesi mümkün olamazdı.

Örneğin,

“O sana kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.”

    (Al-i İmran 3)

“Gerçek şu ki, biz Tevrat’ı içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler ve yüksek bilginlerde, Allah’ın Kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) … Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44)

“Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem Oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

Bu ayetleri neredeyse geçersiz kılan; “Siz (müslümanlar), onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.” (Bakara 75)

“Kim yahudiler, kelimeleri ‘kondukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: ‘Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak’ derler. Eğer onlar: ‘İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve Bizi ‘gözet’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar.” (Nisa 46)

gibi ayetler göze çarpıyordu.

Yahudilerin bir takım söz oyunları yaptıklarından bahsediyordu. Bunu müslümanlığa karşı yani son zamanlarda yaptıklarını söylüyordu. Ama “İncil değiştirildi, Tevrat değiştirildi” bunun için Kuran geldi gibi bir tek ifadeye bile rastlamıyordum.

Birbirine zıt ayetler insanı gerçekten bir çıkmazın içine sürüklüyordu. Hangisine inanmam gerekiyordu? Değiştiğine mi, yoksa değiştirilemiyeceğine mi?

Bu konudaki ayetlerden sonra aklıma gelen ikinci soru acaba, “Kuran, Tevrat ve İncil’in hükmünü ortadan kaldırmış mı idi?” Bu konuda yine Kuran’ı karıştırmaya başladım ve:

“Yanınızda olan Tevrat’ı, doğrulayıcı olarak indirdiğim Kuran’a iman edin.”

    (Bakara 41)

“O, sana kitabı hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.” (Al-i İmran 3)

“Bu Kuran, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır.” (Yunus 37)

“Sana da Ey Muhammed, önündeki kitapları doğrulayıcı ve ona bir şahit-gözetleyici olarak kitabı Kuran’ı indirdik.” (Maide 48)

“Ey kitap ehli Tevrat’ı İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiçbir şey üzerinde değilsiniz.” (Maide 68)

“De ki: ‘Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden daha doğru olan bir kitap getirinde, ona uymuş olayım.” (Kasas 49)

Bu ayetleri okuduktan sonra Kuran’ın kendisinden önce gelen Tevrat ve İncil’in hükmünü ortadan kaldırmadığını gördüm. İncil’e göz gezdirmeye başladım:

“Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Eğer bir kimse bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. Eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı’da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.”

    (Esinleme 22:18-19)

O halde neden, bu konuda değişik şeyler konuşulup ve yazılıp duruyordu? Bu arada saat oldukça ilerlemiş neredeyse sabah olmak üzere idi. Biraz uyuyup bazı kişilerle bu ayetler hakkında konuşayım diyerek yattım. Öğleye doğru uyandım. Kahvaltıdan sonra Kuran ve mealleri yanıma alarak evden ayrıldım. Doğru İslami kitaplar yayınlayan yayınevlerinin yolunu tuttum. Oradan günümüz İslam tefsircilerinden bir kaçının adresini aldım. Onlarla temasa geçmeye çalıştım. Kuran tefsircilerinden birisi ile o gün, diğeri ile de ertesi gün görüşmek üzere randevu aldım.

Tefsir yapan kişiye konuyu aktardım. Tefsircilerden biri bu ayetleri doğruladı ve fakat yahudi ve hristiyanların kendi kitaplarını tahrif ettiklerini söyledi. Fakat diğeri düşünceleriyle de benim kafamı daha da karıştırmıştı. Bu ayetlere rağmen hem kitapların tahrif edildiğini hemde edilmediğini söylerken, çeşitli Kuran tefsircilerinden örnekler veriyordu. Tatmin olmamıştım.

Yukarıda Tevrat ve İncil’in sağlamlığını gösteren ayetlerin yanısıra bu kitapların değiştirildiğini gösteren ayetler şöyle sıralanıyordu;

“Siz (müslümanlar), onların size inanacaklarını umuyormusunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah’ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı.”

    (Bakara 75)

“Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. “Bu Allah katındandır” derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileride bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.” (Al-i İmran 78)

“Kimi yahudiler, kelimeleri ‘kondukları yerlerden’ saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: ‘Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve ‘Raina’ bizi güt, bize bak’ derler. Eğer onlar: ‘İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve ‘Bizi göset’ deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar.” (Nisa 46)

Kafam tamamiyle bu sorularla meşguldu. Düşüncelerime çözüm bulamazsam sıkıntıdan patlayacağımı düşünüyordum. Kuran’ın bir ayetinde bu kitaplar tahrif edilmediği söylenirken diğer ayetinde yanlış okumaların yapıldığı söyleniyordu..

“Biz bir ayeti siler veya unuttursak ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz.”

    (Bakara 106)

“Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini bilirken ‘sen (Allah’a) iftira ediyorsun (bu sözleri kendin uydurup Allah’a atıyorsun) derler. Hayır onların çokları bilmiyorlar. (Nahl 103)

Bu ayetlere göre bazı ayetler Allah tarafından yürürlüğe konulurken, bazıları da kaldırılıyor. Bakara süresine göre Allah biz yapıyoruz diyor.

“Allah, dilediğini siler, (dilediğini) bırakır. Ana kitap O’nun yanındadır.”

    (Ra’d 39)

Ana kitap Allah’ın yanında bulunduğu için istediği gibi değişiklik yapıyor. Allah bir ayeti bazen yerinde bırakıyor, bazende silip atıyordu. Allah hem yazar, hem de yazdığını bozar şeklinde kendini tanıtıyordu. Fakat bu ayetlere rağmen Kaf süresi, 29. ayette, “Huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz ve Ben kullara zulmedici değilim” diyordu. Söylediğinin tam tersini ortaya koyuyordu. O halde bu ayetlerden hangisi doğru? Söz Allah tarafından değişikliğe uğrar mı, diye sormaya başladım.

Dinimiz İslam tüm dünyaya hoşgörü dini olarak tanıtılıyordu. Çünkü Kafirun 6′da, “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” ifadesi yer alıyordu.

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur.”

    (Bakara 256)

İslam’da zorlama yoktu ve tüm İslam aleminde proproganda haline gelen, ‘bizim dinimiz hoşgörü dinidir’ sloganı ve yukarıdaki ayetler ifade olunuyordu, ancak;

“Onları, bulduğunuz yerde öldürün….”

    (Bakara 191)

“Şayet yine yüz çevirirlerse, artık onları tutun ve her nerede ele geçirirseniz öldürün.” (Nisa 89)

sözleri yine beni zorluyordu. Yukarıdaki ayetlerden sonra nasıl olurdu da hoşgörüden söz ediyoruz? Bizim inancımızdan olmayan insanlara nasıl ‘sizin dininiz size, benim dinim bana’ diyebiliriz?

Çelişkiler yumağı araştırmam ilerledikçe büyüyordu. Nereye baksam, herhangi bir konuda Allah’ın iki ayrı, yani olumlu ve olumsuz görüşü vardı. Eğer Allah önceki verdiği sözünün hükmünü kaldırıp, yerine yenisini verdi ise, Kuran hem hükmü kaldırılan, hem de yeni hükümlerin bulunduğu bir kitap oluyordu.

Böyle düşüncelerle kafa yorarken reenkarnasyon ile ilgili bazı kitaplarda okuyordum. Çünkü bir çıkmazın içerisine girmiştim. Fakat aradığımı reenkarnasyonda da bulamadım. Reenkarnasyon yani yeniden bedenlenme veya yeniden dünyaya gelme konusu bana önceleri ilginç gelmiş fakat sonradan saçma bir düşünce gibi gelmişti. Çünkü doğuş bir olduğu gibi yargılanışda bir idi. Bir insan hangi bedeninde işlediği günahlardan ve yaptığı iyi işlerden dolayı yargılanacaktı?

Bu arada gazeteden sürekli beni arıyorlardı. Ama onlara cevap vermiyordum. Çünkü yazılacak haberden önce benim ruhsal durumum daha önemliydi. Telefonlara cevap vermiyor, eğer birisine yakalanırsam geçiştirici cevaplar veriyordum.

Peki tüm bu ayetlere rağmen Kuran İsa peygamber için ne diyordu? İsa gerçekten ölmüş veya çarmıha gerilmiş miydi? Kuran bu konuya nasıl bakıyor diye düşünerek eve dönerek yeniden kitaplarımın arasına daldım.

Kuranda, İsa’ın çarmıhta ölmesi ile ilgili olarak:

“Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, Seni kendime yükselteceğim…”

    (Al-i İmran 55)

“Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağı günde.”(Meryem 15)

“Oysa O’nu öldürmediler ve O’nu asmadılar. Ama onlara O’nun benzeri gösterildi…..O’nu kesin olarak öldürmediler. … Allah O’nu kendine yükseltti.” (Nisa 157-158)

“Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti.” (Meryem 31)

“Eğer İsa peygamber ölmeden göğe yükseldi ise gökte zekatı kime veriyordu? Orada fakir müslümanlar vardı da, İsa Peygamber zekatını onlara mı veriyordu?.. Yok eğer hala yeryüzünde ve yaşıyorsa nerede ve zekatı kime veriyor?” diye düşünmeye başladım. Ama O’nun yeryüzünde olmadığına, zekat da vermediğini kabul edersem gerçekten ölmüş olduğuna inanmam gerekiyordu.

Artık çıldırmak noktasına gelmiştim. Araştırdıkca yeni şeyler buluyor, elimdeki kitaplardan bir sonuç alamıyordum. Tek çarenin babamla konuşmak olduğunu düşündüm. O bana daha da fazla yardımcı olabilirdi. Ne de olsa kendi konusuydu. Günümüz İslam tefsircileri kadar bilgiliydi ve bana yardımcı olabilirdi. Hemen telefona sarıldım. Telefon karşı tarafta çalmaya başlayınca gözüm saatime gitti. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Derken babam telefonun diğer ucunda uykulu uykulu cevap veriyordu. Kendisine yarın veya sonraki gün önemli bir konuda konuşman gerektiğini söyledim. Nedir bu kadar önemli olan diye sorarak, sinirli sinirli kabul etti.

Sabah telefonun ısrarla çalması üzerine uyandım. Telefonu açtığımda Yazı İşleri Müdürü ahizenin diğer ucunda sinirden köpürüyordu. Bir final haberini yarın için yazmamı istiyordu. Evde kahvaltımı ettikten sonra yeniden kiliseye ve bazı kişileri görmek amacı ile hazırlanarak dışarı çıktım.

Öncelikle Kapalıçarşı’daki tanıdığım işyeri sahiplerine uğrayıp biraz sohbet ettikten sonra kiliseye gittim. Rahip her zamanki gibi sabah duasını bitirmiş dinleniyordu. Beni görünce bugün izinlisin galiba, gel birlikte çay içelim diyerek kilisenin mutfağına davet etti. Çeşitli konulardan konuştuktan sonra ve konuyu son günlerde cereyan eden Ermeni militanlar konusuna getirdim. Onların kiliseler tarafından finanse edildiğini ve Türkiye’den de bu örgüt militanlarının desteklendiği konusundaki duyumları kendisine anlattım. İçimden ben de böyle düşünüyorum dedim.

Rahip; “Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Sen görüyorsun. Kilisenin masraflarını sıkıntı ile karşılıyoruz. Kaldı ki, teröristlere destek vermek bizim işimiz değil. Kilise ile terör örgütü arasında bağlantı kurmak ise son derece yanlış. Tarihte her inançta olduğu gibi bazı art niyetli kişiler Hristiyanlığı da kendi siyasetlerine alet etmiş olabilirler. Belki hala etmek isteyenler de vardır. Ama samimi bir Hristiyan din adamı, din kuruluşu kilise, asla siyasete karışmaz. Hele hele örgütler gibi yıkım amaçlı kurumlara asla. İsa çarmıha gerildiği zaman bile hiç kimseye kötü bir şey söylemedi. Tersine İsa şöyle diyor: “Sağ yanağına bir tokat vurana sen sol yanağını da çevir.” Biz onu izleyen insanlar nasıl olurda, böyle kötü ve insanlık zararına olan eylemleri destekleye biliriz? Bunların hepsi yalandan ibaret.”

Rahip böyle konuşurken anlattıklarına inanmak istiyordum. Fakat bana anlatılanlar oldukça farklı idi. Rahiple biraz daha konuştuktan sonra yanından ayrıldım. Gazeteye son bir yazı daha hazırlayıp bu konuyu bitirmeliydim.

Nasıl yapsam diye düşünerek eve geldim. Yemek için bir şeyler hazırladım ve yemeye başladım. Yemeğimi bitirinceye kadar kafamdaki düşünceleri toplamaya çalıştım. Odama geçip masama oturarak bir şeyler karalamaya başladım. Sonunda şimdiye kadar gördüklerimi, konuştuklarımı kaleme almaya başladım. Fakat yazımda Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaya çalışıldığına benzer düşüncelerime yer veriyordum. Bu insanlar cezalandırılmalı idi. Çünkü sapmışlardı. Bu düşünceye kendimi inandırarak yazıma devam ediyordum ki, yüreğimde haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Bugünü kadar yaptığım araştırmalarda bu insanların sapmış olduklarına dair hiç bir şey görmemiştim. Aksine o güne kadar inandığım kitap Kuran bile bu insanları tam olarak bir yere koyamıyordu. Hem kitapları değişmişti, hem değişmemişti. Sapmışlardı hem de sapmamışlardı. Nedenini bilemediğim sebebten ötürü vicdan azabı çekiyordum. Beynim çok yorulmuştu. Yatağa giderek uyumaya çalıştım.

Uyandığım zaman nerede ise ikindi olmak üzere idi. Halen içimde büyük bir korku vardı. Düşünüyordum, ben ne yapmıştım ve ne yapıyordum? Son günlerde yanlış olan ne yapmıştım diye düşünmeye başladım. Birşeyler yersem daha sağlıklı düşünebilirim dedim kendi kendime. Karnımı doyururken sürekli düşünüyordum. Sonunda bulmuştum. Ben kiliseler hakkındaki yazıyı yazarken sesi duymuştum. Dedikodular ve yargılarımla bu yazıyı yazıyordum. Fakat yargılama benim değil İslam dünyasının yargısı idi. Akşam olmak üzere idi. Hazırlanarak babamın yanına gitmek için evden ayrıldım.

Yolda babamı düşünüyordum. İyi bir Kuran eğitimi almış ve bu konuda uzun araştırmalarda bulunmuş sonunda bir çıkmazın içine düşmüştü. Önceleri sürekli Kuran okuyan ve namazını kaçırmayan babam bu araştırmalarından sonra neredeyse ateist birisi olmuştu. Kendisi, bazı çelişkilerin içerisine düştüğünü, sorularını mantıklı olarak çözümleyemediğini söylüyordu. Akşama doğru eve dönerek notlarımı yanıma aldım ve babamın evine gitmek üzere yola koyuldum. Babamın evine gittiğim zaman annem ve babam neden bir süredir aramadığımı, geceyarısı neden konuşmak için telefonla aradığımı neler olduğunu sorup durmaya başladılar. Sorularını cevaplamaya çalışırken biraz ordan burdan sohbet ettikten sonra babama kendisi ile özel olarak konuşmak istediğimi söyledim. Diğer odaya geçtikten sonra babama son aylarda araştırdığım konuları ve içine düştüğüm çıkmazı aktardım. “Peki benden ne istiyorsun” dedi. Ona kendisinin bu konuları bana açıklamasının daha iyi olacağını söyledim. Herşeyi anlattıktan sonra İsa’nın gerçekten çarmıha gerilip gerilmediği ve hristiyanların Baba, Oğul ve Kutsal Ruh tanımlamaları konusunda düşüncelerini sordum.

Babam, “İyi güzel de İslam ne diyor: ‘Tartışmayınız, imanda şüpheye düşersiniz’. Bu konuları araştırırken ister istemez birileri ile tartışacaksın. Ama senin bu konular üzerinde fazla durmanı istemiyorum. Sonunda benim gibi olup çıkarsın.” dedi.

Babama yalvardım. Çünkü bu konuyu bana en doğru bir şekilde kendisinin anlatabileceğini söyledim. Uzun ısrarlarım sonucunda kabul etti.

Babam, “Evet, Tevrat ve İncil’le ilgili Kuran’daki ayetler doğru. Bazı ayetlere baktığımızda Tevrat ve İncil tahrif edilmemiştir ve Kuran onların hükmünü ortadan kaldırmamıştır. Fakat Tevrat’ın tahrip edildiğine ilişkin Kuran ayetleri de var. Bazı yahudilerin kitaplarındaki okumaları değiştirdikleri söyleniyor. Ama bazı İslam alimleri bu konuda farklı düşünüyor.

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh konusunda Kuran gerçek iman edenlerin Allah’a şirk koşmadıklarını söylüyor.

“… Kitap Ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki, bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımızda sizin ilahınızda birdir.”

    (Ankebut 46)

“Kitap Ehlinden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.” (Al-i İmran 113-114)

Bu ayette hristiyanların tek Allah’a inandıklarını gösteriyor. Hristiyanlar tek Allah’a inanıyor ve ellerindeki Kitabı okuyor, ibadet ederken yere kapanıyorlardı.

Kuranda Hristiyan inancında olduğu gibi tek Allah’ın üç kişilikte ifade edilmesine ilişkin olarak sana açıkça bir ayet gösteremem ancak gösterebileceğim ayetlerden biri;

“Meryem oğlu İsa, Allah’ın elçisi, Meryem’e bıraktığı kelimesi, gene O’ndan gelen bir Ruhtur.”

    (Nisa 171)

Bu ayette Allah’ın Özü, Sözü ve Ruh’u olduğunu anlıyoruz. Şimdi sen bana sormadan ben açıklayayım. İsa peygamberin Allah’ın Sözü olduğuna ilişkin olarak: “..Yalnız Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir.” (Nisa 171)

    Kutsal Ruh için:

“… Meryem Oğlu İsa’ya apaçık belgeler verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik.”

    (Bakara 253)

Ruhu’l-Kudüs’ün tam Türkçe karşılığı Kutsal Ruh’tur.

Şimdi bu ayetlerden sonra bana İsa’nın çarmıha gerilmesiyle ilgili sorular soracaksın. Fakat şunu hemen sana söyleyeyim ki, bu konulara fazla girme sonunda benim gibi olursun. Ama bunca ısrarından sonra onuda sana açıklayacağım.

Kuran İsa’nın çarmıhta öldürülmediğini tam tersine göğe alındığı söylersede sana şu ayetleri vereyim:

“Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi…O’nu kesin olarak öldürmediler. Hayır; Allah onu kendine yükseltti.”

    (Nisa 157-158)

Burada açık olmasa İsa peygamberin gerçekten öldüğüne ilişkin ayetler bulabiliriz. Örneğin, “Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim” (Al-i İmran 55)

Ancak İsa(A.s)’ın göğe alınışı ile ilgili tefsircilerin farklı yorumları var. Ama Razi isimli İslam alimi “vefat ettiren” olarak çevrilen “tawaffaytani” kelimesini “yükseltmek” olarak çeviriyor. Aynı fiili “uyutmak” olarak belirtiyor. Razi ve diğer tefsirciler doğru söylüyorsa, İsa peygamber bu gidişle asla ölmeyecekti. Kuran ise:

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakidir.”

    (Rahman 26)

“Seni öldürecek olanım, Beni öldürdüğünde onları gözleyen sendin.” (Maide 117)

Tefsirciler bu ayette fikir ayrılığına düştüler ve iki guruba ayrıldılar. İlk guruptakiler: “Seni öldürecek olanım”ın anlamı yaşantını bitirerek ‘seni vefat ettireceğim, yani onların seni öldürmesine izin vermeyeceğim. Göğe, yanıma yükselterek meleklerimle beraber katıma yaklaştıracak, seni öldürmemeleri için koruyacağım’ olduğunu savunuyorlar.

Diğer görüş ise, “Seni vefat ettirecek olan benim” yani öldürecek olan benimdemektir. İbnu Abbas, İbnu İshak ve Ham b. İshak’tan rivayet edildiğine göre diyorlarki Mesih’i düşmanı olan Yahudiler öldüremeyeceklerdir. Allah onu göğe yükselterek onurlandırmıştır. Bu görüşe sahip çıkanlarda sonunda anlaşmazlığa düşüp üçe ayrıldılar:

    1. Muhammed b. İshak: Yedi saatliğine İsa peygamber vefat etti. Sonra Allah O’nu diriltip yükseltti.
    2. Vehb: İsa üç saatliğine vefat edip sonra göğe yükseltildi.
    3. Rabi b. Enes: Allah O’nu öldürüp yükseltti.

İşte oğlum, bazı İslam Alimleri diğer konuda ve az da olsa bu konuda da çelişkiye düştüler. Benim baba olarak sana söyleyeceklerim bu kadar.”

Babamın anlattıkları bana yetmişti. Ama kendimi bir türlü tatmin edemiyordum.Bu arada annemde gelmişti, biraz daha konuştuktan sonra ayrıldım. Kendi evime dönünceye ve şimdiye kadar öğrendiklerim beynimde uğuldayıp duruyordu. Eve giderek, doğruca çalışma odama çekildim.

Masama oturur oturmaz içimdeki korkuyla dua etmeye başladım: “Allah’ım senin varlığına ve birliğine inanıyorum. Son günlerde içinde bulunduğum bu durumu lütfen sen bana açıkla. İnsanlar bana açıkladıkları zaman kendi düşüncelerinide açıklıyorlar. Bana herşeyin en doğrusunu ve dahası Kendini bana sen açıklayabilirsin. Sana yalvarıyorum. Bana gereçeği sen göster.”

Duamı bitirdikten sonra diğer kitaplara bakma ihtiyacı duydum. Kuran üzerindeki araştırmam tamamdı ancak bu konularda Tevrat ve İncil ne diyordu. Onlara da son bir kez bakmak istedim. Kafamın içi sorularla doluydu. Bir gazeteci olarak çözülemeyecek sır olmadığını biliyordum. Aylar boyunca İstanbul’un değişik kiliselerini ziyaret etmiş, kilisedeki Neo-Katekümen toplantılarına katılmış, pek çok rahip ve İsa imanlısı kişilerle konuşmuş, ve Kutsal Kitap ve hristiyanlıkla ilgili kitapları durmak bilmeksizin okumuştum. Şimdi oturup bu aylar boyunca duyduğum ve çalıştığım şeylerin anlamını bulma zamanı gelmisti. Bu kitapların sağlam olduğuna dair Tevrat ve İncil’de:

“Merhametimi geri almam doğruluğumu yalana döndürmem, verdiğim sözü bozmam, dudaklarımdan çıkanı değiştirmem.”

    (Mezmurlar 89:34)

“Gök ve yer ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır.”(Matta 24:35)

“Kutsal Yazı geçerliliğini yitirmez.” (Yuhanna 10:359)

“Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! eğer bir kimse bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı’da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. Eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı’da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.” (Esinleme 22:18-19)

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh hakkında Tevrat ve İncil’in ayetleri: “Ey Rab! Sen babamızsın.”<//i><//i><//i><//i><//i> (İşaya 64:8)

“Babam her şeyi bana emanet etti. Oğul’u, Baba’dan başka kimse tanımaz. Oğul’dan ve Oğul’un Baba’yı tanıtmayı dilediği kişilerden başkasıda Baba’yı tanımaz” (Matta 11:27)

“Söz insan olup aramızda yaşadı. Biz de O’nun yüceliğini, Baba’dan gelen lütuf ve gerçekle dolu olan biricik Oğul’un yüceliğini gördük.” (Yuhanna 1:14)

“Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.” (Matta 28:19)

“Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar da – nitekim bir çok ‘ilahlar’ ve ‘rabler’ vardır – bizim için tek bir Tanrı Baba vardır.” (I.Korintliler 8:5) gibi bir çok ayet vardı.

İsa’nın çarmıha gerilmesi konusu Tevrat ve İncil’in ana konusuydu. Benim en çok hoşuma giden ayet,

“Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu’nu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.”

    ayeti olmuştu (Yuhanna 3:16)

Ertesi günün cumartesi yani toplantı günü olduğunu hatırladım. Uyumam gerekiyordu. Çünkü kaç gündür bu düşüncelerle uyuyamıyordum. Fakat ne olursa olsun bu gece bu konuyu çözeceğim diye kendime söz verdim. Kuran ve Tevrat’la, İncil arasındaki çatışmayı hemen hemen anlamıştım. Fakat bir şey olmalıydı ki insanlığı kesin olarak sonuca götürsün. Bu kadar araştırma benim için yeterli değildi. Şimdi benim için en büyük sorun kurtuluşun hangisinde olduğunu açıkça öğrenmekti. Her iki peygamberi de düşünmeye başladım. Hem Hz. Muhammed’i(sav) hem de İsa (as) peygamberi. İkiside bir yol sunuyordu. Ama hangi yol gerçek sonuca ulaştırıyordu. Bu konu üzerinde Kuran’ı yeniden karıştırmaya başladım.

“Sizden ona (cehenneme) girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı karardır.”

    (Meryem 71)

Yine başka bir ayette Hz. Muhammed (sav) için;

“Günahın için mağrifet (bağışlanma) dile;..”

    (Mü’min 55)

Bu ayetten beni şok etmişti. Çünkü Hz. Muhammed’in günahsız olduğunu biliyordum. Ayette yalnız günahkar olan ben değildim Hz. Muhammed’inde günahlarından dolayı tövbe etmesi gerekiyordu. Yani ne yaparsam yapayım cehenneme uğramak zorundaydım.

İncil’de ise İsa ; “Hanginiz bana günahlı olduğumu kanıtlayabilir?”

    (Yuhanna 8:46)

“….günahı bilmeyen Mesih” (2.Korintliler 5:21)

“O günah işlemedi, ağzından hileli bir söz çıkmadı.” (1.Petrus 2:22)

“Kendisinde günah olmadığını bilirsiniz.” (1.Yuhanna 3:5)

İsa peygamberin günahsız olduğunu bu ayetler gösteriyordu. Ya benim için ne diyordu?:

“Günah bir insan yoluyla, ölüm de günah yoluyla girdi. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı. Çünkü herkes günah işledi.”

    (Romalılar 5:12)

“Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.” (Romalılar 3:23)

Sonuç olarak ortaya çıkan gerçek demek ki, ben de günahkardım. Allah ilk insanı yaratmış ve onu kendi cennetine koymuştu. Bu insanın tek yapacağı şey ise yaradanına ibadet etmekti. Ama Rabbinin isteğini çiğneyerek kendisine yasak olan ağacın meyvesinden yedi. Allah onunla arasında yaptığı anlaşmayı bozdu. Çünkü insanın isyanı soyunun isyanı idi. İlk denenme anında günaha düşmüştü. Ve Allah ilk insanlar olan Adem ve Havva’yı günaha düşmelerinden dolayı cennetinden dünyaya kovmuştu. Yeryüzünde insan soyunun artması ile birlikte onlardaki günah da çoğalmıştı. Ama Allah bu günahtan kurtuluş vaadinide vermişti. İnsan günahının ücreti ölüm idi.

“Çünkü günahın ücreti ölüm, oysa Tanrı’nın armağanı Rabbimiz Mesih İsa’da sonsuz yaşamdır.”

    (Romalılar 6:23)

İsa Mesih insanoğlunun günahını ortadan kaldırmak için Tanrı’nın sağladığı tek kurtuluş yolu idi. İbrahim peygamber Allah’a olan sevgisi ve sözünden dolayı oğlunu kurban ediyordu. Allah bütün insan soyunu günah yükünden kurtarmak için önceden söylediği gibi İsa Mesih’i biricik Oğlu’nu bizim kurtuluşumuz için çarmıhta öldürmüştü.

“İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!”

    (Yuhanna 1:29)

“Tanrı bize olan sevgisini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkarken Mesih bizim için öldü.” (Romalılar 5:8)

“Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve ve Kutsal Yazılar uyarınca üçüncü gün dirildi. Kifas’a ve Onikilere göründü.” (1.Korintliler 15:3-5)

“İsa, YOL, GERÇEK ve YAŞAM ben’im dedi.”(Yuhanna 14:6)

“Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiç biri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.” (Yuhanna 3:16)

Bu ayetlerden sonra tek kurtuluşumun İsa Mesih’te olduğunu görmüştüm. Ve O’nu iman yoluyla kabul etmem gerekiyordu.

“İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. Kimse övünmesin diye iyi işlerin sonucu değildir.”

    (Efesliler 2:8-9)

O zaman tek yapmam gereken şey O’nu çağırıp, iman etmemdi. Çünkü İsa şöyle diyordu:

“İşte kapıda durmuş kapını çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim.”

    (Esinleme 3:20)

Yere secde ettim ve dua etmeye başladım: “Allah’ım ne olur bu günahkar kulunu bağışla. Seni Kurtarıcı ve Rab olarak kabul ediyorum…” Duamı bitirdiğim zaman birden rahatladığımı hissettim. Sanki üzerimden büyük bir yük kalkmıştı. Gerçek Allah’ımı bulmuştum ve yüreğim sevinçle çoşuyordu.

Artık kesin olarak kararımı vermiş ve İsa’ya iman etmiştim. Bazı insanlar benim bu kararımı öğrendikleri zaman benim sapmışlığımdan söz edeceklerdi. O halde piyasada satılan Kuran meallerinden hangisi doğru idi? Eğer yanlış mealler var ise neden birisi çıkıpta buna müdahele etmiyordu.

Uyumam gerekiyor diye düşündüm. Çünkü yarın toplantıya gidecektim. Yatak odasına çekilip yatağa uzandım. Fakat içimdeki sevinçten uyuyamıyordum. Aylardır üzerimdeki yorgunluk gitmiş yerine büyük bir esenlik ve huzur gelmişti. Yatakta böyle düşünerek uyuya kalmışım.

Öğleye doğru uyanmıştım. Duş alıp bir şeyler yedikten sonra toplantının yapıldığı yere gitmek için hazırlanmaya başladım. Bugün benim için bayram günü idi. Takım elbisemi giydim. Kendime iyi bir çeki düzen verdikten sonra kiliseye doğru yola koyuldum. Çünkü toplantı saati yaklaşmıştı. Kiliseye ilk kez takım elbise ve kıravatla gidiyordum. Beni böyle görenler şaşırmıştı. Hayrola bir yerden mi geliyorsun diyorlardı. Onlara hiç bir şey söylemedim. Fakat bende bir değişiklik olduğunu görüyorlardı.

Toplantı başladı ve rahip kürsüde konuşuyordu. Tam konuşması bitmişti ki elimi kaldırdım ve bir şeyler anlatmak istediğimi söyledim. Rahip peki dedi ve beni kürsüye çağırdı.

Kürsüdeyim!

Bu benim ilk kez kürsüye gelişim değildi. Çünkü bu kürseden çok defa Kutsal Kitap’tan bir şeyler paylaşmıştım. Bir kaç saniye toplantıdakilere şöyle bir baktım. Onlar benim konuşmamı bekliyorlardı. Ama ne konuşacağımı bilmiyorlardı.

Konuşmaya utanıyordum. Bu insanlar ile ilgili olarak yalan yanlış yargılarda bulunmuştum. Fakat konuşup her şeyi onlara anlatmalıydım. Benim yüzümden sıkıntı çekip üzülmüşlerdi. Ben kürsüde insanları seyredip düşünürken rahip hadi senin konuşmanı bekliyoruz diye beni ikaz etti.

Herşeyi anlatmaya başladım: “Ben sandığınız gibi pazarlamacılık yapan ve Ermeni bir ailenin hristiyan çocuğu değilim. Ben gazeteciyim. Aranıza yasadışı Ermeni Örgütü Asala’yı araştırmak için geldim. dedim.

Evet araştırmam sırasında yazdığım yazılardan dolayı hepiniz sıkıntı çektiniz. Aylardır sizin bana ve çevrenize karşı olan tutumunuzdan çok etkilendim. Küçüklüğümden beri benim içinde bulunduğum toplumdan Hristiyanlar için duyduklarımın tamamıyle yanlış olduğunu anladım. Uzun bir süre Kuran’ı ve Kutsal Kitap’ı karşılaştırdım. Düşünceleriminde ne kadar haksız olduğumu gördüm. Araştırmalarım sırasında gerçek Kurtarıcı’mı Rabbimi buldum. İsa’yı Kurtarıcım ve Rabbim olarak yaşantıma aldım, çok mutluyum. Size karşı olan tutumumdan dolayı özür dilemek istiyorum. Ancak bu olay olmasaydı. Ben gerçek Kurtarıcımı ve kurtuluşu bulamayacaktım”

Bunu söylememle birlikte kürsünün altına çökmem bir oldu. Çünkü onların bana saldırıp dayak atmalarını bekliyordum. Kürsünün kenarından bana doğru geldiklerini farkedince iyice büzüldüm. Geldiler beni kollarımdan tutarak kaldırıp öpüp sarılmaya başladılar. Bana,“sen bizim kardeşimizsin. Sana asla kızamayız. Hamd Olsun ki, Rab sana Kendi Sözü’nü kendisi açıkladı. Aramıza yeniden hoşgeldin. Kaybolmuştun bulundun.”

Konuşmamdan sonra toplantıdaki herkes beni kutlamıştı. İsa’yı kabul ettikten sonra yaşantım tamamıyle değişmişti. Yüreğimde olağanüstü bir değişiklik olmuştu. Davranışlarım, düşüncelerim ve konuşmalarım temelinden değişti. İman etmemden sonra ailem ve yakın çevremdeki arkadaşlarım her yönüyle değişmiş farklı biri gibi görüyorlardı.

İsa Mesih’e iman etmemden sonra her şeyin güllük gülistanlık olacağını düşünüyordum. Ama hala insandım ve bu dünyada yaşıyordum. İsa, gerek yaşantısıyla ve gerekse çarmıhta ölüp, üçüncü gün dirilişiyle Şeytan’ı yenmişti. Fakat Şeytan beni günaha düşürmek için sürekli saldırıyor. İsa’ya iman etmemi çevreme açıklamaya başladığım zaman, yalnız kaldım. Çevremdekiler benim İsa’ya iman etmemi onaylamadılar. Onlara açıklamaya çalıştım. Fakat nafile. Çünkü İsa Mesih İncil’de şöyle diyordu:

“Çarmıhını yüklenip ardımdan gelmeyen bana layık değildir.”

    (Matta 10:38)

“Dünyadan olsaydınız, dünya kendisine ait olanı severdi. Ne var ki, dünyanın değilsiniz; ben sizi dünyadan seçtim. Bunun için dünya sizden nefret ediyor.” (Yuhanna 15:19)

İsa’nın İncil’de söylediği herşey yavaş yavaş gerçekleşiyordu. Arkadaşlarım eskisi gibi eğlencelere gitmeyince benden kopmaya başlamışlardı.

İsa beni tüm günahlarımdan, çarmıhtaki akıttığı kanıyla arındırdı. Günaha düşmemeye özen gösteriyordum. Böyle olunca da çevremden kopmuştum. İsa İncil’de yine:

“Dar kapıdan girin. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ne dar yolda ne çetindir! Bu yolu bulanlar azdır.”

    (Matta 7:13-14)

Gerçekten bu yolu bulanlar azdı. Şimdi ben de bu azınlığın içerisine girmiştim.

Biliyorum herkese göre gerçek farklıdır. Dünyada yüzlerce gerçeklik iddiaları söz konusu.

Ama esas gerçek olan gerçeğin bu çok gerçeklilik içinde tek olması.

Buna göre insanı Tanrı’yla barıştıran tek gerçek, tek yol ve tek yaşam İsa Mesih’dir. Tanrı Sözü kendi yarattığı insanı kendisi kurtarma sorumluluğunda dünyamıza gelmiş haç üzerinde ölmüş ve dirilişiyle bize yeni yaşam vermiştir.

Duam o ki, Rabbim ve Kurtarıcım İsa Mesih, tüm insanlara kurtarışını tatdırsın. Herkes benim gibi gerçeği bulabilsin.

(Kaynak : http://www.answering-islam.org/turkce/histiryanoldu/mustafa.html)

 

VI – Tuğçe Kazaz Aşkı İçin Din Değiştirip Hristiyan Oldu,

Ünlü manken neden din değiştirdi?

2005 yılında Hıristiyanlık dinini seçerek Yunan Yorgo Seitaridis’le kilisede evlenen ve din değiştiren Tuğçe Kazaz uzun süre bu konu yüzünden hafızalardan silinmedi.

Tuğçe Kazaz, bu önemli kararları verirken neler hissetti, neler yaşadı?Ünlü manken, tüm bunları Aysha’ya anlattı.

Neden gözlerden uzak yaşamayıtercih ediyorsunuz?

- Hem mesleğim gereği hem desosyal yaşamda yıllardır göz önündeydim. Bunun bende bıraktığı ağırlığı fark etmiş durumdayım. Bundan sonrası için sade ve mütevazı bir yaşamı seçtim ve öyleyaşıyorum.

Bir süredir kapalı bir kutu gibisiniz. Söylentiler dışında sizinle ilgili çok fazla bir şey bilmiyoruz.Yunanistan’dan dönüşünüzle birliktehayatınızda neler değişti?

- Kendimdeki dönüşüm sonucundadüşünce şeklim, yaşam tarzım, bakış açım, amaçlarım; neredeysehayatımın tamamı değişti. Ama bu samimi ve gerçek bir dönüşüm, değişim oldu. Göstermelik değil.

Size getirilen en büyük eleştiri din değiştirmeniz konusundaydı. Hangi duygularla İslamiyet’i bırakıp Hıristiyan olmaya karar verdiniz?

- O günün şuur seviyesinde, evlenmeye karar verdiğim insan için ve aşk duygusunun güdümünde böyle bir karar almıştım.

Bu kararı vermek zor olmadı mı?

- Az şey bildiğinizde karar vermek daha kolaydır. Ben de o dönem İslamiyet hakkında çok bilgiye sahip değildim. İç çatışma içindeydim. Hıristiyanlığı seçmemin ilk nedeni arayışlarımdı, aşk vesile oldu. Ancak Hıristiyan olduktan sonra da arayışlarım son bulmadı, tatmin olmadım. İslamiyet’i doğru bulmadığım için reddetmiş değilim. Sadece kaynaşamamıştım. İnanç ve din üzerine çok bedel ödedim. Öğrenmeye başladıkça İslamiyet’le yeniden bütünleştim.

Vaftiz olurken neler hissettiniz?

- Farklı bir dini ritüel olduğu için heyecanlanmıştım. Merak etmiştim, acaba bunu yapmakla yaradanımı kızdırmış mıydım? Sonra düşündüm ki; yaradan tektir. Bu din de onun dinidir. Ben kendime bir başka tanrı yaratmıyorum. Bu düşünce beni biraz rahatlatmıştı.

Binlerce hayranı olan bir model olarak, gelecek ağır tepkilerden hiç korkmadınız mı?

- Korkmadım çünkü bedelini ödemeyi kabullenmiştim baştan. Ancak üzüldüğüm bir şey vardı; bu konuda kendimi tam olarak ifade edememekten dolayı yanlış anlaşılmaktı.

Hıristiyan olmanızın nedeni yaşadığınız dönüşüm müydü, yoksa aşk mıydı?

- Temel neden; arayışımdı ancak aşk da bu olayın tetikleyicisi oldu.

Aşkta fedakarlığın sınırları olmalı mı?

- Aşk kavramının taşıdığı genel özelliklere bakarak söyleyebiliriz ki, o bir dengesizlik hatta akıl ötesi bir çeşit delilik halidir. Sınırları akıl koyduğuna göre aşkta sınır yoktur. Aşkın uçuşan pervanelerin göz göre göre ateşin içine doğru uçarak kendilerini yakmaları gibi bir şey olduğunu söylerler. Bunda akıllı bir taraf var mı?

Eski eşinizle görüşüyor musunuz?

- Boşanma sürecimiz iki ülke arasındaki bürokrasiden dolayı gereğinden fazla uzun sürdü. O süreçte görüşüyorduk. Artık görüşmüyoruz.

Hıristiyanlığa boşanmanızla birlikte mi veda ettiniz yoksa yaşadığınız zaman içinde mi uzaklaştınız?

- Boşanma öncesinde içime sinmediğini anlamaya başlamıştım.

Diyelim ki şimdi karşınıza farklı dinden bir erkek çıktı. Siz ona şart koşar mıydınız?

- Hayır. Şartla yapacaksa yapmasın. Kendi seçimi ve idraki ile olmalı.

Yeniden evlenmeyi düşünür müsünüz?

- Evliliği kişisel bir aşk için değil, aile olabilmek için düşünürüm…

Evinizde neden televizyon yok?

- Televizyon izlemeyi sevmiyorum. Bu demek değildir ki Türkiye ve dünya gündeminden kopuk yaşıyorum. Gerektiğinde internetten olayları takip ediyorum.

http://magazin.ekolay.net/magazin-haberleri/%C3%9Cnl%C3%BC-manken-neden-din-de%C4%9Fi%C5%9Ftirdi/65/1073567.aspx

neden hristiyan oldular

.

Enam:

70. Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur’an ile nasihat et. O nefis için Allah’tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.

Araf:

51. O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.

 

VI – Niçin Mason Oldular Hikayeleri

 Sinan Aygün neden mason oldu?

CHP Ankara Milletvekili adayı Sinan Aygün Zaman Gazetesi’nde Nuriye Akman’a verdiği röportajda nasıl mason olduğunu açıkladı.

MERAK ETTİM MASON OLDUM

-Duvarcı deyince aklıma geldi. Siz neden Mason oldunuz?

-Bir arkadaşım teklif etmişti. Ben her şeye çok meraklıyımdır. Masonluk gizliliktir biliyorsunuz. Ben de merak ediyorum. Nedir bu ya? Öğreneyim, gireyim bunların içine. Müracaat ettim, beni reddettiler.

-Neden iki yıl sonra bir daha müracaat ettiğinizde aldılar?

-Demek ikincisinde adam olmuşum! Böyle bir şeyler anlatılıyor. Bunlar birbirine yardımcı oluyor. Bunlar büyük bir grup. Dünyada bir örgüt. Kendi özel törenleri, mabetleri var.

-Bana da yardımcı olsunlar, beni de yükseltsinler dediniz!

-Yok, ben zenginim o zaman zaten. Parayla ne işim var.

-Siyaseti var, bakan olması var.

-Masonluk siyasette hep eksi yazar. Artı yazmaz ki.

-Olur mu, Demirel’e hep artı yazdı.

-Tartışılır.

-Nesi tartışılır? Sadrazamlar var, askerler, genelkurmay başkanları var…

-Bir kere gizli bir örgüt. Sen bir Mason cemiyetine giremezsin. Üye olarak değil, binasının içine giremezsin. 1992′den bahsediyorum.

-Her merak edeni Masonluğa alıyorlar mı?

-Onu bilmem. Alanlara soracaksın. Ben merakımdan girdim oraya.

-Masonluk ilkelerine inanmayan birini alırlar mı sırf merakını tatmin etsin diye

-İnanmıyorum demedim ki.

-Yalan söylediniz öyleyse.

-Yalan da söylemedim. Kardeşlik, dostluk okuduğum kadarıyla. Bunların derdi, Türkiye’nin büyütülmesi, kardeşlik, insanlara yardım. İnsanlar orada birbirine kardeş diyorlar. Güzel bir camia. Güzel bir yer. Düşün, 300 tane seni seven kardeşin olacak. Almayınca gerekçe söylemiyorlar. Oylamalar gizli oluyor. Oy verecek kişiler ellerini bir kutunun içine sokuyor. Kutunun içinde bir küp var. Zarın büyüğü. Bir de bilye var. Elini sokuyorsun kutuya. Orada onları buluyorsun.

-Kaç tane var bu zarlardan ve bilyelerden?

-Elli tane yuvarlak var, elli tane küp var. Bir karnesi var o küpün. Eline geliyor. Eğer sen mason olsun diyorsan yuvarlağı alıyorsun oradan. Yanda boşluk var. Oraya atıyorsun. Kimse görmüyor hayır dediğini. O kutuyu ben masonluğa girince oylama benim önüme geldi, orada gördüm. Sonra o kutu huzurda açılıyor. Bakıyorlar. Bir tane küp çıkarsa, yani bir tane hayır çıkarsa ayvayı yedin, seksen kişi yuvarlak atsa da oraya.

-Demek ki ilkinde hep küp çıkmış size.

-Onu da bilmiyorum. Reddettiler. İki sene sonra tamam dediler. Biz gittik oraya. Tabii gizemli bir yer. Giriş töreni var. Adamın gözünü kapatıyorlar. Dedim ulan sakata geldik, göz kapalı.

-Kılıçı göğsünüze değdiriyorlar değil mi?

-Değdiriyorlar.

-Gülme gelmedi mi içinizden o zaman?

-Sen deli misin ya. Beni kesiyorlar zannettim. Masonluk binasına saat altıda gittim. Beni böyle ufacık bir adam oturtturdu. Kapı çaldı tık tık diye. Tek başıma oturuyorum, girişte. İki tane adam girdi, kafalarında siyah kukuleta var. Dizlerine kadar uzun. Altında da takım elbise. Merhaba dediler, törene götüreceğiz seni. Ben dedim bu nasıl bir iş ya. Koluma girdiler. Ondan sonra ayağa kalk, arkaya dön dediler. Bağladılar gözümüzü. Koluma girdiler. Kardeşlere güven dediler. Sen bize teslim oldun.

-Güvendiniz mi?

-Başka çare yok zaten. Bir aşağı indik merdivenlerden. Haydaa yukarı çıktık sonra.

-Bu Mithatpaşa’daki bina değil mi?

-Mithatpaşa’da evet. Yürüdük, dolaştık molaştık geldik. Beni böyle bir kabinin içine koydular. Sandalyeye oturtturdular. Sonra da arkadan gözümü açtılar. Ufacık bir masada, bir baktım kuru kafa var. Bildiğin kuru kafa. Bir tuz var, bir ekmek var, bir de su. Ekmekle tuzu ye, suyu iç dediler. Ekmeği tuza bandım yedim. Suyu da içtik üstüne. Arkamı döndüm, kimse yok. Gitmiş adamlar. Orada bir kağıt. Buraya niye giriyon? Ne yapacan? Böyle sorular soruyor. Ben de yazdım.

-Ne yazdınız?

-Burada çok sevdiğim dostlarım var. Onları sevdiğim için burası iyi bir yerdir diye girdim. Orada bir topuz var. Mahkemede hakimlerin kullandığı cinsten. Ona üç sefer vur dedi yazın bitince. Vurdum üç sefer. Kafanı eğ dediler. Eğdim kafayı böyle oturuyorum. Tekrar geldi gözümü bağladılar. Hadi dediler gidiyoruz, yolculuk başlıyor. Tekrar kolumuza girdiler. Gözlerimiz kapalı. Şimdi diyorlar kardeşim bana güven, az kaldı. Güneşe ulaşıyoruz falan. Eğil dediler eğildim. Biraz daha eğil, eğildim. Kafama şöyle tahta geldi. Eğil dedi bana kafanı vuracaksın. Kafayı vurduk gerçekten. Yerden sürünüyoruz sürünüyoruz. Eğil. Merdiven çıkıyoruz, üç basamak çıkıyon böyle tepeye. Şimdi atlayacaksın diyorlar aşağıya. Ayağımı atıyorum aşağıya ben zannediyorum ki bir yerlerden geçiyorum.

-Halbuki kandırıyorlar sizi.

-Kandırmışlar beni. Kafama tahta getirip koymuşlar ki vuruyorum zannedeyim. Biz de alttan geçiyoruz diye eğiliyoruz. Üç basamak tahtadan bir şey yapmışlar. Onlardan bizi atlattılar. Gittik o mabet diye bir yer var. Kapıyı vurdu. Kim o? Birisi bağırdı. Düşman var.

-Ne düşmanı?

-Adamlar düşman geldi diyor. Sinan Aygün ya. Parola? Adam bir şey söyledi parola.

Seramoni işte. Yürüdük yürüdük. Kılıç sesleri geliyor. Alttan birisi burama bir şey batırdı. Anam dedim.

-Korkuyor musunuz?

-Korkmaz mısın ya. Gözün bağlı. Hissediyorsun insanları. Kılıçlar böyle şakır şakır. Kesecekler bizi burada herhalde. Biz tezgaha düştük. Dolaş babam dolaş babam. Şimdi güneşi göreceksin, gözünü açıyoruz dedi. Gözümü açtılar, bir projektör. Arabanın farını koymuşlar oraya. Gözüm bir açıldı. Anam, hiçbir şey görmüyorum. Bir saattir gözüm kapalı. Kör olacağım ya. Arkadaşımı arıyorum. Dedim sattı bizi şerefsiz. Bak gelmemiş bugün. Göremiyor gözüm. Bir saat gözün kapalı olunca bir şey görmüyorsun. Ben orada yemin etmiştim. Dedi ki burada gördüklerin aramızda kalacak. İncil, Tevrat falan var. Onun üzerine yemin ettik. Kuran’a bastım ben.

-Yemin nasıl?

-Buraya bağlı kalacağıma, burada konuşulan sırları ifşa etmeyeceğime falan.

-O yemini inanarak mı ediyorsunuz, yoksa merakınızın bedeli diye mi düşünüyorsunuz?

-O zaman hac da yapmamıştım. Daha içip, gezip dolaşan bir adamız. Merak ediyorsun. Sadrazam da olmuş, o da olmuş bu da olmuş. Bütün herkese söylemiştim. Bütün arkadaşlarım biliyordu. Ben dedim bu akşam mason olacağım.

-Yeminden sonra ne oldu?

-Kılıç verdiler. Önlük kuşandırdılar. Kolluk taktılar. İki sene gittim ben oraya. Sonra gördüm bana o girişte yaptıklarını. Kandırmışlar bizi. Kafamın üstüne odun koymuşlar, boş odada süründürüp durmuşlar bizi. Bıçaktı, şuydu buydu hepsi numaraymış. Adamlar yerde sürünüyorlar. Ama o bir gizemmiş.

-İki yıl boyunca ne yaptınız?

-Gittik, geldik toplantılara. Ben fazla devam edemedim. İşlerim yoğunlaştı. 94 krizine yakalandım. Toplantılara gidemedim.

-Onlar mı attılar, siz mi bıraktınız?

-Ben dilekçemi verdim, istifa ettim.

-Bu macera size ne öğretti?

-Hiçbir şey. Güldük. Deminden beri kahkaha atıyorsun baksana.

-E böyle beden diliyle anlattınız. Eğilip kalkıp burada canlandırdınız olayı. Çok komikti. Peki Masonluğun ne olduğunu öğrenebildiniz mi?

-Öğrenemedim bir şey.

-Bir faydasını gördünüz mü?

-Yoo, hiçbir şey görmedim valla. Bana kimse para vermedi. Ama eğer devam etseydim ilişkim ilerleyebilirdi. İnsanları tanırdım. O insanlarla ticaret yapardım belki.

-Loca kimliğini hâlâ taşıyormuşsunuz.

-O benim cebimde, cüzdanımda değil de, evdeki eski evraklarımın içinde cüzdan vardır böyle büyük. Onun içinde kalmış. Aramada buldular onu da. Yatak odamda, çekmecemin altında benim böyle eski üniversitede aldığım notlar, sakladığım on on beş tane şey vardır.

-Hatıra diye sakladınız yani. Bir zamanlar masondum gibi… Demirel’e anlattınız mı bunları?

-Hayır kimseye anlatmadım. Valla bir şey bulamadım. Bulsaydım devam da ederdim. Dinsiz değiller ablacığım ya. Her toplantıda Kuran-ı Kerim ortada, İncil ortada, Tevrat ortada.

-Ortada olmasının ne manası var. Biblo gibi durur işte ortada.

-Hacca gideceğimi onlara da söyledim. İki üç toplantıya katılamam, dedim. Tamam güle güle dediler.

http://www.samanyoluhaber.com/secim-2011/Sinan-Aygun-neden-mason-oldu/564904/

 

VII – Robert G. Ingersoll: Neden Agnostik Oldum

“Robert G. Ingersoll, (1833-1899)
ABD’li özgür düşünce, hümanizm ve agnostisizm savunucusunun 1896 tarihli ünlü yapıtının özeti ve çevirisidir. Orijinali için ücretsiz Google Books bağlantısını kullanabilirsiniz.

WHY I AM AN AGNOSTIC / NEDEN AGNOSTİĞİM

Çoğu düşüncemiz miras olarak geliyor. Alışkanlıkların ve geleneklerin mirasçılarıyız. İnançlarımız yöresel kıyafetler gibi, nerede doğduğumuza bağlı olarak değişiyor. Kalıplar içinde büyüyor, etrafımız tarafından şekillendiriliyoruz. Çevremiz bir heykeltıraş, bir ressam.

Eğer İstanbul’da doğmuş olsaydık, çoğumuz şöyle diyecekti: “Allah’tan başka tanrı yoktur. Muhammed Allah’ın elçisidir.” Eğer ailemiz Ganj nehri kenarında yaşasaydı, Şiva’ya tapıyor ve Nirvana’ya ulaşmaya çalışıyor olacaktık.

Çocuklar ailelerini sever, onlardan öğrendiklerine inanır ve annelerinin dinine içten bir biçimde inanmaktan gurur duyduklarını söylerler.

Çoğu insan dinginliği sever. Komşularından farklı olmak istemez. Arkadaş çevresi olsun ister. Sosyaldir. Grup halinde gezmekten hoşlanır. Yalnız yürümeyi sevmez.

İskoçlar Kalvenci’dir çünkü babaları da öyleydi. İrlandalılar Katolik’tir çünkü babaları da öyleydi. İngilizler Anjelikan’dır çünkü babaları da öyleydi. Amerikalılar farklı gruplara ayrılmıştır, çünkü babaları da farklı gruplara ayrılmıştı. Bu genel geçer bir kuraldır, istisnalar elbette vardır. Bazı çocuklar ailelerine baskın çıkıp düşüncelerinde değişiklik yapabilir ve farklı sonuçlara ulaşabilirler. Ama bu değişimler genelde gelişim şeklinde olur, yani tam bir dönüş az görülür. Zaten değişenlerin çoğu hala atalarının yolunda gittiklerine inanmaya devam ederler.

Hıristiyan tarihçiler tarafından toplumların dinlerinin aniden değiştiği ve milyonlarca Pagan’ın aniden Hıristiyanlığa geçtiği söylenir. Filozoflar ise bu görüşe pek katılmazlar. İsimler ve çatılar değişebilir ama fikirler, gelenekler ve inançlar aynı kalmaya devam eder. Bir Hıristiyan’ın kılıcını veya bir Müslüman’ın hançerini boynunda göre Pagan, muhtemeldir ki dini görüşünü değiştirdiğini söyleyecektir ama söylemler dışında her şey aynı kalmaya devam eder.

İnanç tercih meselesi değildir. İnsanlar, düşünmek zorunda kaldıkları biçimde düşünürler. Çocuklar isteseler de, tam öğretildiği gibi inanmazlar. Çünkü ailelerine benzemezler. Tabiatları, huyları, heyecanları, kapasiteleri ve çevreleri farklıdır. Bu sebeple ortada sürekli devam eden görülmez bir değişim vardır. Bilinçli ya da bilinçsiz yaşanan bu gelişim sonucu bir karşılaştırma yaparsak uzun müddetler geçtiği zaman eskinin tamamen terk edildiğini ve yeninin içinde kaybolduğunu görürüz. İnsanoğlu yerinde sayamaz. Zihinden çapa atılamaz, ileri gitmezsek geri kalırız. Büyümezsek daralırız, gelişmezsek kuruyup büzülürüz.

Çoğunuz gibi ben de ‘kendinden emin’ insanlar tarafından büyütüldüm. Bildiklerini sorgulamayan ve muhakeme etmeyen insanlar. Hiçbir şüpheleri yoktu. Kesin doğruya sahip olduklarından emindiler. İmanlarında ‘belki’ — ‘galiba’ yoktu. Tanrı’dan gelen açıklamaya sahiptiler. Her şeyin başlangıcını biliyorlardı. Bir gün, yaklaşık olarak İsa’dan 4,000 yıl kadar evvel Tanrı dünyayı yaratmıştı. Ve tabi ezelden beri, yani bu yaratılıştan önceki sonsuz dönemde Tanrı hiçbir şey yapmıyordu. Yine biliyorlardı ki Tanrı 6 günde dünyayı, bitkileri, hayvanları, yaşamı ve gökleri yarattı. Hatta hangi gün ne yaptığına ve hangi gün dinlendiğine kadar tam olarak biliyorlardı. Dünyadaki kötülüklerin, suçların, hastalıkların ve ölümlerin sebebini de biliyorlardı.

Sadece başlangıcı değil bitişi de biliyorlardı. Hayatta tek bir yol olduğunu biliyorlardı. Güzergâhın dar ve dikenli olduğunu ama sonunda rengârenk çiçekler ve lezzetli meyvelerle dolu, neşe ve mutluluk kaynağı olan cennete ulaşacağını biliyorlardı. Elbette Tanrı, bizim bu güzergâhı kullanmamız için elinden geleni yapmaktaydı. Şeytan ise tüm ustalığını bizi yoldan çıkarmak için kullanmaktaydı.

İyi ve kötü arasındaki bu ebedi çarpışma elbette insan ruhları içindi. Biliyorlardı ki yüzyıllar önce Tanrı tahtını bırakmış ve dünyaya oğlunu göndermişti – o oğul acılar içinde sadece insanlar için ölmüştü. Yine biliyorlardı ki insan doğası gereği ahlaksızdı. Tüm kudretine ve iyiliğine rağmen Tanrı’dan nefret ederdi.

Aynı zamanda Tanrı’nın insana kendi ruhundan üflediğini ve onu mükemmel biçimde yarattığını da bilirlerdi. Şeytanın Tanrı’ya rağmen bu insanın kanına girip, türlü oyun ve hilelerle onu kandırdığı biliyorlardı. Sonunda Tanrı’nın erkek ve kadını lanetleyip ölümlü olarak dünyaya gönderdiğini biliyorlardı. Tanrının tüm yaptıklarını sadece insanı kötülükten arındırmak ve yüceltmek için yaptığına inanıyorlardı. Büyük Tufanı biliyorlardı, birkaç sayılı kişi haricinde yaşayan herkes genç-yaşlı demeden boğulmuştu. Biliyorlardı ki Tanrı, çocuklarının akıllanması için onları silkeleyen bazı depremler, fırtınalar ve yangınlar da göndermiş, büyük kıtlıklar ve savaşlar yaşanmıştı. Tüm bunları çocukları Tanrı’ya inansın, onu sevsinler diye yapmıştı. Biliyorlardı ki, tek kurtuluş inançtaydı.

Ve tabii şüphe eden herkes kaybedecekti. İnanç dışında yapılacak hiçbir şey; yani dürüst ve namuslu bir hayat sürmeniz, ailenize ve yakınlarınıza iyi bakmanız, vatansever olmanız, düşünceli ve saygılı olmanız cehenneme gitmenizi engellemiyordu.

Çünkü Tanrı insanları dürüst, cömert ya da cesur olmalarına göre değil inançlarına göre yargılıyordu. İnancı olmayanlar içinse tek seçenek sonsuza kadar cehennemde acı içinde yanmaktı.

İşte tüm bu rahatlatıcı ve mantıklı şeyler din adamları tarafından ibadethanelerde, öğretmenler tarafından okullarda, aileler tarafından evlerde öğretilir. Çocuklar burada kurbandır ve çoğu zaman henüz beşikte annelerinin kollarındayken hedef olurlar. Düşünmeye başlayacak çağa geldiklerinde ise hocaları tarafından çocuğun sağduyusuna bir savaş açılır. Okuduğu kitaplarda gerçekleşmesi imkânsız olaylar, gerçekmiş gibi anlatılır. Zavallı çocuk çaresizdir. Nefes aldığı hava yalanlarla doludur ve bu yalanlar kanına işler.

Çocukluğumda İncil okunurken dinlerdim, sonrasında kendim de okudum. Tarihe yönelik ilk bilgilerim İncil’dendi. Yahudiler, Musa’nın başından geçenler, diğer peygamberler hepsi önemliydi. İnsanlar tarafından yazılmış kitaplarda insanların kendi düşünceleri vardı ama İncil’de Tanrı’nın kutsal gerçekleri mevcuttu.

Yine de çevreme ve öğretilenlere rağmen Tanrı’yı pek sevemedim. Merhamette cimri, öldürmekte müsrifti. İşkenceye ve yok etmeye o kadar meraklıydı ki tüm kalbimle ondan nefret ettim. Bana Eski Ahit’in tanrısını hiçbir uygar insan da sevemez gibi geliyor.

Hıristiyanlar der ki; Tanrı onları yok etme hakkına sahiptir, çünkü başta onları yaratan da Tanrı’dır. Peki, o zaman neden yaratmış insanları? Ölürken izlemekten zevk aldığı için mi?

Yine Hıristiyanlar der ki; Eski Ahit’teki acımaz Tanrı’nın aksine Yeni Ahit’te Tanrı daha şefkatlidir. Oysa Yeni Ahit’teki Tanrı daha da acımasızdır çünkü Eski Ahit’te Yehova’nın ebedi bir hapishanesi, sönmeyen bir ateşi bulunmuyordu. Onun insanlara olan nefreti dünyada kalıyordu. Düşmanı öldüğü zaman işi bitiyordu.

Yeni Ahit’te ise ölüm bir son değil, sonu gelmeyen cezalandırmanın başlangıcı oluyor. Tanrı’nın kini ve intikama olan açlığı Yeni Ahit’te hiç bitmiyor.

Tanrı, insan kılığına girdiğinde müritlerine düşmanlarını bile sevmelerini, yüzlerine tokat atana diğer yanaklarını uzatmalarını tembih ediyor. Ama aynı Tanrı bir yandan da sonsuz ateşi hazırlıyor.

İnsanoğlunun dünyada yaşayabileceği tüm acıların toplamının – kayıp bir ruhun cehennemde çekeceği sonsuz acının yanında hiçbir şey olduğu söylenir. İnsanın hayal gücünün bile ötesinde bir dehşet.

Ama bu Hıristiyan dünyası için Tanrı’nın adaleti, İsa’nın merhameti oluyor.

Bu korku verici dogma, bu büyük yalan beni de büyük bir Hıristiyanlık karşıtı yaptı. Çünkü bu sonsuz işkenceye olan inanç, gerçek işkencelerin sebebi oldu. Engizisyonu kurduran, toplumları köleleştiren, sayısız insanın kanını döken oydu. Adalet kavramını tersine çeviren, merhameti kalpten silen ve insanları şeytana dönüştüren oydu.

İnsanı Tanrı’nın bitmeyen şiddetinin kurbanı yaptı. Öğretildiği tüm kiliseler toplum için tehlikeli, öğreten tüm vaizler toplum düşmanıdır. Hıristiyan dogması sürdükçe vahşilik de sürecektir. Çünkü o sonsuz kötülüğün, nefretin ve intikamın ta kendisidir.

Yaşadığım ve nefes aldığım sürece, tüm gücümle ve kanımın son damlasına kadar bu yalanla mücadele edeceğim.

Hiçbir şey beni bu sonsuz ıstıraba olan inancın zayıflaması ve onu öğretenlerin bu duruma bozulmasından daha mutlu edemez.

Yüzyıllarca Hıristiyan âlemi tam anlamıyla tımarhane gibiydi. Papalar, Kardinaller, Piskoposlar, Rahipler, Keşişler hepsi deliydi.

Sadece çok kısa dönemlerde akıl ve mantık üstün geldi. Tüm gürültü ve patırtı arasında sağduyunun sesi duyuldu. Cahilliğin şiddetle hüküm sürdüğü dönemde, çok nadiren bilgelik öne çıkabildi.

Ama ilerledik. Umalım ki Hıristiyanlar yakın bir dönemde dogmalarını reddederler ve onun açık bir şekilde akılla ve adaletle çeliştiğini görürler.

Gençliğimde dini kitaplar okudum, Tanrı hakkında, inançla gelen kurtuluş hakkında, diğer âlemler hakkında kitaplar okudum. Tutarsızlıkları ve gerçekleşmesi imkânsız efsaneleri olabildiğince küçültüp anlaşılabilir hale getirmeye çalışan bazı yorumcuları okudum.

Mesela Nuh’un gemisindeki hayvanların gemiye binince aniden huylarının değişip bir arada mutlu mesut yaşadıklarını okudum. Bunları kabul etmek imkânsızdı ama inananlar için pek bir şey fark etmiyordu.

William Paley’in teolojik kanıtını bilirsiniz. Bir adam yerde harika bir kol saati buluyor ve bu saati yapan bir saatçi olduğuna kanaat getiriyor. Daha sonra saatçiyi buluyor ve bu sefer de insanı yapan bir güç olduğuna kanaat getiriyor. Böylece tanrıya ulaşıyor. Herhalde yanlış çıkarım diye buna denir.

Paley’e göre tasarımcı olmadan bir tasarım olamaz, ama tasarım olmadan tasarımcı olabilir. Saatten saatçiye, saatçiden de tanrıya ulaşılabilir ama tanrıya sebep olan olgu hiç sorgulanmaz ve o sonsuz kabul edilebilir.

Özgür irade konusunda Jonathan Edwards’ın değerlendirmesi kabaca şöyledir: Tanrı insanı olduğu gibi yaratır ve alın yazısını belirler. Ama tüm sorumluluk insanda olur. Ayrıca Tanrı isterse insana sonsuza dek işkence etme hakkına da sahiptir. İşte Edwards bu Tanrı’yı sever.

Eğer sonsuz kudrette bir Tanrı’ya ve sonsuz cezalandırmaya inanıyorsanız, bu din savunucularının vardıkları sonuçları da kabul etmeniz gerekiyor. Sonsuz derecede zalimce, sonsuz derecede absürt, Tanrı’ları sonsuz derecede haşin, ama mantıkları kusursuz.

Tabi ben açık yüreklilikle saçmaladıklarını söylemek durumundayım.

Çok sayıda benzer kitap okuyarak gençliğim geçti. Dinin tüm tohumları özenli bir biçimde zihnime ekildi.

Bu dönemde bilim hakkında – yani diğer taraf hakkında hiçbir bilgim yoktu. Kutsal kitaplara ve inançlara getirilen itirazları bilmiyordum. Elbette inkârcıların ve kutsal metinleri ciddiye almayanların başlarına neler geleceği hakkında detaylıca bilgilendirilmiştim. Eleştirilere cevap verilmiyordu ama inkârcıların ruhlarının şeytan tarafından nasıl ele geçirildiği anlatılıyordu. Ve ben, hayatım boyunca tüm okuduklarıma ve dinlediklerime rağmen, yine de buna inanamıyordum. Zihnim ve kalbim ‘hayır’ dedi.

Bir süre tüm dini düşleri, yanılsamaları, aldatmacaları, delilikleri ve kâbusları geride bıraktım. Astronomi okumaya başladım. Gök cisimlerinin, takımyıldızların isimlerini öğrendim. Büyüklüklerini ve bize olan astronomik uzaklıklarını öğrendim. Bizim küçük dünyamıza ışık hızıyla bile çok uzak mesafelerde bulunan yıldızların varlığı, tüm evrenin insan yararına yaratıldığı şeklindeki dini iddianın saçmalığını göstermekteydi.

Kutsal kitaptaki yaratılış ile gerçekleri karşılaştırdım. O kitabın yazarının astronomiden kesinlikle haberi yoktu. Acaba o kitabın yazarı, yıldızların ışığının bize ulaşmadan önce milyonlarca yıl seyahat ettiğini biliyor muydu?

Bilseydi Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratırken; güneşi, ayı ve tüm yıldızları sadece yarım günde yarattığını söyler miydi?

Yine de milyonlarca insan bunun Tanrı’nın sözü olduğuna inanmakta ısrar ediyor.

Bugün ürkmeyen, düşünceleri korkuyla bastırılmayan, aklı başında herkes kutsal kitaptaki yaratılış hikâyesinin tamamen bilgisiz biri tarafından yazıldığını söyleyecektir. Hikâye gerçeklerle tamamen çelişmektedir ve gökyüzünde parlayan tüm yıldızlar buna şahitlik edebilir.

Kutsal kitabın bilinmeyen yazarının samimi olduğunu kabul ediyorum, en azından doğru bildiği şeyleri yazmıştı ve elinden geleni yaptı. Ama Tanrı tarafından yazdırıldığı doğru değildi. Kitap, yazıldığı dönemde yaşayan ortalama bir din adamının evren hakkındaki bildiklerini içeriyordu. Bir başka deyişle yazarın yazdığı şeyler hakkında hiçbir fikri yoktu.

Burada bana cephe alan din adamlarına şunu söylemek istiyorum: Yanlış hedef seçiyorsunuz. Muhterem cemaat, lütfen astronomlara saldırın. Kepler, Kopernik, Newton, Herschel ve Laplace’ı hedef almanız gerekiyor. Kutsal hikâyelerinizi çürütenler bu adamlardır. Hevesinizi bu adamlardan aldıktan sonra yıldızlara ve sonrasında da kendi kitabına bu kadar ters düşecek deliller bıraktığı için Tanrı’nıza savaş açmalısınız.

Araştırmalarıma jeoloji ile devam ettim. Ama öyle çok derinlemesine değil, sadece doğa olaylarının nasıl oluştuğunu anlamaya yetecek kadar. Ateşin ve suyun hareketini, adaların ve kıtaların oluşmasını, volkanların ve kayaçların yapılarını, denizleri, nehirleri, buzulları ve resifleri tanıdım. Ama öyle çok derinlemesine değil, sadece alttaki kayaların üzerine bastığım çimenlerden milyonlarca yıl daha yaşlı olduğunu öğrenecek kadar. Rüzgârın, suyun ve ateşin gerçek doğası hakkında ‘ilhamla yazılan kitapta’ hiçbir bilgi olmadığını anlayacak kadar.

Yine burada söylemem gerekir ki din adamları lütfen bana değil yerbilimcilere saldırsınlar ve onların bulduğu gerçekleri reddetsinler. İnkârcı denizleri ve kâfir kayaçları lanetlesinler.

Daha sonra biyoloji üzerine okumaya başladım. Ama öyle çok derinlemesine değil, milyonlarca yıllık kayaçlar gibi milyonlarca yıllık canlıların da var olduğunu, Âdem ve Havva’nın dünyaya düşüşünden çok önce soyu tükenen hayvan kemiklerinin bulunduğunu öğrenecek kadar.

Sonrasında bu ‘ilhamla yazılan’ kitabın doğru olmadığına, milyonlarca insanın aldatıldığına, insanın kökeni hakkında sunulan açıklamanın yalan olduğuna emin oldum. Eski Ahit’in; tamamen kafası karışık bilgisiz bir adam tarafından yazılmış, gerçeklerle yalanların, şefkatle gaddarlığın, felsefeyle akılsızlığın, şiirler ve beylik söylemlerle karıştırıldığı, kimi zaman coşkulu, kimi zaman nefret dolu yakarışlar içinde ortaya atılan delice kehanetler, saplantılar ve kaotik hayallerden ibaret olduğunu hissettim.

Elbette din adamları bilimciler tarafından bulunan kanıtların kendi hikâyelerini desteklediğini iddia ettiler. Bulunan kanıtların inancımızı test ettiğini ya da şeytan icadı olduğunu söylediler.

Jeologlara yaratılış anlatımında geçen ‘gün’lerin daha uzun zaman dilimlerini ifade ettiğini, büyük tufanın ise aslında yerel bir tufan olduğunu söylediler. Astronomlara güneş ve ayla ilgili anlatımların mecaz tanımlar olduğunu söylediler.

Eski Ahit’te bulunan ve karşı çıkılmayan köleliği, çokeşliliği veya şiddeti maruz göstermek için ise o zamanlarda yaşayan insanların düzeyinden ve önyargılarından dem vurdular.

Her durumda ruhban sınıfı kendini çürüten kanıtları başından savmak ve imanını korumak için türlü üçkâğıtlar dener.

Sırasıyla gidersek; ilk olarak bilimin sunduğu gerçeği inkâr ederler – sonrasında onu küçümserler – sonrasında yeni gerçekle uyum sağlarlar – en son olarak da aslında hiç inkâr etmediklerini söylerler. Kutsal kitabı, yeni gerçekle uyumlu olacak şekilde yorumlamaya başlarlar.

Başta iddianın gerçek olamayacağını, aksi durumda dinin çökeceğini söylerler. Sonda ise yeni gerçeklerin dinle tam uyumlu olduğunu söylerler.

Hileyle kurtulamayacakları her şeyi yutarlar, yutamadıkları her şeyden hileyle kurtulmaya çalışırlar.

Ben Eski Ahit’e hataları, saçmalıkları ve caniliğinden dolayı itibar etmiyorum. Yeni Ahit’e ise bilimsel çelişkileri, dini mucizeleri, İsa ve havarilerinin insan ve hayvan bedeninden şeytan çıkarmış olmaları sebebiyle itibar etmiyorum.

Evet, tek başına bu sonuncusu bile yeterli. Biliyoruz ki, yani gerçekten bildiğimiz bir şey varsa, şeytan diye bir şeyin gerçek olmadığıdır ve İsa asla şeytan çıkarmamıştır ve eğer gerçekten bunu yapmaya çalıştıysa ya sahtekârdır ya da delidir.

Böyle iddialara inanacak kadar saf olmamı bekleyen ve hiç bitmeyen işkenceyi yücelten bir kitaba itibar etmiyorum.

İlgim zamanla diğer dinlere, kutsal kitaplara ve Hindistan, Mısır, İran gibi yerlerdeki diğer inanç ve törenlere yöneldi.

Tüm dinlerin benzer yapıları olduğu sonucuna vardım – insanların taparak, dua ederek ve kurban vererek iletişim kurabildiği doğaüstü bir güce olan inanç.

Tüm dinlerin temelde doğanın yanlış algılanmasına dayandığını – o insanların dinlerinin aynı zamanda o insanların bilimi olduğunu; dünyayı, yaşamı ve ölümü, geçmişi ve geleceği açıklamaya çalıştıklarını gördüm.

Tüm dinlerin birbirine benzediğini, aynı ağacın dalları olduğuna karar verdim.

Afrikalılar tüm kalpleriyle taştan bir heykele nasıl tapıyorlarsa aslında cüppeli bir papaz da aynı coşkuyla kendi Tanrı’sına yakarıyor. Aynı batıl inanç onları diz çöktürüyor, gözlerini perdeliyor. Aynı şeyleri istiyorlar ve istedikleri şeyin imkânsız olduğu hakkında en ufak bir fikirleri bile yok.

İlk organize dinin güneşe tapma olabileceği bana mümkün görünüyor. ‘Gök Tanrı’, ‘Tepeden İzleyen’, ‘Yaşamın Kaynağı’… Ayrıca ‘Güneş’ her gün karanlıkla yani insanın baş düşmanı olan kötülükle de savaşıyor.

Tarihte çok sayıda güneş tanrısı oldu ve antik dinlerde en büyük tanrı olarak yer buldu. Pek çok toplumda, pek çok değişik toprakta tapıldı.

Apollo bir güneş tanrısıydı, ‘Gece’ ile savaşırdı. Baldur bir güneş tanrısıydı, ‘Şafak’ ile aşk yaşardı. Chrishna, Hercules, Osiris, Bacchus, Mithra, Hermes, Buddha, Quetzalcoatl, Prometheus, Zoroaster, Perseus, Cadom, Lao-tsze, Fo-hi, Horus ve Rameses hepsi güneş tanrılarıydı.

Tüm bu tanrıların babaları da Tanrı’ydı, anneleri ise bakireydi. Doğumları yıldızların hareketleriyle müjdelenirdi. Mağara içi, ağaç altı gibi gösterişsiz yerlerde kış gündönümünde doğarlar, bebekken titanlar tarafından öldürülmeye çalışılırlardı. Kırk gün oruç tutar, ibret verici hikâyeler anlatır, mucizeler gerçekleştirirlerdi ve ölümden sonra da tekrar dirilirlerdi.

Yani kısaca bu tanrıların hikâyeleri İsa’ya benzerdi.

Bu bir tesadüf ya da kaza değil çünkü İsa sadece eski bir özgeçmişe koyulan yeni bir isim. O yaşamış bir insan değil bir mit, bir efsane.

Daha sonra gördüm ki sadece İsa’nın hayat hikâyesi değil, pek çok dini sembolü ve dinsel töreni de geçmişten almışız. Hıristiyanlıkta yeni hiçbir şey yok.

Haç işareti bin yıllar öncesine dayanıyor ve ölümsüzlüğün simgesi. Vaftiz sadece Hıristiyanlıktan değil Yahudilikten de eski. Hintliler, Mısırlar, Yunanlar ve Romalılar, Katoliklerden çok daha önce kutsal suya sahiplerdi. İsa’nın son akşam yemeği Paganlardan alıntı. Teslis inancı Mısırlılarda da var, onlar Osiris, Isis ve Horus’a, Baba oğul ve kutsal ruhtan binlerce yıl önce tapıyorlardı.

Yaşam Ağacı, Âdem ile Havva’dan çok önce Hindistan, Çin ve Aztekler’de varmış.

Başka kavimlerin de kutsal kitapları olmuş. Cennetten dünyaya düşme, kefaret, kurtuluş kavramları çok daha eskilere dayanıyor.

Kutsal hakikatimiz esasen yeni ve orijinal hiçbir şey içermiyor, hepsi alıntılar ve yamalardan oluşuyor.

Tüm dinlerin benzer hikâyeler ve çeşitlemelerden oluştuğuna kanaat getirdikten sonra da hepsinin insan yapımı olduğu sonucuna vardım.

Din adamları her zaman Tanrı’nın tüm canlıların yaratıcısı olduğunu, birbirinden farklı türlerde, renklerde ve boylarda bütün canlıların onun isteği ve arzusu ile bulundukları halde yaratıldığını söylerler. Kimilerine saldırı kabiliyeti, kimilerine savunma kabiliyeti, yüzgeç, kanat ya da bacak vererek uygun biçimde yarattığını belirtirler.

İnsanın ise hayvanlardan farklı olarak daha özel bir şekilde yaratıldığını söylerler.

Aklı başında insanlar, bilhassa dini önyargılardan uzak olanlar, doğayı incelerler ve gerçekleri ararlar. Bitkileri ve hayvanları, fosilleri incelerler, kas ve kemik yapılarına bakarlar, hava şartları ve çevrenin etkisiyle türlerde şaşırtıcı değişimler yaşandığını görürler.

Alexander von Humboldt önemli fikirler içeren çalışmalarını yayınladığında, yaptığı parlak genellemeler ile doğada bir bütünlük bulunduğu sonucuna varmıştı. Yaşayan, büyüyen, nefes alan veya düşünen her şey aslında aynı ailenin üyeleriydi.

Charles Darwin, ‘Türlerin Kökeni’nde doğal seçilim süreciyle, bitki ve hayvan yaşamı hakkında merak edilenlere bir açıklama getirmiş ve aydınlanma sağlamıştı.

Aslında benzeri düşünceler pek çokları tarafından kestiriliyordu, ancak Darwin özenle ve sabırla yaptığı çalışmalarla bu kestirimlere somut kanıtlar getirdi. Bu yönüyle Darwin belki de en keskin gözlemci ve doğa bilimcisiydi.

Teolojik görüş ise artık daha küçük ve bayağı görünmekteydi.

Herbert Spencer evrim teorisini yeni ve sayısız fikirle güçlendirmiş, bir filozof ve düşünür gözüyle ilham kaynağı olmuştu.

Thomas Henry Huxley de Darwin’in tarafındaydı. Hiç kimsenin bu kadar keskin kılıcı ve sağlam bir zırhı yoktu. Zekâ, çalışkanlık, yetenek ve düşüncelerini ifade edecek cesareti vardı. Gerçeğe bağlıydı, önyargısız ve korkusuzca tüm dünyadaki din adamları ve onlarla söz birliği eden bazı bilim adamlarına meydan okudu. Yaşamın ayak izlerini en basitinden en karmaşığına kadar takip etti.

Teoloji hiç olmadığı kadar gülünç durumdaydı.

Ernst Haeckel en basit organizmadan – insana kadar tüm canlıların gelişimini incelemiş, bu esnada hiçbir dış müdahale olmadığını, gelişimin tüm evrelerinin doğal olduğunu göstermişti.

Bunlar gibi pek çok büyük insanın çalışmalarını inceledikten sonra ‘özel yaratılma’ inancının doğru olmadığına ve din adamlarının yanıldığına karar verdim.

Âdem ile Havva’nın cennet bahçesi silikleşmeye başladı, teoloji bir efsaneye dönüştü.

Doğaya baktığımda iyilik-kötülük, akıl-akılsızlık, merhamet-zulüm, sevecenlik-umursamazlık, tasarruf-savurganlık gibi zıtlıkları bir arada görüyorum. Başarılı sonuç vermemiş tasarımlar görüyorum.

Birbirlerini yesinler diye yaratılmış hayvanlar bana zalimce geliyor.

Dişler ve gagalar, pençeler ve kıskaçlar, paramparça edilen hayvanlar beni korkutuyor. Aralıksız devam eden bir savaştan daha kötü ne olabilir? Her köşede can almak için bekleyen bir başka canlı var.

Ölüm evrensel. Her yerde acı, hastalık ve ölüm var. Ölüm her zaman saçların beyazlamasını beklemiyor, ufak çocukları annelerinden, anneleri de çocuklarından ayırabiliyor.

Hıristiyanlar bunu nasıl açıklarlar?

Hayatın güzel olduğunu biliyorum. Güneş ışığını ve yağmuru biliyorum. Ama depremi ve seli de biliyorum. Sağlığı ve sevgiyi unutmuyorum ama hastalık ve düşmanlık nedir? Tüm bunları sınırsız güce sahip iyi bir Tanrı ile örtüştüremiyorum.

Din adamlarına göreyse kötülükler bizim yararımızadır. Bu günahkâr ve acı dolu dünyada yaşayarak kendi kişiliğimizi oluştururuz. Peki öyleyse küçük çocuklar annelerinin kollarından neden ölüyor?

Hayvanların kendilerini düşmanlarından korumak için sivri dişleri olduğu söyleniyor. Peki Tanrı hayvanlar arası düşmanlığı neden yaratmış? Gergedana boynuz veren Tanrı suaygırını neden hor görmüş? Kartalı, doğanı, akbabayı üstün özelliklerle donatan Tanrı, onlara av olan hayvanları neden es geçmiş?

Eğer insanı Tanrı yarattıysa, eğer hepimizin babasıysa, o zaman suçluları, sapıkları, psikopatları, manyakları neden yaratmış?

Bir köle Tanrıya şükretmeli midir? Çocuğu sakat doğan bir anne Tanrıya şükretmeli midir?

Eğer Tanrı rüzgâra, yağmura ve yıldırıma hükmediyorsa; kasırgalar, su baskınları, kuraklıklar ve öldüren yıldırımlar için ona hesap nasıl soracağız?

Diyelim ki ülkedeki tüm hava durumunu kontrol edecek gücü bir tek adama veriyoruz. Ve bu adam bazı şehirleri kasırgalarla yok ederken, bazı şehirleri de kuraklıktan yakıyor. Ne yaparız? Tepemiz atmaz mı?

Kendi gücünü dostlarını korumak için kullanmayan biri hakkında ne düşünürüz? Hıristiyanlar ölürken, taptıkları Tanrı neredeydi?

Bunun cevabını verecek kadar usta biri var mıdır?

Engelleyebilecek gücü varken, masumların hapsedilmesini, zindanlarda çürüyerek can vermesini kim izler?

Eğer dünyayı Tanrı yönetiyorsa, temiz kalpliler neden koruma altında değil? Neden adaletsizlik var?

Bunların cevabını kim verebilir?

Aklı başında birinin buna vereceği cevap ancak ‘bilmiyorum’ olabilir.

Eğer varsa şu Tanrı bilinçli biri olmalıdır. Ama sonsuz bir güç nasıl bir şeydir? Tanrı düşünemez. Çünkü zaten tüm sonuçları bildiğinden bir sonuca varmak için düşünmesi gerekmez. Geleceği bildiği için de hiçbir korkusu, umudu ya da duygusu olamaz. Her şeye zaten sahip olduğundan dolayı yeni bir şey isteyemez. Bu şekilde düşünülürse aslında sonsuz sakinlikte ve hareketsizlikte kalmak durumundadır.

Bu da dört köşeli bir üçgen ya da çapı olmayan bir daire kadar imkânsızdır.

Yine de Tanrıyı sevmek gibi bir görevimiz olduğu söylenir. Bilinmeyen ve tasavvur edilemeyeni nasıl sevebiliriz? Herhangi birini sevmek gibi bir görevimiz olabilir mi? Bir resmi beğenmek, bir şiirden etkilenmek veya bir melodiden hoşlanmak zorunda mıyız? Hayranlık kontrol edilemez. Zevkler iradenin denetimi altında değildir. Sevgi bir çiçekten yükselen güzel koku gibi kalbimizden kendiliğinden yükselmelidir.

Binyıllarca kadınlar ve erkekler tanrılarını sevmeye ve ondan yardım istemeye çalıştılar.

Güneşe ya da taştan heykellere tapanlar şu anda gözümün önüne geliyor. Görünmeyen güçler için kan dökenleri, kurban verenleri görebiliyorum. Doğal olayların doğaüstü işaretler olarak değerlendirildiğini, kaçık peygamberlerin kutsal kitaplarındaki masalları, çeşitli efsanelerin dilden-dile ve nesilden-nesile aktarıldığını görebiliyorum. Yunanların Zeus heykeli yaptığını, Romalıların yüzlerce farklı tanrı önünde diz çöktüklerini, Mısırlıların Osiris ve Isis’e selam durduklarını, Hinduların Brahma’ya taptığını görebiliyorum. Tüm güçlerini ve mallarını daha büyük ve görkemli dev ibadethaneler için harcadıklarını görüyorum. Acımasızca dünyayı nefretle, savaşla ve ölümle doldurduklarını görüyorum. Yok olan uluslar ve kaybolan tanrılar görüyorum. Tüm görkemli tapınakların ve edilen duaların sonuç vermediğini görüyorum.

Sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bu dünyayı kontrol eden ve her olayın arkasında duran bir doğaüstü güç var mı?

Açık söylemek gerekirse bilmiyorum – ama inanmıyorum da. Doğalın ve olağanın dışında, dualara yanıt veren, tapınma ile ikna edilebilecek, insanları umursayan bir üst güç yok.

Sınırsız sayıda koluyla tabiatın her şeyi kucakladığını, tüm olayların arkasında sayısız ama doğal nedenler bulunduğunu ve olmaya devam edeceğine inanıyorum.

İnsan kendi kendini kollamalıdır. Bulutların üzerindeki hayali babalara veya doğaüstü güçlere bel bağlamamalıdır. Aklını kullanarak, kendine engel olan doğal sebepleri bulmalı ve onları lehine çevirmelidir.

Bir Tanrı var mı?

Bilmiyorum.

İnsan ölümsüz olabilir mi?

Bilmiyorum.

Bildiğim şey ise; umut ya da korkunun, inanç ya da inkârın var olanı değiştirmeyeceği. Her şey olduğu gibi ve gelecekte de olması gerektiği gibi olacak. Bekleyelim ve görelim.

Evrenin doğal olduğunu anladığımda, yani içime işleyen tüm o hayaletler, tanrılar ve efsaneler toz olup dağıldıktan sonra özgürlüğü hissettim. Artık uşak, kul ya da köle değildim. Ne bu dünyada ne de sonsuz uzayda bir efendim yoktu. Düşünmekte, konuşmakta ve yaşamakta özgürdüm. Tüm yeteneklerimi ve zekâmı kullanmakta, istediğim gibi hayal kurmakta, kendi adıma kararlar vermekte, tüm boş inançları ve sözde kutsalları reddetmekte, rahiplerden ve din adamlarından, geceleri gelen kanatlı canavarlardan, şeytanlardan ve kutsal ruhlardan özgürdüm. Hayatımda ilk defa özgürdüm. Dünyaya karşı dimdik ve korkusuzca durdum.

Sonra tüm kalbimle; ellerimdeki ve aklımdaki kelepçeleri çıkarmama yardımcı olan büyük düşünürlere teşekkür ettim. Yaşadıkları dönemde düşünceleri sebebiyle aşağılanan, ama insanoğlunun özgürlüğe kavuşmasına neden olan tüm cesur bilgelere teşekkür ettim. Ve onların taşıdığı meşaleyi alarak daha da yukarı kaldırmayı, hala karanlık kalan yerleri de fethetmeyi kendime görev bildim.

Kendimize doğruları söyleyelim, gerçekten bildiğimiz doğruları söyleyelim ve her şeyden önce dürüstlüğümüzü koruyalım.

Eğer tanrılar varsa biz onlara yardım edemeyiz. Ama kendi kendimize yardım edebiliriz. Tasavvur edilemez olanı sevemeyiz, ama eşimizi, ailemizi, dostlarımızı sevebiliriz.

Ufkumuzun ardında ne olduğu sorulduğunda, bilmediğimizi söyleyebilmeliyiz. Sadece gerçekten bildiklerimizi söyleyecek özgürlüğe sahip olmaktan mutluluk duymalıyız. Batıl inancı, cahilliği, korkuyu ve ürkütücü her şeyi zihnimizden atabiliriz. Uygarlaşabiliriz. Hayatlarımızı insanca, sevgiyle, coşkuyla, sevecen bir iklimde yaşayabiliriz

(Kaynak: http://www.agnostik.org/12323-neden-agnostik-oldum.html)

.

IX – Turan Dursun’u İslam’dan Kopartan başlıca Deneyimleri

Diyanette müftü olabilmek için ilk okulu dışarıdan bitirdi , İlk olarak köy imamlığı yaptı. İstanbul Çarşamba’da Üçbaş ve İsmailağa medreselerinde hocalık yaptı. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas’ta müftülük yaptı ve şeriatın katı kurallarına ters davranışları nedeniyle İslamcı çevrelerde yadırgandı. Müftülüğü sırasında bu nedenlerle sürgünleri oldu. 60′lı yıllarda aydın müftü olarak kamuoyunda yankılar getirdi. Kendi deyişiyle İslam’a olan inancını yitirdikten sonra 1965 yılında müftülüğü bıraktı.


Turan Dursun’u, neredeyse ömrünü adadığı İslam’dan uzaklaştıran baş neden, aklının imanına üstün gelmesidir. Ömrünü İslamla içi içe geçiren bir insanın bunu başarmasının ne kadar zor olduğunu tahmin etmek güç değildir. Onu böylesine büyük kılan belki de en önemli şey budur.

Turan Dursun’u İslam’dan kopartan başlıca deneyimlerini ise şöyle sıralayabiliriz:

1) İnsanlık tarihinin bilinen en eski efsanesi olan Gılgamış Destanı’nı okuduktan sonra, Tevrat’a ve ondan sonra da Kuran’a geçen Nuh Tufanı efsanesinin kökeninin çoktanrılı ilkel Sümer Uygarlığı olduğuna kanaat getirmiştir.

2) İncil ve Tevrat’ı okuduktan sonra, Kuran’daki pek çok ayetin bu kitaplardan kopya edildiğine kanaat etmiştir.

3) Sinop’daki görevi sırasında marksist bir öğretmenden edindiği kitaplar sayesinde Tarihi Materyalizm ve Diyalektik Materyalizm Felsefesi ile tanışmış, ancak komünist olmasa bile bu felsefelerden etkilenmiştir.

4) Barış ve özgürlükleri önceleyen düşünce tarzı nedeniyle hiç bir zaman bağnaz İslami kesimlerin yoluna girmemiştir.

5) Kuran’daki gerek akıl dışı ayetleri, gerekse de birbiriyle çelişkili ayetleri, gerçekliğe olan aşkı imanından üstün geldiği için görebilmiştir.

Turan Dursun, Diyanet’deki görevinden ayrıldıktan sonra 1966 yılında TRT’de dini içerikli programlarda görevi aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra gene TRT’de prodüktör olarak “Başlangıcından Bu Yana İnsanlık”, “Vergi Programı”, “Akşama Doğru” gibi programlar yaptı.

TRT’den emekli olduktan sonra “Kur’an Ansiklopedisi”ni 1987 yılında bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000′e Doğru Dergisi’nde yazı yazmaya başladı. Bu sitede yer alan pek çok yazısını da bu dergide yazdı,bu yazıları nedeniyle İslami çevrelerden çok büyük tepki aldı. Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk gibi pek çok İslamcıyı kalemiyle yanıtlamasını bildi. Hiç biri o hayatta iken karşısına çıkamadılar.

Böylesine kuşatılmış bir durumda onun çevresinde çok az sayıda destekçisi vardı. İlhan Arsel ve kitaplarını yayımlamayı kabul eden Doğu Perinçek bunlardandı (Turan Dursun yazdığı yazıları kitap haline getirmek için pek çok yayınevini dolaştığını, yayınevlerinin böyle bir kitap yayınlamaya cesaret edemedikleri için teklifini kabul etmediklerini söylemiştir.)

Turan Dursun yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğini bilmiyor muydu? Bu soruya yanıt olarak Hasan Yalçın’a şunları söylemişti: “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” Turan Dursun bir aydınlanma savaşçısı olarak yanıtladı soruyu. Ve o anda ölümü yendi,ölümün ötesine geçti,ölüm Turan Dursun’u daha da büyüttü. Yazdıklarının uğruna yaşamını feda etmiş olmasının büyüsüyle daha çekici hale geldi. Adı, ölümsüz aydınlanma kurbanları arasına yazıldı.

Turan Dursun’un kitapları, onun ölümünden sonra yayınlanabildi. İlk kitabı, ölümünden iki ay sonra yayınlanan “Din Bu 1″ adlı kitabı idi.

“Ölürsem,

O zaman anlarsın.

Ölünce biri,

Pazar, kışın,

İki yüz olur hemen yüzler Hemen!

Dersin, neymiş meğer!

Ben de ölürsem eğer

Ey aydın cemaat!

Lütfen öldürme beni,

Lütfen!”

(Turan Dursun)


CİNAYETİ VE DAVASI

Turan Dursun, 4 eylül 1990 tarihinde İstanbul-Koşuyolu’ndaki evinin yakınlarında teröristler tarafından tabancayla vurularak öldürüldü. Oysa onun kalemi ve kitapları dışında hiç bir silahı yoktu. Öldürüldüğü günün ertesinde İran radyolarından sevinç çığlıkları yükseldi. Türkiye’deki İslam savunucuları da rahat bir nefes aldı.

Öldürüldüğünde yetişkin üç çocuk babası idi. Cinayet sonrasında Turan Dursun’un evinde kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise “Kutsal Terör Hizbullah” kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun’a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir “mesaj” olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, evde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlar yer almadı.

Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM’ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM’de iki ayrı dava görülmeye başladı.

Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap’ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM’de yargılanmaya başladı.

Oğlu Abit Dursun, Turan Dursun cinayeti soruşturmasında aksayan önemli noktaları özetlerken insan bir kere daha hayretler içine düşüyor:

 

  • 4 Eylül 1990′da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti.”

23 temmuz 2000′de İstanbul 3 nolu DGM’de Turan Dursun ve Çetin Emeç davalarından yargılanan İrfan Çağırıcı önce 7.5 yıla daha sonra ise “Anayasal düzeni silah zoru ile değiştirmeye kalkışmak” suçundan idam cezasına çarptırıldı.

Sanıklardan Ekrem Baytap, Tamer Aslan, Mehmet Ali Şeker ve Cengiz Sarıkaya hakkında aynı suçtan dolayı ömür boyu hapis cezası verildi. İrfan Çağırıcı’nın kardeşi Rıdvan Çağırıcı ve avukat Hüsnü Yazgan’ın da aralarında bulunduğu 12 sanık örgüt üyeliği suçundan 3 yıl 9 ay ila 12 yıl 6 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar.

6 mart 2002′de Yargıtay 9. Ceza Dairesi, İrfan Çağırıcı hakkındaki kararı onadı.

http://www.turandursun.com/turan-dursun/taniyalim-116

.

X – İslam ve Dinler Hakkında Eleştiri

Çeşitli dini çelişkiler

“Bu makale sitemiz üyelerinden Mete62′nin bazı yorumlarından derlemedir.

Yoksa tüm dini çelişkileri yazmaya ne site yeter ne de okumaya ömrünüz yeter :)

Edebiyatçı Allah
Allah, Kuran’ı bir edebi şaheser, tek ayeti bile taklit edilemeyecek, benzeri yazılamayacak kadar olağanüstü olarak yaratmış; öyle ki şairler onu okuyunca şiirlerini Kabe duvarlarından indirmişlerdir(?)(1) Yani, Kuran’ın bizatihi kendisi bir mucizedir.

Bu tezden çıkan sonuç, Allahın, kendini ve dinini insanlara (Aslında Kureyş kabilesi ve komşu kabilelere) kabul ettirmek için mucizevi kelimeler, cümleler içeren bir kitap indirme karar ve tatbikatıdır.

Arapların, Kuran’ın indirildiği dönemde, salt bu mucizesi sayesinde Müslüman olduklarını ve Kuran’ın her alanda kendilerine yol gösterici olduğunu varsayalım (Sözkonusu dönem, her ne kadar mitleştirilse de, anlatıldığı/yazıldığı gibi asrı saadet olmadığı bizzat Kuran’dan, açıkça veya satır aralarından öğrenilebilir!). Ancak peygamberlerinin ölümünden hemen ardından Müslümanlar birbirlerini boğazlamışlar, yönetimde Kuran’a (daha doğrusu bugün vaz edilen İslam’a) açıkça aykırı uygulamalar gerçekleştirmişler, sayısız hadis ve masal uydurmuşlar, koca koca alimler bunlarıyutmuşlarenteresan mezhepler türemiş…

Hülasa, Kuran (ve de peygamberi ve dahi eşleri ve sahabe), öyle çokça yazıldığı gibi aşkın bir sistem ortaya koyamamıştır (Ama, İslam’ın, Arap fetihlerinde, kıyımlarında itici güç olduğu aşikardır; ve tabii yeni coğrafyalarda, yeni halklarla karşılaşıp yeni sentezlerle, bir dönem yüksek bir medeniyet inşa ettiği de…).

Ne derece bir şaheser olduğu hakkında yorum yapamam; çünkü ne Arapça’yı ve ne o dönem Arapça’sını biliyorum. Ancak, soru sorabilirim:

Allah, Kuran’ı mucizevi sözlerle yazmış ve o sayede insanlar (Araplar) Müslüman olmuş! Tamam da (Gerçi tam olarak tamam değil; zira Hıristiyan Araplar da olmuş ve hala varlar!), yukarıdaki olgular, elbette başka sayısız husus bir tarafa, Allah, yüzyıllar, binyıllar boyunca, tüm milletler tarafından anlaşılacak açıklıkta, net, insanları/Müslümanları birbirine düşürmeyecek bir kitap yazamaz mıydı?!

Elbette ki, insan/insanlar bütün çağlara hitap edebilecek bir kitap yazamazlar; çünkü bilgi kapasiteleri ve sosyolojik değişim buna engeldir. Ama yazarAllah ise, edebiyata/Arap diline meraklı bir yaratıcı sıfatıyla, yine mucize niteliğini haiz, fakat kafa karıştıran ayetleri olmayan, çağlarüstü bir kitap indiremez miydi?!

Teknik olarak mümkün değil! Çünkü, toplum gibi dil de sürekli gelişen bir şeydir;Tanrının bir kitabı olamayacağı Tanrının yarattığı toplumsal, dilsel vs. gelişime aykırıdır!(2) İkincisi bir vakıa ise, ki öyledir, Tanrı yoktur!

(1) Kuran’daki hepiniz toplanın, benzer bir ayet/sure yazabilecek misinizmealindeki ayetler ve şiirleri duvardan indirme iddiası ile Kuran ve Müslümanlar,Allahın sözleriyle insanın sözlerini yarıştırma garabetine düşegelmektedirler.

(2) Tanrı’nın, sosyolojik gelişmelerin (ve/veya fizik yasalarının) doğal sürecinde ilerlemesine izin verdiğini, bunu irade buyurduğunu ifade etmişti bir konuşmacı. Kutsal kitaplara göre, kimi peygamberlere yüzlerce yıllık ömürler verildiği bilinmese çarpıcı bir tez olabilirdi! (Bu ömür süreleri nereden, nasıl temayüz etmiştir; Sümer ve eski Hami-Sami (Babil, Asur, Akad…) masalları mıdır; yoksa Yahudi din adamlarının tarihlerini daha da eskiye götürebilmek uğruna ortaya attıkları bir yalan mıdır?)

Not1. M. Utkucu Kuran Okumaları kitabında, ilahi kitaplarda (özelde Kuran’da) belirsiz ifadeler ve birden çok anlamı olan kelimeler nedeniyle, Tanrı filolog mu, diye sorar! Ayet yorumlarına bakıldığında, cevap evet’tir!..

Not2. 7. yüzyıl Arapça’sı uzmanı bir Arap’ın Kuran’ı dil ve edebiyat açısından değerlendirişini dinlemek isterdim. Nesnel bir analiz yapacak dilbilimci bir Arap yok mudur? Vardır elbette. Ama hiç görünmez!

Not3. Birbirine yakın tarihlerde yazılmıştır Orhun abideleri ve Kuran. Bir dil bilimci olsaydım Türkçe’nin gelişimini, çeşitlenmesini Orhun abidelerinden itibaren ele alıp araştırmak isterdim. Arap olsaydım Kuran’ı dilbilimsel vs. olarak incelemek entelektüel bir çalısma olurdu. Diyecegim, 7. yüzyil Arapça’sinin yazılı oldugu bir metin elbette Araplar ve Arapologlarca degerlidir. Ama sadece o kadar!

KADER

Ortadoğu’da yaratılan Tanrı’nın/Tanrıların niteliği, bilmek üzerinedir. Her şeyi bilir. Geleceği de şüphesiz. Böyle olmasa Tanrılığı manasızlaşır… Aynı zamanda, yarattığı insandan hesap sorar. Bu da zorunludur; çünkü ondan kulluk beklemektedir… Böylekurulmuş Tanrı tasavvurundan ve Tanrı-insan ilişkisi muvacehesinden, mecburenkader paradigması ortaya çıkar… İnananlar, binyıllardır, çözümsüz bir sorunu çözmeye çalışmıyorlar; daha da ötesi, olmayan, yaratılan, hayali bir sorunu çözmek uğruna boşuna uğraşıyorlar!

TİK’in (Tevrat, İncil, Kuran) TANRI TASAVVURLARI

Tevrat Hami/Sami-Yahudi, İncil Yahudi-Yunan ve Kuran Yahudi-Arap kültürünün ürünleri. Dolayısıyla üç dinin vaz ettiği Tanrı tasavvurları farklıdır. Tek tanrılı dinlertanımı doğrudur; ancak o tekaynı anlamına gelmemektedir.

EVRİM TEORİSİ

Tanrı’ya ve/veya dinlere inanmayan pek çok insan, inanmama gerekçelerini, genelde yüzeysel olarak bildikleri Evrim Teorisi’ne bağlama çabasındadırlar. Ben şöyle düşünüyorum: Bir yaratıcı olsaydı, bunun TİK’in tanrıları olamayacağını söylemem için Evrim Teorisi’ne ihtiyacım yoktur; TİK yeterlidir! Eğer o teoriden medet ararsam, TİK’de bilgi/bilim, şifre/sır, hikmet olduğuna inanan dindarlar ile aynı kulvarda bulunuyorum demektir.

KURAN’IN MEYDAN OKUMASI:

Kuran, onun Allahtan geldiğine inanmayanlara, hepiniz toplanıp Kuran’daki bir sureye benzer bir sure (başka bir ayette ise ayet) getirin; yazamazsınız, diyerek meydan okuyor… Valla ben yazamam; çünkü aklıma, dilime, üslubuma, dünya ve evren bilgime, ahlakıma aykırı bir iş yapmış olurum öyle bir şey denemekle!.. Şu da var ki, her kitap bölümü, paragrafı ve şiirler biriciktir; taklidi mümkün değildir. En iptidai cümleler içerse de! Ayrıca, neye göre taklit, benzerlik?! Dil, bir cisim değil ki!..

SENARYOLAR ve KUTSAL KİTAPLAR

Bütün diğer özellikleri mükemmel, ancak senaryosu sorunlu bir film ödül alamaz (Tom Hanks’in başrolünü oynadığı Green Road/Yeşil Yol filmi, senaryosundaki hata yüzünden Oscar’ı kaçırmıştı.)… Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarına ve kutsal addedilen diğer metinlerine bir de senaryo telakkisiyle bakalım: Takriben MÖ 600-MS 600’lü yıllara ait olan metinler, o dönemlerde çok az sayıdaki okuma-yazma bilenlerinin marifetidir!Sözlerin, sözel kültür ürünlerinin (efsane, masal vs.) ve yaşanmış olayların ve/veya hayali insanların ve olayların bir araya getirilmesi, kurgulanması neticesinde ortaya çıkmışlardır… Yazarların nitelikleri ve yazdıklarını denetleyecek, sorgulayacak insanların bulunmaması, keza metinlerin kaleme alınmasının yıllar, onyıllar, hatta bazıları için yüzyıllar boyunca sürmesi yüzünden senaristlerin değişmesi ve dahi metinlere siyasi müdahaleler yapılması neticesinde, ancak içler acısı senaryoları haiz kutsal metinler ortaya çıkabilmiştir… Bunların, bugün değil senaryo ödülü alabilmesi, yarışmaya alınmaları bile sözkonusu olamaz!
Not. Bugünkü bilgimizle ve bakış açımızla kötü dediğimiz metinleri, sonra gelenlerden kimileri iyice karıştırmış, kimileri toparlamaya çalışmış. Doğrusu, bugün de aynısı yapılmaktadır. Fark, tahrifatın metin üzerinde değil yorumda yapılmasıdır!

AKIL, DUYGULAR, ALGILAR ve DİNLER

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran temel özelliğinin, baş parmağını kullanabilmesi, bu sayede alet yapabilmesi ve (belki bağlı olarak) konuşma becerisi geliştirmesi olduğunu savunur kimi bilimciler… İnsanlık, binlerce yıldır, sürekli beyin kapasitesini de geliştiriyor, organize oluyor, sosyal-ekonomik evrimler yaşıyor, uzaya çıkıyor… Fakat değişmeyen şey; insanların pek çok karakter özelliğinin tarım toplumları insanlarından çok farklı olmaması (Sevgi, öfke, kıskançlık, merhamet, intikam…). Ve yine, yeri ve göğü, eski dünya insanlarından farklı algılamıyor (Dünya düz, durağan; güneş, ay, bulutlar üstümüzde dönüyorlar.). Ortadoğu (ve belki Uzakdoğu) dinlerine hala inanılıyor olmasının en önemli nedeni bu ikisi olmalı!

GÖKLER ve EVREN

Muhammed ve Kuran yazarları ve onu derleyenler, elbette kainatı/evreni bilmiyorlardı. Bildikleri sadece göktü/göklerdi. İyi ama, yorumlarda (hatta bazı meallerde) neden kainat/evren sözleri geçiyor?!
Ortadoğu tanrısının/tanrılarının tasavvuru, kutsal kitaplarında değil tabii, ama ilahiyatlarında son birkaç yüzyıldır, dünyanın küre olduğunun, uzay boşluğunda güneşin etrafında döndüğünün ve evrenin keşfiyle yeni bir form almıştır. Din adamlarının yenidünya ve gökler modelinde neler hissettikleri, ne tepki verdikleri, teolojilerini nasıl yeniden yorumladıkları hususlarını merak ederim. Tanrının, tahayyül ettikleriyle kıyaslanmayacak derecede büyük olması karşısında kutsal kitaplarındaki ilkellikküçük şeyler onları şaşırtmış mıdır, mesela?!

ESKİ-YENİ AHİTLER ve MÜSLÜMANLAR

Müslümanların kahir ekseriyeti, kısaca, İncil değiştirilmiştir, okumaya değer değildir diye özetlenecek bir inanç/kabul/düstur ile hareket ettiklerinden, İncil’i okuyup tarihi perspektiften mülahaza etmekten ve İslam/Kuran ile karşılaştırmaktan, neticede, akıllarına gelecek pek çok sorudan (ve cevaplarından) mahrum olarak bir hayat sürüp giderler!) Mesela, Kuran, İncil’den bahseder, İsa’ya indirildiğini söyler. Müslümanlar bunu okurlar, okumasalar da bilirler; ancak, şu soruyu sormazlar: Kuran, o dönemde (MS 7. yüzyıl), çoktan oluşmuş, standart hale getirilmiş İncil’i, yani 4 gospeli ve diğer bölümlerini onaylıyor mu?! Aksini belirtmediğine göre..!.. İnsanlar/müslümanlar İncil okuyarak Hıristiyan olmazlar; başka saikler vardır. Bunu elbette “din patronları” da bilirler. Öyleyse, İncil dağıtılmasına neden şiddetle karşı çıkarlar? Acaba Müslümanların, İncil okurlarsa İslam/Kuran hakkında soru soracaklarından korktukları için mi?!
Not. Müslümanlar, “Tevrat/İncil değiştirilmiştir” hükmünü de irdemelidirler!

DÜŞEN UÇAKTA İMAN

Ucuz bir fıkra, düşmekte olan uçakta Ateist bulamazsınız, babındakilerdir. Bu durumdaimana gelen biri, Ateist değildir, olamaz! Ayrıca, dini açıdan da böyle bir iman kabul edilmez herhalde?!.. Kıyaslamalı olarak baktığımızda da mantıksızdır. Örneğin, ölmekte olan bir Ateistin, son nefesini iman ederek verdiğine dair bir tanıklık mevcut mudur?Palavra hikayeler çoktur; onları hariç tutuyorum!.. Yukarıdaki fıkrayı uyduranlar ve fıkranın ötesinde gerçek olduğuna inananlar; zevklere düşkün, dinle-imanla pek ilgisi olmayan, ama ölüm ve sonrası için korkan ve fakat bunu esprili bir yolla dışa vuran, ve nihayet hayat felsefeleri kendilerininki gibi olmayan, sadece dine uzaklıklarıyla kendilerine benzeyen Ateistlerin (keza Agnostiklerin, dinsizlerin vb.), ölüm ve sonrası için kendileri gibi korktuklarını ve düşündüklerini sananlardır!

KURAN’ı DİNLEMEK ve EZBERLEMEK

Kuran’ı, orijinalinden, Arap ya da değil, herkes için, dinlemenin çok etkileyici olduğu söylenir ve buna inanılır. Etkileyicilik söylemi, en basit ifadelerle, din bezirganları için propaganda, inananlar için avuntudur; gerçeklikle hiç alakası yoktur. Sözlerini anlamadan (hatta sözlerini büyük ölçüde anlayan Arapları da dahil edelim) Kuran’ı dinleyen Müslümanlar, acaba içlerinde huzur, coşku, merhamet, sevgi hissediyorlar mı? Hayır! Bu cevabı teyit için Müslümanları Kuran dinlerken beyinlerini okumaya gerek yoktur; yüzlerini, bakışlarını, vücut hareketlerini izlemek yeterlidir! Varsa, edebi değerinden ve (Kuran’ın yazılmasından yüzyıllar sonra geliştirilen) tilavetinden (belki) etkilenebilmesi için insanların Arap olması ya da bir Arap gibi Arapça bilmesi lazımdır.
Keza, İslam dünyasında yaygın içtihat, Kuran’ın (orijinalinin, Arapça’sının) ezberlenmesinin büyük sevap getirdiğidir. Bu gelenek nasıl oluştu, sözlü kültürün bir uzantısı mı bilmiyorum, ancak sadece ezberlenmesinin ve ezbere okunmasının yüceltilmesinin arkasında biraz da içeriğindeki noksanlıkları kapatmak saikinin yattığı kanaatindeyim.
Not. Müslümanların bu kadar önemsediği iki hususa Kuran’da hiç değinilmemesi… Değinilmemiştir, çünkü onu söyleyenlerin-yazanların-hazır layanların böyle bir derdi olmamıştır!

SEVMEK-KORKMAK

Alevi cemaat önderlerinin ve gelenekçi-cemaat yapıdan kopmuş Sünni Müslümanların klişe bir söylemidir, Allah’tan korkmuyorum, Allah’ı seviyorum! Bu söylem, en hafif deyimiyle, naiftir. Çünkü Kuran, korkutan sayısız ayetle doludur ve sevgiyi önceleyen ayetler pek azdır! (Sevgiyi öne çıkaranların anladıkları, ifade etkileri anlamda bir sevgi ise hiç yoktur!).
Korkutan ayetlerin sebebi ve muhtevası ile ilgili, onları yumuşatan yorumlar, tefsirlerdoyurucu değildir.
Allah, kendisine severek değil, korkarak kulluk eden insanlık istemektedir. Bu çok açıktır. O nedenle ayetleri zorlamaya gerek yoktur.
Müslüman misyonerler de korku anaforunu kullanırlar sürekli: Sen de öleceksin, o zaman göreceksin Allah’ın, ahiretin varlığını, cehennemi! Aslında bir çaresizliğin ifadesi bu. Öte yandan yüzeyselliğin…
Nereden bakılırsa bakılsın, Tanrı projesinin ve inananlarının derinlikleri bu kadardır.Projede sorun var!
Not1. Bir Kuran mealinin dizinine göre, Allah korkusuna dair 26, Allah sevgisine dair ise 9 ayet sayılmış. 1. ye ait ayetlerin hepsinde, açıkça, Allah’tan korkun ifadeleri yer almasına karşılık, 2. ye ilişkin ayetlerde, bir-ikisi hariç sevgiye dair bir kelime bulamadım!
Not2. İnsanlar ilahi addettikleri kitaplarda ve onları referans alan kitaplarda anlatılanlardan korkuyorlar. Oysa, dünyanın güneş sistemi ve evren içindeki yerini, onun hareketlerini, güneşteki reaksiyonları, evrendeki büyüklük ve mesafeleri düşünseler, asıl o zaman korkarlar!

KURAN: AHLAK ve HİDAYET KİTABI(?)

Kimi Müslümanlar Kuran’daki bilimsel ayet yorumlarına ve matematik açıklamalara (şifrelere) karşı çıkarlar. Kuran’ın bir hidayet, ahlak kitabı olduğunu söylerler. Öyle mi acaba? Kuran’da, savundukları tezi destekleyen, yani tutarlı, kapsamlı, ayrıntılı, ilkeleri olan bir ahlak öğretisini vaz eden ayetler manzumesi gösterebilirler mi? Sadece ahlaki değil, hiçbir alanda, yukarıda sözü edilen niteliklere sahip değildir Kuran. Neden? Çünkü böyle bir dertleri olmamıştır söyleyenlerinin ve yazanlarının?!

AVUNTULAR

Züğürt avuntularından ikisi; zihinsel engelli çocukların daha çok zengin çocukları olduğu ve haksız yere bir para veya mal elde edinenlerin başına bir şey geldiğinde, bunun Allahtan geldiği inançlarıdır. Bence hiç de böyle değildir; ikisi de yanılsamadır. Çünkü sözkonusu kişiler göz önündedir. Onlara gıpta edilmekte, onlar kıskanılmakta, onların paralarına ve mallarına tamah edilmektedir. Oysa; kimbilir, belki de, züğürtlerin çocukları arasında zihinsel engelliler daha fazladır ve keza başa gelen belalar daha çok züğürtlere isabet etmektedir!

MUHAMMED SÖZLERİNİ NEDEN YAZDIRMADI?

Bir sahih hadiste, Muhammed’in kendi sözlerinin yazılmasını istemediği, zira bunların Kuran ayetleri ile karıştırılmasından endişe ettiği söylenir.
Kuran’da, müşriklere ve ehli kitaba meydan okunarak, bir surenin/ayetin benzerini hepsi toplansa yazamayacağı vurgulanır.
Yukarıdaki iki veriden (İlkinin doğru olduğunu kabul ediyoruz!) şunları çıkarabiliriz:
- Sahabiler peygamberin (bir insanın) sözlerini Allahın sözlerinden ayırt edemeyecek kadar bilgisizdir!
- Peygamber de olsa, bir insanın sözleri Allahın sözlerine benzeyebilir! Kuran, ondaki ayetler, insan sözleriyle karıştırılmayacak kadar aşkın değildir!
- Muhammed, sözlerini kaydettirmeyerek yüzyıllar boyunca Müslümanların aldatılmasına yol açmış ve vizyonu bulunmadığını göstermiştir.
-Kuran ayetlerinin/surelerinin benzerlerinin insanlar tarafından yazılamayacağını sadeceAllah tespit edebilir!
Çıkarımlar artırılabilir; fakat yukarıdakiler bile abestir. Çünkü önermelerin birincisi uydurmadır; zira, Allah’tan gelen sözleri kitap haline getirmeyi düşündüğü çok kuşkulu bir insanın, kendi sözleri için bunları söylemesi imkansızdır.

İLLÜZYON

Bir tür illüzyon/hipnoz yapılıyor din(ler) konusunda. Hiç olmamış olaylar ve/veya hiç yaşamamış insanlar gerçekmiş gibi, allanıp-pullanıp halklara sunuluyor.
Pek çok genç, yetişkin; dini, parça parça, bir bakıma nabza göre şerbet ile tarif edebileceğimiz yöntemle, sadece verilen ayetlerle (ve hadislerle) bilirler. Oysa o metinler bambaşka amaçlarla söylenmiştir. Bu amaçlar dar kapsamlıdır, basit ilişkilere dayanır, yereldir…
Ancak, öyle bir sunuluyor ki, küresel (hatta evrensel) ve zamanlarüstü sanılarak dinleniyor, iman ediliyor.
Sahtelik, yapaylık yüzyıllar boyunca, şekil değiştirerek, farklı isimlerle sürüp gidiyor. İyi niyetle veya değil, ahlaki olmayan bir işlem yürütülüyor; bir bakıma her insan çıkarı neyi gerektiriyorsa onu yapıyor, her alanda görüldüğü gibi.
Ayrıca, Allah’ın sözü-benim sözüm gibi bir ayrımı aklından geçirmediği, keza döneminin insanlarının da böyle bir meseleleri olmadığı açıktır!Dolayısıyla Muhammed, sözlerini neden yazdırmadı? sorusu yanlış bir sorudur!

TESLİS

Necmettin Erbakan, iki TV konuşmasında duydum, bir râhibin, tanrı kaçtır, suâline, üçtür, İsa, Meryem, Kutsal Ruh, yanıtını vereceğini söyledi. Bu sözleri duyunca Bir kez, bu konuda olmaz ya, hatâ yapılır; unutmuşsa, etrâfı hatırlatmaz mı, çekinirler mi, onlar da mı bilmez? Meryem’in de tanrı olduğunu ‘öğrenerek’ bir yaşımıza daha girdik! diye düşündüm.
Fakat, El Maide sûresinin 116. âyetini okuyunca (Hatırla ki, kıyâmet gününde Allah şöyle buyuracak: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Allah’ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin, diye insanlara sen mi söyledin?’…) Hoca’ya haksızlık ettiğimianladım!
Kuran’da, … üçtür derler, ama… meâlinde âyet/âyetler de vardır, ancak bunların neler olduğunu açıklanmaz… 7. yy’da, artık oluşumunu tamamlanmış Hıristiyanlık hakkında muğlak, hattâ yanlış ifâdeler geçer Kuran’da.
Nihâyetinde, İslâm âlimlerinin ve Müslümanların kafaları karışmıştır ve karışmaktadır.
Not. Zamanın insanları/Arapları da teslisi anlayamamışlar (ki normaldir, çağdaş Hıristiyanlar bile anlamıyor) ve galiba heykeli olduğu için Meryem’i tanrı sanmışlar.

KİTAPLARDAN

-Tevrat’ta, MÖ 12. yüzyıldaki Dorlar (Deniz kavimleri) göçünü ve bunun Ortadoğu topraklarındaki etkilerini anlatan tek bir satır bulunmaz. Mısır’daki Amon tapınağı duvarlarında ise deniz adamlarının bu göçü, devletler yıkışları, Mısır ordusunun bunlarla yaptıkları savaşlar anlatılmıştır.
-Tevrat’ta verilen pek çok ad gibi Davud da bir lakaptı. Bulunan tabletlerde Davidumkelimesi geçer. Bu, komutan veya savaş şefi anlamına gelmektedir. Caesar[Sezar], Çar veya Kayser gibi bir unvanken sonradan ad haline dönüşmüştür.
-İsrail dini Babil sürgününe kadar çok geriydi. Yahudilerin o bölgede öğrendiklerinden biri de Mehdi inancıydı. Bu inanç eski İran dininde, Zerdüştçülükte bulunuyordu. İranlıların, Yahudiliğin son biçimini almasında büyük etkileri sözkonudur. (Musa ve Yahudilik, Hayrettin Örs)
-İsa Mesih’in ise gerçekten yaşayıp yaşamadığı, İncil’deki o sözleri söyleyip söylemediği bile belli değildir. Tersine tüm belgeler onun hiç var olmadığını ve tüm İsa Mesih öyküsünün Kilise Babaları ve Aziz Paul tarafından uydurulduğunu göstermektedir.
-İsa Mesih’in Tanrı’nın oğlu olduğu ve bakireden doğduğu iddiası ise Kilise Babaları’nın uydurdukları koskoca bir yalandan ve ürkütücü bir masaldan öte bir anlam taşımıyordu.
-İsrail’in Tanrı’sı daima Meleği Cebrail aracılığı ile konuşurdu. Tanrı her zaman önce kocalara korkmamalarını söyler, ardından onlara her birinin ayrıcalıklı anlamı olan birad ve oğul müjdelerdi… Ne ki, bakireye görünüp müjdeyi vermek Melek Cebrail için alışılmadık bir durumdu. Belki Melek Cebrail bu nedenle müjdeyi vermeden önce bakire Meryem’e korkmamasını söylemiştir! (Yoksul Tanrı, Tyanalı Apollonius, Aytunç Altındal)

RÜYALAR

-Yüzyıllardır toplumlara din diye sunulan pek çok konu, kitaplara, zihinlere din ulularının düşleri yoluyla girmiştir. Çünkü, Ortadoğu kaynaklı üç büyük dinin de temel karakteristiklerinden biri rüyalardır; rüyalardaki görümlerdir, işaretlerdir, bilgilerdir. (Vahiy’in peygamber dışındaki mübarek insanlara da geldiğine dair en ufak, tevil edilebilecek bir ayet veya hadis olsaydı, hiç şüphesiz vahiy, rüyanın yerini tutacaktı!)
-Gördükleri rüyanın insanları/kendilerini hayırlı bir yere götürdüğüne dair sayısız olay/hikaye anlatılır. Peki, hayırsız yola sevkeden hiç mi rüya görülmez?! Görülür de, anlatılmaz aslında!..
-Rüya konusundaki bazı/sayısız soru ve sorun karşısında alimler, rüyayı, nefsani rüyave ilahi rüya diye ikiye ayırmışlardır! Ama bu sorunu yine çözmez!

ÜMMET ve MİLLET

Kuran’da, biz sizi ümmet ümmet yaratık ki, birbirinizi tanıyasınız, manasındaki ayeti (Müslüman) Türkçüler, Allahın milliyet farklılığını onayladığının kanıtı olarak değerlendirir, böylece milliyetçiliklerine (kendilerince) meşruiyet sağlarlar!.. Ancak o ayet dikkatle okunduğunda (kendisi, önü, arkası), kast edilenin Türkler, Araplar, Farslar vs. değil, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiler vs. olduğu anlaşılmaktadır. O dönemde (MS 7. yüzyıl) milliyet bilincinin, daha doğrusu millet referanslı siyasetin/devletin olmaması bir yana, çok kuvvetle muhtemel Kuran’ı yazanlar Türklerin mevcudiyetinden haberdar bile değillerdi!

ALMAN İSA, TÜRK MUHAMMED

Almanya’da, Nazi döneminde İsa’nın Alman olduğu anlatılır, yazılırmış…
2000’lerde ise Türkiye’de, eski kültür bakanı Namık Kemal Zeybek’ten bir iddia:Muhammed Türk kökenlidir! Çünkü onun atası İbrahim, Urfa civarında doğmuştur. Anadolu binlerce yıldır Türk yurdu olduğuna(?) göre… Muhammed Arap topraklarında doğup büyüdüğü için kültürel olarak elbette Arap’tır. Fakat ırken Türk’tür!
Geçmişi Batı’da herhalde 200 yıla yakın, Türkiye’de 100 yıl olan milliyetçi/ırkçı ideoloji bağlılarının, sevmedikleri veya düşmanı oldukları (farklı) bir ırktan, milletten çıkmışpeygamber olgusu karşısındaki çıkmazlarını, tezlerindeki garabeti yansıtan iki örnek!

SOY ve TAKVA

İslam’a göre insanın hangi soydan geldiği değil ahlaklı oluşu, Allah’ın yasakladıklarından uzak durması, takvası vs. önemlidir denir mealen. Ama,kutsal kitaplara göre peygamberler hep birbirlerinin akrabalarıdır/oğullarıdır, Muhammed İbrahim’in soyundandır; ve peygamber soyundan gelmekseyyid olmak vs. iftihar vesilesi olarak görülür ve saygınlık kazandırır!

ALLAH NEDEN BİZİ YARATTI?

AlimlerAllah, neden yarattı sorusu ile karşılaşmışlar ve/veya kendilerine sormuşlar ki, belki rüyalarında görerek bir kutsi hadis uydurmuşlar: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmek istedim ve alemleri/mahlukatı var ettim/yarattım.
Oysa Kuran, insanların Allah’a kulluk etsinler, diye (ve cehennemin de insanlar için) yaratıldığını yazar. Belli ki, okur-yazar veya değil, Müslümanlara bu ayetler kafi gelmemiş; haklı olarak sormuşlar…
Hala da soruyorlar. Bir mümin kardeşim, bir Risalei Nur’daki(1), o hadis doğrultusundakisüslü açıklamayı yeterli bulmamış, soruyor. Ağabeyler dini ıstılahlarla, Allahın sıfatlarıyla vs. dolu, aslında hiçbir şey söylemedikleri uzunca cevap vermişler. Sadece aşağıdaki paragrafı alıyorum ki, kafidir:
“… İnsana gelince… Bilinmek, tanınmak, övülmek, takdir toplamak ve maharetlerini göstermek arzûlarının aşırısı insan için bir zaaftır, bir kusurdur, bir haddini aşmışlıktır. Çünkü insanın bu duyguları mübalâğalı olarak kullanmaya hakkı yoktur. Çünkü bu hak Allah’a aittir. Çünkü insanın varlıklar üzerinde hakkı yoktur. İnsanın hakkı sadece şükürdür ve Allah’ı övmektir…”
[url]http://www.saidnursi.de/fiki h/index.php?goster=ders_detay& amp;katagori=5&k=1419[/url]
All ah’ın alemleri ve insanı yaratma gerekçesini Allahlığına yakışır tarzdaaçıklayamayarak Müslümanları ikna edemeyen Kuran’dan; o gediği doldurmak için uydurulan, üstelik kutsi denilen, fakat hem Kuran’a hiç uymayan hem de durumukarıştıran hadisten; Cumhuriyet rejiminin baskıları sayesindeveli arayışındaki kimi dindarlar tarafından payeler verilen, kerameti kendinden menkul bir zatın, konuyuedebi ifadelerle iyice karmaşıklaştıran tefsirinden beslenenlerin cevapları da elbette belirsiz, problemli olacaktır. Yukarıdaki açıklamayı analiz etmek akla ziyandır!
(1) Said Nursi’nin, öğrencileri tarafından yazıya dökülüp kitaplaştırılan ve NurcularcaKuran tefsiri diye nitelenen sözleri.

DİNİ LİTERATÜR ve RETORİK

Herhangi bir alandaki literatür ne kadar genişse, o literatürü bilen hatiplerin konuşmalarına doyum olmuyor!..
Bir örnek din/İslam sahasındadır. Muhtevası son derece basit, karmaşık, tutarsız bir kitap olan Kuran; yüzlerce yıl, sayısı onbinleri bulan, büyük çoğunluğu son derece ilkel, uydurulmuş hadis külliyatıyla genişleyen; sonraki yüzyıllarda tefsir, kelam vs. derken iyice dal budak salan ve nihayet buna paralel olarak tasavvuf düşüncesi ve uygulamaları ileşişen bir literatür.
Çağında dahi en temel sorunlara/sorunlara cevap veremeyen bir kutsal kitap, güya ayetleri yorumlamaya yarayan ama iyice karmaşıklaştıran hadisler, anlaşılmayan konuları açıklayabilmek ve çelişkili ayetleri tutarlı hale getirebilmek için ciltler dolusu yazılmış tefsirler; öte yandan, insanların bundan sıkılınca başka kültürlerin de etkisiyle oluşturdukları, aslında Kuran’da hiç dayanağı bulunmayan İslam tasavvufuna ait yazılmış sayısız kitap…
Dini alanda yetişmiş kimi insanların, literatürdeki bilgilerle retorik yapmalarına aldanmamak gerekiyor. Çünkü sözlerinin büyük çoğu laf salatasından öteye geçmemektedir.
İnananlar için herhalde en trajik olan, o müthiş literatürü ve retoriği tek ve küçük bir kitabın (hatta sadece birkaç sorunun) dahi silip süpürebilmesidir!

MEZMURLAR

Tevrat’taki (Hıristiyanlara göre Eski Ahit) bir bölümün/kitabın adıdır Mezmurlar. Diğer ismi Zebur’dur. Kutsal Kitap, Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur, İncil) isimli kitapta,
… ilahi ve dua kitabıdır. Uzun bir süre içinde farklı yazarlar tarafından yazılmıştır… Mezmurlar şiir kitabıdır…
diyor. Kuran ne diyor? Davut’a da Zebur’u verdik/indirdik. diyor.
Yahudi ve Hıristiyanların Davut’a kitap indirildiği inancı var mı acaba? Yukarıdaki giriş cümlesine ve Davut bir kraldı, peygamber değildi görüşüne (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik) göre cevap hayırdır. Müslümanlar nasıl düşünüyor? Ortalaması, genel kabul göreni, ehli sünnet açısından şöyle galiba:
… Hz. Davud’a indirilen Zebur, birtakım kasideler, vaazlar ve ilahîlerden ibaretti. Onda Allah’a tesbih, senâ ve dua yer alıyordu. Hükümler, emirler, yasaklar yoktu. Hz. İbrahim’e, Hz. Şît’e ve diğer peygamberlere indirilen sahifelerde de hükümler yoktu, sadece bir takım öğütler ve meseller vardı…
(http://www.yeniumit. com.tr/konular.php?sayi_id=30& amp;konu_id=923&yumit=bolu m2)
Yukarıdaki görüşün dayanağı, Kuran olmadığı kesin, hadisler olduğunu hiç sanmıyorum, Tevrat’tır. Bence, İslam alimleri Kuran ve hadislerde hiçbir bilgi bulamamışlar, Yahudilere sormuşlar, Tevrat’a başvurmuşlar ve/veya o bilgiyi Müslüman olmuş bir İbrani aliminden almışlar…
Not. Kuran, Tevrat’ın (da) Musa’ya indirildiğini ifade eder. O dönemden yüzlerce yıl önce standartlaşmış Tevrat, yüzlerce yıllık süreçte yazılmıştır! Kuran, Tevrat’ın ne kadarının (hangi bölümlerinin/kitaplarının) Musa’ya indirdiğini söylüyor; belli değildir! Söylüyor mu, sorusu daha uygun olabilir! Cevap, hayır, çünkü bilmiyordur! (Bkz. “Kuran Okumaları, Vahiy Bilgisinin Eleştirisi”, Murat Utkucu)

TEVRAT ve KURAN’IN YAZILIŞLARI

Tevrat’ın hangi bölümlerinin ne zaman, ne gerekçelerle, kimler tarafından yazıldığı, en az 200 yıldır, dil/kelime, üslup, belgeli tarih, coğrafya verilerinden hareketle araştırılmaktadır.
Örneğin, Kitabı Mukaddes’i Kim Yazdı (Richard Elliott) isimli kitapta, Tevrat’ta, aynı surelerde, iç içe çift anlatımlar olduğu, bunun tekrarlardan ve farklı üsluptan ve kelimelerden anlaşıldığı savunulur. Bu teze göre, şifahi kaynaklı iki ayrı metin üçüncü bir kişi (editör) tarafından birleştirilmiştir. Yazar, metni/bir sureyi, üslup ve kelime kriterine göre iki ayrı metin halinde sunar ve ortaya her biri anlamlı, üslubu tutarlı, tekrarsız iki öykü ortaya çıkar!
Yani; Tevrat’ın bazı veya pek çok bölümlerinin, tarihsel, siyasi gelişmeler sürecinde, sözlü anlatımların yazıya alınması, bilahare iki (ve daha çok) ayrı metnin birleştirilmesiyle meydana getirildiği ispatlanmıştır.
Kıyame suresini okuduğumda, yukarıda Tevrat için olana benzer bir durumla karşılaştım. Sure bir konu ile başlıyor; birden başka bir konuya atlanıyor, sonra da bambaşka bir konu ile sonuçlanıyor. Aslında Kuran’ın hemen bütün sureleri birden çok konuyu içermektedir; yani dağınıktırlar.
Kuran’ın Tevrat’ınki gibi, önce sözlü, sonra yazılı, yüzyıllara yayılan bir serüveni yoktur. Dolayısıyla farklı anlatımların ve farklı metinlerin Tevrat’taki anlamda bir araya getirildiği düşünülemez.
Yalnız… Kuran’ın derme-çatma bir derleme fikrine yol açan; bir surede bambaşka konuların anlatılması, pek çok ayetteki belirsizlik, tekrarlar, birden fazla konuşanolması, acaba Kuran’ın söylenmesi ve yazılmasında birden çok dilin ve elin varlığının bir göstergesi mi?

KADINLAR TARLANIZDIR: ERKEK SOHBETİ

Kadınlar tarlanızdır; onlara istediğiniz yönden varabilirsiniz. manasındaki ayetin iniş sebebi yazılıdır tefsirlerde.
Özetle sahabiler aralarında birleşmelerden söz ediyorlarmış. Konu Muhammed’e intikal etmiş. Sonuçta bu ayet inmiş. Malum; müfessirlerin çoğu, güya sahabilerin nakledilen görüşlerini dikkate alıp, ayetteki yönü pozisyon diye yorumlamışlar ve anal/ters ilişkiye günah demişlerdir!
Daha önemli husus şudur: Muhammed’in sözleri de olsa, sonradan eklenmiş de olsa, bir ayet sözkonusu olduğuna göre, konunun sahabiler arasında konuşulduğu, tartışıldığı kesin. Yani, dinimizin önderlerimübarek insanlar, aralarında, karılarını, cariyelerini nasıl becerdiklerini konuşuyorlarmış!..
Ayetlerin iniş sebepleri yeniden yazılmalı!

İNSANIN KİŞİSEL TANRISI:

Kadim Ortadoğu’da her veya pek çok ailenin aile putu varmış… Bugün değişen nedir? Çok tanrı yerine tek ve soyut (gibi görünen) bir Tanrı inancı sözkonusudur günümüzde geçerli olan. Kadim çağların aile putunu, çağımızda, cemaat/aile tanrısına, hatta tek tek insanların kişisel tanrısına izdüşürebilir miyiz?!
Konunun cemaat/aile boyutunu, yani sosyolojik yönünü bir tarafa bırakıp kişisel/psikolojik yönüne yoğunlaşalım. İnsan, gelenekleri, hikayeleri, ibadetleri, duaları vs. olan bir kültür/inanç ortamında doğar, bu ortamın duygu dünyası ile meczolur ve inanmaya başlar. Elbette, o kültür ortamının kompartımanları da vardır. Bunlar ekonomik/sınıfsal ve çeşitli etkilenmelerle sentez olmuş inançlardan oluşur.
Şimdi asıl soruya gelelim: Kişi, inandığını söylediği bir dinin kaynak/mukaddes kitabındaki, açık hukuksal, metafizik vs. ifadeleri özümseyebilmekte midir, içine sindirebilmekte midir? Hayır. İçine düştüğü çelişkiyi, tabii farkındaysa, kendi ruh haline göre ve kendince aşar; benim anlama yeteneğimin üzerindedir, der ve aşama aşama kendine göre bir inanç-değer sistemi oluşturur Sosyal baskı olmasa ve şüpheleri bulunsa da, psikolojik ihtiyaçla inanır, dini vecibeleri de az veya çok yerine getirir. Keza, bazı din adamlarının yorumları dakendine özgü inanç-değer sisteminin meşruiyet kaynaklarıdır.
Sonuçta, kadim Ortadoğu’nun tek Tanrısı, inananların tek tek kişisel tanrısı haline gelmektedir. Yani görünürdeki tek Tanrı inancı, binlerce yıl öncekiputperestliğin/paganlığın egemen olduğu kadim Ortadoğu’daki insanların çok tanrılı inançlarına benzemektedir; tek fark, insanların günümüzde, Tanrılar yerine tek Tanrıdemesidir!

YARATMAK

Nasıl ki bir bilgisayar kendi kendine meydana gelemez; bir yapanı vardır; şu muhteşem canlılar, dünya, kainat hiç tek başına meydana gelemeyeceğine göre, elbette bir yaratıcısı vardır. der Müslüman misyonerler!
İfadede gerçi yapan diyor ama karşılaştırma insanın yarattığı bir cihaz ile yapılıyor.
Bu örneği vermelerine, böyle karşılaştırma yapmalarına rağmen, dindarlar (çoğu), her şeyAllahın eseridir, o yoktan var eder, yaratır (1), oysa insan yoktan var edemez, yaratılan şeylerden/malzemeden icat eder, bulur, üretir, yorumundan(2) hareketle, insana atfedilenyaratmak fiilinden müthiş rahatsızlık duyarlar.
YaratıcıAllahın isimlerinden Halık/Halikin Türkçe karşılığıdır. Dolayısıyla, en başta,Allahın, Arapça bir sözcükle tanımlanan bir özelliğini Türkçe (kökenli) bir kelime ile eşleştirip kıyaslamak abestir. Ayrıca, Allahın bir ismi de Bakidir. Bu kelime, Türkçe’de insan ismi olarak da, kavram olarak da kullanılmakta ve Müslümanlar buna hiç itiraz etmemektedirler!
Müslümanlar, yaratmak fiiline, inançlarına aykırı olmayacak bir anlam yükleyerek kullanabilmelidir. Bir Ateistin kullanması halinde de, kastettiğinin yoktan var etmekanlamına gelmediğini, Allahın yarattığı maddeden bir şey yaptığını bilip rahatsız olmamalıdırlar. Aksi taktirde, içinde yaratmak geçen bir değerli fikri, içlerindenyaratmak Allah’a mahsustur ezberini geçirirken kaçırabilirler!

(1) Allah 1400 küsur yıldır somut bir şey yarat(a)mamaktadır!(2) Alimlerimizin aynı bağlamdaki yorumları, elbette dini ıstılahlarla dolu ve tesirlidir; ancak o süslüaçıklamaların tesirini ancak inanmak isteyenler hisseder!
Not. İslam anlayışı, herhalde kaynağını Kuran’da bulduğu bir kabul vaz eder: İnsan eşrefi mahlukattır; en mükemmel biçimde yaratılmıştır. Neye göre mükemmel, nasıl mükemmel..?! Bu gibi sorular sorulduğunda, vaz edilenin bir başka ezber olduğu ortaya çıkar.

DÂVÛDÎ SES

Gelecekten haber verme bağlamındaki kimi belgesellerde Tevrat’tan (Eski Ahit’ten) âyetler dâvûdî bir ses ve eko verilerek okunup bunların yakın çağlardaki, çağımızdaki ve gelecekteki olayları anlattığı iddiâsına yer verilir…
Oysa alâkası yoktur. Binlerce yıl öncesinde yaşamış, belki sıradan, zavallı, aptal, meczup birinin sözleridir onlar!
Bunlar dikkate alınıp yorumlar yapılır, tezlere delil gösterilir…
Aydınlanmış Batı’nın aydın TV programcıları bu tezleri yukarıdaki formatta sunar,aydın izleyiciler de heyecanla tâkip eder!

CİN-MİKROP

Bir profesör. Edebiyatçı aslında. Fakat İslâm’ı da araştırıyor. Meâl bile yazmış. Ne ifâde ettiği belirsiz bir âyetin anlamını uzun süre düşündüğünü söylüyor. Demek şimdiye kadarki yorumları tatmin edici bulmamış!.. Kuran’ı her okuyuşta âdetâ yeni bir âyete rastlıyoruz, Allah sanki günümüze sesleniyor, diyor. Aslında dikkatli okumadığından ve Kuran’ın karmaşıklığından dolayı bâzı âyetleri yeni fark ediyor!Cinler konusunda farklı (19. yy’da Muhammed Abduh tarafından ortaya atılmış) bir yorumu var. Sunucunun sorularınadoğrudan cevap vermiyor. Cin’lerin, ilgili âyetleri okuyup bâzı referanslar vererek,yabancılar, Yahudiler olarak anlaşılabileceğini ifâde ediyor ve mikroplar, görünmeyen varlıklar olarak anlaşılabileceğini de belirtiyor.
Dikkat ettim; cinler, bilinegelen, yüzyıllardır anlatılan varlıklar değildir, demedi!Bu cinyorumları, klasik İslâm teologlarınca, âyetler ve hadislerden yola çıkılarak kolaylıkla çürütülebilir. Ama, klasik ekôl sâhipleri de, cin târiflerindeki belirsizlikleri, çelişkileri asla giderememektedirler!

CİN-RUH

Adam teknik terimlerle (bilgisayar, uçak…) İslâmî yorumlar yapıyor. Ağzından bal damlıyor(!). Çok dolu! Diğer konuğa fırsat vermiyor; söz o konuğa geçince bir vesîleyle sazı tekrar alıyor eline!..
Programın ortasında açmışım kanalı. Az önce Rahşan Ecevit’in müteveffâ Bülent Ecevit’i (evde) gördüğünü söylemesi hususunda konuşmuşlar. Bizimki, olabilir, diyor ve yinebilimsel olarak açıklıyor (İzlediğim bâzı ilâhiyatçılar, bu tür olaylarda, nezâket gösterip, insanlara, gördükleriniz sanrı (halüsinasyon) olabilir, diyorlar. R. Ecevit’in, bilinen davranışları-ruh hâli îtibârıyla sanrı gördüğü kesindir. Ama tedâvi olmasına gerek yoktur, yaşı nedeniyle!).
Tanıdık birini düşünürken veya henüz düşünmüşken, o kişinin telefonla araması hakkında, aslında o sırada düşünülen kişi aramayı aklından geçirmektedir, bu da onu düşünen kişiye iletilir, diye yorum getiriyor! Atış serbest! Nasılsa ispât etmesi gerekmiyor, delillerin nedir, suâli sorulmuyor!.. Ve aklımıza tanıdık birilerinin geldiği binlerce durumda o tanıdıkların bizi aramadıklarını, ne hikmetse söylemiyor!
Akıl’ın (Kuran’da yer aldığı gibi) kalpte bulunduğunu ifâde ediyor. Sunucu ve diğer konuk, şaşırarak, sâhi mi, ne diyorsun, diye sormuyorlar. Çünkü onlar da aynı düzlemdedüşünüyor, inanıyorlar. Ayrıca, sorsalar, biliyorum ki, saçmalamalar katlanacak; sormadıkları daha iyi.

Ve nihâyet, adam (güyâ) bir ruh çağırma seansına gittiğini (Parantez açıp, aslında gelenler, yüzde doksan dokuz cindir, diyor. İstatistik veri bile veriyor!), katıldığı seansta, gelenin, kağıda imzâsını attığını, K. Atatürk yazdığını; hemen gidip kütüphânedeki falanca kitaba bakınca kağıda atılan imzânın o kitaptaki imzâ ile bire bir aynı olduğunu tespît ettiğini anlatıyor.
Adam odadan ayrılıyor, kütüphâne varmış ki kütüphâneye gidiyor, yine varmış ki, ve orada olduğunu, tam yerini ve dahi sayfasını biliyormuş ki, gidip içinde Atatürk’ün imzâsının bulunduğu kitabı açıp imzâlı sayfayı buluyor!.. En başta, ruh neden, adını-soyadını tek tek yazmıyor da imzâ atıyor?! Hem niye Atatürk?! Söylediği, başka, özelsohbetlerinde uzun uzun anlattığı, bir ruh-cin-Atatürk hikâyesinin kısa ve zararsızbir versiyonu mu acabâ?!
Odaya dönmüş ve sen kimsin, diye sormuş gelene. Ben cinim, demiş gelen; ve kağıdı yırtmış! Böylece delil ortadan kalkıyor!
Yazarken bile tiksindim. Bu ne sahtekârlıktır! Ne basit, düşük zekâlı, aptallara mâtuf bir hikâyedir.

DİNDE REFORM

AKP’li (Adalet ve Kalkınma Partisi, Ak Parti) bir kadın yönetici, mîras konusundaki soruya, Kuran hükmünün o çağ için ileri, ancak o döneme âit bir hüküm olduğunu, günümüzdeki Türk hukûkundaki mîras hükmünün/maddesinin doğru olduğunu, âilesindeki mîrâsın da bu hükme göre tanzîm edildiğini söylüyor (Sözlerinde samîmî olduğu intibâını ediniyorum). Bu aslında dinde reform çerçevesi içindedir. Fakat îtiraf edilmez!..
Başörtülü kadına sormuyor sunucu (Hulki Cevizoğlu), öyleyse Kuran’a dayandırdığınız başörtüsü konusunda da bir esneklik düşünmüyor musunuz, veya neden düşünmüyorsunuz, diye!

KATLİAMLAR ve DİNLER

Batı’da, Kuran yasaklansın, çünkü şiddete teşvik ediyor, diyor kimileri. Hıristiyanlık uzmanı, araştırmacı Aytunç Altındal’dan duydum TV’de. Tevrat’tan bazı ayetlerin numaralarını veriyordu. Bunların biri olan Samuel 15/1-3 ayetlerini okuyalım:
Samuel Saul’a şöyle dedi: RAB seni kendi halkı İsrail’in Kralı olarak meshetmek için beni gönderdi. Şimdi RAB’bin sözlerine kulak ver. Her Şeye Egemen RAB diyor ki, ‘İsrailliler’e yaptıkları kötülükten ötürü Amalekliler’i cezalandıracağım. Çünkü Mısır’dan çıkan İsrailliler’e karşı koydular. Şimdi git, Amelekliler’e saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.’ 
Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı kitabında, ahlak çerçevesinde analiz ettiği başka Eski Ahit ayetlerinin yaşanmış hadiseler olduğuna inanmadığını belirtmektedir.
Ben de, kadim Yahudilerin, yukarıda alıntılanan, güya Rab’den gelmiş ayetler doğrultusunda çocuklardan hayvanlara dek katliam yaptıklarını sanmıyorum.
Bu ve benzeri ayetler, sadece, bu düzeyde kıyım vaz etmeyen Kuran’ı yasaklamayı konuşan Batı kamuoyuna hatırlatılması bağlamında değerlendirilebilir!..
Şu da var ki, ister tarihte ister çağımızda, hiçbir şiddet, savaş, saldırı, katliam; salt dinden, o dinin ilahi bilinen kitaplarından ilham almamıştır. Din, dini duygular, ayetler daima araç olmuşlardır; amaç, ganimet-iktidar-itibar-egemenl ik-intikamdır.

KİTAPLARDAN

“Tanrı diye bir şey yok, o kadar basit, diye başlıyor. Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor diyorsun, öyle mi?! Dünyanın yüzde doksan beşi böyle düşünmüyor çünkü dünyanın yüzde doksan beşi korkak! Burada işimiz bittiğinde ebediyen bitmiş olacağını kabul edemiyor!.. Hayat ölümü beklemektir, Alyoşa…”
(Aydınlanma Değil, Merhamet, Alev Alatlı)

“Kozmosta hiçbir büyüklük ifade etmeyen dünyamızın bir köşesinde yaşadığımız küçük hayatı çok önemsememeyi öğrendim. İnançların, insanların ölüme karşı çırpınışı olarak tanımlanabileceğini kavradım ve o andan itibaren samimi dindarları eleştirmedim. Bu işi siyaset olarak kullananlara ise nefretim arttı…”
(Sevdalım Hayat, Zülfü Livaneli)

“Dînî konularda kaynakların hiçbir şey ifade etmediklerini biliyor musun? Bir kaynak göstersem, kaynağın kaynağı gündeme gelir. Birbirine paralel iki aynanın arasında durmak gibi bir iş…
İnsan mükemmel değildir, diyor Ortodokslar ama bilginin bir kısmı yanan bir çalıdan ya da Musa’nın fırtına bulutundan gelmiş bile olsa, İncil’i yazan insan. Bin yıllar içinde biriken kötü cümleleri ayıklayan bir redaktör gibi şurasını burasını kırpmış kitabın. Andrey’in yazdıkları nerede? Nerede İsa’nın çocukluğuna ait bilgiler? Son şeklinde, kitlelerin eline ulaştığı şeklinde bunlar yok. Katoliklerin mali, siyasi, cinsel çıkarlarını gözetecek şekilde kesildi biçildi İncil…
Bundan sonraki durağım agnostiklik. Evet, gerçekten de insanın akıl erdiremediği muhteşem bir güç var ama din bunun cevabı değil.
İsa’dan 1400 yıl kadar önce Sanskrit yazılarında, ve İran (Farisi) edebiyatında rastlanılan güneş-tanrısı kültü; İ.S. 1. yüzyılda Roma’da görünür. İsa gibi Mitra da bir ahırda, kış solistinde (25 Aralık) bir bakireye doğmuştur. Başında hare olduğu halde resmedilir, havarileri ile son yemeğini müteakip, Baba’sına döndüğü anlatılır. Ancak, ölmemiş, göğe yükselmiştir. Yeryüzüne tekrar döneceğine, ölüleri dirilteceğine, hüküm gününden sonra günahkârları cehenneme göndereceğine inanılır. Mitra’ya iştirak edenler, vaftizden sonra ölümsüz olurlar. Mitra kültünün müridlerinden Roma İmparatoru Konstantin, 313 yılında 25 Aralık’ı Mitra’nın resmî doğum yılı ilân etmiş, ancak ihtidâ ettiği dinin Hıristiyanlıkolduğunu söylemiştir. Milta kültü ile Hıristiyanlık arasındaki benzerliklerden bazıları, İsa’nın bir Pazar günü dirilmiş olması nedeniyle kutsal gün olması, mitra’ya tapanlarınpapa dedikleri liderlerinin zaman içinde Vatikan’daki Papa’ya dönüşmüş olması, Myazdadenilen Aşaîrabbani’nin Katoliklikte missa adını almasıdır.”
(Aydınlanma Değil, Merhamet, Alev Alatlı)

“Rusya’da Hıristiyanlık yüzeyseldir Güloya. Ruslar çoğunlukla şamandır. Hıristiyan ritüellerini anlamadan tekrarlarlar…
Üçer kere öpüştüler ki, bunun Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlüsüne gönderme olduğunu sonradan öğrendim. Tanrı üçlemeyi sever, diye bir deyişleri var…
Rus Ortodoks ruhaniyeti, tabiat güçleriyle iç içe yaşamak ve Batı’ya öykünme, bunlar Rus kültürünün üzerinde yükseldiği üç temel sütundur…”
(Aydınlanma Değil, Merhamet, Alev Alatlı)

“Dürüst olmak gerekirse, İncil’in [Eski ve Yeni Ahit’i (birlikte) kastediyor.] büyük bölümünün sistemli biçimde zararlı olduğu söylenemez ancak bu kitap epey tuhaftır. Bu, bizim hiç tanımadığımız ve birbirlerini genellikle tanımayan yüzlerce anonim yazarın, editör ve kopyacının dokuz yüzyıl boyunca düzenlemeler yaparak, değiştirerek, tercüme ederek, saptırarak ve geliştirerek karman çorman bir hale getirdikleri tutarsız belgelerden oluşmuş bir antoloji için gayet normal bir durumdur.”
(Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins)

ALLAHSIZ YOK

Akademik unvanlı hoca bir kadın programında. Allahsız insan yoktur diyor… Sunucu İkbal Gürpınar, pek tarif edilemeyecek(!) bir mimikle ve vurguyla, Allah korusun mealinde bir şey söylüyor! Stüdyodaki kadınlardan biri hocayı başıyla onaylıyor, diğerleri boş boş bakıyor!
Hoca, neden Ateist olunamayacağına dair yaşadığı bir örneği veriyor: Bir başka programda bir kadın, ben Ateistim demiş. Sonra cinlere inandığını söylemiş. Akabinde de reenkarnasyona inandığını (Konu oydu.).(1)
… Meydanı boş bulmuş atıyor, sallıyor hoca! Sözleri, örnekleri, hepsi, her şey, oradaki herkes alt düzeyde!..
İ. Gürpınar araya giriyor, bir VTR’miz var, diyor. Hoca, yapmayın ama, tarzında bakışlarla, fakat tam da anlatıyorum, yarım kalıyor, sözüyle sitem ediyor. Vah vah!
(1) Böyle ilginç tipler de var; ben de (internette) ateistim deyip burçlara inanan birine rastladım!

İNANCA/İNANÇSIZLIĞA DEĞİL, İNANANA-İNANMAYANA/İNSANA SAYGI

İnanca saygı sık telaffuz edilen bir söylemdir. Hep böyle denir de, aşikar ya da gizliden, küfrün bini bir paradır!.. Bence, dürüst olmalı insanlar.
Bilmiyorum, belki slogan baştan yanlış oluşturuldu ve öyle de süregeldi. Doğrusuinanana/insana saygı olmalıydı, olmalı.

Bazı Müslümanlar dini konularda çok hassastırlar. Bunlar, dininize, Kuran’a, peygamberimize hararet ediyorlar diyerek veryansın ederler. Peki aynı kişiler, acaba Kuran’da, müşriklere, Muhammed’in Allah’tandır dediği sözlere inanmayanlara, Kuran’a inanmayanlara hangi sözlerin yazılı olduğunu bilmezler mi acaba? Elbette, kışkırtıcılar çok iyi bilir, o Kuran ayetlerini yazar, televizyonda-radyoda dile getirir, aralarında konuşurlar; hatta gelenekte olan sözleri de(1)

Bir dinsiz (ateist, deist, agnostik) için ise Kuran indirilmemiş, yazılmıştır; o yüzden, Kuran indirildi diyen, sahtekardır veya korkmaktadır, en hafif sıfatıyla da meczuptur. O halde, bir dinsiz, bir Müslüman’ın inancına nasıl saygı duyabilir. Duyuyorum derse, yalan söylemiş, riyakarlık yapmış olur.
Ama bir dinsiz, bir Müslüman’a, inancından dolayı değil, ahlakından, verimliliğinden vb. dolayı, yani kişiliği ve eylemleri nedeniyle saygı duyabilir, duymalıdır; keza Müslüman dadinsize.
Reel, yürürlükte olan da (çoğunlukla) budur aslında. Yani, insanları birbirine yaklaştıran veya uzaklaştıran inançları/inançsızlıkları değil, karakterleri, kişilikleri, çıkarları, meslekleri, uğraşlarıdır.

(1) Örneğin, dini olmayanın aklı yoktur, veya Kuran’dan mülhem akılsızdır(beyinsizdir!) demeleri… (Dini olmayanın aklı yoktur, ama aynı zamanda aklı olmayanın dini yükümlülüğü ve cezai sorumluluğu da yoktur. İki önermeden çıkaracağımız sonuç açıktır. Öyleyse, dinsizlere neden cezai yaptırım uygular İslam ve Müslümanlar?!.. İki önermenin birinden vazgeçmesi gerek Müslümanların, tutarlı olmaları için. Böyle bir dertleri varsa tabii!)

HAMİ-SAMİ TANRISI

Ne kadar iddia edilirse edilsin, kimi ayetlerden (zorlama) anlamlar çıkartılsın, o da yetmeyip şifreler aransın; Hami-Sami köklü dinlerin kutsal/tanrısal kabul edilen kitaplarında, ne yazıldıkları çağa ait, ne bütün çağlara hitap eden dünya (halklar, coğrafya, iklim vb.) bilgisi, ne de sağlam, tutarlı bir dille ifade edilen bir evren bilgisi mevcut!
Kendi yarattığı evreni ve bugün Ortadoğu diye isimlendirilen bölge dışında dünyayı bilmeyen, yer merkezli/yer referanslı ve Ortadoğu kökenli bir Tanrı.Kitaplarında bir Tanrı’dan ziyade insansı bir söylemi olan bir Tanrı. Hıristiyanlık yolu ile yerli Pagan/Yahudi ve İslamiyet yolu ile yerli Pagan/Yahudi/Arap kültürünü, geleneklerini bütün dünya milletlerine yaymak isteyen bir Tanrı… Hami-Sami’lerin, bugün onların torunlarından olan
Yahudi ve Arap’ların bölgesel Tanrısı (Tanrıları): Yahve, Jesus ve Allah!

TEİST-ATEİST

Bir Teistin, Teist olma gerekçesi nettir; örneğin, determinist yaklaşımla (sebep-sonuç ilişkisiyle) ifade edebilir inancını. Fakat, ateistlerin (pek çoğunun) gerekçesi sarih değildir…
Evrenin-canlıların bir yaratıcısı olduğuna ve sürekli onun denetiminde yaşadıklarına inanan, gelenekleri, kurumları olan bir din kültürü ortamında doğmuş ve ömür süren Teistler rahattır, kozmik-biyolojik sorunu çözmüşlerdir; bu bağlamda hiçbir dertleri yoktur. Bir başka deyişle, Tanrılarını ve yaratılışı, kutsal kitapları ve sistemli bir dini anlayış çerçevesinde düşündükleri için, zihni olarak pek aktif değillerdir, atalet halindedirler…
Şüphesi olanlar; bir yaratıcı vardır ama o, TİK’deki Tanrı/Tanrılar değildir, diyenler; yaratıcının var olup olmadığı bilinemez diyenler; tanrı yoktur, diyenler, yani Deistler, TİK’siz Teistler, Agnostikler ve Ateistler rahat değildir; çünkü evren ve yaşam hakkında net bir cevapları yoktur.(1) Bu (onların bazıları için tatlı olan) rahatsızlık, onların zihinlerini dinamik kılar, tutar…
(1) Elbette TİK’in Tanrıları ve diğer bütün dinler hakkında şüpheleri yoktur! Kendilerin sordukları ama cevabını bilemedikleri, cevabından emin olamadıkları soru, öncelikle, nasılsorusudur (Belki kimileri için de neden sorusu…).

ÖLÜMDEN KORKMAK-ÖLMEKTEN KORKMAK

Ölümden korkmak ile ölmekten korkmak arasında nüans olduğu kanaatindeyim.
Ölüm, içinde yaşadığımız dini inançları (Azrail, kabir azabı, cehennem…), dini kültür (sala verilmesi, imam, ağıtlar, ilahiler, mevlüt, Kuran okunması…), bağlantılı olarak mezarlık ve mezar; özetle beyinde bir imgenin şekilleneceği bütün enstrümanlarla korkutucu bir şeydir.
Ölmekten ise, canlılığımızın sona ereceğinden, hayatta kalma güdümüzden dolayı korkarız.
Dindarlar hem ölümden (ve ölüden, mezarlıktan vs.) hem ölmekten korkarlar. Hangisi baskındır diye sorulursa, ikincisi derim. Çünkü inanç görelidir, ruh yapaydır; etkin olan biyolojik yapımızdır, güdülerimizdir, genlerimizdir.
Dinsizler için hangisi sorusu, tabii ki anlamsızdır!

PEYGAMBERİMİZE İFTİRA ATILIYOR

Müslümanların bir ezber, ezberletilmiş tepkisi de, peygamberimize iftira atılıyordur. Kuran’daki ayetler ve tarihi veriler Muhammed’in kişiliği ve hayatı hakkında iftira diye nitleledikleri yorumlar yapılmasına imkan ve fırsat veriyorsa Müslümanlar, o yorumları yapanlara değil başka şeylere ve başkalarına kızsınlar!

KURAN: CİHANŞÜMUL ve TÜM ZAMANLARA

Bir dini konuda, mevcut kabuller üzerine akıl yürütme yaparak bir sonuca varacağız: Kuran’daki ayetlerin çeşitli olaylar (ve sorulan sorular) vesilesi ile indiği, herhangi bir ayeti okurken, yorumlarken gerisindeki olayı (ve sorulan soruyu) da bilmek gerektiği söylenir. Olay-ayet ilişkisi (gerçekten varsa) tabii ki önemlidir… Böyle olduğunu kabul edelim. Yalnız… Kuran ilk önce bir topluma indiğine göre, o toplumun bilgisine, kültürüne, geleneklerine, değer yargılarına, tarihine uygun olaylar muvacehesinde ayetler inecektir. Nitekim, kaynaklara bakılırsa, öyle de olmuştur. Yeniden bir ilahi kitap ve peygamber gelmeyeceği, Kuran’ın ve İslam’ın bütün insanlığa ve çağlara hitap ettiği de genel bir kabuldür. Tekrar önceki cümleye, yani yerelliğe dönelim: Tanrı (Allah), Kuran’ı bütün insanlara göndermişse, onlara, aynı zamanda, Arap (Mekke) kültürünü mü vaz etmektedir?! 7. yüzyıl Arap kültürü, gelenekleri, değer yargıları (ilaveten Yahudi “katkıları”), Kuran indikten itibaren evrensel ve çağlarüstü mü olacaktır/olmuştur?! Cevap evet ise, Arapça Kuran’ın (hatta Arapça’nın) kutsal/ilahi kabul edilmesi, ve mesela kutsaldır diye Arap isimleri koyulması vs. gayet mantıklıdır. Ancak akıl yürütme, pek çok gerekçe nedeniyle, cevabın hayır olması sonucuna götürüyorsa, bu, İslam’ın lokal bir din olduğu anlamına gelmektedir. Yereldir; ve değil yüzlerce/binlerce yıl sonrasına hitap etmek, o bölgenin, devletin 10 yıl sonraki sorunlarına dahi cevap verememiştir!
Not. Kimi Müslümanlar, Kuran sadece bir yöreye/bölgeye has, o günün toplumuna hitap ediyor, o çağda bilinenlerle mücehhez babındaki yoruma/tespite, tabii ki öyle olacak, dönemin ve bölgenin insanlarının anlamaları için bildikleri/duydukları/ yaşadıkları konuları içerecek, diye cevap verirler. Aynı Müslümanlar, aynı zamanda, aynı ayetleri çağlarüstü olduğunu, bütün insanlara hitap ettiğini kabul ederler. Bu ne tutarsızlıktır!

SEMBOLLER ÜZERİNE ÇATIŞMA

Türkiye’deki çatışmaların semboller üzerinden olduğu söylenir(1). Doğrudur. Ben şekil savaşı diye niteliyorum.(2) Son onyıllarda bu savaşın enstrümanı kadındır, onun giydikleri/giymedikleridir! Bir tarafta başörtülü öteki tarafta modern kadın. Biri geleneksel İslam’ın, öteki Kemalizm’in şekli. Bağlılarına hiçbir derinlik sunamayan, yüzeysel-kalıpçı iki inanç: İslam ve Kemalizm!
(1) Bkz. Türk Grup Davranışı, Erol Göka
(2) Perde gerisinde başka planlar, savaşlar, hesaplaşmalar olduğu, başörtüsü/türban geriliminin onları kamufle etmek için sürdürüldüğüne ilişkin görüşler vardır.
Not. Başörtüsü takma/taktırma duyarlılığı, erkeklerdeki, ihtilam olunca boy aptesti alma/aldırma hassasiyetine benzer! Din büyüklerine, kendilerinin eseri olan erkeklerin sözkonusu hassasiyetinin hiçbir halta yaramadığı, başörtüsü duyarlılığının da aynı akıbete uğrayacağı söylenmelidir! Elbette, onlara söylemek yararsızdır; onları dinleyen Müslümanlara açıklanmalıdır!

SUFİ ve CENNET

Yunus Emre, cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri, isteyene ver onları, bana seni gerek seni, der. Kadın evliya Rabia (hatun) ise şöyle söylemiş: Tanrıma, hizmetinin karşılığında ücret bekleyen bir işçi gibi hizmet etmek istemiyorum. İster cennete, ister cehenneme atsın, umurumda değil. Neyi uygun görüyorsa, hiç itiraz etmeden oraya giderim. Yeter ki sürekli onu içimde hissedeyim; onun sevgisinden mahrum kalmayayım. (Halife) Ebubekir’e atfedilen şu söz ise, yukarıdakiler gibi kişisel değil toplumsaldır: Allah (c.c) benim vücudumu o kadar büyütsün ki , cehennemi doldursun da hiç bir kafir (insan) girmesin! (Sözün, kafir (insan) yerine, Müslümanın geçtiği varyantı vardır!)
Kuran’da, inanan ve doğru işler yapanların, öldükten sonra mükafaten yerleştirilecekleri cennetler ve oralardaki nimetler anlatılır: Süt, bal, şarap akan ırmaklar, köşkler, meme uçları yeni olgunlaşmış esmer kızlar(1), oğlanlar (gılman) (2). Yüzyıllardır, samimiyetle inanan Müslümanlar, ki onlar dünyada kimseden hiçbir menfaat gözetmemiş, sade yaşamış, insanlara maddi ve manevi katkılarda bulunmuş vb. insanlardır; imanlarına, Allah’a bağlılıklarına, onun emirlerine göre yaşamalarına karşılık olarak kendilerine cennet sunulacak olmasını adeta hakaret telaki etmişlerdir. Yukarıdaki sözler, bence, buna delil olan sadece üç örnektir.
(1) İnternette biri, ben sarışın-mavi gözü bir hatun istesem, illa esmer mi verilecek, diye soruyordu!
(2) Oğlanların kadınlar için hazırlandığına dair yorumlar duyuluyor (Çünkü, artık 21. yüzyıldayız, okuyan, çalışan kadınların sayısı çok arttı!). Ayetlerden cennette eşcinselliğin/oğlancılığın (ve sübyancılığın) helal olacağı sonucu çıkarılabilir ama kadınlaragenç erkekler verileceği yorumuna ancak gülünür!
Not. Düşünen Müslümanlar, ibadet ve iyilik karşılığında cennet nimetleriformatına ilişkin rahatsızlıklarını gidermede, Allah’ın rızası/hoşnutluğu formülünü de kullanırlar…

(Kaynak: http://www.agnostik.org/233-cesitli-dini-celiskiler.html)

 

XI – İslamı Reddetmek İçin 10 Sebep

İslam’ı Reddetmek İçin 10 Sebep

Çeviren: Semra Maden

Düşüncelerimizde ve faaliyetlerimizde yanılma payını dikkate alırsak, herşeyi mercek altına alıp eleştirmeyi sağlıklı bir yaklaşım olarak görüyorum. Gerçekleri seven ve merak edenler, düşüncelerinde yaptıkları mantık hatalarını görmeyi, sorunu mantık çerçevesinde çözmeyi, karşıt argümanları dinlemeyi, kendi görüşlerini alternatif fikirlerle karşılaştırmayı, gerektiğinde değiştirmeyi veya düzeltmeyi benimsemeliler. „Zentralrat der Ex-Muslime“ („Ex-Müslümanlar Konseyi“) olarak biz, herhangi bir nefret duygusundan yola çıkarak değil, düşünme yeteneğimizi saklayamadığımız ve saklamak istemediğimiz için İslam’ı eleştiriyoruz. Aklı kullanma cesaretini gösterenlerin (Kant’a göre), herhangi bir dini, özellikle İslam’ı reddetmesi kaçınılmaz bir sonuç. Bu iddiayı on maddeyle açıklamaya çalışacağım.

Ön Açıklama

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, gerekçelerimi sadece on maddeyle sınırlandırmam oldukça zor oldu. Bu yüzden, herhangi bir önem sıralaması gözetmeksizin, sadece ilk on gerekçeden bahsetmek istiyorum. Ayrıca, Arapça bilmeyenler için bir açıklamada bulunmanın faydası var: İlahiyatçıların ve radikal İslamcıların sürekli iddia ettiği gibi, Kuran’ın Arapça olarak indiği ve çevirisinin imkansız olduğu görüşüne katılmıyorum. Kuran’ın çevirisi elbette mümkün, ancak görünen o ki, birçok çeviri orijinalinden uzak ve süslenerek, bezenerek, yüceltilerek hedef dile aktarılmış durumda.

Sırasıyla 10 Gerekçe:

1. Totaliter ve ataerkil hukuk sistemi olarak İslam dini

2. Peygamber – etik idolden çok uzak bir kişilik

3. Özgür iradeli yaşam yerine tanrı boyunduruluğu

4. İnançsız veya farklı inanca sahip olanlara karşı hoşgörüsüzlük

5. Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığı

6. İslam’da kadın ve kadına baskı

7. İslam’da şiddet

8. Erkeklerin, insan olma özelliklerinin ellerinden alınması

9. Ahirette dahi kadınlara boyunduruluk mecburiyeti 10. Müslüman insan profili: Koşulsuz vefakârlığa ve itaatkârlığa tabii kul

1. Totaliter Ve Ataerkil Hukuk Sistemi Olarak İslam Dini

İslam sadece bir din değil, aynı zamanda totaliter, erkekler tarafından belirlenen, şiddeti benimseyen bir hukuk sistemidir (bknz. Maide suresi, 33. ayet: „Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.“). İslam aynı zamanda, kendini Kuran’ın ayetlerinden, peygamberin hayatından ve hadislerden legitime eden, siyasi bir dünya görüşüdür. Tüm bu özelliklere alternatif olarak, sahip olduğumuz demokratik anayasaya ve medeni hukuğa dikkat çekmek istiyorum. Gerek Almanya’da, gerek geldiğim ülkede, yani Türkiye’de, demokrasi olgusu insanlara ithaf edilmiş büyük bir armağandır. Ancak her iki ülkede de, bu değerli armağan hakettiği ilgiyi görmüyor.

2. Peygamber – Etik İdolden Çok Uzak Bir Kişilik

Müslümanların peygamberi Muhammed’in, Allah tarafından peygamber ilan edildiğine, yaşam ve faaliyet şeklinin insanlar için yol gösterici olduğuna inanılıyor. Ancak, aynı peygamber
savaşlar sürdürmüştür, insanları inançlarını bırakmaya zorlamıştır, esir düşenlerin kafasını kesmiştir. Üstelik sırf bununla da yetinmemiştir. Esir aldıklarının malına, mülküne el koymuştur, evlerini, çiftliklerini bostanlarını ateşe vermiştir,
52 yaşında bir çocukla evlenmiştir (Ayşe henüz 9 yaşındaydı),
bir düzine kadına sahipti, bunlardan bazılarını başka topluluklara düzenlediği baskın ve soygun sonrasında, ailelerini de katlettikten sonra, zorla getirip, kendine karı veya cariye yapmıştır,
dinden arınanların ellerini ayaklarını kestirmiştir, susuzluğa mahkum etmiştir,
kendini eleştirenleri, şairleri ödürtmüş ve bunu yapan canilere ahirette ödül vaadinde bulunmuştur.

Bu listeye daha fazlasını eklemek zor değil. Çıkarılması gereken sonuç ise çok açık ve net: Muhammed, insanlara örnek olacak bir yaşam tarzı sürmemiştir, aksine, ürkütücü bir yaşam tarzı olmuştur. Aslına bakarsak, bu gerçek bile, yarattığı ve insanlara bahşettiği dini reddetmek için yeterli bir neden.

3. Özgür İradeli Yaşam Yerine Tanrı Boyunduruluğu

Kuran ve hadisler, insanoğlunun her faaliyetinin Allah’ın izniyle gerçekleştiği masalını vurguluyor, insan kaderinin mimarının Allah olduğu söyleniyor. Yani, kimin zengin kimin yoksul, kimin dindar kimin dinsiz olacağına vs. Allah karar veriyor. Muhammed, son derece keyfî ve adil olmayan bir tanrı yaratıp bahşetmiştir, buna inanmayanı da kâfir ilan etmiştir.

Ben ise şu gerçeği buna karşı savunuyorum: Ancak özsorumluluk insanın kendi varlığını kabul etmesini ve özgür olmasını mümkün kılar. İslam’da herşeyin Allah tarafından yönlendirildiği iddiası, insanları reşitsizliğe, değersizliğe, çekimserliğe ve pasifliğe sürüklüyor. Bunu birçok Müslüman ülkede gözlemlemek mümkün. İslam öğretisinin bir diğer olumsuz etkisi ise, Müslümanların gerçek hayatın bu dünyada değil, ahirette başlayacağına inanmalarıdır. Bu yanılgı, bilimi, gelişmeyi, aydınlanmayı, reşitliği ve özgürlüğü engellemekte. Tüm bunların yanısıra, insanların kendi faaliyet veya faaliyetsizlikleri için sorumluluk taşımalarını önlüyor.

4. İnançsız Veya Farklı İnanca Sahip Olanlara Karşı Hoşgörüsüzlük

İslam’da tolerans ve barış amaç olarak değil, savaş sırasında kullanılan araç niteliğini taşıyor. Birçok Müslüman ülkede, Hristiyan veya farklı dinlere mensup insanlar ayrıca vergi ödemeye tabii. Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyan ailelerden çocukları koparılıp, Yeniçeri ordusu kurulmuştur. Kuşkusuz Kuran, putperestlerin putlarına, Müslümanların ise Allah’ına tapmakta özgür olduklarını vurgulayan ayetler içeriyor. Hatta, sevap işleyen Musevilerin, Hristiyanların vs. cennetlik olduklarını, dinde zorlamanın olmaması gerektiğini ifade eden ayetler bile mevcut (Bakara suresi, 256. ayet). Bu ayetleri kendi başına ele alınca, İslam’ın toleranslı bir din olduğunu iddia etmek mümkün. Ancak, bu nadir ayetlerin ifade gücünü çürüten ve tam tersini söyleyen onlarca başka ayet var. Öte yandan İslam, son insanın da Müslümanlığı kabul edene kadar dünyayı savaş alanı olarak gören bir din. Nisa suresinin 91. ayetinde şu satırları okumak mümkün: „Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.“. Tevbe suresinin 29. ayeti: „Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın. “. Kuran’ın birçok yerinde, Muhammet’in (dolayısıyla Allah’ın), farklı dine sahip insanlara uygulanan şiddeti caiz kılan ayetler var. Öldürülmeleri (Muhammed suresinin 4. ayeti), boyunduruluğa zorlanmaları (Tevbe suresinin 29. ayeti), sürgün edilmeleri ve mallarına el konulması (Haşr suresinin 1. ilâ 7. ayeti) mübah. Farklı dinlere mensup veya dinden arınmış insanlara karşı Cihat yürütmeyi içeren sünnetlerin (Muhammed’in faaliyetlerine dayanan norm) sayısı küçümsenmeyecek kadar fazla. Müslümanlara bu ayetler sunulduğunda, yapabildikleri tek şey, Tevrat’ta yer alan benzer ayetlere dikkat çekmek (örn. 2. Musa, 22; 3. Musa, 20). Söylenecek tek şey var, o da: Kolerayı farklı bir vebayla ortadan kaldıramazsınız.

5. Hristiyan Ve Yahudi Düşmanlığı

Tüm asılsız ve İslam lehine olan iddialara rağmen, sadece gâvur, dinsiz ve imansızların yok edilmesi gerektiği ifade edilmiyor, Yahudi ve Hristiyan düşmanlığı İslam’ın özünde de yer alıyor. Ali İmran suresinin 19. ayetinde diyor ki: „Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.“ Hristiyanlık ve Musevilik din olarak inkar ediliyor, Allah ve Muhammed’e inanmayanların cezalandırılacağı dile getiriliyor. Muhammed, Allah’ın daha önceki tüm peygamberleri, Hz. İbrahim dahil, yanına çağırdığını ve İslam’a inanma emrini verdiğini söylüyor.

Museviler için hatta sırf uğursuzluklara sebep oldukları görüşüne inanılıyor. Nisa suresinin 46. ayeti hatta Musevileri lanetleyerek bitiyor: „…fakat Allah, küfürleri yüzünden onları rahmetinden uzaklaştırdı, pek azından başkası imana gelmez onların“.

Maide suresinin 72. ayetinde Muhammed şöyle buyuruyor: „Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kâfir oldu…“ Aynı surenin 171. ilâ 173. ayetlerinde Hristiyan din öğretisinin tanrı üçlüsüne değinilip, buna inananların cezalandırılacağı vaat ediliyor.

Muhammed, Müslümanlara, günahkâr oldukları için, Hristiyan ve Musevilerle ahbaplık etmemeyi emrediyor (Maide suresi, 51. ayet).

6. İslam’da Kadın Ve Kadına Baskı

Muhammed toplumsal düzeni, kadını erkeğin hizmetçisi ve cariyesi ilan ederek, kontrol edebildi. Kadının boyun eğme zorunluluğu, İslam hukuğunun kesin bir paçasıdır. Buna göre kadın
entellektüel ve dinî anlamda seviyesi daha düşük yaratıktır,
kötülüğün, sinsiliğin kaynağı olup entrikacı, vefasız ve şeytani bir yaratıktır,
zavallı ve acınacak yaratıklardır ki, çoğu zaten cehenneme gidecektir.

Nisa suresinin 3. ayetine göre, Muhammed erkeklere dört kadınla aynı anda evli olmayı caiz kılmıştır. Hatta birden fazla kadınla evli olmayı erdemlik ilan edip bu tutumu teşvik etmiştir.

Şahitlik konusunda ise iki kadın ifadesi bir erkeğin ifadesine tekabül etmekte. İlgili ayet şöyle buyurmakta: „…Ve erkeklerinizden iki kişiyi şahit tutun. Fakat eğer iki erkek bulunamıyorsa, o zaman şahitlerden razı olacağınız bir erkek ve iki kadını (şahit) tutun ki ikisinden biri unutursa o taktirde, diğeri ona hatırlatır…“ (Bakara suresi, 282. ayet). Benzer yaklaşım miras hukuğunda da söz konusu: „Allah, …, erkeğe iki dişinin payı kadarını emreder. ….“ (Nisa suresi, 11. ayet).

Örtünmeyle ilgili ayetlerde şöyle buyuruluyor: „Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. Zinetlerini, kocalarından, yahut babalarından, yahut kocalarının babalarından, yahut oğullarından, yahut üvey oğullarından, yahut erkek kardeşlerinden, yahut erkek kardeşlerinin oğullarından, yahut kız kardeşlerinin oğullarından, yahut müslüman kadınlardan, yahut sahip oldukları kölelerden, yahut erkekliği kalmamış hizmetçilerden, yahut da henüz kadınların mahrem yerlerine vakıf olmayan erkek çocuklardan başkalarına göstermesinler. Gizledikleri zinetler bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. …“(Nur suresi, 31. ayet). Bir başka ayette şu ifadeler yer alıyor: „Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. …“ (Ahzab suresi, 33. ayet).

Nur suresinin 59. ayeti bu konuda bir istisnayı mümkün kılmakta, zira ileri yaştaki kadınların örtünme şartı koşulmuyor. Muhammed’e göre bu kadınların yaşları itibariyle evlenmeleri imkansız. 50 yaşını aşkın bir erkek olarak 9 yaşındaki Ayşe ile evlendiği gerçeğini göz önünde tutarsak, böyle düşünmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Kız çocuklarına olan zaafını, yaşlı kadınlara kısmen özgürlük tanıyarak kompanze eden Muhammed Nur suresinin 60. ayetinde şöyle buyuruyor: “Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. …”.

Gebelik yaşını aşmış kadınların örtünme zorunluluğu olmadığı konusu, Müslümanların Kuran’ı aslında okumadığı ve yüzeysel bilgilere sahip olduğunu gösteriyor. İmamların camilerde bu ayeti neden mevzubahis etmedikleri de ayrıca çok ilginç bir durum, çünkü bu kanının yayılması durumunda birçok yaşlı kadın, teorik olarak en azından, başörtüsü takma mecburiyetinin olmadığını öğrenecektir ve belki, gerçekten de başörtüsünü çıkaranların sayısı artacaktır. Kimbilir? Muhtemelen birçoğu takmaya devam edecektir – aynı Çin kızlarının ayak sargısı örneğinde olduğu gibi. Sargıya öyle alıştırılıyorlar ki, isteseler de bu illetten kurtulmaları mümkün değil.

Okullarda ve kamu kuruluşlarında başörtüsünün yeri olmadığı kanısındayım! Özellikle kız çocuklarının başlarının kapatılması yasaklanmalı! Henüz çocuk yaştaki çocukların başlarının kapanması, Muhammed’in çocuk yaştaki Ayşe’yle evlenmesine dayanmaktadır, ki bu da kız çocuklarının cinselliğe alet edildikleri anlamına gelir.

7. İslam’da Şiddet

İslam şiddeti mübah kılmakta (bkz. Tevbe suresi, 74. ayet ve Nisa suresi, 95. ayet). İslam tarihine bakarsak, Muhammed’in yürüttüğü savaşların, Mekke’den gelen kervanların saldırı ve soyguna uğramasıyla başladığını görürüz. Bu soygunlar Muhammed’in ve yandaşlarının ekonomik güç kazanmalarına yarıyordu. Yandaşları gönüllü olarak bu soygunlara katılıyordu, çünkü kendilerine de pay düşeceğini çok iyi biliyorlardı. Yağmaların onda biri ise “Allah”ın payı olarak lanse ediliyordu. Geriye baktığımızda, İslam’da şiddetin ciddi bir geleneği olduğunu görürüz, bunun bariz örnekleri: 11 Eylül New York saldırısı, 11 Nisan 2004 Madrid’teki bomba saldırısı, 7 Temmuz 2005 Londra’daki bomba saldırısı, Irak’taki din çatışmaları, 4. Eylül 1990 tarihli Türkiye’deki Turan Dursun cinayeti ve diğer sayısız gazeteci ve eleştirmen cinayetleri. Müslüman annelerin Cihat uğruna oğullarının intihar saldırılarını benimsemeleri, bu yolda diğer oğullarını da feda etme yaklaşımları gelenek haline dönüştü. Şiddetin dinî anlamda yüceltilmesi artık son bulmalı! Aydınlanmayı, barış anlayışını ve çağdaş diyaloğu geniş kitlelere yayma girişimlerini tek çözüm olarak görüyorum.

8. Erkeklerin, İnsan Olma Özelliklerinin Ellerinden Alınması

Muhammed, cinsiyet ayrımı yaparak ve erkekleri kadınlardan üstün tutarak, erkeklerin kendisine itaat etmelerini sağladı. Kendi kurduğu sistemde de erkek, Allah’ın boyunduruğunda hareket eden varlıktır ve yaradanına, bu nedenle de peygamberine, körü körüne itaat etmelidir. Erkeği, evinin dışında köle, evinde ise paşa ilan eden Muhammed, kadınların kötü konumunu erkeklere kabul ettirmeyi başardı. Tam da kadın baskısını onaylayan ayetler, erkekleri üstün varlık ilan ederek, insan olma özelliklerini erkeklerin elinden alan ayetler. Nisa suresinin 34. ayeti buna güzel bir örnek: “Erkekler, mallarından (kadınlar için mehir ve nafaka olarak) harcamaları sebebiyle ve Allah’ın, onların bir kısmını, diğerlerine üstün kılmasından dolayı, kadınların üzerinde daha çok kâimdirler…İtaatsizliklerinden (baş kaldırmalarından) korktuğunuz (kadınlara) ise (önce) nasihat ediniz.Ve (sonra da) yataklarında yalnız bırakınız.Ve ( hâlâ itaat etmezlerse) onlara vurunuz..”

Kadınların karşı gelmelerini önlemek mecburiyetinde olan erkekler, olası bir durumda sevdikleri, birlikte çocuk dünyaya getirdikleri ve birlikte yaşlanmayı düşündükleri karılarını dövmeli. İslam’da erkek, vurdumduymaz, nefsine hakim olamayan, kadın gördüğü anda boşalan basit bir cinsiyete indirgenmekte. Oysa yetişkin, olgun ve reşit bir insan nefsini kontrol etmeyi pekâla bilir.

Müslüman ailelerin oğulları da bunun gerçekle örtüşmediğini biliyorlar. Bu yüzden tüm erkeklere sesleniyorum: İslam’a hayır deyin! İnsan olma özelliğinizin elinizden alınmasına hayır deyin! Ancak o zaman gerçek ve kendinize eşdeğer partnere sahip olursunuz. Kendisine itaat etmekle sınırlı cariye arayanlar ise çağdaşlığın en alt kademesine bile henüz ulaşamamıştır.

9. Ahirette Dahi Kadınlara Boyunduruluk Mecburiyeti

Cennet vaadi kadınlardan çok büyük bir bedel bekliyor, zira erkeğine hizmet etmekle, ittat etmekle, onu memnun etmekle ve cinsel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü. Tüm bu görevlerini kusursuz yerine getirse dahi, cennetlik olması için erkeğinin onayı gerekiyor. Sonuçta kadınlar „fani dünyaya geçici olarak“ gelmişlerdir, erkeğe ebediyen hizmet edecek „asıl kadınlar“ hurilerdir. Huriler, dünyevi kadınlardan çok daha üstünlerdir ve öncelikli konumdadır.

Nebe suresi, Vakia suresi ve İnsan (Dehr) suresi cenneti en iyi tarif eden surelerdir. Nebe suresi erkeklere “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kâseler” vaad etmektedir. Vakia suresi „cennet’te bahçe’ler ve iri gözlü huriler“ Vaad etmektedir. Dinine bağlı Müslüman kadınlar cennette dahi huzur ve mutluluk bulamayacaklardır, zira kocalarını başka hurilerin koynunda göreceklerdir.

10. Müslüman İnsan Profili: Koşulsuz Vefakârlığa Ve İtaatkârlığa Tabii Kul

Muhammed, insanoğlunun sürekli vefasız olduğunu vurguluyor. Bu yüzdendir ki, Kuran’da „yalaka, hayvan, lanet insan“ gibi ifadeler bolca yer alıyor. İnsanlara sürekli şu soruyu yöneltiyor: „Sizler için yapılan iyiliklerin hangisini inkâr edebilirsiniz?“ Halbuki vefasız olan biri varsa o da kendisi! İnsanlar Muhammed’in gözünde, „ilahi adalet“ nezdinde hakettikleri cezayı almayı gereken, vefasız ve koşulsuz itaatkârlığa tabii yaratıklardır. Bu tabloya karşı başı dik yürüyen, reşit, asılsız ve çelişkili iddiaları aklını kullanarak eleştiren ve körükörüne itaat etmeden kendini arkaik ve şizofrenik fikirlere teslim etmeyen insan ilkesini sunuyorum.

Son Söz

Olay, Yemen’in doğusunda Hadramut vadisinde cereyan ediyor: Bu kentte Kinde adlı bir topluluk yaşıyormuş. Arapça kaynaklara göre, Muhammed’in hasta olduğu haberinin üzerine kadınların burada sabırsızlıkla ölüm haberini beklemeye koyulmuşlar. Nihayetinde ölüm haberi kendilerine ulaştığında, ellerine kına yakıp müzik eşliğinde dans etmeye başlamışlar. Özgürlüğün kısıtlandığı, kadınlara hiçbir hakkın tanınmadığı, sistematik olarak küçük düşürüldüğü dönemin bitmesini umut ederek, bunu kutlama kararı almışlar. Ancak, Muhammed’in halifesi Ebubekir, tüm bu kadınların ve koruyucularının ellerini, ayaklarını kestirip, dişlerini söktürmüş.

Hadramut’un bu cesur kadınlarını burada saygıyla anıyorum. Umutlarının gerçek olması için hepberaber çaba sarfedebiliriz! Yaklaşık binbeşyüz yıldır bu arkaik dinin şizofrenik fikirleri insanların beynine işlenmekte ve tüm dünyaya zehrini saçmakta. Bu şizofreniye son vermenin vakti geldi de geçiyor bile!

http://j-b.blogcu.com/islam-i-reddetmek-icin-10-sebep/10207441

 

XII – İslam Karşıtı Karikatürler;

.

 XII – Sonuç: Neden Müslüman, Hristiyan Yada X Dinine İnanıyorsunuz?

inanacaksın

ailesi seçer

.ateizmin görüşü

.başka yerde doğsan

.Beyaz bir insanın tanrı olduğu düşünen ilkel kabile

.bukadar insan yanılıyormuı

neden müslüman kanıtı

 

.

Bir Cevap Yazın