Ekşi Sözlük Yazarlarına Göre Hayatın Anlamı Nedir?

 Ekşi Sözlük: Hayatın Anlamı;

zamana, mekana, kisilere gore gorecelik gosteren ama olmasssa da olmayan bi kavram..

 

eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
o yaşamda
daha çok hata yapardım.
o kadar mükemmel olmaya çalışmazdım… daha çok dinlenirdim.
bu yaşamda, onca ciddiyetin arasında yapamadığım kadar eğlenirdim.
o kadar temiz kalmazdım.
daha fazla riskler göze alır, daha çok gezer, daha çok günbatımı seyrederdim,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim
gitmediğim daha çok yere giderdim.
daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim.
daha çok gerçek sorunlarım, daha az sanal sorunlarım olurdu.
ben yaşamın her dakikasını gerçekçi ve kitabına uygun yaşayan insanlardan biriydim.
elbette mutluluk anlarım da oldu.
ama geriye dönüp, baştan başlayabilseydim çok daha fazla iyi anlarım olurdu.
çünkü, eğer bilmiyorsanız, yaşam bundan ibarettir, anlar, yalnızca anlar…
“şimdi”yi sakın kaçırma.
ben, yanında, termometre, bir şişe su ve paraşüt olmaksızın asla bir yere gidemeyen insanlardan biriydim.
eğer hayatımı yeniden yaşayabilseydim, çok daha hafif gezerdim.
eğer hayatımı yeniden yaşayabilseydim, baharın başlamasıyla birlikte ayakkabısız yürümeye başlar, sonbahar bitimine değin çıplak ayakla devam ederdim.
bilinmeyen daha çok yola sapar,
güneşin doğuşunu daha çok seyreder,
daha çok çocukla oynardım
yalnızca bu yaşamda bir şansım daha olsaydı.
gel gör ki, işte 85 yaşındayım
ve biliyorum ki,
artık ölmekteyim….
jorge luis borges

 

sinemada film izlemek, müzik dinnemek, gitar çalmak, futbol maçı izlemek, bide sex…

 

devamli degisen, cogu zaman sevgiyle bazen de felsefeyle yaratilan kavram.

 

çözmek için çaba harcayanlar sonunda cevabı bulamıyolar ama kafaları fena çözülüyor
psikiatrik hastaların % 30 i bundan yatıyor:)

 

hayatta aradıklarını bulamayanların, hayattan sıkılanların , lam bu işin kesin bi anlamı varda biz ıskalıyoruz diyip sordukları soru

 

insanlar daha iyi sex icin yasaralar

 

canlı varlıklarda doğumdan ölüme kadar etkinliği sağlayan olguların tümü, yaşam.

 

“eee zebercet, anlat bakalim; hayatin anlami nedir?” pek onemli bir laf ettigini saniyor. akli sira kendi halinde kisir kisir donen tekere comak sokuyor. bir kere soru yanlis ve sacma. yok ki oyle bir sey, hayatin anlami. ne koyarsan odur iste; benim ne koydugumdan sana ne. bulabildigim en buyuk teflon tavayi suratinin orta yerine indirirdim ama, madem canin peygambercilik oynamak istedi…
muppet show’un acilis sebzesine bak. “muzik baslasin, isiklar yansin; makyaj, kostumler.” kimdi “dunya bir oyun sahnesidir” diyen dallama, shakespeare mi? (bkz: tiksindim tiyatrodan) al sana sahne, al sana hayat. belki fozzie’nin cani cok sikkin; fakat kalbini zehirleyen aciya gulup geciyor, gozyaslarini ve istirabini soytariliga donusturuyor. sonra locadaki ihtiyarlar: “neden geliyoruz buraya? / sanirim hicbir zaman bilemiycez. / bu soytariligi seyretmek, / bir nevi iskence.” hayat hakkinda bundan daha net bir ifade olabilir mi? muppet show’a hos geldik safa geldik. ve noktayi trompetiyle gonzo koyuyor. eger gonzo da israfil degilse n’oliyim; kiyametin habercisi boruyu otturuyor ve topumuzun cani cehenneme.
jim henson hayatta degil, fakat mithat bereket cetenin yasayan uyelerini bulsun ve sorsun: bu muymus kuklalarin sirri? kukla yahu, al sana bir gizli anlam daha.
“eee zebercet, anlat bakalim; hayatin anlami nedir?” ben senin ilkokul cagindaki evladin miyim, “anlat bakalim, bugun ne ogrendin?” hayat bilgisi vardi bugun, ebemizin nasil beepildigini ogrendim. iyi mi?

 

hayatin herkese gore ya da herkesin hayatinin kendisine gore farkli anlamlari vardir ve insan bunu ancak kendisi kendi hayati cercevesinde bulabilir..bu durumda bu baslik anket kategorisine girebilir..

 ~ 

 

hastayken, mide agrisi size iskence ederken.. (ornekler cogaltilabilir) kisaca fiziksel aci icindeyken hayatin anlami o agri/aci olur (kendimden biliyorum). ulan nassi biseydi bunsuz yasamak, 10 dk oncesi diye sizlanir; imana gelir gunah cikartirsiniz.

 

hayatin anlami hepimizin aslinda birer hatali varliklar oldugu, hepimizin birer hata oldugudur, bir takim kazalar, rastlantilar sonucu meydana gelmisizdir, ve bu yuzden olume mahkumuzdur, ama en buyuk mahkumiyetimiz, en buyuk hatamiz, olumun anlamini aramakken hayata bir anlam yakistirmaya, uydurmaya calismaktir.
oyle olmasaydi belki olumden sonra hicbirseyin oneminin kalmayacagini, hicbirseyin, onemin, ve kalmamanin anlamini anlayabilirdik.
(bkz: olumun anlami)

 

bireysel tatmin… o yüzden bu anlam kişiden kişiye değişir.

 

hayatın aslında anlamsız oldugunu, en yuce oyuncunun* oyuncakları oldugumuzu cozememis kisilerce yillardir aranan ama var olmadigi icin bulunamayan sey…

 

var olan en öznel konu..kişilerin aile yapısı, eğitimi, tecrübelerine bağlı olarak, birbirinden bağımsız pek çok değişkenin etkisi sonucu, aynı olayları bile farklı yorumlayarak, nesnellikten tamamen uzaklaşmaktır..bu konuda parametrik olarak belki de tek değişmeyen olgu ise şüphesiz;sevgi kısmıdır.

 

insanlıgın cözemedigi en buyuk problem.insanoglu marsa yerleşse bile bunun anlamını hiç bir zaman cözemeyecek galiba,ama herkesin kendine göre bi anlamı var o ayrı.dinlerde bu boşlugu doldurmak icin var *

 

dar ve derin bir deliğe düşmüş bilye tanesini çıkarmaya çalışan bir çocuğun çabası kadar basit, yaşadığı çukurun içerisine küçük bir delikten vuran ışığın,geldiği yeri merak eden bir canlının düşünceleri kadar karmaşık olan, bakışaçılarına göre değişebilen ve herkes için ortak bir kavram çıkmadıkça daha yüzyıllar boyunca insan zihinlerini uğraştıracak olan iki kelime..

 

bu tanım da dahil olmak üzere her şeyi değiştirebilecek gücü bilmek, hissetmek ve onunla yaşamak.

 

loş bir ışık yakıp radyoyu açıp anlamsızca tavanı seyretmek. komplike bir anlamı oldugunu düşünüp onu aramaya çalışmak en gereksiz şey kesinlikle

 

olmemek icin oldurmek ya da ezilmemek icin ezmek..

yıllar sonra gelen edit: bu geyik değil, hakkaten öyleymiş.

 

(bkz: genlerini bir sonraki nesle aktarmak)

 

bie $ekilde mutlu olmak. ama gercek ama oyun.

 

kaybettiginizde hayatinizin bir yenilgi gostergesinden ve yasamanin alelade bir kusurdan bir farki kalmayacagi kisi, amac mekan yada herneyse

 

hayatın anlamı

yıllar elbet bitecek,

akşamlar gündüzleri,

gölge gibi takip edecek,

güzellikler masumiyetle,

birlikte karanlığa gömülecek.

yaşananlar birer anı olarak,

zihinlerde karartı kalacak,

her bir hata,

insanı daha acımasız yapacak.

her bir güvensizlik,

yeni bir düşman doğuracak,

her yıl biraz daha yıpranacağız,

ama hiç öğrenemeyeceğiz,

hayatın anlamını….

 

hangi tanriya, hangi dine inaniyor olursaniz olun bir sureligine inanclarinizin olmadigini dushunun. bir sureligine bir inancsiz gibi dushunmeye calishin. yashamak sizin icin ne anlama geliyor dushunun. dushunun ama cennet cehennemsuc ve ceza gibi fikirleri aklinizdan cikarin. neden yashiyorsunuz? varsayalim ki olummezarinizda curumek demek ve ruh dediginiz shey sadece karmashik beyninizin urunu olan bir yanilsama. varsayalim ki ne bedeniniz ne de (varsa) ruhunuz olumle birlikte yok oluyor. neden yashiyorsunuz? oleceginizi bile bile bu hayatin yukunu cekmeye ne gerek kalir o zaman? tanri yoksa gunah ishlememenin ne anlami ve ishlemenin ne zevki kalir? hergun ishe gitmenizin, calishmanizin ya da tembellik yapmanizin ne anlami kalir eger bir koyundan farkimiz yoksa? bir koyun gibi salak salak yashayip sonra da boceklere yem oluyorsak ne anlami kalir bu yashamin?

bu sorulari ilk defa soran ben degilim elbet. binlerce insan, yuzlerce dushunur bu konuda kafa yormush. kimi kendini kandirmanin bir yolunu bulmush, kimi de olumu beklemek yerine aninda olumu tercih etmish. benim derdim de ayni. ancak ben ishi uzatmayacagim.

acaba hayatimizi yashayabilmek icin cok basit bir itici unsur builabilirmiyiz? dinlerden, olum sonrasi yasham fikrinden ve tanrinin gazabindan bagimsiz bir sebep yashamak icin? var mi hepimizin anlashabilecegi boyle bir shey? hayati tek bashina anlamli kilacak bir shey?

cevabim cok basit ve mantiga dayaniyor:

(1) yukaridaki turden sorulari dushunebilmemizin temel nedeni bu dunya uzerindeki diger canlilardan farkli bir “bilinc” duzeyine sahip olmamiz.

kendimiz, icinde yashadigimiz toplum, gecmish ve gelecek uzerinde dushunup, konushabilmemiz. bu turden bir kendine ve geriye donuk degerlendirme yetenegi olan tek canli insandil bu bilincin tashinmasindaki en onemli unsur. bildigimiz kadariyla henuz beshyuz yil onceki maymunlar uzerinde calishan bir maymun ya da okyanuslararasi yunus ilishkileri tarihini yazan / dushunen bir yunus yok.

(2) yashamanin alternatifi olmek.

olmek size olmasa da bazilarina yashamdan daha guzel gorunuyor olabilir. amacimiz onlari da ikna etmeye calishmak olduguna gore dushunelim. neden olum yashama tercih edilebilir? kotu bir hayat? zorlu gunler? anne baba baskisi? tabii daha iyi nedenleri olanlar da varolabilir. umutsuzluga neden olan binlerce olay dushunebiliriz. haberleri seyretmemiz yeterli. yillarca hic durmadan sefillik icinde savashan insanlar, her gunolum korkusu. bu insanlar neden yashamak istesin? nasil ikna edebilirsiniz bu insanlari yashamaya, hayatlarinin sonuna kadar acilar icinde kalacaklarini bilerek?

(3) olum bilincten ve algilarimizdan vazgecmek demektir.

yukarida da soyledigim gibi insanoglu yuksek bilinc duzeyi ile diger canlilardan ayrilir. yashadigi her dakika etrafindakileri algilayip defalarca beyninde ishleme yetenegine sahiptir. olmek demek bu yetenekten ve bu deneyimden vazgecmek demektir.

(4) zaten oleceksek eger, hemen olmemek yerine olene kadar bilincimizin keyfini cikarmayi ogrenmeliyiz?

olum ve yashami bir tartiya koyduk. yasham agir geldi. neden? cunku yasham bir surec, aktif olarak icinde bulundugumuz bir akinti. bu akinti icindeki yerimizi ve zaman zaman da akintinin kendisini etkileme gucumuz var. olum de bir surec aslinda ancak bu sureci algilayacak olan kishi olumle birlikte kendi etkileyemedigi bir surecin parcasi haline geliyor. pasif ve bilincsiz. olum ancak disharidan gozlemlenecek bir surec. yani saat kulesini goremeyeceginiz tek yer saat kulesinin ici (gizli yuz’den). yapmaniz gereken bu algilar yumagini mi yoksa sonsuz bir karanligi mi tercih edeceginize karar vermek. (bunu yapmak icin illa ki intahari dushunuyor olmaniz gerekmez.) karari elbetteki siz vereceksiniz. ama ben size kendi kandirmacami yine de soylemeliyim:

(5) yashamak ilginc bir shey!!!

ishte basit ve gerizekalica bulabileceginiz cozum bu. eninde sonunda oleceksek eger, olene kadar yashami gozlemlememe izin verin. “yashamak” kelimesinin icinde var bu zaten. o ani yashadim!!! yashadigimiz an ne kadar kotu, zor, aci verici olursa olsun, yashadiklarimiza dishardan baktikca yashadiklarimizin ne kadar da ilginc oldugunu gorebiliriz. yashamin ilgincligi kendi hayatimizla da sinirli degil zaten, ilginc olan milyonalrca yasham binlerce olay var. etrafiniza bir gazeteci gibi bakin bir gun. ya da bir yazar gibi. her gordugunuz shey ne kadar siradan ve monoton gorunurse gorunsun bir haber degeri var. yashadigimiz en kotu olay en guzel ve etkileyici hikayemizdir. uzulmek yerine anlatin acilarinizi, hayatiniz roman olur. hayatin degeri, hayatin kendisinden ileri gelir. bir butun olarak yasham gercektende yashamaya deger ilginc bir sheydir.

uzulerek belirtmeliyim ki bu recete (eger bir recete ise) bazi insanlar icin cozum olmayacaktir. surekli fiziksel aci ceken bir kishinin bunu ilginc bir olay olarak gorebilmesi biyolojik olarak imkansizdir. yine de soylemeliyim ki bu tur acili durumlardan kurtulmak icin bize kuvvet verecek shey yeniden hayatin ilginc ve karmashik kollarina kendimizi atabilme istegi olabilir.

evet shimdi kapida cikardiginiz dini kimliklerinizi tekrar giyin. bu dushunceyi istediginiz gibi susleyin. unutmayinki soyledigim shey ile hedonizm arasinda cok buyuk bir fark var, zevk icin yashamanizi degil, yashadiklarinizi bir zevk unsuru haline getirmenizi oneriyorum. insan sadece meraktan da yashayabilir: acaba daha sonra ne olacak? hayatiniza heyecanli bir dizi muamelesi yapmanizi oneriyorum size. hergun gazetenizin yaninda kendinizi de okumanizi!

 

müzik olmasa olmazdı dediğim kavram.

 

douglas adams’in her otostopcunun galaksi rehberi’nde cevabini 42 olarak verdigi soru.

 

çok fazla düşünülmemesi, aranmaması gereken, aksi takdirde insanı uzun süren bi bunalıma sokma olasılığı çok fazla olan, bi gün zaten öğreneceğimiz kavram…yine de çok düşünülen kavram…

düşünmemek için müzik, sigara ve vapur yetiyo da artıyo..

 

(bkz: fazla düşünme kafayı yeme)

 

anlamsızlık içinde anlam arama ve anlamsızlığa anlam yükleme sanatı.

 

bizim verdiğimizden başka anlamı yok.

 

”biz aslında bir anlamı olmayan evrene fırlatılmış olmanın verdiği rahatsızlıkla baş etmek zorunda olan anlam arayan yaratıklarız ve çifte göreve girişmek zorundayız..önce, bir hayatı desteklemeye yetecek kadar sağlam bir hayat anlamı projesini icat etmeli ya da keşfetmeliyiz..sonra, icat etme eylemimizi unutmanın bir yolunu bulmalı ve kendimizi hayatın anlamı projesini icat ettiğimize değil keşfettiğimize – bağımsız bir ‘dışarıda bir yerde’ var olduğuna – ikna etmeliyiz.”

(bkz: irvin yalom) annem ve hayatın anlamı

 

o an asik oldugunuz seydir. sevgiliniz, isiniz, sarap icmek, bazen soguk bir bardak su bile olabilir.

 

yasamin tek ve kesin bir anlami olsaydi tum hayatlar ona yonelirdi bu durumda ne medeniyet kalirdi, necesitlilik ne de kultur, ve hatta ne de felsefe. herkes icin farklidir hayatin anlami. 300 yil sonra yazdigipaperlarin buldugu teoremlerin hatirlanmayacagi bir bilim adami, bugun kendini bizim icin onemli olan bir cok seyden mahrum birakarak calisiyor. belki su anda bir sanatci, tercih etse isletme okuyup hayatini bir ihtimal kotarabilecekken, sefaletin kiyisinda yasiyor. veya belki birisi su anda “ahanda olay budur” deyip kendini binadan asagi birakiyor. bu kadar degisken olan bir anlam varsa, yasamda hayatin anlamini buldugumuzu nasil anlayabiliriz. buna kesin emin olacagimiz nokta olmeden onceki (eger azrail aniden gelmediyse) son bir iki bilincli dakikadir. o an geldiginde o gune kadar yaptiklarindan pismanlik duymayan, gecmisini seven, vicdani rahat olan kisi kendi hayatinin anlamini bulmustur.

 

her anlamda tecrube kazanmak

 

hayatın anlamı, hayatın anlamını anlamak değildir.

 

yasamak. oldugunuzde butun anlamini yitiren $ey.

 

herşeyin ayrı bir yeri olması.. bir yakınınızı önemli bir ameliyattan sağ çıkmasını beklerken ve arkadaşlarınızla gece yarısı eğlencenin doruğa vurduğu bir mangal partisi yaparken içinde bulunduğunuz ruh hali arasındaki zaman aşımı..

 

hayat artık bir bahanedir.
‘neden yaşamak’ sorusu artık manasızdır.
çünkü hayat bir soru degildir artık.
ya bir cevaptir.ya bir sebeptir.ya bir bahane ya da bir mazarettir.
üretmek için yaşamak
tüketmek için yaşamak
başarmak için yaşamak
kalkınmak için yaşamak
ilerlemek için yaşamak…

 

tarihte iz bırakmak

 

“yeditepe istanbul” isimli bir yerli dizi vardi trt’de. orada ugur polat’in canlandirdigi ali isimli karakter satmaya calistigi eski kitaplarin bir tanesinin ilk sayfasinda su cumleleri okudu, bir yarari olur mu acaba :

sevmeyi ve savasmayi surdur
surdurmeyi surdur

 

aci…olmasa zevkin ne anlami olurki
zevke kavusma istegi olmasa da ne manasi kalirki

 

şimdi kafa yorulması hayli gereksiz olan, zaten tarih boyunca filozof kesimi takımından yeterince iredelenen ve hala da kesin bi cavap verilemeyen, ölyleyse salla gitsin nası olsa öğrenirsin bi gün dedirten şey. ayrıca kimi zaman yemek yemek olabilir.

 

“hayat, iki kişinin karşılıklı gelip, beş aşağı beş yukarı birbirlerinin anlayacağı hikayeler anlatmalarından ibarettir..”*

 

fotografci erhan sermetin projelerinden bir tanesi. ara guler en guzel cevaplardan birini vermis; “hayatin anlami bi bok degildir”…

bir sabah uyandığınızda gözlerinizi açarsınız. aklınıza o an tavana bakmaktan başka birşey gelmiyordur. nefes alıp verdiğinizin farkındasınızdır ama bunu istem dışı yapmakta olduğunuzunda… yataktan kalmak için hiç bir sebep bulamıyorsunuzdur gidecek bir işiniz olduğu halde. sizi yaşama bağlayan şeyleri düşünmeye başlarsınız. biraz sonra yapacağınız kahvaltı mıdır? akşam iş çıkışında görüşeceğiniz kız arkadaşınız mıdır? eminönünde yenilecek balık ekmek midir yoksa hayatın anlamı? eğer hiçbiri size çekici gelmiyorsa şayet durumunuz gittikçe kötüye gidiyor demektir. yataktan kalkarsınız ve bir camel yakarsınız. camel de değişmiştir; o bile bir anlam ifade etmiyordur sizin için. banyoya gidersiniz ve aynada suratınıza bakarsınız. o yüz bile sizin için yabancılaşmıştır artık. gardolabınızı açarsınız… ne giyeceğim diye bir derdiniz yoktur çünkü gardolabınız bir sürü anlamsızlık doludur sizce. sadece üşümemek için kalınca giyinip evinizden çıkarsınız ama soğukla burun buruna gelince üşümek kavramının bile anlamını yitirdiğini farkedersiniz ve montunuzun önünü açarsınız soğuğa inat. arabanızın ön camı çatlamıştır ama umrunuzda bile değildir. bir zamanlar özene bözene aldığınız arabanız da size hiçbirşey ifade etmiyordur artık. yolda trafik sıkışıktır; açtığınız radyodan kıpır kıpır ezgiler yükselmekle beraber en ufak bir kıpırtı bile oluşmaz içinizde. iş yerinize gelmişsinizdir. palaza insanlarına göz ucuyla bakarsınız. hepsi görünüşte mükemmeliğe erişmiş gibi görünselerde aslında ne kadar zavallı olduklarını görürsünüz sanki diğerlerinden farklı olarak bir x-ray cihazıyla görüyormuşsunuz gibi içlerini…. masanıza oturursunuz. ailenizin resminde babanız sanki gerçekten sizi görüyormuşcasına gözlerinizin içine bakarak gülümsemektedir ama babanızın gülümsemesinde sanki bir sahtelik vardır. ailenizde anlamsızdır artık. inboxınız arkadaşlarınızdan gelen maillerle doludur ama bir çırpıda okumadan siliverirsiniz hepsini. kahve almak için kafeteryaya gidersiniz. sade şekersiz nescafede bile bir lezzet kalmamıştır artık. masanıza dönerken adımlarınız sanki idam sehpahasına gidiyormuşcasına ağırdır. hayattan tek zevk aldığınızı sandığınız şeyi yapmak için browserınıza sozluk.sourtimes.org yazarsınız. anlamsızca başlıklara bakar ve vakit geçirmeye çalışırsınız. tam o sırada bir başlık gözünüze çarpar… “hayatın anlamı” … işte o an “hayatın anlamı” kavramı şekillenir ve parmaklarınızdan şu cümle dökülür ekşi sözlüğün sayfalarına: “kaybettiğinizde varlığını farkettiğiniz ve asla geri kazanamayacağınızı bildiğiniz anlamsızlık…”

 

hayatin anlami, anlamini kesfetmeye dair istektir. her bulamayis umutsuzluk, her yeni umut yeni istek demektir.

 

hayata ne yukluorsaniz, odur.

 

neyin anlamı var ki hayatın anlamı olsun… bayanlar baylar neden varız? yaşadıkça yokolmuyor mu yaptıklarımız ve bakınca birgün veya bir saniye sonra o en güzel anlarının ardından hayatımızın, hala anlamlı geliyor mu? o yaşadığımız?… bugün yaptığımız yarın bir anı beynimizde ve ertesi gün toprakta çürüyecek zawallı bedenimizle… ve düşünün ki günün birinde herşeye anlam yüklemek isteyen tek varlık: insan, yok olacak ve o zaman anlam diye birşey kalmayacak.
hayatin anlami yoktur

 

simdiye kadar sorulmush butun soruları hayatınıza dair soru isaretleri ile bitirince asla bulamadıgınız ama bu soruları cok kurcalayıp olumle burun buruna geldiginiz bir anda suratınıza tokat gibi carpan bir hictir.

 

kimi insanların iki tek atınca, kimi insanların da “entel takılalım” diye karar verince sorgulamaya başladıkları ve yüzyıllardır bütün filozofların yaptığı gibi işin içinden çıkamadıkları kavram. bunun yerine “ben neden yaşıyorum” sorusu kişinin kendine sorulsa ve yanıt bulunmaya çalışılsa daha fazla mesafe alınabilir.

 

ölümün sırrı ne ise, o

 

ne olduğu bilinemeyen ve bilinemeyecek olan; hemen her şeyin altında bir anlam aramak gibi bir huyu olan insanoğlunun kendilerini daha önemli hissetmeleri için çıkardıkları bir şey de olabilecek olan olgu. cidden hayatın bir anlamı olmadığından emin olan biri için yaşamak çok boş gelir ve her insan önemli olduğunu hissetmek ister. bu ikisinin bileşimiyle beraber kişi hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini kabul eder. bu açıdan düşünürsek genel bir hayatın anlamı tanımı yapamayız büyük ihtimalle.. yani her insan hayatına farklı bir anlam yüklemiştir, ve bu belki de onun amacı haline gelmiştir. anlamı olmadığını düşündüğü bir hayat kişiye ümit vermez. hayatının anlamının olduğunu düşünen kişi buna ulaşmak ister ve bence ona ulaşabileceğini düşünmesi de umut kavramının doğuşudur. dünyaya bir amaç için gönderildiğini düşünen insanlar için bu onların hayatının anlamıdır. bence herkesin bu dünyaya gelmesinin bir amacı vardır. belki birimiz aids’e çare buluruz, belki gelecekte çok iyi şeyler yapacak olan evlatlar yetiştirerek bu dünyaya damgamızı vururuz… hayatın anlamı da bu yüzden herkes için farklıdır ve hepimiz hayata farklı damgalar vururuz. zaten tek bir anlam olsaydı herkes onu elde etmeye çalışırdı ve dünyada böyle çeşitlilik olmazdı çünkü herkes ona göre seçim yapardı. oysa bugün biri kendini dağlara vurup özgür olmayı hedefleyip birisi çok para kazanmak için gece gündüz çalışıyorsa bence bu, herkes için hayatın anlamının farklı olduğunu gösteriyor. daha fazla dağıtmadan şöyle toparlayayım: eğer hayatın anlamı sadece kendimizi iyi hissetmemiz için bizim uydurduğumuz bir şey değilse; bu, bize yaşama umudu veren amacımız olmalı… amacı ve umudu olmayan insanın hayatının bir anlamı, yaşamasının bir gereği yoktur*….
böyle düşünmemin bir başka nedenini de açıklayayım. eğer öbür dünya diye bir şey varsa hayatın anlamı ordaki göreceklerimizden farklı bir şey olmalı. cennete veya cehenneme gidince kişinin ne gibi bir amacı olabilir ki acaba? oralara gidip görüp gelen ve anlatan olmadı ama bize empoze edilmiş olan bazı şeyleri baz alarak öbür tarafta dünyadakinden çok daha fazla acı veya çok daha fazla zevk sahibi olabileceğimizi söyleyebiliriz. hayatın anlamının “hayat“a özgü bir şey olduğunu düşündüğüm için bu anlama zevk almak veya acı çekmek türü şeyler diyemeyeceğim. oysa cennet veya cehenneme gitmiş bir bireyin artık ne gibi bir amacı olabilir ki?? işte bu yüzden sadece hayata dair olduğu için amaç ve ümit bileşimi hayatın anlamı olarak kabul edilebilir belki.
ölüm döşeğinde geçmişimizi düşündüğümüzde pişmanlık duyduğumuz şeyler yoksa ya da bunlar onur duyduğumuz şeylerden azsa ve artık hayat namına yapmak istediklerimizin hepsini gerçekleştirdiğimizi düşünüyorsak işte o zaman hayatın anlamını bulmuşuzdur ve gönül rahatlığıyla ölebiliriz…

 

hayat, hayatın anlami olmadigini ve bu gercekle* yasamanin imkansiz oldugunu kavramis insanin bu gercegi elinden geldigince carpitma cabasi ile gecer. burdan da anlasilacagi gibi anlama, kavrama kapasitesi yuksek insanlar hayata anlam yuklemez**.onlara nazaran daha az kapasiteler ki bunlar da fani hayat gorusunu paylasip daha iyimser olanlardir, sade anlamlar yukler*, kafasi calismayanlar icin ise hayatin anlami cok fazladir*. en salaklar en cok mutlu olanlardir iste tum mesele ve beni deli eden budur.

 

bir gün bir kase karamelalı puding yerken farkında olmadan keşfettiğimi düşündüğüm kavram.kasenin dibini yalarken biliçsizce : ” çok güzeldi ama bitti, bitti çünkü çok güzeldi” deyivemişim iç geçirerek .”hayatın anlamı bu olmalı”demişti yanımdaki arkadaşım,gülmüştük soora.*

 

bir banka oturup başka hiçbirşey düşünmeden zamanın geçişini izleyebilecek kadar vazgeçebilmek herşeyden..

 

bir çoklarınca hayatın anlamı sanılan yemek yemek, üremek, üstünlük sağlamak, kazanmak gibi faaliyetler gerçekte hiç bir amacı olmayan nükleik asitlerin kendilerini kopyalama faaliyetlerinin sonucudurlar. bu fiiler en çok büyük taşlarla küçük taşları farklı hatlar boyunca sahile dizen dalgaların hayatın anlamını taşları sıralamakta bulması kadar anlamlı olabilirler. içerisinde eriyik halde silisyum bulunan bir kaba daldırılmış saf bir silis çubuğun çevresinde kendisinin aynısı kristaller oluşturması ne kadar anlamlıysa yemek yemek-üremek doğrultusundaki bir hayat da o kadar anlamlıdır.
(bkz: moleküler insan)

oysa mana aramak akıl sahibi olmanın bir sonucudur. aklın kendisine ilişkin bir sorusunu madde ile cevaplamaya çalışmak yersiz olur çünkü madde amaçsız ve anlamsız olandır. aslına bakarsanız içerisinde bulunduğumuz çağda sık sık karşımıza çıkan tatminsizlik, soyumsuzluk gibi haller de bu hayat görüşünün bir sonucu. 2014 yılında dünyadaki en büyük sağlık sorunu depresyon olacakmış. olur tabi. ne kadar yerseniz yiyin sindirimde son ürün her zaman boktur.
(bkz: rasyonel insan)

 

velhasılı kelam hayatın herkes için geçerli bir anlamı yoktur.
insan mutlu olabilmek için kendi hayatına bir anlam yüklemeli, bu anlamı doldurmaya çalışarak yaşamalı ve aklının neyi gerektirdiğini de unutmamalı.
(bkz: oyun teorisi ve evrim)
(bkz: akli sorumluluk)

 

hayata gözlerini yummadan önce son dakikalarda kişinin zihninde yer alacak son görüntü veya kişiler.

 

mutluluktur. her daim mutlu olmayı başaran,daha fazlasını isteyen ve bunun için çabalayan adem, hayatı yaşayıp durmaktan deli keyif alacak, mutluluk hormonlarıyla cillop gibi olacak ve umarım kendi gibi enikleri dünyaya salacak, ve o eniklerin mutluluğuyla başı arşa değecektir. artık o hayatta gam yemez, zaten evvelden kendindeki kutsal ruha ulaştığından ölürken de gam yemez. amen

 

hayatın kendi tabiatı gereği içerdiği bir anlam yok. yaşam bir anlam arayışı olmadı geçmişte, gelecekte de olacağını sanmıyorum.
bir su damlasının duvardan akmasının nasıl bir anlamı varsa hayatın da belki öyle bir anlamı vardır tabi. bu sizi tatmin ediyorsa sevişin, koklaşın, yemek yiyin, uyuyun, sıçın. mutlu öleceğinizi ya da mutluluğun iyi bir şey oldugunu sanmayın ama. mutluluk sadece yaşamın yöntemlerinden biridir. atılan çubuğu geri getiren bir köpeğe verilen ödül gibi. yok bu bana yetmez diyorsanız herhangi bir şeyi hayatınızın anlamı olarak seçip, tüm varlığınızı ona harcamanızda hiç bir sakınca yoktur.

 

geçmişimiz belleğe dayalı anılardan oluşuyor. tortulardan kurtulmanın yolu belleği redle başlıyor bence. erken ya da geç hiç farketmez, başladığı an makbuldur. geçmişi anıların bir oyunu olarak görürsek ki, öyledir. geleceği ise tahminlerle. tek doğru an şu an değil midir? hayat şu andadır.

şöyle düşünsek; hiç bilmediğin yabancı bir şehirde dolaşıyorsun. bir adres arıyorsun. binlerce adım atmışsın. mutlaka en sonuncu adım olacaktır seni aradığın adrese götüren. o ana kadar attığın adımları yanlış sayamazsın; seni, adresine vardıran son adıma hazırlamışlardır. hayatta böyle işte. kötü deneyimler, felaketler, korkular, sevinçler, bizi mükemmele hazırlar. hayat bu işte:bizi aradığımız son adrese götüren adımlar.

 

kesinlikle olmayan bir sey. varolusun bir anlam veya sebebi yoktur.

 

“yaşamın iki anlamı vardır: sevgi ve üretim. severek üretmek, üreterek sevmek.”
emre kongar

 

tam manasıyla bir hiçtir. kimi kendini öldürecek cesarete sahip olamadığı için yaşar. kimi ise farkında olmadan kendisini kandırıp yaşama sahte bir anlam yükler ve bu anlam uğruna yaşar. bir anlam aramak saçma, bulduğunu sanmak ise direk mallıktır. yaşıyoruz işte yok başka cehennem..

 

gün batımında dostlarla yiten bir dostun anısına kadeh kaldırmaktır.

kapıyı açtığında köpeğinin sevinçle koşarak üzerine atlamasıdır

uzun süredir aşık olduğun kadının ilk buluşmada kalabalığın arasından gülümseyerek yaklaşmasıdır

akşam yemeğinde babanın “hadi birer duble rakı koy da kadeh tokuşturalım” derkenki gülümsemesidir

kabustan uyandığında herşeyin salim ve düzende olduğunu görmektir

saatte 30 mille yelken tutmaktır

yakayı kaldırıp kalabalığa karışmaktır

ilk kez gittiğin bir sahil kasabasında tek başına taze ekmek,soğan ve tekir tava ile rakı içerken kedilerle konuşmaktır.

sırtüstü çimlere yatıp ellerin başının altında yıldızları izlemektir

 

woe: anlık mutluluklar mıdır yani hayatın anlamı?
andrew: hayır sevgili woe! hayatın anlamı anlık mutluluklardan anlam çıkarmayı öğrenmektir. dikkat edilirse hayatın manası sonsuzlukta değildir. sonsuz olan hiç bir şey insana malum değildir. anlıklardan alınan tad da insanın kendisi gibi sonludur. en zevk alınan bile zevki yitmeden kaç kez aynı şevkle yinelenebilir ki? günü gelecek alınan tadlar da körelecek bizimle beraber! ama endişe yoktur. tadı tuzu olmayan bir hayatı yaşamaya zaten vaktimiz yoktur.

edit:
hayatın anlamı magicflute‘ün hayatınn anlamına dair yazdıklarıma ilişkin sabahın bir saatinde yolladığı “süper yazdınız elinize sağlık çok keyif verdi bu saatte” mesajıdır. ama woe gibiler için belki de hayatın anlamsızlığını tartışmaktır veya aramaktan yorulmamaktır.

neticede “hayatın anlamı aslında herkes için aynıdır.
ama o aynı yere herkesin ulaşmak için kendi yolundan gitmesi gerekir.”
ancak yine de (bkz: distanimsizlik)

 

bir nebze olsun polyannacilik oynamaya calismaktir, basarmaktir..

 

“yaşam, yüksek anlamlılık yüklü ender tek anlardan ve bu anların olsa olsa gölge görüntülerinin çevremizde gezindiği sayısız anlardan oluşur. sevgi bahar her güzel ezgi dağlar ay deniz her güzel herşey ancak tek bir kez tam yürekten dilegelir:bir biçimde, söze tam olarak hiç gelebilirse.çünkü bir çok insan bu anları hiç yaşamaz; onlar gerçek yaşam senfonisinin araları ve duruşlarıdır”

nietzsche

 

ayrintilara girildigi zaman herkes icin farkli, genel bakilirsa herkes icin ayni olan sey;
hayattan zevk almak.

oldukten sonra ne oldugunu bilmedigimiz icin sahip olunan hayati iyi degerlendirmeye calismanin mantikli oldugunu dusunuyorum.
hayattan nasil zevk alinacagi ise tamamiyle kisiye aittir.

 

oksijendir şüphesiz. hücrelerimizi hergün , her saat , her dakika , her saniye daha da fazla bir hızla oksitleyen yaşadığımızı zannederken ölüme yaklaştıran kimyasaldır hayatın anlamı. sorguladığımız usumuza düştükçe; bir türlü bulamadığımız anlamsızlıkların manasızlığında can cekişen bir kanser hücresidir hayatın anlamı. uyandığımızda duvarımıza yansıyan kızıllığı görebilme lüksüdür. “o” dur ,”ben” dir, “sen” dir, “biz”dir hayatın anlamı. varolmanın farkındalığını hissettiren acıdır belki de…

 

nerde olursan ol,pencerenden gökyüzüne bir bakış fırlattığında hissettiğin huzurdur…

 

zaman göre değişkenlik gösterebilen şey. sağlıksız kalındığında sağlık, yalnız kalındığında aile, parasız kalındığında para, aç kalındığında yemek, uykusuz kalındığında uyku, dostsuz kalındığında dost, aşksız kalındığında aşk…
ve daha bi çok şey. yani tek bir şeyde genellenemez.

 

“yok olması. “ *

“yok olması” türü bir anlamlandırma yapabilenlerin de hayatlarının yokolma eğilimi gösterdiği klinik deneylerle ispatlanmıştır.

 

herkesin hayatının belli dönemlerde aradığı, bir zaman sonra ümitsizce boşverdiği kavram..
belki de kısacık bir gülüşte, saniyelik bir bakışta, akan bir gözyaşında, gün içindeki koşuşturmanın içinde saklıdır hayatın anlamı. arayınca kuytu bir köşeye saklanıyordur, aramadığımız zamanlarda önümüzde durup bize göz kırpıyordur. öyle veya böyle zamanla yarışırken, iş-güç-okul derken yakalasak bile elimizden kayıp gidiyor hayatın anlamı. günün birinde, durup da geçmişine baktığında insan, ne kadar boş işlerle uğraştığını, zamanında kendisine çok önemli gelen ya da kendisini çok üzen, günlerce hayattan koparan olayların anlamsızlığını fark ediyor. anlamlı olana ise ulaşmak zor, çok zor..

 

#3165721‘den sonra bu anlamı bir daha keşfetme şerefine nail oldum! yaptığı herşeyde bir anlam özellikle de hayatın anlamını bulmak için kasan insanlara ithafen sunarım efendim: sırtını birine yasla ve manzaranın keyfini çıkar. (bkz: tandem uçuşu)
praym: keyifçi bir yaklaşım mı?
taym: evet ****

 

“ben kimseye ait değilim ve herkese aitim. girmeden önce de oradaydınız; çıkarken de hâlâ orada olacaksınız”diderot/ yazgıcı jacques ve efendisi

 

kisinin kendi olusturacagi anlamdir hayatin anlami.
hayat bos defter gibi verilir insana,
defterin icini nasil istiyorsa oyle doldurur boylece kisi kendisi anlam katar hayata .
bos defterde yazi, henuz yasanmamis hayatta anlam arayip
uzmemelidir insan kendini, ve tuketmemelidir annesini, babasini ve arkadaslarini.

 

patates kızartması… hatunları hayatımdan çıkardığımda geriye kalan en anlamlı şey.

 

insan denilen şeyin ne olduğunun anlaşılmasıyla ancak çözülebilecek enigma.

 

yaşamla ölüm arasındaki süreçte kendinizi meşgul edebildiginiz şey. sürekli değişmesi aslında böyle bir şeyin varolmadığını gösterir. ama yine de hayatta kalabilmek için bazı anlamlı şeyler bulmak, bulamazsanız yaratmak zorundasınızdır. tam kendinizi ikna etmeye başladığınız anda -belki kendi kurduğunuz düzenin monotonluğundan sıkılıp kendinize yeni bir sorun yaratmak için- artık kendinize yalan söyleyemediğinizi farkedersiniz. zira içinizdeki bir başka mantık önerdiğiniz herşeye “hadilen” demektedir. sonuçta bütün bu anlamsız fikirlerin bir üst mantığı olup olmadığını sorgularken, kendinize ekşi sözlük yazarlığı gibi sizi meşgul edecek bişey bulursunuz. sorun bir sonraki krize kadar (sözlükten sıkılana kadar) ertelenmiştir tebrikler.
(ekşi sözlüğün hayatın anlamı olması durumu)

 

yakın zamanda bulduğumu sandığım şey. benim hayatımın anlamı dünyada alabildiğim kadar bilgiyi, gezebildiğim kadar mekanı, görebildiğim kadar dünyayı görüp öbür tarafa göçmektir.

bunun içindir ki, dünyayı dolaşacak, farklı kültürleri tanıyacak kadar parayı biriktirecek ondan sonra dünya turuna çıkacağım.*

 

bazen sessizliği dinlemek;bazen yalnız kalmak;bazen bir kedi almak ve ona anne şevkatiyle bakmak;bazen yediğin bir çikolata,içtiğin kahve;bazen izlediğin bir film;bazen anneannenin yaptığı en sevdiğin yemek;bazen annenle tartışmak,babana darılmak;bazen komşularla yaptığın ayaküstü bir sohbet;bazen bir tebessüm bıraktıran dostun;bazen bir damla göz yaşı bıraktıran eski sevgilin;bazen bir bakıştan aldığın heyecan;bazen sevgilinin seni sevdiğini söylemesi…

 

haytın anlamı aramakla bulunabilecek bir şey değildir siz yine canınızın istediği gibi yaşayın son nefesinizi verirken anlarsınız neyin ne olduğunu.

 

hayatin anlami hayatin kendisinde gizlidir diyorlar.. yasadigin seyler yetmiyorsa sana? istediklerini yasamiyorsan, yasayamiyorsan? akip giden bir nehirdeki dal parcasiysan? selaleden dusecegini bile bile ilerliyorsan hayatta? kendinin aldigini sandigin kararlara aslinda suruklendigini farkedersen?
hayatin anlami anlardadir diyorlar.. ne gecmiste ne gelecekte.. yasadigin anin tadini cikarmalisin.. ya simdiki zamandan zevk almiyorsan? gecmiste biraktiklarin neden gecmiste? neden hayat dinamik olmak zorunda? olmak istedigin yerde ve zamanda olamiyorsan yasadigin anin zevkini cikarmak biraz yalan degil mi? ve yasadiklarinin da bir ruya gibi yine gecmiste, ulasilmaz olacaklarini bilmek.. anin tadini cikarmak nedir? en mutlu halinin bile tadini nasil cikarirsin?
hayatin anlami mutlulugu aramaktir diyorlar.. insan nereye kadar arayabilir ki? mutlulugun tanimini kendisi de bilmiyorsa ozellikle? en yakin kaynagi gecmiste yasadigi mutlu anlar.. peki ya yasayamayacaksa onlari tekrar? onlarin orada olmadigini bilmek icin mekanlari gormeye gerek var mi? hic bir sey geri gelmeyecek diye yazmali mi sair hep?
hayatin anlami idealler mi yoksa? prensipler? savunmak biseyleri ve gecici bir doyum saglamak? savundugun seylerin de sonlu oldugunu biliyorsan? nereye kadar calisip nereye kadar daha iyi bir hayat pesinde kosar ki insan? daha iyi bir hayat nedir? bunu nasil karsilastirabilirsin? ve degistiremeyeceklerin icin kosusturmak neden?
yasadiklarina bagli kalma derler.. saygiyla teslim et gecmise, gulumseyerek.. daha iyiye gitmedigini biliyorsan bunu yapabilir misin? daha iyiye gitsen yine de yapabilir miydin? iyi oldugunu dusundugun seyin de zamana bagli bir degisken oldugunu soylemeye gerek var mi?
hayat tum karsitlari barindirir mi? butun olasiliklarin toplami bir midir? anlamsizligin karsiti var mi?
sorular sorular.. dusunmek her zaman insani ileri goturur mu?

 

korkarım insanın son anında çakozlayacağı ve okkalı bir hassiktir çekeceği olgudur.
(bkz: bunu ben nasil dusunemedim)

 

sürekli olarak ekraninizin sol tarafinda beliren basliklar bolumunde hayatin anlamini goruyorsunuz. israrla bakmiyor, ilginizi cekmiyor olsun. uykunuz var, uyumak ile uyanik kalmak arasindaki o ince cizgide duruyorsunuz. iki secenek var, birinci sik: su surekli rakamlari buyuyen hayatin anlamina ne yazmislar, bir bakayim. ikinci secenek,kapatip yatayim.
birinci secenegi tikladiginizda; hayatin anlami olmasa da, yasaminiza dair hos bir ipucu yakaladiniz. o bilgiyi edindikten sonra hayata bakisiniz degistigini farkedelim. misal, artik, koye gittiginizde caniniz sikilmayacak olsun. her zamanki ciktiginiz dagin eteginde, arayip da bulamadiginiz huzuru, babaannenizin caylarini icerken hissettiklerinizin tarifi mumkun olmasin.

ikinciyi secenegi sectiginizde; hayatiniz, eskisi gibi devam edicek olsun.

nesnel olarak, dagin eteginde kirlarda geziyor olusunuz veya babaannenizin yaptigi cay, aynidir. siz bu basliga baksaniz da bakmasaniz da degismeyecek olan tek gercektir. bütün yasama dair nesneler karsisinda durum aynidir. ona anlam koyan, farkli tatlar aldiran, güzel veya cirkin yapan siz ve edindiklerinizin karisimi olan yine siz oldugunuza gore hayatin anlami nesnel olarak; yoktur. anlamsiz, tatsiz, tutsuz bir seydir.öznel olarak, kendize verdiginiz emek sonucu edindiginiz bilgiler isiginda varolan size ait, sadece sizin hayatiniz icin gecerli olan bir anlam olucaktir. bir baskasina sir olarak dahi veremeyeceginiz, anlayip da kimi zaman anlatamayacaginiz.

velhasil oznel olarak hayatimin anlami; su ictigim sigaranin ve cayin yaninda dinledigim taghdam demin esliginde bana ozel olarak gelen huzurdur. ayni seyleri siz yaptiginda anlamsiz gelicek olmasi, benim sizi kandirmis olmamdan degil, hayatin anlamindan kaynaklaniyordur.

 

hayattan alıp ona verdikleriniz doğrultusunda değişkenlik gösteren, bir nevi pay ve payda ilişkisi çerçevesinde içinde bulunduğunuz zaman diliminin size olan yansımalarıyla doğru orantıda olabilen denklem. tabir i caizse görünen ve görünenin arkasındakidir.

 

hayatın anlamına ulaşabilmek ve çözebilmek için* günlere göre analiz yapmak gerekir

pazartesi : sinirli değilim çok sakinim. hayatın ta içine kamera ile bakayım ben. neden yaşıyoruz sanki, amacımız nedir? yaşadıklarımız mı bizi yönetiyor biz mi yaşadığımızı yönetiyoruz. yaşam bir muamma

salı : hayat katlanılması ve anlaşılması zor bir sanattır. biz figüran mıyız yoksa gerçekten rol mü kesiyoruz sahnede anlayamadım

çarşamba : hayat dingin bir denizde salın üstünde salınmaktır. burnuma sanki çiçek kokusu geliyor. hayat güzeldir evet,

perşembe : hayatı anlasam ne anlamasam ne. boşver yaşa gitsin kaç günümüz var ki bu sonu olmayan dünyada

cuma : kuş sesleri ovalara yayılır.

cumartesi : hayatın anlamı çocukluğun saf coşkusunda gizlidir. yaşamak ne güzel şey. ben feleğin tekerine çomak sokarım.

pazar : anladım mı desem anlamadım mı? bir yanım carpe diem diyor, bir yanım ise yarın pazartesi boşa geçen zamanın tek suçlusu hayattır diyor.

 

biri tanimlayabildigi zaman ortadan kaybolacak olan anlam!

 

hayat hissetmektir. hayatın anlamını bulmak için duyarlı olmak gerekir ki şarkılar daha anlamlı olsun; çiçekleri kokladığımızda yüzümüze bi tebessüm yayılsın; elli yaşındayken bile 3 yaşındaki bi çocukla kutu kutu pense oynamaktan zevk alabilelim;dünyada son aç da doyana kadar ikinci bi ayakkabıyı hakedemeyeceğimizi anlayabilelim; bir ağaç kesildiğinde parmağımız kopmuş gibi acı çekelim ve aç bi çocuğu doyurduğumuzda onun gözlerindeki pırıltıyla, bi işe yaradım diyebilelim. hayatın anlamı diye bişey yoktur hayatı anlamlı kılmak vardır. işe sevmekle başlayabiliriz.

 

alice harikalar diyarında kral şöyle der ” yaşamın anlamı yoksa çok iyi. bu bizi büyük bir beladan kurtarır. onu arayıp bulmak zorunda kalmayız”. bilirsiniz aynı kitapta bir de kedi vardır. alice buradan sonra nereye gitmeliyim diye sorduğunda, “bu tamamen senin nereye gitmek istedigine bağlı” diye yanıt verir.

yine de hayatın anlamını aramak yerine, yaşamı estetik kılmak belki de en etkin yaklaşımdır.

 

önemli olan varacağın yer değil, yolculuğun kendisidir; derler… doğrudur, katılırım ben de…

 

‘hayat,gelecege dair planlar yaparken gecirdigimiz zamanlardır’

john lennon

 

hayatin bir tek anlami vardir o da “huzur” dur. cunku her hareketinin asil amacinda huzur bulmak vardir. gerisi bostur.

 

hiçbirşeyin dışına çıkamayacağı sonsuz bir sistemin parçası olmak için varız
anlamını mı arıyoruz yaşarken hissettiğimiz coşku ve hüznün nedenini mi? sorulması gereken öncelikli soru budur
neden varız sorusunun cevabı çok basittir çünkü:yaşamak için diğer herşey gibi varolmak için varız
asıl sorduğumuz soru ilahi bir güç tarafından bana bir yol çizildi mi? çok sübjektif bir soru bu aslında cevabı bulmak imkansız ayrıca
en iyisi en az soru sorarak yaşamaya çalışmak
sorulara takılıp ufka derin bakarak düşünmek ömür tüketmenin yanında insanı garipleştiriyor kesinlikle

 

canli organizmalarin hayatini varolus genel kumesinin icine aldik mi, varolusun anlaminin canli organizmalarin hazlari le bir alakasi olmadigi kesindir. zevk, mutluluk, guzel gecen her an, keyif diye bocalayan her anlam verme cabasinin guc, para, seks gibilerinden bir farki yoktur. umdugum, herseyin sonunda, bilimin vardigi son noktada varolusun anlamsizligi ve bilinmezligi tum heybetiyle karsimiza cikacak, ve bize din leri icad ettigimize sukurler ettirecektir.

“hayati diledigin gibi cilgincasina yasa” diyen sairlere cevabim ise insanin deneyimleri ile varoldugu ve sekillendigidir. bu durumda araya einstein in pek sevdigi “insan istedigini yapar ama istedigini isteyemez” lafini eklersek cilginca ve istedigimizce bir yasamin her insana gore farkli, kaotik ve gereksiz olacagini anlariz.

 

parcali taslardan olusan bir kaldirimda cizgilere basmadan yurumeye calismak. yuruyusun ritmini, akisini bozmadan, gerektiginde adimlari biraz daha buyuterek, gerektiginde biraz kuculterek, gerektiginde bir sonraki cizgiye ulasincaya kadar adimlari ayarlayabilmek icin yolu carpraz yuruyup uzatarak ama asla ritmi bozmadan…
nerye mi?
hic onemli degil, beni tek ilgilendiren bir sonraki cizgiye basmamak…

 

bir ölüm haberiyle gündeme gelen, günlük yaşamın gürültüsü içinde gündemden düşen, unutulan, aranan, kaybedilen, bulunan, kaybedilen. herkese lazım.

 

cenazenizde imamın “nasıl bilirdiniz” sorusuna cemaatin, içlerinden de olsa, “iyi bilirdik“ten daha fazlasını söyleyebileceği biçimde yaşamak.

iyi bilirdik“i söylerken gülümsemelerini** sağlayacak biçimde yaşamak…

ve ölümünüzden yıllar sonra bile yüzlerinde bu gülümsemeyi tutabilecek biçimde yaşamak…

 

ben bulduğumu düşünüyorum hayatın anlamını. çok da basit aslında bulduğum ama basit olduğu kadar da zor birşey doğası gereği. şöyleki “elinden gelenin en iyisini yapmak”. evet bu kadar. ne demek yani? bu hayatta başkalarını suçlamadan, düzeltemeyeceğin şeylere kızmadan, onlardan pişmanlık duymadan, nefret etmeden, sadece o ahval ve şeraitte yapabileceğinin en iyisini ortaya koymak, en azından ona uğraşmak. çünkü bu hayatta bizden bağımsız olarak değişkenlik gösteren öyle çok parametre var ki, onu bunu şunu suçlamanın sonu yok, anlamı da yok. içinde bulunduğunuz ama beğenmediğiniz durum için “ah şöyle olsaydı, böyle olsaydı, param olsaydı, karım başka biri olsaydı, istanbul’a gelmeyip memlekette kalsaydım vs” türü gerçekleşmesi o an(veya sonsuza dek) imkansız şeyler istemek yerine, geçmişi kabullenip değiştiremeyeceğin şeylere de kafanı takmamak ve durumun şartlarına göre becerebildiğini ortaya koymak, işte bu. ne yaptığın yoksa çok da farketmiyor hani. gerçek içsel huzura böyle ulaşılabileceğini gördüm ben, tavsiye de ediyorum hani. bırakın yatım olsaydı, katım olsaydı(ya da “olmasaydı”) hayallerini, carpe diem ve elinizden gelenin en iyisi için uğraşın, sonra olana baktığınızda, o an için doğru bu gözüküyordu, elimden geleni de esirgemedim demek herşeyden daha üstün galiba.

ha burada böyle felsefe yapıyorsun da kendin ne kadar uygulayabiliyorsun derseniz… valla ne yalan söyleyeyim hala bir sürü pişmanlıklarımı ve boş isteklerimi de peşimden sürükleyerek hayatta ortalamayı tutturmaya çalışan biriyim gene de… siz yapmayın bari.

 

hayatın anlamı; geriden uzun toplarla çıkıp, ileride çoğalmak ve mücadele etmektir, tabi bazen..

bazen futbolcular sahayı terk ettiğinde, mücadele edilen çimlere koşup, sereserpe uzanmak isterim, stad ışıkları sönene dek orada kalmak, işte hayatın bir diğer anlamı..

 

`ben ve belki de benimle birlikte okuyucularının bir kısmı beni, bundan daha iyi olması mümkün olmayan bir dünyada bir yurttaş olarak görmeye ikna olduk. tüm canlıların en iyisinden, olası taslakların en mükemmeline kadar en iyi planda yer almak için seçilmiş olduğumdan bütünü temsil eden küçük bir parça olarak, varlığıma daha fazla değer veriyorum. kendini aşağılamayan tüm yaratılmışlara: “dirilt bizi, olalım! yaratıcı bizden hoşnut olsun!” diye sesleniyorum. sınırsız mekanlar ve sonsuzluklar, tüm güzellikleriyle evrenin zenginlikleri, sadece her şeyi bilenin gözleri önünde açılacak; ben ama bulunduğum yerdeki bakış açımla, zayıf aklıma ödünç verilen algılayışla donatılmış bir biçimde, bakabildiğim kadar etrafıma bakıp “bütün’ün en iyisi ve her şeyin bu bütün’ün yüzü suyu hürmetine iyi olduğunu” daha da çok kavrayacağım.’
immanuel kant

 

hayatın anlamını bulmaya çalışan bireyin hareketi…

bir fincan kahve hazırlanır ve bir sigara yakılır. göz aralanan camdan dışarı kayar. neler istenilmiştir şimdiye kadar, neler umut edilmiştir, nelere çaba sarf edilmiştir? neler geçmiştir ele neler kaçmıştır, kaçırtılmıştır? düşünmeye başlanır…

hiçbir şeyden mutlu olamayan insan çabalar neyin eksik olduğunu bulmaya. uğraşır kendi zihninde. belki bir okul istemiştir belki araba yada bir sevgili. elde etmişmidir onu, elde ettiyse mutlumudur onunla? umutsuzluğunu mutsuzluğunu gören insan düşünür nedir eksik diye? mutlu olmak bu kadar zormudur? diğer mutlu insanlar çok mu şanslıdır veya rol mü yapıyodur? yarına dair ümitler mi mutlu edecektir bizi de onlar gibi, yoksa bu ümitlerdemi fos çıkacaktır buruşturulup bir köşeye atılmış kağıtlar gibi? nedir hayatın anlamı? ne isteriz ne umarız hayattan? elde edilenlerle hayatı tamlaya çalışıp onun anlamını bulmak bu kadar zormudur? yoksa biz mi kabullenmeyiz elde olan sonucu daha güzel yarınlar için.

daha güzel yarınlar… onlar… elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın bir o kadar uzak, yıldızlar gibi parlak ama çok önceden sönmüş. hayat bu kadar zor mu anlamak için yoksa biz miyiz hayatı bu kadar anlaşılmaz kılan.

tam sonuca ulaşılan anda sönüverir sigara veya biter insanın hevesi anlamaya. gecenin karanlığında hiçlere karışır ümitler, söner yıldızların parlaklığı. son bir hamle gelir kendi içinden insanın. kendisindedir belki de çözümü hayatın. evet bir sonuç bulmuştur. yeniden ümitlerine sarılır yarınlar için. ufak bir gülümseme belirir bir an yüzde sonra sıcak bir yatak akla düşer. ümitlerin ilk adımı atılır…

 

“hayatin anlami nedir diye…
doguya gittim – eziyettir, selametin icin ‘calis’ dediler.
batiya gittim – calismaktir, selametin icin ‘cek’ dediler.

hakikat?
hakikat; icgudulerimize ve cikarlarimiza, gundelik beyin kimyamiza ve hormonlarimiza, aldigimiz uyusturuculara ve iksirlere velhasil mekana, zamana ve vaziyete gore cok iyi slalom yapmasini bilen usta bir kayakcidir merak etme

‘hayat anlamsizdir’ diyerek intihar edenlere sasiriyorum. oysa yasamak icin en iyi nedenimiz bu olmali. anlamli bir evrenden intiharla bile sivisamaz ki insan. cunku anlami bilinen bir evrende insan olumle de nereye gidecegini cok iyi bilir.

hayatin ve evrenin, mutlak ve kesin bir anlami olmadigi icin ozgur ve neseliyiz biz. buyuk cevabi bilmedigimiz ve hicbir zaman da bilemeyicegimiz icin, kendi kendimize buyuk sorular sorup buyuk cevapli ninniler uydurarak kah aglayarak kah gulerek konup gocuyoruz bu alelacayip alemden “*

 

hayatın anlamı iş,para vs gibi somut hedefler ile sınırlı kalamaz çünkü hayatınızın anlamı onu elde ettiğinizde gücünden birşey kaybetmemelidir. buna dayanarak öncelikle insan yapmaktan mutluluk duyduğu(norah jones dinlerken kitap okumak gibi) eylemleri ile yapmak zorunda olduğu(ders,iş vs..) eylemler arasında kendisini rahatsız etmeyecek bir denge kurmalıdır önce… daha sonra hayatınında yaparken zamanı farketmediği uğraşlarını dikkatli incelemelidir ki ucunda ölüm olan ve sürekli bunu reddeden her birey için zamanın akışını farketmemek bi ölümsüzlüktür aynı zamanda

 

farkli anlamlari olabilir hayatin… bazen sisyphus gibi anlamsiz bir cezaya donusur, comte‘un gozunde; bazen de ciddi bir eylemdir hayatin kendisi, nazim‘in dedigi gibi…

yasamak sakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yasayacaksin
bir sincap gibi mesela,
yani, yasamanin disinda ve ötesinde hiçbir sey beklemeden,
yani bütün isin gücün yasamak olacak.

yasamayi ciddiye alacaksin,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kollarin bagli arkadan, sirtin duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleginle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmedigin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamisken,
hem de en güzel en gerçek seyin
yasamak oldugunu bildigin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksin ki yasamayi,
yetmisinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalir diye degil,
ölmekten korktugun halde ölüme inanmadigin için,
yasamak yani agir bastigindan.
(nazim hikmet)

 

surekliliktir, ihtimallerdir, bazi seyleri kabullenip, bazi seyleri kabullenmemektir.

milyarlarca kromatikten olusan dizide buyuk buyuk dedelerinizin izini tasimaktir.

bir sonraki nesle daha guzel bir seyler birakabilme ihtimalidir, kivanc duyabilecegin birseyler yapma ihtimalidir.

anlam arayisinda bazi seyleri asamayacagini kabullenmektir, bu yolda yalniz olmadigini kabullenmek, belki de yasamdaki tek sorunun bu oldugunu kabul etmektir.

illuzyonlara kapilmamak, onlari kabul etmemektir.

 

hayatın anlamı yoktur analı vardır şemsiye girdiği zaman açılmaması gerekir. hayatın anlamı vardır kahvenin tadını hissettiğimiz sürece devam eder.

 

hayatın anlamı, anlamsızlığını kabullenmek ve ona göre anlamsız yaşamaktır. ne kadar anlamsız yaşıyorsan o kadar mutlu olursun.
(cehalet mutluluktur.)

 

annem mantikli bir aciklama getirmistir hayatin anlamina;
yillarca calistiktan sonra emekli maasini yiyebilmektir hayatin anlami.
cunku hayat bu kadar.

 

survival’dir..yani mucadele vererek hayatta kalmak..butun yasam formlarinda oldugu gibi insanda da budur..nihayetinde elinden geleni yapmak ve her gun hala hayatta kalabildigi icin mutlu olmaya calismak..kendime olan butun bu seylere izin vermeliyim, kisisel hirslarimin onune gecmeli, bir turlu olmayan seyler icinse olmamalari gerekiyordu,evet boylesi muhakkak daha iyiydi deyip susmaliyim, demektir hayatin anlami..(bkz: tevekkul)

 

hayatta, her seyin bir anlami vardir…

kiyiya vuran sulari hissetmenin anlami: gider ve yeniden dönersindir. denizin içinde bir kum tanesisin, kaybolabilirsindir…. hiçbir seyi dert etme, hafifle; o zaman huzurlu bir sekilde yüzeye çikabilirsindir…

marti” larin anlami özgürlüktür. jonathan’dan ve richard bach’dan selam getirdikleri için…

yolun iki yanindaki agaçlar birbirine egilip iki insan gibi sarilip kucaklastiginda bir anlami vardir bunun: birbirinize simsiki sarilin!

sonbaharda agaçlar yapraklarini dökerken bir anlami vardir: “gönlüm sende kaldi yeryüzü. topragina sar beni…”

 

aydınlanma döneminden sonra, daha doğrusu tam olarak insanlığın yaşadığı büyük savaşlardan, özellikle ikinci dünya savaşının ardından, yaşana büyük kayıplar sonucu aranmaya başlanan anlamdır.
daha önce hristiyanlığın ölümden sonraki hayatı ve tanrıyı anlam olarak ön planda tutuşunun sonu da bu savaşlarla gelmiş, öne filozoflar ve edebiyatçılar, sonra birey yeni anlamlar arama yoluna çıkmışlardır.
(bkz: jean paul sartre)
(bkz: albert camus)
(bkz: nietzche)

 

bir tek şeyden ibaret olmadığını düşünüyorum.emin olduğum paylaşmak.

 

osho isimli hintli bir zat şöyle demiş;
“hayatın anlamı keşfedilecek bir şey değildir, hayatın anlamı yaratılacak bir şeydir”

her insanın, realitesini kendi bakış açısı ve seçimleriyle yarattığını dolayısıyla hayatı ele alış biçimiyle kendisinin tanrısı olduğunu söylemek istediğini ben şahsen çıkarabilirim bu sözünden. sonsuz özgürlük…
ayrıca tanrı bile bilmez kendisini. konsantre bir tefekkürle en derinlere inildiğinde sevgiye ulaşılır.

“sevgi yaptığınız bir şey değildir, olduğunuz bir şeydir”
bu da bilinmeyene dair öncelikli esas aldığım bir anlayıştır. “olmak” ın nedenini anlatıyor.

fakat gizem her daim sürer.

 

hayatın anlamı sadece ve sadece; asla vazgeçemeyeceğini düşündüğün insanların “nefes” aldığını bilmektir.

 

sıcak yaz akşamlarında eşinizle balkonda bira içerken dedikodu yapmaktır. dünyada bunun kadar boş ama hoş bir davranış daha yoktur. hayatın bir anlamı olmadığını ve çok kasmanın bünyeye bir fayda sağlamadığını anlayıverir, pırıl pırıl olursunuz.

 

“the meaning of life is to see” – hui neng (7. yuzyil zen masteri)

hayatin anlami gormektir. (bakmak degil gormek, ‘gercekten’ gormek)

 

sorguladiginiz anda depresyon esiginizdedir demektir. cevabi bulamadiginizda da intiharin esiginde.

 

olecegini bilerek * dolu dolu yasamaktir.
aciyi ruhun olgunluguna cevirmek, kontrol edilemeyen seylere * * dogru reaksiyonlari gosterebilmektir.
sevdiklerinin arasinda gecirilen iyi kotu her anin hakkini verebilmektir.

basitce * yasamaktir.

 

9 yaşındaki kardeşime göre olmayan şey.
kardeş:hayatın anlamı yokki
abla:nerden biliyosun
kardeş:şimdi sen beni seviyosun ama neden sevdiğini biliyomusun
abla:?

 

hayatin anlamini bulmaya calisan amerikali, harvard’daki emeritus profesorlerden amazon ormanlarindaki en bilge yasli adama, afrikali kabile buyuculerinden, en derin din alimlerine kadar bulur, sorar, sorusturur. aldigi cevaplardan tatmin olmaz. en nihayet katmandu rahiplerinin duayenine gitmeye karar verir. daglari deler, yollari asar, rahibin yanina ulasir. los isikta, tutsu kokulari arasinda, sakin mutevekkil oturan rahip, adamin sorusuna soyle cevap verir: “hayatin anlami dolar, borcun 49.95.”

 

tolteklere göre hayatı sonsuzlamaktır.

 

ben de küçük bi kağıda yazmışım, ne zaman bilmiyorum.. küçükken yazmışım öle işte.. önce bi güldüm bilmiş bilmiş* sonra da daldım gittim…

“hayat büyük bir nehir gibidir, kiminde durgun akar kiminde coşar..
ama herkesin bildiği tek bişey var,
set çekmek istesen bile önüne o gene de akaar akaar..”

(bkz: kinder surprizden hayati anlamini bulan genc sair)
(bkz: anne ben sair olmak istiyorum)

 

fasistler için öncelikle insan öldürmek, vurmak, kırmak ,parçalamak

 

herkes için hayatın anlamının farklı farklı olduğunu görerek huzurla karışık bir heyecan içinde söylüyorum ki, benim için hayatın anlamı asansörde başıma gelen bir olayla ortaya çıkmıştır, açık seçik olmuştur; kör parmağım gözüne gözüne demiştir ulu manitu…şöyle ki:

genetik kodlama yoluyla dünyaya getirdiğim ve çevresel koşullarla düzeltemediğim “aman tanrım, hiçbir baltaya sap olamadan öleceğim” depresyonunu atlatamadığım, sıradan bir gündü. sıradan bir iş için sıradan bir asansöre binmiştim, en üst kata çıkmak üzere. benimle birlikte, kötü giyimli, keli görünmüş, sıradan bir yaşlı adam da bindi asansöre.
– okuyor muyuh gızım?, diye sordu.
– okuyorum, amca, dedim.
– nerede?
sosyal bilimler öğrencisi olduğumu söyledim kendisine boş gözlerle. dikkatle dinledi, üzerime doğru geldiğini sezdim, eyvah dedim…eğildi ve
– hmpf, dedi. bu zamanda zenaat ögrenmek lazımdır kızım, zenaat.
derken ineceği kata gelmiştik, kapıyı açtı, kapadı.

oha dedim içimden, günlerdir düşünüp de bulamadığım hayatın anlamını asansörde mi buldum ne? en az 42kadar anlamlı bulduğum bu bilgi, gözümün önünde duran gözlüğümü fark etmemi sağladı. çarli’nin çikolata fabrikasına gitmesi gibi kalbimin tek tek atmasına neden oldu. çok mutlu oldum, yere kondum kondum uçtum. hayatın anlamının bu kadar basit ve güzel geleceğini bilmiyordum. herkese tavsiye ediyorum…

 

bazı erkeklere göre istisnasız tüm sevgililerine verdikleri sıfat…
(bkz: hayatımın anlamı)
(bkz: çok ayıp)

 

gonderilen dun ve beklenen yarın arasında yasamak cabasında debelenirken aslında butunun devridaiminin sadece bir zerrecigini bile teskil etmedigimizi unutmak. birbirine zincirleme baglanmıs organizma tesekkullerinin halkalarından biri olarak insan zurriyeti de neticede hacminin agırlıgı kadar gubre olmaktan oteye gidemiyor. bu durumda gercek anlam butunde.

 

ancak hayatta bir kere ciddi ciddi dusunuldugu sandıgım ufacık tefecik ici dolu tursucuk. cunku insanın gercekten olup gidecegini anlamasıyla aynı etkiyi yapar bunyede. gercekten dusundugunuz o ana kadar, “hayatın anlamı” diye dusundugunuz sey, ilk 13 yasındaki ergenlik felsefe krizlerinde karsınıza cıkar ki bunda en fazla camel trophye katılıcam ya da gazeteci olucam kararına varılır. biraz daha buyuyunce, hayattan zevk almak, kendini gerceklestirmek gibi biraz daha populer anlamlara gecilir. bir ust modeli ise insanın “tutkusunu” bulmasıdır. bu basamak sizi biraz oyalar. bu aralar universitede iseniz “allahım oyle bi isim olcak ki ben bunun icin yaratılmısım dicem” dersiniz. bu arada dans, resim, fotograf gibi dallara tutkun* ve sanki kendilerine hic hayatın anlamı nedir diye sormayan insanların etkisiyle sizde ucundan ugrasırsınız belki bir umit diye.

bundan sonra biraz daha sorguladıgınızda sizi ciddi ciddi sarar. en kolayı, olumu dusundugunuzde, bir de inancsız biriyseniz* “ulan dogduk olucez sonrası bosluk h.s.ktir” fikrininde etkisiyle bir anda icine girebileceginiz girdap. kısaca sorusu sudur: “eee?”. kisinin kendi hayatının anlamı degil de tum hayatın anlamını sorgulamasıdır aslında. iste bunu dusundugunuzde de hayatınızın anlamının “ressam olmak” ya da diger seyler kadar bireysel, kucuk, yuzeysel olmadıgını anlar insan. “etrafınızdaki hersey insanın urunu: masa, ruj, okul, felsefe. bu kadar ilerleme niye?” “ulan ne hayatının tutkusu einstein allah oldu da ne oldu? milyon tane insan var mutlu ve tatmin olmus. ee?”

butun bu soruların cevapsızlıgı yuzunden, sizi canım, herseye kadir dininizden uyandıran ateist arkadaslarınıza orta parmak gosterin ya da reikiye falan baslayın. hic bisey olmazsa ferrarinizi sattar, cılgın bir kisilige sahip olursunuz.

 

dersanedeki biyoloji hocamıza göre üremekten ibaretti, ama birisi ona daha fazlasının olduğunu söylemeliydi.

(bkz: aramaya inanmak)

 

“ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat*,senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır.” diyen mevlana amcanında bu deyişinin doğrultusunda;
yani bi yerde hayatın bize anlattığı ondan anladığımız kadar.. işte yaşadıklarımız ve hayattan anladıklarımızla ilgili başka bir amcamızın yıllar önce çözdüğü hadise

insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için, sevmekten korkuyor.
sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layik görmedigi için.
düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korktugu için.
duygularini ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktugu için.
yaslanmaktan korkuyor, gençliginin kiymetini bilmedigi için.
unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birsey vermedigi için.
ve ölmekten korkuyor aslinda yasamayi bilmedigi için.
* w.shakespeare *

 

düşlerimiz ve düşlerimizin peşinden gitmektir.

 

üzüm yetiştirmek,
dişi keçi beslemek,
üzümleri toplamak,
keçiyi sağmak,
üzümleri sıkıp şırasını çıkartmak,
sütü kaynatmak,
üzümlerden şarap yapmak,
sütten peynir yapmak,
şarap ve peyniri birlikte içmek ve yemek,
şarap ve peynirin aynı anda bitmesini sağlamak,
ve herşeye baştan başlamak.

 

hayatin anlamini anlayabilmek icin hayatin nasil ortaya ciktigina bakmamiz gerekir. hayatin kristal yapida bazi molekullerin kendilerini kopyalama egilimleri sonucu ortaya ciktigi genelde kabul goren bir gorustur. bu kimyasal reaksiyonlarin bilincli bir amaci olmasada kimyasal yapilari yuzunden, ortamdaki uygun molekulleri kendilerine baglarlar ve benzer yapilar olustururlar. zamanla evrim sonucu bu kristal kopyalamasi baska molekullerin kopyalanmasina donusmus, bu molekullerde rna ve dna tabii. neyse kisaca zamanla canli kavrami ortaya cikmis karsimiza. ama aslinda canlilarin yaptiklarida temelde dna kopyalamanin pek sofistike bir yontemi.. bu bazda hayatin amaci aslinda dnayi bir sonraki kusaga aktarmaktir, yani cogalmak, zaten fizyolojik yapimizda bunun uzerine kurulu degil midir? ama doganin neden oldugu bu kopyalama sureci aslinda herhangi bir hedefe yonelik degildir, sonucta hayatinda bir anlami yoktur aslinda.

 

“eğer hayatın bir anlamı yoksa, belki biz ona bir anlam bulabiliriz?” dedi alice.

 

anlaşıldığının anlaşıldığı ya da anlaşıldığının sanıldığı anda; anlaşıldığına inanılan o anlama, bilinmeyen bir güçtarafından, anlaşılmayı bekleyen yepyeni bir içerik yüklendiğinin düşünülmesine neden olan anlam(lar bütünü)… düşünce dehlizlerind… aaa, ama cocugum sen beni dinlemiyorsun ki

 

yoktur hayatın anlamı
savrulur gidersin farkına varmadan
anlamadın kı veresin baskalarına bu sırrı

sen bırakmazsın dunyaya anlam
onlar yukler sana
kanuniye kalmadıgı kalır dunyanın
achilles e curuk tendonu
ve kor gozleri bakar arkasından veyselin

anlamak ıstersen boyledir
acıdır. kanatır.

anlamamayı secersin
seceriz
belkıde hep…

belki de gercekten hiç yoktur…

 

sadece hayat anlamını yitirdiğinde aklımıza gelen, varlığı değil yokluğu düşündürten kavram……

 

hayatin anlami paraniz oldukca hayvan gibi yasamak(eglenmek) olmayinca oturup bu konu hakkinda dusunmektir.

 

kürşat başar‘ın the waves etkisi çokça taşıyan ilk ve en güzel romanında levent şöyle der cem’e hayatin anlamina dair:

‘yaşamın bizim sandığımız, bulmaya çalıştığımız gibi bir anlamı yok, olması çok saçma olurdu, yalnızca elle tutmaya çalıştığımız bir rüzgar o ve şimdi artık uzundur bir tek ölümün seslerini taşıyor. herşeyi tükettik artık, kişi gerçekliğin sarsıntısından kaçmaya başladı mı ölüm çok yakına geliyor birdenbire. ‘

varoluşa dair derdi çok iyi hissettirir. nihilisttir belki, doğrudur, ama hayat ne garip vapurlar filan modunda olmaz her zaman insan hayatin anlamını düşünürken..

hayatin anlami belki de üzerine boşuna düşündüğümüz bir şeydir. hiçtir, yoktur, en iyi ihtimalle geçicidir.

 

hayatın anlamı,bir anlamının olduğuna inanmaktır..bu da hayatın bir anlamının olması gerektiği düşüncesinden gelir..anlamı yoksa niye varız,diye düşünen kişi farkında olmalıdır ki,anlam yalnızca bizim hislerimizle olaylara yüklediğimiz yanılsamalardır..hiçbirşeyin tek anlamı yoktur..insanların ve insanların duygularının çeşitliliği kadar anlam vardır..ve aslında hayat tekil değil,çoğuldur..

 

hayatın anlamı
onu bulmaya çalışmaktır
bunun için düşünmek
bu yüzden varolmaktır

 

bir fabrika… herkes bir şeyler üretiyor. fakat bu üretilen şeyler, parça-parça şeyler. bu parçalar birleştiriliyor. ve sonunda bir ürün ortaya çıkıyor.

kimisi ürettiği parçanın ne anlama geldiğini bilmiyor. bütünün ne olduğunu merak etmiyor; sadece üretiyor.

kimisi de parçayı üretirken, ne yaptığını biliyor.

işçi yaptığı işi bilse, parçanın anlamını öğreniyor.

 

üstü açık spor bir arabayla, güzel bir havada, yan koltukta sana hayran hayran bakan charlize theron klonu bir hatun varken bangır bangır blind guardian dinleyerek saatte 300km’yle yol almaktır (yuh be amma sığ adammışım).

 

hayatın anlamı, bir sokak arasında bulup, evinize aldığınız yavru kedidir. yeterince kafası karışık bir bünye iseniz, kendisini bizzat ‘hayatın anlamı’ adıyla vaftiz eder, bağrınıza basarsınız.

hayatın anlamı, misafirlikte yenen yemek gibidir. umduğunuza değil bulduğunuza inanmak durumundasınızdır. yaşam hepi topu 70-80 yıl kadar (evren için ziyadesiyle kifayetsiz bir süre) ziyaret buyurduğunuz bir gösteridir. o arada ne ikram edilirse, ya da mutfaktan ne aşırabilirseniz, anlam odur.

hayatın anlamı, hayatın kendisinin umrunda bile değildir. ama hayatın içinden geçip, hayata dokunamadığını düşünenlerin umurundadır. hayatın anlamı, düşünenin pilidir. hissedenin, yakıtıdır.

hayatın anlamı bünyelerde üretilir, nesnelere, olaylara, canlı cansız varlıklara, zamana, duygulara yüklenir. yüklendiği yerlerde programın açılıp, açılmaması, tamamen rastlantısaldır. ama bünyeler anlam üretmekten de yüklemekten de geri duramazlar.

hayatın anlamı el değiştirmez. yüklenebilinir ve çalıştırılabilinir olsa bile, kimse kimseye ‘bak hayatım, ben hayatın anlamını buldum, mutfakta kendi imkanlarımla yaptım. senin bu konuyla uğraşmana gerek kalmadı’ diyemez.

nihayetinde hayatın anlamı, bir herkesin tuttuğu kendine durumudur. bilgelerden (az dur da kaosa kulak ver godoş çekirge), annelerden (doğru yerlerde doğru insanlarla, doğru işler peşinde koş), sevgililerden (sen benim hayatımın anlamısın aşkım) öğrenilemez. belki paylaşılır, fotokopi yöntemiyle çoğaltılır, araklanır. ama her bünye arak sevmez. kendi tutsun ister. e tuttuğu da mecburen kendine girer.

 

gecmişte bir zaman, bakkala sigara almaya gittigimde rastladıgım, rastlantısal anlam.
sigarayı aldım ve yahu acaba abur cuburdamı alsam diye rafları usulca kesmeye başladım. o sırada iceriye birisi girdi ki, ensemdeki saclar yuzunu secmemi engelliyordu. gayet en normal hali, tüm umursamazlıgı ile kasadaki adama yaklastı ve hic duraksamadan ” bir şişe şarap ve bir ekmek verirmisin oradan” dedi. hemen gerisin geri dondum, keza ensemdeki saclar gercekten cok uzamıştı, bir ara kestirsem diye dusunuyordum, duzgun bir sac kesimi ruhumu daralttıgından, her seferinde sacımdan kısa kalıyordu bu düşünce. ne yapayım bende bazen gormem olur biter, bu sefer döenüp bakmalıydım ama. adama baktım bakkala baktım, ne bakkal sasırmıs, ne adam duraksamıs, zaman akıp giderken ben bir anda durmustum, kokunden bir makas zoruyla uzaklastırılan ve bu yuzden uzamayı red eden bir sac gibi. sarap ve ekmege verdigi para benim sigaraya odedigim paradan az olusu, sarabı zevk icin icmedigini, onun her gecesini paylasan bir dostu oldugunu anlatıyordu.
gece…….. yalnızlık…… sarap……ekmek…….
o gunden sonra yinede uzadı saclarım, lakin sanki biraz daha az gurultu cıkararak. basımı agrıtmadan. ayrılıklara alıstı kafam, zorla evlerinden edildiler, muharebe alanına hazırlık piyesi oncesinde. neyse yenileri ev sahibi oldu, cok sarap ictim, icip icip sızdım.
ama hic oyle karar dolu olamadım….

 

hissedebilmektir.

hissededin uzumunu yiyip bagini sormadan zaten sahip oldugudur.

gelelim uzumunu yiyip bagini sorangillere

bizler icin de hissettigimizi yasadigimiz her an da aklimizdan ucup gidiveren, ancak yasamadigimiz zamanlarda bagciyi, bagin kendisini, o bagin suyunun nerden geldigini, o nehirin kaynaginin nerde oldugunu, ki butun bunlarin nihayetinde “canımız isterse” yandi bitti kul oldu ya kadar getirebilecek bir hicliktir.

peki nasil durur ayakta bir hiclik, nasil olurda ölmez, kendini öldürmez, orda burda ciyak ciyak hic ulan hic nidalariyla kendini gösterir, ya da farketmez diyerek yasamina devam eder.

cunku itiraf edilmesi gereken ancak bir guvenlik onlemi olarak bi kosede tutulur cok farklı manaları. butun bunlar size yabancı geliyorsa sasirmayiniz, nedeni aslinda hayatin cok basit bir duzlemi olmasidir. aslinda hayat dedigin, zamanla beraber akip giden sey (bkz: anne)(bkz: kardes)(bkz: nutella)(bkz: istanbul)(bkz:deniz)(bkz: muzik)(bkz: rakı)(bkz: ben pokemonum sanıp camdan atlayan cocuk)(bkz: yaprak sarma)(bkz: bkz de bkz) duzleminde anlamlandırılabilecek kadar guzel, sade, basit biseydir. onu karmaşık kilan bizim kendi algimizdir, bizim algimiza soktugumuz kadındır, erkektir, filmdir, kitaptir, entrydir, bardaki barmenin soyledigi laftir, etek boyunuza bakip kac para diye soran adamdir, aldatilmisliktir, yalnizliktir, secip begendigimiz ya da begenmedigimizdir, denediklerinizdir, okuduklarınızdır…. yoksa hepimiz temiz beyaz sayfalar olarak dogduk, icgudusel hareket ettik,

aslinda bize ilgi gostereni sevdik.

umut vardir abi…

anlam
olan biten
bilinc
kurgu
deney
gercek
ne varsa bilancosunu tamamlayip
kubura atilacaklar / yangin esnasinda kurtarilacaklar ayrıştırmasının keyfini cikarip nihayet hissettiklerine her ne koşulda olursa olsun yol verebilme umududur.

soyle bir ornek vermek isterim

ben sokak cocuklarından selpak almiyorum, cok belli bir nedeni var, eskiden hep alirdim, ama almanın bu sektore bir fayda oldugunu kesfettigimden beri, bu sektor batsin diye selpak almiyorum, alamiyorum bunu bana bilincim yaptiriyor, o cocugun o aksam eve goturmesi gereken parayi goturmediginde dayak yiyecegini bilmeye icimin acimamasi mumkun olabilir mi, aciyor ama bunun olmasi gerektigini dusunuyorum, bunu bana bilincim yaptiriyor, cocuk evde dayak yiyor ve ben kendimi bundan sorumlu hissetmiyorum öyle mi.. evet.. öyle… hatta bu sektor hedef kitlesini ben ve benim gibiler olarak belirlemis ve bu konuda ciddi asamalar kaydettirmistir, eskiden ben durum ismarlardim, tisort alirdim.. cocuklar artik “durum al para verme” diyorlar, abi bunu soyluyorsa kesin karni actir diye dusuneceksin, parayi vereceksin, ne ala memleket olacak….

o kadar buyuk safsata ki… o cocuk goturmesi gereken parayi goturmesse dayak yiyecek ulan! o yemesse binlercesi daha yiyecek ulan, nasil degisti bu duzenler hatirla bakalim okudugun tarih kitaplarini… bunun icinden cikamaz hale gelir kişi… oturur aglar, sarki soyler, resim yapar, entry girer, blog yazar, kocaman elli kovboy cizer…

hicbirsey hissetmiyor olmaya kendini bilincli zorlamak olarak gösterir kendini kimi bunyelerde,
(bkz: sevdigi kadina ulasma sansini silen erkek) (bkz: kocami cok seviyorum herkese veriyorum) bunyelerini bu bunyelere örnek verebiliriz. öldürmeyen şey güçlü kılar adına, ne kadar canlarını acıtacak şey varsa hepsini birden yaşayan, tamamen yok etmek isteyen, iluzyonu gercege, gercegi iluzyona donusturmeye caba harcayanlarımızda vardır aramızda… (dikkat suur gerektirir) ki aslında onlar en cok sevmek isteyenlerdir gozumde ama anlamak cozmeye yetmez.

tum bu ugrasilarin, bu emeklerin, harcanan zamanların, icilen ickilerin, tek basina gecirilmis gecelerin, kirlenmenin, temizlenmenin vesairenin bi anlamı var, cokta basit;

bizim kendimizi anladigimiz gibi, bir digeri de anlayacak, birileriyle hayata aynı bakıcaz ama kahveyi farklı içicez. sonra oturup iki tavla atariz, bogazda balik yeriz, dedikodu bile yapariz lan nedir ki…

 

400 kusur entry boyunca ben dahil herkesin ahkam kestigi, ama kimsenin gercek olarak bilemedigi (bilmedigi degil), bulmaya calisip bulamadigi amac. douglas adams‘in sayesinde bir 42 geyigi almis yurumustur ama belki de gercekten 42’dir (42 yi ters cevirdiginiz zaman 2b yi andirir, 2b de ingilizce “to be” (olmak) olarak okunur ki aslinda ilginc bir benzeyistir. hayatin kendisi “olmak” ise anlami zaten verilmistir. bir de soyle birseyler vardi galiba olmak ya da olmamak iste butun mesele )

 

“elmanın tekerleği” ya da “midillinin varlıkbilimi” gibi, aslında bir bağlantı kurmaya izin vermeyen bir tamlamadır. zaten o yüzden yüzyıllardır bir karşılık bulamamışızdır. şöyle düşünün: hayat bir temsil değildir. bir temsilin altında yatandır. siz ise bunun “anlam”ını, yani temsil ettiğini aramaktasınız. ama hayatın temsil ettiği yoktur, o olsa olsa temsil edilendir – böyle bir tamlamayla siz onun anlamını kaydırıyorsunuzdur. temsil edilen midir, onu da zaten bilemeyiz ya, o ayrı mesele… kısaca bu soru* analitik düşüncede karşılıksızdır. ama tabii tek düşünce seçeneğimiz “analitik” değildir. o konuda haklısınız.

(bkz: alıntı değil zihinteri)

 

mutluluk.

” hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. yada görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır.”

 

hayatin bir anlami olmadigini dusunsek te cogu zaman, en onemli ve en guzel olabilecek anlami; yogunlugudur heralde…
yogunlugunu yani; mutlulugu, sevinci, uzuntuyu, sevgiyi, aciyi, aglamayi, hissetmeyi hatta bazen anlasamamayi tatsan bile sonunda yasadigin seyin yogunluguyla hayatta oldugunu anlamakdir…

bu sonunda, hayatini bu yogunlugu yasadigin insana olan ozlemle gecirmeye neden olsa bile…
(bkz: yasamin en guzel rengi)

 

“hayat varsa ölüm yoktur, ölüm varsa hayat yoktur” falan demeyeceğim. ama hayat’in hep şimdiki zaman’da yaşandigini da inkar edecek degiliz herhalde. peki hayat hep burada, simdi yasaniyorsa, anlam nerede, anlam nerede yaşaniyor ve yaşatiliyor sayin seyirciler?
aslinda hayatin anlamini hep, hayatimizin disinda bir yerde ariyor, buldugumuz zamanlarda hayatimiza “anlam katiyor”sak, hayatin anlami dediğimiz şey bizim disimizda olmali. en azindan dilbilim teamülleri bu yönde. ama anlam hayatin icine ne zamanlar karisiyor. saniyorum gelip gidiyor bu anlam denilen şey hayatimizin icine. ve çok kisa süreler içinde hayatimiz anlam kazaniyor. dünyayi degisteren on gün gibi düsünmek lazim bir yönüyle hayatin anlami denilen mefhumu. yoksa biz de sanirim oruc aruoba’nin dedigi gibi, kisi yasaminin anlamini anlayamaz der çekiliriz kenara. hayatin bir bütün olarak anlamini “anlamak” (anlam, anlamak güzel) evet ancak hayata disardan yüklenen kavram setleriyle mümün. ama en çiplak haliyle hayati değistiren iki dakika, hayata anlam katan o “an”lar var. en azindan anlayabilecegimiz, bilebileceğimiz, geldiğini hissedeceğimiz an’lar. … a’yi degil, b’yi tercih etmek, öyle degil böyle yapmak hayatimin anlami dedigimiz seye isaret ediyorsa eger, hayatin anlami sihirli bir anda ortaya cikan bir kendini gerçekleştirme durumu olmali. ama anlam dediğimiz kavramda da her zaman zihinsel bir bulanik su durumu var. hayatin anlami her ne kadar “kişisel” ve “yalnizlik içinde düşünülebilen bir şeyse de o suyu duru hale getirebilen tek şey saniyorum sadece diger insanlarla kurdugumuz iliskiler. sigara bitti yine..

 

göbek çukurundaki pamuğu temizlemek. oldu mu? olmadı mı? o zaman denizde suyu sıkıp fış fış yapmak. bu da mı olmadı amına koyim. lan hayatın anlamı nedir ya? herkes filozof olmuş, yaşarsın 70-80 sene bazen daha az olur biter ne anlamı, ne felsefesi.

 

x’in tanımlanmış hayat fonksiyonundaki yeri.

x’i yerine koyarken, x’in mahiyetini/özünü/hülasasını iyi bilmektir. bildiğin için x’tir o zaten, bilinmez bir isimle anılır. o ya da bu veya şu değil, bu yüzden x’tir ve mutlak bir tanımı yoktur. birkaç varyateli müthiş bir dengedir o.

 

hiçbir zaman insanoğlunun bulamayacağı kavram..çünkü her zaman insan daha fazlasını ister..hayatın anlamı iyi bir eş,iş,üniversite değildir..her zaman daha iyisidir..bu yüzden hiçbir şeydir..

 

insana “kazandığın para kaybettiğin hayatına değmiyor ancak hayatın da başka bir şeye yaramıyor” dedirttiği zaman siliklesen anlam.
imza: üftade agâh

 

bir çığ gibi, hayatın içinde yuvarlandıkça büyümektir…
birisi usulca yaklaşıp sizi ittiğinde (ilk itiliş) ona teşekkür etmeyi ihmal etmemelisiniz. zira onun tarafından itilmemiş olsaydınız ömrünüzün sonuna kadar o tepede tek bir kar tanesi olarak kalacaktınız. işte bu yüzden, çığ olup zenginleşmenize vesile olduğu için teşekkür edin ona. hem de hemen, itildiğiniz anda.
çünkü başka fırsatınız olmayacaktır!

 

sevdiğin insan tarafından sevilmektir… hayata dair pek çok soru işareti varken kafanızda, nedenini ve niçinini sorgulamadan sevebilmektir…
” o olmasaydı nasıl olurdu hayatım ya da onun olmadığı bir dünya nasıl olurdu” sorusunun cevabıdır…
hayat anlamlandırabildiğiniz ölçüde anlamlıdır…
onun bir an için yok olduğunu düşündüğünüzde anlamını bulursunuz hayatın..

 

vakti zamanında bir fıkra öğrenmiştim. ki öğrendiğim anı müteakiben, öğrendiğim anı belli bir anlamı haiz kılmış olmasının dışında, en sevdiğim fıkralara bir yenisini ekledi. bir adam var anlatılan. kendisine bir başka adam anlatılmış, onda hayatın anlamını arayan; ne tuhaf değil mi? bilmiyorum tuhaf mı değil mi.

üretilegelmiş bulunan ve midemi kaldıran tüm o vazgeçiş öykülerinin ironisinden sıyrılan adamımız, ferrarisini değil, sahip olduğu maddi değer ile sahip olabileceğinden, sahip olsa dahi satmaktan çekinmeyeceği ferrari fabrikasını, kendi kulübesini (anlamayan için belirtelim; evi oluyor), köpeğinin kulübesini, kendisine tapan eşini ve iki mükemmel çocuğunu, birlikte bir pazar kahvaltısı sonrası çiziktirdikleri ve fikret mualla’nın görse tam orta yerine osuracağından tüm kalbimle emin olduğum mutlu aile tablosunu, parayı pulu, otu boku ve siki götü bırakarak yollara düşer.

amaçları tarafından makyavelist evrene girmişçesine sarhoşluk girdabına çekilen insanlardan hallice, amaçları tarafından beşeri ilişkilerine yabancılaştırılmış insanlardan halsizce yola düşmeden önce haber de bırakmıyor o. sadece gidiyor. bir akşam var, bir sabah yok. gizem yaratmak derdinde de değil. genius anlamındaki de’yi dahi takmıyor kafasına. akli melekelerin kullanımının yeterince tatminkarı, “oh the heart is heaven but the mind is hell” (burada hayvan gibi bir selam çakıyoruz tom waits‘e ve winamp’ta ilgili şarkıya doğru geçiş yaşıyoruz:sins of my father) fenomeninin az buçuk kanisi olarak, yeri geldiğinde huşu kaypaklığı, yeri geldiğinde “semi-god” hülyaları içinde az da olsa kabul edilebilir bulunabilecek kaypak sanatçı dengesizlikleri üretimi tablolarda daha iyilerinin olduğunna inandığım dağ, ırmak, güneş, şeytan hunisi, menderes gibi doğa şekillerini aşıp geçerek kendisine tarif edilmiş bir yerdeki arifi arıyor o.

ve tanım aralıklarını esnetmede tek yetkin güç olan zaman oynuyor yine oyununu. adamımız günü saati bilmiyor ama, zaman zaman pis ve siyah böceklerin, saçlarında ve sakalında hiç mi hiç umursamadığı besin dolu yaşam alanları yaratmış olmasından anlıyor yaşlandığını. o yürürken yeryüzü eskiyor, o yürürken diğerleri eskiyor, o yürürken zaman yaş alıyor, hayat, ortaokul bahçelerinde oynadığımız yakalamaca oyunlarının süveterlerimizi bir sonraki sene de giymemizi sağlayacak sündürülmüşlüklerinden ancak ve ancak çok daha uzak, çok daha büyük sıkıntılarla anılabilecek bir özleme iliştirilmişçesine uzayıp duruyor. ve anlam… anlam bahtiyar bir ihtiyar; yamacına gelen yeni sürüm homo sapienslere aramanın ahlakından dem vuruyor. anlam ise, hilelerde deneyim kazanmaktan, hileleri ortaya sürmekten,,, ve görüp de yükseltmekten hiç vazgeçmiyor…

– çok yol teptim. çok yol teptim. çok yol teptim. anlamı var mı?
– şu şose yokuşu takip et. yaşlı ağaca sırtını ver, yüz yirmi iki adım say güneye doğru. şose boylarında geberen köpeklerden olma. adımların hakkını verince ulaştığın yeri kaz. şose boylarında geberen köpeklerden olma. bulacaksın bir taş, obsidiyendir o. şose boylarında geberen köpeklerden olma. çevrende göreceksin onlardan bir tane daha; irice bir tane ama. şose boylarında geberen köpeklerden olma. sonra onu bana getir. şose boylarında geberen köpeklerden olma. sonra şu yolu takip et. şose boylarında geberen köpeklerden olma.
bunların hiç birisini yapmaya ihtiyacının olmadığını anlatabildim mi? yok, var ile kanıtlanandır; kanıt vardır. anlam hayat ile tanıtlanamayandır; tanıtı yoktur.
– …

edinilmiş yüksek miktardaki bilgiden vazgeçerek kavranabilecek basitlik, adamımızın gördüğü manzaranın eşlikçisi gibidir nihayet. şarap şişesini orospu yapan paylaşım güdüsü içindeki karmaşık kodları asla ve asla dionysos şenlikleri’nden almamıştır. bu bilinsin.

—- fin —-



—- bis —-

– sana geldim. bana hayatın anlamını söyle.
– nefes alıyorum. hayatın anlamı, müthiş sakin bir açık mavi göğün altında, doruğu bulutlarla örtülü dağlardan kaynak alıp buraya ulaşan şu ırmağı dinleyerek sessizce gülümsemektir.
– öyle mi?
– değil mi?

 

arsa filan bile, mutlaka ve mutlaka olumlu yönleri ağır basan bir bütünlüğe dayalı olarak tasavvur edilmesinden güncel ve -hadi biraz da entel olalım- modern insan ilişkileri, güncel ve -devam- modern düya-insan ilişkisi içinde ne kadar melodramatik, ne kadar dramaqueen ve ne kadar trajikomik olduğumuzu çıkardığım kavramdır.

zira, hayatın anlamı pek tabi, benim, tüm kalbimle insanlardan değil ama hakim tür bir insan olunmasından nefret etme halinde iken, belediye otobüsünde koridoru tıkamış iki kokono yüzünden “sağlı sollu arkalara ilerleyelim” lafının muhattabı olmam da olabilir. ya da, kafamda bu fikri evirip çevirdiğim anda apartman yöneticisinin aidat istemek için kapıya dayanmasına müteakiben, “5 ytl param var abla, inanır mısın?” cevabını almasıdır benden.

 

lisedeyken, edebiyat hocamızın,kompozisyon sınavında bize anlamını sorduğu iki kelimelik bilinmez.aslında öyle boş bir adam değildi ama nedense öyle bir soru sormuştu,şimdi o saçmaladığım sınav kağıdımı bulsam eminim ki yazdıklarıma çok gülerim.neyse;
eğer bir tanım yapacak olursam,berkun oya‘nın yazdığı yangın duası adlı tiyatro oyununda ali atay‘ın canlandırdığı bin karakteri şöyle diyordu “an“lardır.

evet,hayatın anlamı “an“lardır.o güneşli bir günde sokakta yürerken içinizin sevinçle dolduğu an,saatlerce kendinizi tutup işediğiniz an,aşık olduğunuz kişiyi ilk kez öptüğünüz an,o çok seveceğiniz şarkıyı ilk defa dinlediğiniz an,en sevdiğiniz filmin en güzel repliğini ilk kez duyduğunuz an,yağmurdan sonraki toprak kokusunu kokladığınız andır… *

 

bazen sevgilinin gözlerinde, bazen gerçek dostunun/ arkadaşının sarılışında, bazen annenin müşfik kollarında, bazen babanın tek bir sözünde, bazen de çocuğunun gülüşünde saklı, kime, nasıl baktığına ve görmek istediğine bağlı olarak saklandığı yerde onu fark etmeni sabırla bekleyen şeylerdir.

 

don hertzfeldt‘in the meaning of life adlı animasyonunda kesin bir şekilde açığa çıkan şey.
aktarayım da tam olsun:

— spoiler —

“baa! meaning of life! haa! etşu kazoku, majakizoku. kali dakyoto nemaj. kalito jetezomerokj. kalito mo rombo nojgala. kalito nofomoom yunov. elomtofomo, barimordobuj . ban kali doon yondu! kalido manz! kalido yonzo! jotomboro yeez oo lümfer. u mene meaning of life”

— spoiler —

 

sunlari bi deneyin. belki bulursunuz:
-erken kalk.
-daha cok oku.
-kendine yetecek kadar para kazan. daha fazlasini kazanmak icin daha fazla calisma.
-daha cok gundogusu seyret.
-yagmurlu havada mutlaka yuru (tek basina, kollarin yanlara dogru acik, yuzun goge donuk).
-yagmurlu havada mutlaka yuru (sevgilinle birlikte, sarilarak veya elele tutusarak.. konusmadan, sadece damlalari hissederek).
-sayica az, kalitece fazla sevis.
-yasadigin yer duzensizse aklin da duzensizlesir. odani, evini, ofisini,bilgisayarini duzenle. calistigin her iki saatin iki dakikasini ortami duzenlemeye ayirabilirsin.
-evden cikarken sana en cok yakistigini dusundugun kiyafetlerini giy.
-daha az et ye.
-daha cok sebze, meyve ye. tatlilari da unutma. soguk havada da dondurma yenebilir, unutma.
-her gun uc, dort, bes dakika gozlerini kapat ve sessizce oylece dur. o gun ne yaptigini, ne yapmadigini, yarini, dunu, anneni, babani, aileni, arkadaslarini, ulkeni, dunyayi, uzayi, allah’i, peygamberleri, cenneti, cehennemi, hatta ve hatta kendini bile dusunme. hicbir sey dusunme. sadece sessiz ol.
-resim yap, bir enstruman cal, spor yap, fotograf cek. ama mutlaka hobilerinde ilerle. her gecen gun daha iyi ol. onlara bos zaman aktivitesi olarak bakma. hobilerine zaman ayir.
-tesekkur et, selam ver, lutfen de.
-kimse seni duymuyormus gibi sarki soyle. kimse seni gormuyormus gibi dans et. paraya ihtiyacin yokmus gibi calis. hic incitilmemis gibi asik ol.

bu yaziyi buraya kadar okuduysan bilgisayar basinda cok zaman geciriyorsun demektir. hayatin anlami bizim sozlukte yazmiyor.

 

anlam aramadan doyasıya yaşamak

 

birine göre beklemek.. doğru kişiyi beklemek.. doğru zamanı beklemek.. güzel günleri beklemek.. mutluluğu beklemek.. ölümü beklemek..

ölümü beklerken oyalanacak bişeyler aramak..

 

okumaktır, yazmaktır. bazen de bir kitapta kaybolmaktır tavşan gibi. (bkz: ekşi öyküler)

 

ne zaman ağzımda bir kıl bulsam, yeniden farkına varırım: hayatın anlamı beklenmedik anlarda insanın ağzının tadını kaçıran olayları yok varsayabilenlerin yaşadığı bir lükstür. ötekiler için bu anlam pek de çekilir bir dert değildir. ve bence bütün bunlar gayet manalıdır. mana mana…

 

güvenebilmektir
bir benliğe. içinde gümbür gümbür akıp gidebileceğin ırmağına.
bir aileye. koşulsuzca, her zaman gönlünü, zihnini bağlayabileceğin canlara.
bir şehre. caddelerinde eller cepte kaygısızca gezinebileceğin bir yere.
bir ülkeye. geleceğini ayna gibi göremesen de umutlu görebildiğin, bir ucu sen gibi rengarenk insanların sahiplendiği oluşuma.
bir dünyaya. nimetlerini sadece sömürüp tüketmenin değil, besleyip korumanın da gereğini bildiğin sakin bir gezegene.

oysa her biri en dıştan en içe kayıp gidiyor yavaş yavaş.

 

aranan bulunmaz.ya$amının munzevice ya da gelgitlerle gecmesi onu anlamlı kılar. tüm zamanını $apa oturduğunu farkettiğin anda harcamanın, en buyuk lüksün ve zavallıca oldugunun bilincine varmazsan,sözcüklere teslim edilmemesi gereken $eylerin * hakkını veremezsen aldıgın her nefes anlamsızdır..ailendir,dostundur,sağlıktır,müziktir,aglamaktır,yemektir,yagan kardır,gülmektir,sıcacık bir sestir,görmektir,pi$manlıktır,iyi ki yapmı$ımlardır, madalyonun iki yüzüdür,bunu kabullenmektir, ne gelecek ne gecmi$ i$te tam da $u anda buna inanıp gülümsemendir hayat.anlam aramamaktır onu huzurlu kılan.anı ya$amaktır.

 

250 metre ötenizde bombalar patlayınca zaten anlatır kendini, aramaya veya çözmeye gerek kalmaz.
ve kesinlikle kaybetme riskiyle karşılaşmadığı müddetçe anlamaz insanlar hayatın anlamını.

 

kendi sectigin bir yolda yurumek, degilse buna inanmaya calismaktir. bir de kimseninkini kabullenmeyecek kadar kisiseldir.

 

yoktur aslina hayatin anlami. kisi kendi benligi ile anlam katar hayata. omer hayyam bile su sekilde belirtmis hayatı:
bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken.
kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.

 

tek şey var herşey yok yere.
işte pire!
nerde yorgan?
ordan burdan ne tuttuysan,
yok yere!

halit ruhi heder

 

hayatın hiç bir anlamı olmaması olasılığının insanı çok rahatsız etmesi yüzünden aranan, ama asla bulunamayacak, tek olmayan farklı perspektiflerde değişen anlamlar.(bkz: ni hahaha)

 

dido, nam şairin sarfettiği şu aşağıdaki sözleri hayatın anlamı başlığına tanım olarak işlemek ihtiyacı doğmuştur:

“while i am so afraid to fail, so i won’t even try…
well how can i say i’m alive.”

anlamı: başarısızlığa uğramaktan o kadar korkuyorum ki denemeye bile kalkmıyorum..
bu durumda nasıl yaşıyorum diyebilirim.

(bkz: life for rent)

 

adalet ağaoğlunun ölmeye yatmakta anlattığı üzere:
çehov’a bir kadın soruyor. çehov bey (elbette ki bu şekilde değil) hayatın anlamı nedir sizce? çehov cevap veriyor: “bir havucun anlamı nedir? havuç, havuçtur işte. havucun anlamı neyse, hayatın anlamı da o.”

 

doğasındaki bencillikle, kendine ve başkalarına zarar vermeden yaşayabilmek için; iyiye, güzele, etiğe, erdeme olan evrimini tamamlamaya çalışmaktır.

 

estetik olanı kaliteli olanı bulma çabalarıdır hayat.. sonunda tanrıya ulaşırsınız.. en küçük canlının bile elimizden çıkandan daha estetik ve işlevsel olduğunu görürsünüz.. cansız varlıkların bile bir dili olduğunu anlarsınız.. içinde yaşadığınız gezegene, doğaya, kainata ve içindeki uyuma saygı duyarsınız.. böyle birşeydir belki.. bir de yok etmemek doğa ile uyum içinde yaşayabilmektir.. hayatın anlamı bunları anlayabilmektir belki de..

 

“hayatın bir anlamı olmasaydı da anlamsızlığı seçmek zorunda kalsaydım eğer, anlamsızlıkların arasında en iyi seçenek bu olurdu doğrusu..”
-tanrı tarafından öldürülmüş bir filozof..
(bkz: hayatin anlamsizligi)

 

belki masaldır..

masaldaki gibi geçiyor zaman, bir var oluyoruz bir yok oluyoruz, ikisi arasında başkaları hep tilki, hep karga, biz de başkalarının tilkisi, kargasıyız..

hayatın anlamını bana öğreten dedemdir. adı ali’ydi. eskiden, televizyon ve hürriyet gazetesinin mankenleri hayatımıza bu kadar girmemişken, balkonda sigarasını yakar anlatırdı o günleri, onun macera dolu hayatını ağzımız açık dinlerdik biz torunları, yani küçük prenspamuk prenses ve huysuz şirin:

önce herşey güzel başladı dedi bir keresinde.. çocukken cin ali derlermiş. cin ali çocuk bahçesindecin ali kır gezisinde ve diğerleri, hepsi güzeldi dedi… sonra işler garipleşmeye başladı, bir gün beni hayvanat bahçesine götürdüler, cin ali ve berber fil senaryosunu çekiyoruz dediler. durdum, düşündüm, at ali at ali topu at dedim kendi kendime, artık burama gelmişti. bu kadar sapıklık yeter artık, ne zamandan beri filler berber oldu, pirelerin suyu mu çıktı dedim, kaçtım.. sonradan can ali diye birini bulmuşlar benim yerime ama tutmamış..

(dedemin söyledikleri doğruydu, sözlüğe baktım, bunları yazdığım sırada can ali‘ye ait bir başlık yoktu).

sonra devam etti: amerika’ya kaçtım, bir çiftlik kurdum, şarkılar yaptım. orada beni ali baba diye tanıdılar, telaffuz edemeyenler old mcdonald dedi, çiftlik şarkılarımı tercüme etti. ama memleket hasretine dayanamadım, hayvanlarla birlikte çiftliği terkettim, her hayvandan bir çift aldım gemiye. iyi ki öyle yapmışım, çoğu fırtınada telef oldu.. kalanlarla bremen diye bir yerde ayrıldık. ben kırşehir’e geldim, evlendim. bir süre herşey iyi gitti. sonra beni gölden maya çalarken yakaladılar, hırsızlıkla suçlandım, kadı ipe un serme cezası verdi, beni oyuna getirdi. kırşehir’i terketmek zorunda kaldım, arabistan’a gittim, kırk arkadaşla susam ticaretine başladık..

e haydi yatın bakalım, geç oldu dedi.. hikayenin sonrasını hiç dinleyemedik.

masal gibi bir adamdı dedem, hayatin anlamını bana o öğretti.. bir vardı, bir yoktu.. şimdi gökyüzünden biz kurbağalara bakıp gülümsüyor, hayatın anlamını merak etme çocuk diyor, bir masaldır, sen şimdi varsın, sonra sen de masal olacaksın..

 

her insanın zayıf yönlerini, zaaflarını ortaya koyan bir kavramdır; en sevdiklerimiz değiller midir hayatımızın anlamı?

 

bir gün akla gelince fıldır fıldır aranan eski fotoğraf albümü gibidir..
arandığı gün hatta hafta veyahut yıl boyunca ortaya çıkmaz..
taaki aramaktan vazgeçince, komodinin üstünde duruyor olduğunu görürüz..

biz onu bulamayız.. o bizi bulur..

 

kişilere, yaşa, içinde bulunulan fiziksel ve ruhsal şartlara göre sürekli değişkenlik gösteren mefhumdur. “hop hop hop değiş tonton” gibin bişi…

cümle içinde kullanırsak;

*
eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..
buldugu hiç bir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..
ama aldigi cevaplar da ona yetmemis. fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..

ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis..
köy, kasaba, ülke dolasmis bu arada zaman da durmuyor tabi ki …

tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona “su karsi ki daglari görüyor musun ?orada yasli bir bilge yasar istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir ” demisler.

çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. kapidan içeri girmis ve bilgeye hayatin anlaminin ne oldugunu sormus ..

bilge “sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor” demis …

adam kabul etmis.. bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içine de silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. “simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..”

adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis. bilge bakmis “evet demis kasikta yag eksilmemis. peki bahçe nasildi?” adam saskin..”ama” demis “ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki ….”

“simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel” demis bilge…

adam tekrar bahçeye çikmis. gördügü güzellikler büyülemis. muhtesem bir bahçedeymis çünkü …
geri geldiginde bilge, adama “bahçe nasildi” diye sormus …
adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

bilge gülümsemis, “ama kasikta hiç yag kalmamis” demis ve eklemis; “hayat senin bakisinla anlam kazanir. ya sadece bir noktayi görürsün, hayatin akip gider sen farkina varmazsin.. ya da görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir.”

“hayatinin anlami senin bakislarinda gizli”

 

hayatın anlamı, varlıktaki amaç yada beşerin bu arenada niçin varolduğu meselesi öteden beri insanoğlunun kafa yorduğu, yorması gerektiği bir meseledir. insanlığın cevaplamaya çalıştığı bundan daha önemli bir soru da yoktur.

evet cevaplanması gereken dünya kadar soru ve sorun vardır fakat hiçbiri varlığın anlamı kadar mühim değildir. gerçekten de bu soru insan olmanın getirisi, düşünebilme yetisinin bir sonucudur. düşünebilen her canlı çevresinde olup biten olayların farkına varacak, bunların arkasındaki mana ve maksatları çözmeye çalışacak ve kendisinden istenileni bulmaya çalışacaktır. hayata belli bir düzen verme, belli bir amaç doğrultusunda yaşamı programlama, hayat külfetine katlanmanın neticesi gibi konular ancak hayatın anlamının çözülmesiyle halledilebilecek meselelerdir. aksi takdirde insan bir ömür yaşar da hangi amaca hizmet ettiğinin bilincine varamaz. kendisine sunulan bu fırsatı değerlendirebilmiş midir, yada eline verilen ve sadece bir kez atma hakkı bulunan oku hedefe isabet ettirebilmiş midir, 12’den mi vurmuştur, yoksa gelişigüzel fırlatmış da nereye isabet ettirdiğini dahi anlayamamış mıdır? bu soruların cevabını dahi veremez.

 

kisinin cogunlukla varligindan bile haberdar olmaksizin, aramak icin[bulmak degil evet] hayati kacirmasina sebep olabilecek kadar zararli bir seydir.

aldigin her nefes gibi icinde hissedersin, yoklugunda kendin olmadigini hissedersin amenaa ki o zaman da aramazsin, bulmussundur hali hazirda, el ele yurursun kendi sonsuzluguna calisip cabalayarak ancak “herkesin hayatinin bir anlami olmali” diyerek kendi hayatina bir anlam yuklemek uzerine arayislarda gecirdigin akip giden dakikalarin o hayatinin anlami belki, kendine vurmak elinde tuttugun tek kirbaci.

belki tanrinin[seninki] veya annenle babanin sevismesinin, hic olmadi defalarca donusmus oz enerjinin sana verdigi o hayatin kullanma kilavuzunu yazdiklarini iddia edenlerin dedigi gibi bir anlami yoktur, senin kendini veya arayista gecirdigin o hayatin kendisini kutsayacak. cocuk yasinda denizi taslarken yanina gelip elini uzatan, ve elindeki taslari yere atmak pahasina inandigin o ihtiyar sana hic bir sey vermemistir. yine de cok umutsuz olma ama hayatinin amacina dair,

hani tirt bir laf var ya neye dair cok da hatirlamadigim gecenin su saatinde, “sana bulmani kim soyledi ki,aramaya devam et” diye bir golgesi olan; tirtin onde gidenidir efendim bu laf hayatinin anlami veya kiymetli olan o her bir anini verdigin ugraslar icin dusununce; asla aramayacaksin bunu bilakis bulacaksin, onune bakacaksin, zevk alacaksin hayatindan, kovalayip durdukca senden kacan kuyrugun gibi takilivericek hayatinin anlami pesine sonra bir bakmissin.

asla bir tane de olmayacak guzel yasiyorsan eger, sen nereye cevirirsen yuzunu orasi olacak artik hayatinin anlami..

 

muhabbetlerin en saçma yerinde ortaya çıkan anlamdır.
msn muhatap alındığı an;

-selam sana…
-uff yine mi sen?
-hayatın anlamını buldum…
-yine ne saçmalıyorsun…
-hayatın anlamı.
-söyle bakalım nerdeymiş bu anlam.
-şu an cebimde, ama alamıyorum, ıslak! sen alabilirsin…
-…
-…
-peki canım, birgün alırım o hayatın anlamını cebinden olur mu?
-ellerimin kuruduğu zaman bir anlamı kalmaz ama…

sessizlik, bir süre sonra…
-kuzum senin ne işin var burada, git kitap yaz, ha ha ha…
-burda kalarak sen gibilerle yozlaşmaya katkı sağlıyorum.

 

bulamamış olmayı “kötü” olarak nitelendiren ve tehlikeli addeden insanların, mevcut insan popülasyonunun büyük bir çoğunluğunu oluşturduğu kavram olmakla beraber, asıl tehlikeli olan bulup da kaybetmektir… diyorum.
eeee… umut fakirin ekmeği.

 

kişiden kişiye değişmekle birlikte aynı zamanda kişinin yaşadığı yaş dönemi özelliklerine göre de farklılık gösterebilen ve her dönemde farklı algılanabilen kavramdır. birey hayatın anlamına yönelik olarak yaşamının erken dönemlerinde daha kolay tanımlar yapabilirken, ilerleyen yıllarla birlikte net bir tanıma, belirli bir noktaya ulaşması giderek zorlaşmaktadır .
(bkz: çocuklukta karizma algısı)
(bkz: çocukluk)
(bkz: ergenlik)
(bkz: yaşlılık)
(bkz: freud)
(bkz: erik erikson)

 

bunu, o hayatı yaşayan belirler.
bu nedenle de çok değişken olabilir. kimine göre hayatın anlamı doyasıya alışveriş yapabilmektir, kimine göre özgürlük için savaşmaktır, kimine göre çocuğudur, kimine göre sevdiği,
kimine göre halka hizmettir, kimine göre düzene. bir kişi, nesne de olabilir bu, bir amaç da.
hepsi de olabilir, hiçbiri de.
bu anlam ile hayatta kalırız aslında. iyi ya da kötü,
kimine göre anlamsız, boş ama bize göre vazgeçilmez, gerekli.
bu nedenle belirlenmemiştir. onu biz belirleriz.

 

ne schopenhauer kadar karamsar olursanız ve metaforlar üzerinden kapıldığınız umutsuzluğunuzla didişen bir halde içinize kapanırsanız, ne de mevlana kadar sevgi dolu olup ütopik davranırsanız kendi algınızda konumlayamayacağınız anlam bu. bu ütopik yaklaşımların tezatlığına dair en temel fark bilgi üzerinedir. mevlana nın bilgiyi ve arayışı öven onda yakalanacak mutluluğa yaptığı göndermelere schopenhauer in bilgeliğin olduğu yerde üzüntünün doğal olarak varlığını belirtmesi aynı şekilde çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı cekmesi gerektiğinin altını çizmesiyle verdiği cevap başlı başına döker eteklerden taşları. bu konumda en çaresiz ve bi o kadar da doğru cevap oruc aruoba nın de ki iştesinden bir parafla gelir.

yaşamının hiçbir belirli yerinde bulamadığın amacı,
boydanboya kendisinde yatar.
yaşamının amacını arayıp arayıp bulamayacaksın;
ki, bu olacak işte yolu gösteren – amaç da, bu…

çünkü kişi ancak kendi yaşadıklarından;
ve yine ancak kendi yaşadıkları aracılığıyla başka kişilerin yaşadıklarından
(ve yazdıklarından)
birşeyler edinebilir

 

entel olma yolundaki gencin 14-15 yaşlarında bulduğu hadisedir.bu tip insanlar hayatın anlamını bulduktan sonra bir süre bunalım edebiyatı parçalar,manita bulduktan sonra ise normale dönerler.manita bulamayanları 2-3 sene içinde marjinalleşerek abazalığı seçer.onlara burdan selam olsun.

 

bu düşüncelerimin zaman içinde değişebileceğini düşünsem de şu anki “bana” göre hayat kurallarını bilip oynanması gereken *tek haklık bir oyundur.
hayatta en önemli şey insanın kendisi.. biraz egoistçe ama öyle.. bunu bir kere kabullenmek lazım.. hayat dediğin mutlu olma savaşı değil mi? ama kendini mutlu etme savaşı. kimisi kendisine yüzük alarak mutlu olur kimisi afrika’da gönüllü olarak yoksullukla savaşarak. insanlar çeşitli. bu yüzden hayatın anlamı farklı biçimlerde olsa da temelde aynı olmalı: kendi mutluluğunu sağlamak..
o zaman kendi mutluluğumuzu, temelleri kısmen genç yaşta atılacak doğru adımlarla**(doğru çevre, iyi bir eğitim, sağlık, doğru meslek, kültürel/zihinsel gelişim vs) sağlamaya çalışmamız gerekir. yaşamımızın ilk yıllarında daha çok ebeveynlerin kontrolünde ilerleyen bu “mutlu olma çabası” zaman içinde bireyin kendini tanıması ve kendi mutluluğunu tanımlaması ile gerçek şeklini alır. daha sonra yapılması gereken şey bu bahsettiğim adımları en mükemmel şekilde tamamlamaktır…
gel gör ki, kağıt üstünde güzel gibi görünen bu tablo raslantılarla yeniden şekillenir. bazen de çok kolaymışçasına tamamen yıkılır. imkanlar el verirse ile yeni bir sayfa alınır. sıfırdan tekrardan tanımlar yapılmaya başlanır.
ve hayat bu döngüde devam eder…

 

olmayan anlamdir.hayatin isi gucu yok, insanlara oyun mu oynayacak?bak benim adim hayat, anlamimda bu cayini icmeye geldik dercesine? insanlar “hayat”lari boyunca bilmedikleri seyleri cozmek icin ugrasir(kendilerini gerceklestirmek icin hani).kendi nesillerinin devamini surdurme eyleminede yasam, bu sure icerisindeki ardisik anlarada hayat demisler.sonra bunu arebeskle renklendirip, trajediyle tatlandirmislar.buyuk buyuk hanlar, katlar yapmislar.is denilen gereksiz seyi kesfetmisler.halbuki ozunde ciftlesmek var iste kardesim, dahasi yok! sen bir takim maceralara atilirsan(ne bileyim is hayatiydi, patron olma istegi, unlu olma hevesi vs. gibi) dramatik anlara sahne olur tabi..

ve dahasi; huzur koladadir..

 

eski sevgiliyi hatırlatıp gözlerin dolmasına yol açan şarkılar dinlemek, biraz içki.. bide yanında bi ömür geçirebileceğiniz dostlarınız. hayatın anlamı denilen şeylerden yanlızca bikaçı..

 

aç bir karnı doyurabilmek ya da doyurduğun o karnın gözlerindeki mutluluğu görmek.
konuşmak isteyen birini dinlemek ya da dinlemek isteyen birine bir şeyler söyleyebilmek.
sevildiğini görmek gözlerde ya da sevdiğini göstermek gözlere.
sadece seks yapmak ya da seks yaptığının gözlerinin içine bakmak sadece uzvunun değil de,büsbütün hissedildiğini görebilmek için.
tam zamanında gelen bir şarkıda kendini bulmak ya da kendini buldurmak insanlara yaptığın şarkılarda…

birçok şey düşünülebilir, birçok şey saçmalanabilir. kimi yaratmakta bulur anlamı, kimi tüketmekte, kimi düşünmekte, kimi “cahillik mutluluktur” diyip cahil kalmakta, kimi mutlulukta, kimi melankolide, kimi anlam bulamayıp kendini öldürmekte…

ve bence, kolaylıkla herkesin algılayabileceği şeylerde değildir anlam. belli bir miktar çabaladıktan, düşündükten, yaşadıktan sonra tekrar bakmak için süren kalırsa eğer, o zaman görebilirsin neyin senin için gerçekten anlam teşkil ettiğini. bunun haricinde, yaşayıp gidiyoruz işte.

 

peşinden koşulan, kimi zaman kafa yorarak, kimi zaman o kafayı patlatarak mum ile aranan bir döngüsel kısırlık aslında..

ne tesadüftür ki; genelde insanların pek depresif, pek boşlukta olduğu dönemlerde sardırdığı bir olgu ve aradığı bir cevaptır. yaşanacak günlerin azalıyor olmasından dolayı hayatı boşa geçirmeme endişesi ve hayatın tekdüzeliği karşısında “neredeyim? ne yapıyorum? nereye gidiyorum? amacım ne ?” temalı soruların büyümesinden kaynaklı bir arayıştır..

göz ardı edilen, “hayatın anlamı” ‘nın yanına “iki nokta üst üste” koyarak başlayan ve ana-baba-bacı-kardeşmaaile ve insanlık tarafından kabul görebilecek bir tanımı olmasının zaten çok sıradan ve dümbelekçe olacağıdır.

değerli okuyucu..kafana şunu sokasın :

“hayatın anlamı nedir?” diye ağzından salyalar akarak gerzekçe bir tanım aramak saftoriklikten başka bir şey değildir..ve bu tavır asıl ve gerçek olanın “hayatı anlamlandırmak” olduğu farkedilene dek devam eder.–ki bu anlamlandırma genel geçer kabul görebilecek bir olgu olmayıp, her bireyin kendince ve kendine gore vardığı bir sonuç olacaktr.
yani bu “anlamlandırma” prosesi veya prosesin vardığı nokta kişilerin karakter ve akıl yapılarına gore çeşitlilik arzeden bir tanımdır..

hatta bir okuyucumuz var..dilerseniz hemen okuyucu telefonumuzu alalım, kendisini daha fazla bekletmeyelim

+ merhaba okuyucu..buyrun..
– yazıyon da yazıyon…sen anlamlandırdın mı lan o zaman guguk kuşu ?
+ tam bir neticeye varamamakla birlikte bi kaç tezimiz var elbet..
– o zaman meydanı boş buldun diye sıkma burda zart zart diye..palavr…dıt dıt dıt dııııııt.

tesadüfün iğne deliği, hat tam da burada kesiliyor ve fekat okuyucunun sormaya çalıştığı noktaya parmağımızın ucuyla değersek ;
hayatınıza anlam upload etme prosesinde, insanın kendine “mutlu olma” veya “mutlu bir yaşam sürme” yolunda bir amaç ve yön seçmesi en genel kabul edilen yöntem..
buradaki kilit nokta ise “insanın göçüp gideceği bu diyara kendinden bir şey/bir eser” bırakmasından öte birşey değildir..

pratikte en çok rastgelinen ve en çabuk bulunabileni aşk,aile ve çocuk üçlemesidir. kişi sevdiği kadın/erkek ile bir aile kurar ve aşklarının meyvesi ile bunu pekiştirir.. pek sık duymuşuzdur “çocuklarım için yaşıyorum” ile “onlar benim hayatımın anlamı” ortalamasındaki söylemleri. bilinçli bir seçim midir yoksa toplumsal gelenek ve insanın kodundan mesnetle oluşan inceden bir yaptırım mıdır, bu ayrı bir tartışma konusu..
ve fekat ailesel bir kurum ile aradığını bulamayıp sıçan insan için hayatı anlamlandırmak çok daha zor olabilir..

insanın arkasında kalıcı bir eser bırakması, belki hayatın herhangi bir alanına yepyeni bir soluk getirerek önemli bir adım atması, yani bir başka deyişle geriye kendinden bir parça bırakması hayatı anlamlandırma ve bu uğurda yaşamak adına bir başka seçim..
genelde sanatın kollarında şekillenen bir seçim olabilir..sinema, tiyatro, resim, müzik için yaşayan ve bu uğurda ömür çürüten insanlar..hayattan aldıkları tek feedback ve manevi tatmin ürettikleri eserlerden aldıkları haz ve bunu etrafındakilerle/toplumla paylaşma üzerinedir..

diyeceğim o’dur ki,

“hayatın anlamını bulamadım”, “hayat ne ki ?? boş boş yazşıyoruz” , “işe gidip geliyoruz..bi bok yok..hayat ne anlamsız” derken gökten zembille bir tanım beklemekten ziyade, oturunuz ve hayatınızı anlamlandırınız..
öyle ya da böyle..
bir şekilde..
ama mutlaka

 

hayatın anlamı kalbinde hissettiğin ,gözlerinde parlayan şeydir..durduk yere hayata gülümsemek,sahip olduklarına şükretmektir.yani hayatın anlamı kişinin kendisidir başka hiçbişey yada hiçkimse değil..bu bencillik değil aksine olgunluk,kendinle barışık olmak, hayatı kucaklamaktır..

kimbilir hayatımız ne olumsuzluklarla doludur,ne sorunlarla ne hatalarla ..aslında bunların hepsi çok değerlidir, bunlarıdır bize yol gösteren, hedeflerimize götüren,doğrularımızı belirleyen…
demene yanılmadır hayat bazen..yanılmak güzeldir.. en tatlısı da odur aslında..yanılınca ögrenmek..

hayatla kendin savaşmak,doğrunun üzerine gidip yanlışa burun kıvırmak,kıvırdığına pişman olmak ** ama suçluluk duygusunun getirdiği bi pişmalık değildir bu…hata yapmamanın verdiği garip bi duygu…

ve gereksizdir hayatta şanslı olmak, şanslı olduğunu hissetmektir seni hayata bağlayan..

 

suyun kaldirma kuvveti misali, birinin bir gun ciril ciplak ‘bulduuummmm” diye bagirmasini bekledigimizdir, standard bir formulu olsun istedigimizdir, ha arkasindan hemen toplu intiharlar da ortaya cikabilir, bilemiyoruz tabii henuz, simdilik her gun kuveti doldurup bekliyoruz.

(bkz: matematik bana hayatin anlamini bul lan allahsiz)

 

uzun, şehirlerarası yolculuklarda camdan dışarıyı seyreyleme şerefine nail olmuş her kişi, yolların bir türlü bitip tükenmek bilmediği düz ovalarda, dağların aralarında, bazen de hemen yol kenarında, hiçbir yere yakın ya da ait olmayan, bir kaç haneli, kel, ruhsuz yerlerde yaşayan insanların ne yaptığını sorgular kendince.
o kısa geçiş anında, tesadüfen birilerini de görmüşse, “burda yaşanır mı?” sorusu kafasını epey meşgul eder.
öyle ya, bir park, bir cami bir de bakkal çakkal vardır etrafta en fazla. insanlar orada nasıl nefes alıyor olabilir ki?
para yok, sekiz yabancı dil bilmiyorlar, süper birer diplomalar koleksiyonları yok, candan kıymetli arabaları, extra bir evleri, bir daha evleri ve yine evleri yok, bütün bunları edineyim derken ruh hastası olmamışlar. böyle yaşanır mı!
o kopuk yerlerde, hayatı karnını doyurmak, bağırsaklarını rahatlatmak ve karısının/kocasının koynuna girmekle geçirip memnun olan birilerinin varlığı, hayatın anlamını arayıp duranlar için en iyi yanıttır. hayatın anlamı, en basit, heryerde, her zaman, her şartta, herkes tarafından yapılabilecek şeyleri yapabiliyor olmanın güzelliğidir.
hayatını olabilecek en sade en basit haliyle yaşayan insan hayatını anlamlandırmıştır.
yarın hangi pantolonuyla yeni aldığı kemeri takabileceğini düşünerek yatan insanın anlamı kaymıştır.

 

anlamı üzerinde bir şeydir zaten. nitekim artık olmayan, ‘devam etmeyen’ şeyin anlamı da kalmayacağından ilk reel anlam için ‘bir anlam taşıyan hayatı devam ettirmektir’ dense yanlış olmaz. insanın, hayatında karşılaştığı her şeye bir anlam yükleme, beynine resmen onu tanımlama isteğinden ve bu isteğin istekten öte insanın doğasında olan bir şey olmasından, olmazsa olmaz olmasından gelmektedir hayatın anlamını da aynı şekilde bulma arzusu.

hayat hayat dediğin nedir? bir çok farklı kulvarda tanımlarım.. kendi devletimin imparatoruyum hayat budur. terasımda esen havada nargile içer közünde türk kahvesi yapar içerim hayat budur. karıynan kıznan gezerim tozarım içerim sçarım hayat budur. yaşarım hayat budur. hep hayal kurarım, istediğim hayatı hayallerde uçarak yaşarım hayat hayal kurmaktır vb gibi bir çok alanda tanıma elverişli bir olay zaten hayat ve yaşam. aslında burda hayat ve yaşamın da birbirinden ayrıldığını rahatlıkla hissedebiliyor insan. yaşam dediğin doğduğun sanise başlar, öldüğün sanise biter. ölümden sonrası için kesin bir şey söyleyemiyoruz tabi. hayat dediğimiz ise biraz daha ‘doğum-ölüm’ arası geçen zamandan kapsamlı bir şey. bir anlayış gibi. yaşarsın, nasıl yaşadığın ise hayattır. yaşam tarzın hayat kavramının ta kendisidir. velhasıl kelam, hayatı sona ermiş bir olgunun anlamı hala geçerli olabilir. en basitinden; ‘insan’. hayatı bittikten sonra bile arkasından anılan bir çok şeyden yanlızca biridir. ardından bir sürü daha anlam türetebilir. fakat hiç olmamış bir şeye anlam kazandırılması imkansızdır. ‘hayal’ ler tam bu noktada devreye girer işte. ‘hayal ettiğin şeyler, aslında hiç olmamış şeylerdir, ve bunlara beynimizde anlam kazandırabiliriz’ diye içinden geçirenler için kullanışlı bir bilgim var. insan duyu organlarının en az bir tanesiyle hissetmediği bir şeyin hayalini kuramaz. kör bir insana renk anlatılamaz. anca sıcak bir şey tutturulur kırmızı denir. pamuk ellettirilir beyaz denir. eli suya değdirilir mavi olur gibi.. aynı şekilde koku alamayan bir insan her hangi bir zamanda aklına sevdiği yemeğin kokusunu getirip o yemeği canı çekemez..

o zaman en başa dönelim (insan beyninin ‘ilk’ kavramı). ilk insanlara.. hayatın anlamı neydi onlar için? bizim için ne oldu hayatın anlamı? sen, ben lambo isteriz, bi tane ada’mız olsun isteriz içinde de kocaman ev, para kaygımız olmasın isteriz. olmadı para kaygısı, emrinde çalışan sadece senin ihtiyaçlarını gideren 250 tane insan var adada. lambo’larınla koştur koşturabildin atı.. fabrikalarına sahipsin adamların. ama yanlızsın. türkiyedeki teyzenin oğluyla konuşuyosun bi gün, terasta nargile yakmışlar sülailece takılıyor gırgır şamata. hadi türk’lük genlerinden kaldığı için biraz koyar bu sana bana eyvallah. ama süreç ırk,din gözetmeksizin aynı işleyecek. her ilgili karikatürde dağın tepesine çıkmış bir insan çizilecek hayatın anlamını bulmaya çalışan. elin conisi de harleyini alır dünya turuna çıkar 25 senede bitirir gelir yine başa dönmek ister. terasta nargile hesabı..

velhasıl kelam insan her şeyden sıkılır, değişmediği sürece, yanlızlık da dahil olmak üzere her şeyden sıkılır. gün gelir bi ‘of’ dersin. hayatın anlamı ise kendisinin, bu “of denen zamanlar arasında olabildiğince ‘oh’ demek, mutlu olmak” olduğunu bir kere bulup, bulduğunu tuvalete atıp üzerine edip sifonu çektiğin ve olabildiğince mutlu olmaya çalıştığın ve bir daha da anlam manlam aramadığın durumdur.

 

‘herkes için ayrıdır’ değildir. aslında herkes için aynıdır sadece zaman zaman anlamını değiştiren hayatın bize getirdikleri, hepimiz için farklı dönemlere denk gelir. herbirimiz kendi anımızı yaşar ve anlamlandırırız onu. bazen de çakışır hayata yüklediğimiz anlamlar.

hayata yükledikleri anlam aynı olan yüzlerce insan hastanelerde biraraya gelir. o anın anlamı sevdiklerinizin iyileşmesi yeniden size dönmesidir. belki de hayatın anlamsızlaşmasıdır o an daha çok, o çizgide sizin hayatınızın ve de anlamının ne önemi vardır. hatta onu feda etmeyi bile göze alacak kadar anlamsızlaşmıştır. anlamlı olan tek şey onun yeniden …

bütün bunları aynı anda yaşar hastanelerde insanlar, koridorlara sinen eski rutubetli ağır kokunun nedeni budur. hep aynı duygularla gelir ve gider yığın yığın insanlar giderken ardlarında bu kokuyu bırakarak.

hayatın anlamı bazen anlamını yitirmesidir.

 

nereden geldik,nereye gidiyoruz ve neden sorularının cevabıdır.

 

basittir; turunu devam ettirmek.

“niye bu zincir devam ediyor, amac nedir ?” asil soru bu olmalidir..

 

tek bir anlamı, tek bir tanımı ve kişisel serüveninizde sürekliliği olan bir açıklaması olsa idi aradığımız anlamın;yenilenmek yerine yinelenmeyi yaşardık.

işte bu yüzden, sırf bu yüzden;

* “yaşam sonuçta kurgusaldır” diyen bir mantığın özgür iradesi ile kendinizi gerçekleştirebileceğiniz ortam ve kişi/kişiler arayışıdır yaşamın anlamı.

* yaşamın anlamı, bazen bir bardak suda kopartılan fırtına bazen ise okyanusta sırtüstü yüzmektir futürsuzca.

* kırlangıçların ivecen tavırlarındaki yetişme telaşı ile koalanın bezgin bekir‘i kıskandıran rehavetini aynı potada eritebilmenin tadındadır yaşamın anlamı.

sakil sevdaların çelmeleriyle üç otuz uzanmışken bilmem kaçıncıya yere, sizi yerden yeniden kaldırabilenvarolma becerisini sürdürme iddiasıdır yaşamın anlamı.

* her sabah sizi traş olma zorunluluğuna iten sakalınızı bile sevebilmenin garabetindedir yaşamın anlamı.

* bakkalınızın içinizi ısıtan gülüşüne, sokak kedisinin tarifsiz ürkekliğine, su vermeyi bir süredir unuttuğunuz pencere önündeki menekşenin rengine, okuduğunuz onuncu kitapta bile aynı ayraç kullanılıyorsa o ayraçtaki sevimliliğe, minicik kırmızı bir tokanın inanılmaz becerisine gizlenmiş kalmıştır yaşamın anlamı.

* ruhunuzda ve yaşamınızda kendisini bulan insanlığın bütün halleriyle barışık olabilmeyi istemektedir yaşamın anlamı. insan sadece başarılarıyla değil zaaflarıyla da insandır.

* eşkin koşan sosyal çevre koşullarını geyşa adımıyla izlemenize rağmen “bir gün gelecek yetişeceğim” safdilliğidir yaşamın anlamı.

* uygun cümleyi bulamadığınız zaman susmak, kafanızda kırk tilkinin kuyruğu birbirine değdiği zaman ise nisan yağmuru gibi konuşmak zorunluluğudur yaşamın anlamı.

* ister uzun vadeli olsun isterse kısa, ister erişilebilir olsun isterse imkansız, ister vurucu olsun isterse iddiasız, ister sizinle ilgili olsun isterse bütün dünya ile ilgili; her ne hal ise; ne olursa olsun, bir amacınız olsun. işte o amaçta gizlidir yaşamın anlamı.

 

lisede dersanenin hafta içi günlerine koyduğu deneme sınavlarına yetişebilmek için sıkış tıkış minibüste yolculuk ederken şunu düşünürdüm sık sık:
“dersaneye anne ve okul zoruyla gitmekteyim zaten. keza deneme sınavına da… istemediğim şeyi neden yapıyorum peki? annem üzülür diye değil mi? sırf üzülmekle kalmaz kızar da denemeye girmediğimi öğrense. şöför ne kadar fütursuzca sürüyor minibüsü. şimdi bi kaza olsa… o zaman ne dersanenin önemi kalır ne de gitmediğim denemenin değil mi? sağ kurtuldun ya seneye bi daha girersin öss’ye ne olacak ki deyiverir herkes. hatta ola ki kalıcı bi sakatlık durumunda kazanamadığım sınavın da bi önemi kalmaz ki kimsenin gözünde. kazadan sonra çok sarsıldı denir kapanır konu!”
ama kaza olmadı, her defasında sağ salim vardım beşiktaşa ve sınavı yapıp çıktım. bi kaç saat sonra annem arardı hep:
– nasılsın?
+ iyiyim anne sen?
– hııı iyi iyi… netlerini hesapladın mı?
+ bilmem ki… bakmadım hiç, nasılsa hafta sonu asarlar sonuçları panoya.
– kötü geçti herhalde?
telefonu hışımla kapatırım. oysa o “nasılsın” ı içtenlikle sorsa, gerçekten sağlığımı halimi merak etse her şey ne kadar basitleşecek. diyeceğim ki o zaman ona:
– yine jenson button kıvamında bi sürücüsü vardı bindiğim minibüsün. ama neyse ki sağ salim indim beşiktaşta. denemede de matematik süperdi de coğrafyayı yine yapamadım anne…
+ ah yavrum! allahtan sağ salim varmışsın… coğrafyayı da çalışır yaparsın, olmadı hoca tutarız! senden değerli mi?
ama demedi işte, belki hiç aklına ölümü getirmediğinden, belki okumamı her şeyden değerli gördüğünden… ama canımdan da mı?
ve bi gün dersaneye giderken bindiğim minibüse bir otobüs çarptı! benden daha ağır yaralılar da vardı elbet ama ben sırtıma saplanmış bi kaç cam parçasıyla kurtuldum. annemse bunu hiç öğrenemedi, çünkü hiç sormadı. belli ki benim hayatımın anlamı ona göre yaşıyor olmam değil başka bir şeylerdi…

 

hayatı zevk alarak yaşıyorsak işte hayat burda anlamlaşmaya başlar. zevk aldığımız tüm unsurlar zaten bir anlamdır. bu anlamları daha da anlamlaştırmak ve bir kalıba koymak ise delilikten öteye gidemez. hayatın anlamı sadece bir kalıptır. haa, bir de anlarsak ne kazanacağız, anlamazsak ne kaybedeceğiz?

 

acz içinde kıvranan bireylere bırakılamayacak kadar ciddi bir mevzuu. o yüzden bir üst organın (kulakburunboğaz ya da bronşlar değil, devlet mesela canım) acilen el atması gerek. şu yapılabilir: devlet, yeni doğan her vatandaşının boynuna, anlam’ın, anlamı’nın yazılı olduğu, böyle muska vari pusulalar takabilir. dünyaya, yaşama hazır cevap gelmek! sonradan “nedir, ne ola ki, var mıdır, bu mudur, öbürü müdür?” dertlenmesinden azade olmak!

zevzekliği (sonra tekrar kullanmak üzere) bir kenara bırakıp, dut yemekten bahsedeyim… ilkokulu bitireli neredeyse bir yıl olmuş, “okutun beni!” diye çığrım çığrım çırpınan, fakat kalın bıyıklı bir “dek dur lan!”la susturulup gene çobanlığa sürülen o çırpı bacaklı çocuk, sürünün ardı sıra koşturmaktan mecalsiz düşüp, gölgesi de yemişi kadar bereketli o dut ağacının dibine seriliverir bir gün…

yere düşmüş dutları yerken yerken… vardığı, aldığı, verdiği şey, “kaçamam mı lan!”dan ibaret bir karardır. tuz torbasını bir yana, heybeyi bir yana atıp, “ilçe ne yana düşer?”i de biraz tahmin, biraz “allah kerim!”le tartarak düşer yola. gün zaten devrilmekte, vakit akşama dönmektedir ama, olsun, düşer yola. sularla, tepelerle, azgın köpeklerle boğuşa boğuşa ilçeye, o çok sevdiği amcasının evine vardığında sabah ezanı okunuyordur. “geç oğlum geç!”lerle karşılanır karşılanmasına da geçmek ne mümkün! boş bir çuval misali kucaklayıp uzatırlar bir yatağa, dünyanın en güzel yatağıdır bu. rüyasında hep dut yer… kayıtlar devam etmektedir; okula, ertesi gün değil bir sonraki gün giderler, amcasıyla el ele.

neydi? hayatın anlamı’ydı değil mi? o çocuğun boynunda o muska vari pusuladan olsa idi eğer, kimbilir, orada belki de “gölgesine serilip meyvesini yediğin bir ağacın dibinde bir karar alacaksın, hayatının anlamı da işte o karar olacak” yazacaktı…

 

– ya, demek hayatın anlamını arıyorsun…
– evet, evet.
– bak sana bir hikaye anlatayım. vakti zamanında tıpkı senin gibi hayatın anlamını öğrenmek isteyen bir genç varmış. demişler ki ona, “filanca yerde bir bilge var, git ona sor, o söylesin sana”. genç düşmüş yola, varmış bilgenin evine, çalmış kapıyı, bir görevli çıkmış, anlatmış derdini, görevli gülmüş, “ohoo, onu görmeye günde kaç kişi geliyor biliyor musun sen? ancak onu görmek o kadar kolay değil, önce üç kapı var, onlardan geçmen lazım, her kapıda bir soru sorulacak sana, bilirsen açılacak ancak, var mısın?” demiş. gencimiz, ateşli tabii, “varım” demiş. görevli, “öyleyse ilk soruyu soruyorum” demiş, “ilk kapının açılması için dünyada kaç tane orman var, onu söylemelisin”. gencimiz “bilmiyorum, ama bulup gelirim” demiş ve oradan ayrılmış, bir beş yıl boyunca dünyanın her tarafını gezmiş, ormanları saymış ve yeniden varmış bilgenin evine, demiş ki “saydım, şu kadar orman var”. ilk kapı açılmış, ikinci kapıya varmış. oradaki görevli “şimdi de senden dünyadaki tüm bu ormanlarda kaç tane ağaç var, onu söylemeni istiyorum” demiş. gencimiz yılmamış, bir on yıl da ağaçları saymış ve gelmiş, söylemiş sayıyı ve ikinci kapı da açılmış, üçüncü kapıya varmış, bu kez de tüm ormanlardaki tüm ağaçlardaki yaprak sayısı sorulmuş, gencimiz, ki artık genç de değil yani, “buraya kadar geldim, artık dönemem geri” diyerek ayrılmış ve bir onbeş yıl sonra çıkagelmiş, “evet saydım yaprakları da, şu kadar” demiş ve üçüncü kapı da açılmış. o da varmış bilgenin yanına ve hayatın sırrını öğrenmiş.
– neymiş?
– valla öncelikle dünyadaki tüm ormanların sayısını söylemen lazım.
– hassktir…

 

kimseyi kırmamaktır.

kesin ve net söylüyorum.

 

cosmo kramer: you’re wasting your life.
george costanza: i am not. what you call wasting, i call living. i’m living my life.
cosmo kramer: ok, like what? no, tell me. do you have a job?
george costanza: no.
cosmo kramer: you got money?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have a woman?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have any prospects?
george costanza: no.
cosmo kramer: you got anything on the horizon?
george costanza: uh, no.
cosmo kramer: do you have any action at all?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have any conceivable reason for even getting up in the morning?
george costanza: i like to get the daily news.

 

sınavların neden olduğu uykusuzluk problemini, son sınav bitimi ile çözmektir. günlerce yapılmış bir önsevişme sonrası orgazm olmaya benzetilebilir.

 

içki sofralarının bir numaralı malzemesidir; hayatın anlamı nedir? şimdi üzerinize afiyet ama ben yarraktır diyeceğim. tabii bi’ mecaz bu. zira hayatımı yarrak üzerine kurmuş değilim. sadece bize sunulan “abi hayatın anlamı nedir, ben bulamadım, çok zor, karmaşık, atomlar, göktaşları, galaksiler, samanyolu, kozmos, kıl, yün, vs.” şeklindeki sanki bu yaşam denilen şey milyarlarca sihirden oluşuyormuş, çözmek için göt gerekirmiş de o bizde mevcut değilmiş gibi işleyen bir prosedürü henüz anlamış değilim, ve bu durumdan fena rahatsız olmaktayım.

pekala, bu sırrına vakıf olamadığımız şeyi anlamak için öyle yıllarca, asırlarca kafa patlatmanın, saç ağartmanın, migren sahibi olmanın bir lüzumu yoktur. konu ise gayet basittir. şöyle ki; hangi yüzyıl içerisindeyiz? 21. yüzyıl. sene? 2008, ay? aralık, kaçı? 22 si, gün? pazartesi, saat? 06:57 bir zaman aralığı belirleyin kendinize. en iyimser 1 ile 110 yıla tekabül eden bir zaman aralığı olsun. peki bu aralık içerisinde bulunanlar nedir? insan yaşamı. yani şöyle ki; içerisinde bulunduğumuz yüzyılda, 22 aralık 2008 de, saat 06:57 itibariyle hayatta olan yaklaşık 6 buçuk milyar insan 1 ile 110 yıl arasında bir tarihte ölecektir. sadece 1 ile 110 yıl. “abi biz çözemiyoruz bi’ türlü” dediğin yaşam, hayat, vs. 1 ile 110 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde yok olacak. e peki tüm bu verilerin ışığında sormak istiyorum; madem en iyimser tahminle 110 yıllık bir yaşama haizsin, o zaman bu sırrını çözemediğin konu nedir arkadaş. galaksiydi, kozmosdu neden bu kadar sikinde. lan zaten öleceksin gideceksin, 3/5 sene sonra leğen kemiğinin tozunu bulamayacaklar, peki nedir sendeki bu doyumsuzluk, bu geçmişe ve geleceğe dair anlamsız öfke ve kin. her şeyi de bilmek zorunda mısın?

bugün bakıyorum cern diye bir yer var. arkadaşlar koca şehrin altına bir laboratuar inşa etmişler, tüm şehri çevreleyen bir boru hattı döşemişler ve