Ekşi Sözlük Yazarlarına Göre Hayatın Anlamı Nedir?

 Ekşi Sözlük: Hayatın Anlamı;

zamana, mekana, kisilere gore gorecelik gosteren ama olmasssa da olmayan bi kavram..

 

eğer hayatımı yeni baştan yaşayabilseydim
o yaşamda
daha çok hata yapardım.
o kadar mükemmel olmaya çalışmazdım… daha çok dinlenirdim.
bu yaşamda, onca ciddiyetin arasında yapamadığım kadar eğlenirdim.
o kadar temiz kalmazdım.
daha fazla riskler göze alır, daha çok gezer, daha çok günbatımı seyrederdim,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim
gitmediğim daha çok yere giderdim.
daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim.
daha çok gerçek sorunlarım, daha az sanal sorunlarım olurdu.
ben yaşamın her dakikasını gerçekçi ve kitabına uygun yaşayan insanlardan biriydim.
elbette mutluluk anlarım da oldu.
ama geriye dönüp, baştan başlayabilseydim çok daha fazla iyi anlarım olurdu.
çünkü, eğer bilmiyorsanız, yaşam bundan ibarettir, anlar, yalnızca anlar…
“şimdi”yi sakın kaçırma.
ben, yanında, termometre, bir şişe su ve paraşüt olmaksızın asla bir yere gidemeyen insanlardan biriydim.
eğer hayatımı yeniden yaşayabilseydim, çok daha hafif gezerdim.
eğer hayatımı yeniden yaşayabilseydim, baharın başlamasıyla birlikte ayakkabısız yürümeye başlar, sonbahar bitimine değin çıplak ayakla devam ederdim.
bilinmeyen daha çok yola sapar,
güneşin doğuşunu daha çok seyreder,
daha çok çocukla oynardım
yalnızca bu yaşamda bir şansım daha olsaydı.
gel gör ki, işte 85 yaşındayım
ve biliyorum ki,
artık ölmekteyim….
jorge luis borges

 

sinemada film izlemek, müzik dinnemek, gitar çalmak, futbol maçı izlemek, bide sex…

 

devamli degisen, cogu zaman sevgiyle bazen de felsefeyle yaratilan kavram.

 

çözmek için çaba harcayanlar sonunda cevabı bulamıyolar ama kafaları fena çözülüyor
psikiatrik hastaların % 30 i bundan yatıyor:)

 

hayatta aradıklarını bulamayanların, hayattan sıkılanların , lam bu işin kesin bi anlamı varda biz ıskalıyoruz diyip sordukları soru

 

insanlar daha iyi sex icin yasaralar

 

canlı varlıklarda doğumdan ölüme kadar etkinliği sağlayan olguların tümü, yaşam.

 

“eee zebercet, anlat bakalim; hayatin anlami nedir?” pek onemli bir laf ettigini saniyor. akli sira kendi halinde kisir kisir donen tekere comak sokuyor. bir kere soru yanlis ve sacma. yok ki oyle bir sey, hayatin anlami. ne koyarsan odur iste; benim ne koydugumdan sana ne. bulabildigim en buyuk teflon tavayi suratinin orta yerine indirirdim ama, madem canin peygambercilik oynamak istedi…
muppet show’un acilis sebzesine bak. “muzik baslasin, isiklar yansin; makyaj, kostumler.” kimdi “dunya bir oyun sahnesidir” diyen dallama, shakespeare mi? (bkz: tiksindim tiyatrodan) al sana sahne, al sana hayat. belki fozzie’nin cani cok sikkin; fakat kalbini zehirleyen aciya gulup geciyor, gozyaslarini ve istirabini soytariliga donusturuyor. sonra locadaki ihtiyarlar: “neden geliyoruz buraya? / sanirim hicbir zaman bilemiycez. / bu soytariligi seyretmek, / bir nevi iskence.” hayat hakkinda bundan daha net bir ifade olabilir mi? muppet show’a hos geldik safa geldik. ve noktayi trompetiyle gonzo koyuyor. eger gonzo da israfil degilse n’oliyim; kiyametin habercisi boruyu otturuyor ve topumuzun cani cehenneme.
jim henson hayatta degil, fakat mithat bereket cetenin yasayan uyelerini bulsun ve sorsun: bu muymus kuklalarin sirri? kukla yahu, al sana bir gizli anlam daha.
“eee zebercet, anlat bakalim; hayatin anlami nedir?” ben senin ilkokul cagindaki evladin miyim, “anlat bakalim, bugun ne ogrendin?” hayat bilgisi vardi bugun, ebemizin nasil beepildigini ogrendim. iyi mi?

 

hayatin herkese gore ya da herkesin hayatinin kendisine gore farkli anlamlari vardir ve insan bunu ancak kendisi kendi hayati cercevesinde bulabilir..bu durumda bu baslik anket kategorisine girebilir..

 ~ 

 

hastayken, mide agrisi size iskence ederken.. (ornekler cogaltilabilir) kisaca fiziksel aci icindeyken hayatin anlami o agri/aci olur (kendimden biliyorum). ulan nassi biseydi bunsuz yasamak, 10 dk oncesi diye sizlanir; imana gelir gunah cikartirsiniz.

 

hayatin anlami hepimizin aslinda birer hatali varliklar oldugu, hepimizin birer hata oldugudur, bir takim kazalar, rastlantilar sonucu meydana gelmisizdir, ve bu yuzden olume mahkumuzdur, ama en buyuk mahkumiyetimiz, en buyuk hatamiz, olumun anlamini aramakken hayata bir anlam yakistirmaya, uydurmaya calismaktir.
oyle olmasaydi belki olumden sonra hicbirseyin oneminin kalmayacagini, hicbirseyin, onemin, ve kalmamanin anlamini anlayabilirdik.
(bkz: olumun anlami)

 

bireysel tatmin… o yüzden bu anlam kişiden kişiye değişir.

 

hayatın aslında anlamsız oldugunu, en yuce oyuncunun* oyuncakları oldugumuzu cozememis kisilerce yillardir aranan ama var olmadigi icin bulunamayan sey…

 

var olan en öznel konu..kişilerin aile yapısı, eğitimi, tecrübelerine bağlı olarak, birbirinden bağımsız pek çok değişkenin etkisi sonucu, aynı olayları bile farklı yorumlayarak, nesnellikten tamamen uzaklaşmaktır..bu konuda parametrik olarak belki de tek değişmeyen olgu ise şüphesiz;sevgi kısmıdır.

 

insanlıgın cözemedigi en buyuk problem.insanoglu marsa yerleşse bile bunun anlamını hiç bir zaman cözemeyecek galiba,ama herkesin kendine göre bi anlamı var o ayrı.dinlerde bu boşlugu doldurmak icin var *

 

dar ve derin bir deliğe düşmüş bilye tanesini çıkarmaya çalışan bir çocuğun çabası kadar basit, yaşadığı çukurun içerisine küçük bir delikten vuran ışığın,geldiği yeri merak eden bir canlının düşünceleri kadar karmaşık olan, bakışaçılarına göre değişebilen ve herkes için ortak bir kavram çıkmadıkça daha yüzyıllar boyunca insan zihinlerini uğraştıracak olan iki kelime..

 

bu tanım da dahil olmak üzere her şeyi değiştirebilecek gücü bilmek, hissetmek ve onunla yaşamak.

 

loş bir ışık yakıp radyoyu açıp anlamsızca tavanı seyretmek. komplike bir anlamı oldugunu düşünüp onu aramaya çalışmak en gereksiz şey kesinlikle

 

olmemek icin oldurmek ya da ezilmemek icin ezmek..

yıllar sonra gelen edit: bu geyik değil, hakkaten öyleymiş.

 

(bkz: genlerini bir sonraki nesle aktarmak)

 

bie $ekilde mutlu olmak. ama gercek ama oyun.

 

kaybettiginizde hayatinizin bir yenilgi gostergesinden ve yasamanin alelade bir kusurdan bir farki kalmayacagi kisi, amac mekan yada herneyse

 

hayatın anlamı

yıllar elbet bitecek,

akşamlar gündüzleri,

gölge gibi takip edecek,

güzellikler masumiyetle,

birlikte karanlığa gömülecek.

yaşananlar birer anı olarak,

zihinlerde karartı kalacak,

her bir hata,

insanı daha acımasız yapacak.

her bir güvensizlik,

yeni bir düşman doğuracak,

her yıl biraz daha yıpranacağız,

ama hiç öğrenemeyeceğiz,

hayatın anlamını….

 

hangi tanriya, hangi dine inaniyor olursaniz olun bir sureligine inanclarinizin olmadigini dushunun. bir sureligine bir inancsiz gibi dushunmeye calishin. yashamak sizin icin ne anlama geliyor dushunun. dushunun ama cennet cehennemsuc ve ceza gibi fikirleri aklinizdan cikarin. neden yashiyorsunuz? varsayalim ki olummezarinizda curumek demek ve ruh dediginiz shey sadece karmashik beyninizin urunu olan bir yanilsama. varsayalim ki ne bedeniniz ne de (varsa) ruhunuz olumle birlikte yok oluyor. neden yashiyorsunuz? oleceginizi bile bile bu hayatin yukunu cekmeye ne gerek kalir o zaman? tanri yoksa gunah ishlememenin ne anlami ve ishlemenin ne zevki kalir? hergun ishe gitmenizin, calishmanizin ya da tembellik yapmanizin ne anlami kalir eger bir koyundan farkimiz yoksa? bir koyun gibi salak salak yashayip sonra da boceklere yem oluyorsak ne anlami kalir bu yashamin?

bu sorulari ilk defa soran ben degilim elbet. binlerce insan, yuzlerce dushunur bu konuda kafa yormush. kimi kendini kandirmanin bir yolunu bulmush, kimi de olumu beklemek yerine aninda olumu tercih etmish. benim derdim de ayni. ancak ben ishi uzatmayacagim.

acaba hayatimizi yashayabilmek icin cok basit bir itici unsur builabilirmiyiz? dinlerden, olum sonrasi yasham fikrinden ve tanrinin gazabindan bagimsiz bir sebep yashamak icin? var mi hepimizin anlashabilecegi boyle bir shey? hayati tek bashina anlamli kilacak bir shey?

cevabim cok basit ve mantiga dayaniyor:

(1) yukaridaki turden sorulari dushunebilmemizin temel nedeni bu dunya uzerindeki diger canlilardan farkli bir “bilinc” duzeyine sahip olmamiz.

kendimiz, icinde yashadigimiz toplum, gecmish ve gelecek uzerinde dushunup, konushabilmemiz. bu turden bir kendine ve geriye donuk degerlendirme yetenegi olan tek canli insandil bu bilincin tashinmasindaki en onemli unsur. bildigimiz kadariyla henuz beshyuz yil onceki maymunlar uzerinde calishan bir maymun ya da okyanuslararasi yunus ilishkileri tarihini yazan / dushunen bir yunus yok.

(2) yashamanin alternatifi olmek.

olmek size olmasa da bazilarina yashamdan daha guzel gorunuyor olabilir. amacimiz onlari da ikna etmeye calishmak olduguna gore dushunelim. neden olum yashama tercih edilebilir? kotu bir hayat? zorlu gunler? anne baba baskisi? tabii daha iyi nedenleri olanlar da varolabilir. umutsuzluga neden olan binlerce olay dushunebiliriz. haberleri seyretmemiz yeterli. yillarca hic durmadan sefillik icinde savashan insanlar, her gunolum korkusu. bu insanlar neden yashamak istesin? nasil ikna edebilirsiniz bu insanlari yashamaya, hayatlarinin sonuna kadar acilar icinde kalacaklarini bilerek?

(3) olum bilincten ve algilarimizdan vazgecmek demektir.

yukarida da soyledigim gibi insanoglu yuksek bilinc duzeyi ile diger canlilardan ayrilir. yashadigi her dakika etrafindakileri algilayip defalarca beyninde ishleme yetenegine sahiptir. olmek demek bu yetenekten ve bu deneyimden vazgecmek demektir.

(4) zaten oleceksek eger, hemen olmemek yerine olene kadar bilincimizin keyfini cikarmayi ogrenmeliyiz?

olum ve yashami bir tartiya koyduk. yasham agir geldi. neden? cunku yasham bir surec, aktif olarak icinde bulundugumuz bir akinti. bu akinti icindeki yerimizi ve zaman zaman da akintinin kendisini etkileme gucumuz var. olum de bir surec aslinda ancak bu sureci algilayacak olan kishi olumle birlikte kendi etkileyemedigi bir surecin parcasi haline geliyor. pasif ve bilincsiz. olum ancak disharidan gozlemlenecek bir surec. yani saat kulesini goremeyeceginiz tek yer saat kulesinin ici (gizli yuz’den). yapmaniz gereken bu algilar yumagini mi yoksa sonsuz bir karanligi mi tercih edeceginize karar vermek. (bunu yapmak icin illa ki intahari dushunuyor olmaniz gerekmez.) karari elbetteki siz vereceksiniz. ama ben size kendi kandirmacami yine de soylemeliyim:

(5) yashamak ilginc bir shey!!!

ishte basit ve gerizekalica bulabileceginiz cozum bu. eninde sonunda oleceksek eger, olene kadar yashami gozlemlememe izin verin. “yashamak” kelimesinin icinde var bu zaten. o ani yashadim!!! yashadigimiz an ne kadar kotu, zor, aci verici olursa olsun, yashadiklarimiza dishardan baktikca yashadiklarimizin ne kadar da ilginc oldugunu gorebiliriz. yashamin ilgincligi kendi hayatimizla da sinirli degil zaten, ilginc olan milyonalrca yasham binlerce olay var. etrafiniza bir gazeteci gibi bakin bir gun. ya da bir yazar gibi. her gordugunuz shey ne kadar siradan ve monoton gorunurse gorunsun bir haber degeri var. yashadigimiz en kotu olay en guzel ve etkileyici hikayemizdir. uzulmek yerine anlatin acilarinizi, hayatiniz roman olur. hayatin degeri, hayatin kendisinden ileri gelir. bir butun olarak yasham gercektende yashamaya deger ilginc bir sheydir.

uzulerek belirtmeliyim ki bu recete (eger bir recete ise) bazi insanlar icin cozum olmayacaktir. surekli fiziksel aci ceken bir kishinin bunu ilginc bir olay olarak gorebilmesi biyolojik olarak imkansizdir. yine de soylemeliyim ki bu tur acili durumlardan kurtulmak icin bize kuvvet verecek shey yeniden hayatin ilginc ve karmashik kollarina kendimizi atabilme istegi olabilir.

evet shimdi kapida cikardiginiz dini kimliklerinizi tekrar giyin. bu dushunceyi istediginiz gibi susleyin. unutmayinki soyledigim shey ile hedonizm arasinda cok buyuk bir fark var, zevk icin yashamanizi degil, yashadiklarinizi bir zevk unsuru haline getirmenizi oneriyorum. insan sadece meraktan da yashayabilir: acaba daha sonra ne olacak? hayatiniza heyecanli bir dizi muamelesi yapmanizi oneriyorum size. hergun gazetenizin yaninda kendinizi de okumanizi!

 

müzik olmasa olmazdı dediğim kavram.

 

douglas adams’in her otostopcunun galaksi rehberi’nde cevabini 42 olarak verdigi soru.

 

çok fazla düşünülmemesi, aranmaması gereken, aksi takdirde insanı uzun süren bi bunalıma sokma olasılığı çok fazla olan, bi gün zaten öğreneceğimiz kavram…yine de çok düşünülen kavram…

düşünmemek için müzik, sigara ve vapur yetiyo da artıyo..

 

(bkz: fazla düşünme kafayı yeme)

 

anlamsızlık içinde anlam arama ve anlamsızlığa anlam yükleme sanatı.

 

bizim verdiğimizden başka anlamı yok.

 

”biz aslında bir anlamı olmayan evrene fırlatılmış olmanın verdiği rahatsızlıkla baş etmek zorunda olan anlam arayan yaratıklarız ve çifte göreve girişmek zorundayız..önce, bir hayatı desteklemeye yetecek kadar sağlam bir hayat anlamı projesini icat etmeli ya da keşfetmeliyiz..sonra, icat etme eylemimizi unutmanın bir yolunu bulmalı ve kendimizi hayatın anlamı projesini icat ettiğimize değil keşfettiğimize – bağımsız bir ‘dışarıda bir yerde’ var olduğuna – ikna etmeliyiz.”

(bkz: irvin yalom) annem ve hayatın anlamı

 

o an asik oldugunuz seydir. sevgiliniz, isiniz, sarap icmek, bazen soguk bir bardak su bile olabilir.

 

yasamin tek ve kesin bir anlami olsaydi tum hayatlar ona yonelirdi bu durumda ne medeniyet kalirdi, necesitlilik ne de kultur, ve hatta ne de felsefe. herkes icin farklidir hayatin anlami. 300 yil sonra yazdigipaperlarin buldugu teoremlerin hatirlanmayacagi bir bilim adami, bugun kendini bizim icin onemli olan bir cok seyden mahrum birakarak calisiyor. belki su anda bir sanatci, tercih etse isletme okuyup hayatini bir ihtimal kotarabilecekken, sefaletin kiyisinda yasiyor. veya belki birisi su anda “ahanda olay budur” deyip kendini binadan asagi birakiyor. bu kadar degisken olan bir anlam varsa, yasamda hayatin anlamini buldugumuzu nasil anlayabiliriz. buna kesin emin olacagimiz nokta olmeden onceki (eger azrail aniden gelmediyse) son bir iki bilincli dakikadir. o an geldiginde o gune kadar yaptiklarindan pismanlik duymayan, gecmisini seven, vicdani rahat olan kisi kendi hayatinin anlamini bulmustur.

 

her anlamda tecrube kazanmak

 

hayatın anlamı, hayatın anlamını anlamak değildir.

 

yasamak. oldugunuzde butun anlamini yitiren $ey.

 

herşeyin ayrı bir yeri olması.. bir yakınınızı önemli bir ameliyattan sağ çıkmasını beklerken ve arkadaşlarınızla gece yarısı eğlencenin doruğa vurduğu bir mangal partisi yaparken içinde bulunduğunuz ruh hali arasındaki zaman aşımı..

 

hayat artık bir bahanedir.
‘neden yaşamak’ sorusu artık manasızdır.
çünkü hayat bir soru degildir artık.
ya bir cevaptir.ya bir sebeptir.ya bir bahane ya da bir mazarettir.
üretmek için yaşamak
tüketmek için yaşamak
başarmak için yaşamak
kalkınmak için yaşamak
ilerlemek için yaşamak…

 

tarihte iz bırakmak

 

“yeditepe istanbul” isimli bir yerli dizi vardi trt’de. orada ugur polat’in canlandirdigi ali isimli karakter satmaya calistigi eski kitaplarin bir tanesinin ilk sayfasinda su cumleleri okudu, bir yarari olur mu acaba :

sevmeyi ve savasmayi surdur
surdurmeyi surdur

 

aci…olmasa zevkin ne anlami olurki
zevke kavusma istegi olmasa da ne manasi kalirki

 

şimdi kafa yorulması hayli gereksiz olan, zaten tarih boyunca filozof kesimi takımından yeterince iredelenen ve hala da kesin bi cavap verilemeyen, ölyleyse salla gitsin nası olsa öğrenirsin bi gün dedirten şey. ayrıca kimi zaman yemek yemek olabilir.

 

“hayat, iki kişinin karşılıklı gelip, beş aşağı beş yukarı birbirlerinin anlayacağı hikayeler anlatmalarından ibarettir..”*

 

fotografci erhan sermetin projelerinden bir tanesi. ara guler en guzel cevaplardan birini vermis; “hayatin anlami bi bok degildir”…

bir sabah uyandığınızda gözlerinizi açarsınız. aklınıza o an tavana bakmaktan başka birşey gelmiyordur. nefes alıp verdiğinizin farkındasınızdır ama bunu istem dışı yapmakta olduğunuzunda… yataktan kalmak için hiç bir sebep bulamıyorsunuzdur gidecek bir işiniz olduğu halde. sizi yaşama bağlayan şeyleri düşünmeye başlarsınız. biraz sonra yapacağınız kahvaltı mıdır? akşam iş çıkışında görüşeceğiniz kız arkadaşınız mıdır? eminönünde yenilecek balık ekmek midir yoksa hayatın anlamı? eğer hiçbiri size çekici gelmiyorsa şayet durumunuz gittikçe kötüye gidiyor demektir. yataktan kalkarsınız ve bir camel yakarsınız. camel de değişmiştir; o bile bir anlam ifade etmiyordur sizin için. banyoya gidersiniz ve aynada suratınıza bakarsınız. o yüz bile sizin için yabancılaşmıştır artık. gardolabınızı açarsınız… ne giyeceğim diye bir derdiniz yoktur çünkü gardolabınız bir sürü anlamsızlık doludur sizce. sadece üşümemek için kalınca giyinip evinizden çıkarsınız ama soğukla burun buruna gelince üşümek kavramının bile anlamını yitirdiğini farkedersiniz ve montunuzun önünü açarsınız soğuğa inat. arabanızın ön camı çatlamıştır ama umrunuzda bile değildir. bir zamanlar özene bözene aldığınız arabanız da size hiçbirşey ifade etmiyordur artık. yolda trafik sıkışıktır; açtığınız radyodan kıpır kıpır ezgiler yükselmekle beraber en ufak bir kıpırtı bile oluşmaz içinizde. iş yerinize gelmişsinizdir. palaza insanlarına göz ucuyla bakarsınız. hepsi görünüşte mükemmeliğe erişmiş gibi görünselerde aslında ne kadar zavallı olduklarını görürsünüz sanki diğerlerinden farklı olarak bir x-ray cihazıyla görüyormuşsunuz gibi içlerini…. masanıza oturursunuz. ailenizin resminde babanız sanki gerçekten sizi görüyormuşcasına gözlerinizin içine bakarak gülümsemektedir ama babanızın gülümsemesinde sanki bir sahtelik vardır. ailenizde anlamsızdır artık. inboxınız arkadaşlarınızdan gelen maillerle doludur ama bir çırpıda okumadan siliverirsiniz hepsini. kahve almak için kafeteryaya gidersiniz. sade şekersiz nescafede bile bir lezzet kalmamıştır artık. masanıza dönerken adımlarınız sanki idam sehpahasına gidiyormuşcasına ağırdır. hayattan tek zevk aldığınızı sandığınız şeyi yapmak için browserınıza sozluk.sourtimes.org yazarsınız. anlamsızca başlıklara bakar ve vakit geçirmeye çalışırsınız. tam o sırada bir başlık gözünüze çarpar… “hayatın anlamı” … işte o an “hayatın anlamı” kavramı şekillenir ve parmaklarınızdan şu cümle dökülür ekşi sözlüğün sayfalarına: “kaybettiğinizde varlığını farkettiğiniz ve asla geri kazanamayacağınızı bildiğiniz anlamsızlık…”

 

hayatin anlami, anlamini kesfetmeye dair istektir. her bulamayis umutsuzluk, her yeni umut yeni istek demektir.

 

hayata ne yukluorsaniz, odur.

 

neyin anlamı var ki hayatın anlamı olsun… bayanlar baylar neden varız? yaşadıkça yokolmuyor mu yaptıklarımız ve bakınca birgün veya bir saniye sonra o en güzel anlarının ardından hayatımızın, hala anlamlı geliyor mu? o yaşadığımız?… bugün yaptığımız yarın bir anı beynimizde ve ertesi gün toprakta çürüyecek zawallı bedenimizle… ve düşünün ki günün birinde herşeye anlam yüklemek isteyen tek varlık: insan, yok olacak ve o zaman anlam diye birşey kalmayacak.
hayatin anlami yoktur

 

simdiye kadar sorulmush butun soruları hayatınıza dair soru isaretleri ile bitirince asla bulamadıgınız ama bu soruları cok kurcalayıp olumle burun buruna geldiginiz bir anda suratınıza tokat gibi carpan bir hictir.

 

kimi insanların iki tek atınca, kimi insanların da “entel takılalım” diye karar verince sorgulamaya başladıkları ve yüzyıllardır bütün filozofların yaptığı gibi işin içinden çıkamadıkları kavram. bunun yerine “ben neden yaşıyorum” sorusu kişinin kendine sorulsa ve yanıt bulunmaya çalışılsa daha fazla mesafe alınabilir.

 

ölümün sırrı ne ise, o

 

ne olduğu bilinemeyen ve bilinemeyecek olan; hemen her şeyin altında bir anlam aramak gibi bir huyu olan insanoğlunun kendilerini daha önemli hissetmeleri için çıkardıkları bir şey de olabilecek olan olgu. cidden hayatın bir anlamı olmadığından emin olan biri için yaşamak çok boş gelir ve her insan önemli olduğunu hissetmek ister. bu ikisinin bileşimiyle beraber kişi hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini kabul eder. bu açıdan düşünürsek genel bir hayatın anlamı tanımı yapamayız büyük ihtimalle.. yani her insan hayatına farklı bir anlam yüklemiştir, ve bu belki de onun amacı haline gelmiştir. anlamı olmadığını düşündüğü bir hayat kişiye ümit vermez. hayatının anlamının olduğunu düşünen kişi buna ulaşmak ister ve bence ona ulaşabileceğini düşünmesi de umut kavramının doğuşudur. dünyaya bir amaç için gönderildiğini düşünen insanlar için bu onların hayatının anlamıdır. bence herkesin bu dünyaya gelmesinin bir amacı vardır. belki birimiz aids’e çare buluruz, belki gelecekte çok iyi şeyler yapacak olan evlatlar yetiştirerek bu dünyaya damgamızı vururuz… hayatın anlamı da bu yüzden herkes için farklıdır ve hepimiz hayata farklı damgalar vururuz. zaten tek bir anlam olsaydı herkes onu elde etmeye çalışırdı ve dünyada böyle çeşitlilik olmazdı çünkü herkes ona göre seçim yapardı. oysa bugün biri kendini dağlara vurup özgür olmayı hedefleyip birisi çok para kazanmak için gece gündüz çalışıyorsa bence bu, herkes için hayatın anlamının farklı olduğunu gösteriyor. daha fazla dağıtmadan şöyle toparlayayım: eğer hayatın anlamı sadece kendimizi iyi hissetmemiz için bizim uydurduğumuz bir şey değilse; bu, bize yaşama umudu veren amacımız olmalı… amacı ve umudu olmayan insanın hayatının bir anlamı, yaşamasının bir gereği yoktur*….
böyle düşünmemin bir başka nedenini de açıklayayım. eğer öbür dünya diye bir şey varsa hayatın anlamı ordaki göreceklerimizden farklı bir şey olmalı. cennete veya cehenneme gidince kişinin ne gibi bir amacı olabilir ki acaba? oralara gidip görüp gelen ve anlatan olmadı ama bize empoze edilmiş olan bazı şeyleri baz alarak öbür tarafta dünyadakinden çok daha fazla acı veya çok daha fazla zevk sahibi olabileceğimizi söyleyebiliriz. hayatın anlamının “hayat“a özgü bir şey olduğunu düşündüğüm için bu anlama zevk almak veya acı çekmek türü şeyler diyemeyeceğim. oysa cennet veya cehenneme gitmiş bir bireyin artık ne gibi bir amacı olabilir ki?? işte bu yüzden sadece hayata dair olduğu için amaç ve ümit bileşimi hayatın anlamı olarak kabul edilebilir belki.
ölüm döşeğinde geçmişimizi düşündüğümüzde pişmanlık duyduğumuz şeyler yoksa ya da bunlar onur duyduğumuz şeylerden azsa ve artık hayat namına yapmak istediklerimizin hepsini gerçekleştirdiğimizi düşünüyorsak işte o zaman hayatın anlamını bulmuşuzdur ve gönül rahatlığıyla ölebiliriz…

 

hayat, hayatın anlami olmadigini ve bu gercekle* yasamanin imkansiz oldugunu kavramis insanin bu gercegi elinden geldigince carpitma cabasi ile gecer. burdan da anlasilacagi gibi anlama, kavrama kapasitesi yuksek insanlar hayata anlam yuklemez**.onlara nazaran daha az kapasiteler ki bunlar da fani hayat gorusunu paylasip daha iyimser olanlardir, sade anlamlar yukler*, kafasi calismayanlar icin ise hayatin anlami cok fazladir*. en salaklar en cok mutlu olanlardir iste tum mesele ve beni deli eden budur.

 

bir gün bir kase karamelalı puding yerken farkında olmadan keşfettiğimi düşündüğüm kavram.kasenin dibini yalarken biliçsizce : ” çok güzeldi ama bitti, bitti çünkü çok güzeldi” deyivemişim iç geçirerek .”hayatın anlamı bu olmalı”demişti yanımdaki arkadaşım,gülmüştük soora.*

 

bir banka oturup başka hiçbirşey düşünmeden zamanın geçişini izleyebilecek kadar vazgeçebilmek herşeyden..

 

bir çoklarınca hayatın anlamı sanılan yemek yemek, üremek, üstünlük sağlamak, kazanmak gibi faaliyetler gerçekte hiç bir amacı olmayan nükleik asitlerin kendilerini kopyalama faaliyetlerinin sonucudurlar. bu fiiler en çok büyük taşlarla küçük taşları farklı hatlar boyunca sahile dizen dalgaların hayatın anlamını taşları sıralamakta bulması kadar anlamlı olabilirler. içerisinde eriyik halde silisyum bulunan bir kaba daldırılmış saf bir silis çubuğun çevresinde kendisinin aynısı kristaller oluşturması ne kadar anlamlıysa yemek yemek-üremek doğrultusundaki bir hayat da o kadar anlamlıdır.
(bkz: moleküler insan)

oysa mana aramak akıl sahibi olmanın bir sonucudur. aklın kendisine ilişkin bir sorusunu madde ile cevaplamaya çalışmak yersiz olur çünkü madde amaçsız ve anlamsız olandır. aslına bakarsanız içerisinde bulunduğumuz çağda sık sık karşımıza çıkan tatminsizlik, soyumsuzluk gibi haller de bu hayat görüşünün bir sonucu. 2014 yılında dünyadaki en büyük sağlık sorunu depresyon olacakmış. olur tabi. ne kadar yerseniz yiyin sindirimde son ürün her zaman boktur.
(bkz: rasyonel insan)

 

velhasılı kelam hayatın herkes için geçerli bir anlamı yoktur.
insan mutlu olabilmek için kendi hayatına bir anlam yüklemeli, bu anlamı doldurmaya çalışarak yaşamalı ve aklının neyi gerektirdiğini de unutmamalı.
(bkz: oyun teorisi ve evrim)
(bkz: akli sorumluluk)

 

hayata gözlerini yummadan önce son dakikalarda kişinin zihninde yer alacak son görüntü veya kişiler.

 

mutluluktur. her daim mutlu olmayı başaran,daha fazlasını isteyen ve bunun için çabalayan adem, hayatı yaşayıp durmaktan deli keyif alacak, mutluluk hormonlarıyla cillop gibi olacak ve umarım kendi gibi enikleri dünyaya salacak, ve o eniklerin mutluluğuyla başı arşa değecektir. artık o hayatta gam yemez, zaten evvelden kendindeki kutsal ruha ulaştığından ölürken de gam yemez. amen

 

hayatın kendi tabiatı gereği içerdiği bir anlam yok. yaşam bir anlam arayışı olmadı geçmişte, gelecekte de olacağını sanmıyorum.
bir su damlasının duvardan akmasının nasıl bir anlamı varsa hayatın da belki öyle bir anlamı vardır tabi. bu sizi tatmin ediyorsa sevişin, koklaşın, yemek yiyin, uyuyun, sıçın. mutlu öleceğinizi ya da mutluluğun iyi bir şey oldugunu sanmayın ama. mutluluk sadece yaşamın yöntemlerinden biridir. atılan çubuğu geri getiren bir köpeğe verilen ödül gibi. yok bu bana yetmez diyorsanız herhangi bir şeyi hayatınızın anlamı olarak seçip, tüm varlığınızı ona harcamanızda hiç bir sakınca yoktur.

 

geçmişimiz belleğe dayalı anılardan oluşuyor. tortulardan kurtulmanın yolu belleği redle başlıyor bence. erken ya da geç hiç farketmez, başladığı an makbuldur. geçmişi anıların bir oyunu olarak görürsek ki, öyledir. geleceği ise tahminlerle. tek doğru an şu an değil midir? hayat şu andadır.

şöyle düşünsek; hiç bilmediğin yabancı bir şehirde dolaşıyorsun. bir adres arıyorsun. binlerce adım atmışsın. mutlaka en sonuncu adım olacaktır seni aradığın adrese götüren. o ana kadar attığın adımları yanlış sayamazsın; seni, adresine vardıran son adıma hazırlamışlardır. hayatta böyle işte. kötü deneyimler, felaketler, korkular, sevinçler, bizi mükemmele hazırlar. hayat bu işte:bizi aradığımız son adrese götüren adımlar.

 

kesinlikle olmayan bir sey. varolusun bir anlam veya sebebi yoktur.

 

“yaşamın iki anlamı vardır: sevgi ve üretim. severek üretmek, üreterek sevmek.”
emre kongar

 

tam manasıyla bir hiçtir. kimi kendini öldürecek cesarete sahip olamadığı için yaşar. kimi ise farkında olmadan kendisini kandırıp yaşama sahte bir anlam yükler ve bu anlam uğruna yaşar. bir anlam aramak saçma, bulduğunu sanmak ise direk mallıktır. yaşıyoruz işte yok başka cehennem..

 

gün batımında dostlarla yiten bir dostun anısına kadeh kaldırmaktır.

kapıyı açtığında köpeğinin sevinçle koşarak üzerine atlamasıdır

uzun süredir aşık olduğun kadının ilk buluşmada kalabalığın arasından gülümseyerek yaklaşmasıdır

akşam yemeğinde babanın “hadi birer duble rakı koy da kadeh tokuşturalım” derkenki gülümsemesidir

kabustan uyandığında herşeyin salim ve düzende olduğunu görmektir

saatte 30 mille yelken tutmaktır

yakayı kaldırıp kalabalığa karışmaktır

ilk kez gittiğin bir sahil kasabasında tek başına taze ekmek,soğan ve tekir tava ile rakı içerken kedilerle konuşmaktır.

sırtüstü çimlere yatıp ellerin başının altında yıldızları izlemektir

 

woe: anlık mutluluklar mıdır yani hayatın anlamı?
andrew: hayır sevgili woe! hayatın anlamı anlık mutluluklardan anlam çıkarmayı öğrenmektir. dikkat edilirse hayatın manası sonsuzlukta değildir. sonsuz olan hiç bir şey insana malum değildir. anlıklardan alınan tad da insanın kendisi gibi sonludur. en zevk alınan bile zevki yitmeden kaç kez aynı şevkle yinelenebilir ki? günü gelecek alınan tadlar da körelecek bizimle beraber! ama endişe yoktur. tadı tuzu olmayan bir hayatı yaşamaya zaten vaktimiz yoktur.

edit:
hayatın anlamı magicflute‘ün hayatınn anlamına dair yazdıklarıma ilişkin sabahın bir saatinde yolladığı “süper yazdınız elinize sağlık çok keyif verdi bu saatte” mesajıdır. ama woe gibiler için belki de hayatın anlamsızlığını tartışmaktır veya aramaktan yorulmamaktır.

neticede “hayatın anlamı aslında herkes için aynıdır.
ama o aynı yere herkesin ulaşmak için kendi yolundan gitmesi gerekir.”
ancak yine de (bkz: distanimsizlik)

 

bir nebze olsun polyannacilik oynamaya calismaktir, basarmaktir..

 

“yaşam, yüksek anlamlılık yüklü ender tek anlardan ve bu anların olsa olsa gölge görüntülerinin çevremizde gezindiği sayısız anlardan oluşur. sevgi bahar her güzel ezgi dağlar ay deniz her güzel herşey ancak tek bir kez tam yürekten dilegelir:bir biçimde, söze tam olarak hiç gelebilirse.çünkü bir çok insan bu anları hiç yaşamaz; onlar gerçek yaşam senfonisinin araları ve duruşlarıdır”

nietzsche

 

ayrintilara girildigi zaman herkes icin farkli, genel bakilirsa herkes icin ayni olan sey;
hayattan zevk almak.

oldukten sonra ne oldugunu bilmedigimiz icin sahip olunan hayati iyi degerlendirmeye calismanin mantikli oldugunu dusunuyorum.
hayattan nasil zevk alinacagi ise tamamiyle kisiye aittir.

 

oksijendir şüphesiz. hücrelerimizi hergün , her saat , her dakika , her saniye daha da fazla bir hızla oksitleyen yaşadığımızı zannederken ölüme yaklaştıran kimyasaldır hayatın anlamı. sorguladığımız usumuza düştükçe; bir türlü bulamadığımız anlamsızlıkların manasızlığında can cekişen bir kanser hücresidir hayatın anlamı. uyandığımızda duvarımıza yansıyan kızıllığı görebilme lüksüdür. “o” dur ,”ben” dir, “sen” dir, “biz”dir hayatın anlamı. varolmanın farkındalığını hissettiren acıdır belki de…

 

nerde olursan ol,pencerenden gökyüzüne bir bakış fırlattığında hissettiğin huzurdur…

 

zaman göre değişkenlik gösterebilen şey. sağlıksız kalındığında sağlık, yalnız kalındığında aile, parasız kalındığında para, aç kalındığında yemek, uykusuz kalındığında uyku, dostsuz kalındığında dost, aşksız kalındığında aşk…
ve daha bi çok şey. yani tek bir şeyde genellenemez.

 

“yok olması. “ *

“yok olması” türü bir anlamlandırma yapabilenlerin de hayatlarının yokolma eğilimi gösterdiği klinik deneylerle ispatlanmıştır.

 

herkesin hayatının belli dönemlerde aradığı, bir zaman sonra ümitsizce boşverdiği kavram..
belki de kısacık bir gülüşte, saniyelik bir bakışta, akan bir gözyaşında, gün içindeki koşuşturmanın içinde saklıdır hayatın anlamı. arayınca kuytu bir köşeye saklanıyordur, aramadığımız zamanlarda önümüzde durup bize göz kırpıyordur. öyle veya böyle zamanla yarışırken, iş-güç-okul derken yakalasak bile elimizden kayıp gidiyor hayatın anlamı. günün birinde, durup da geçmişine baktığında insan, ne kadar boş işlerle uğraştığını, zamanında kendisine çok önemli gelen ya da kendisini çok üzen, günlerce hayattan koparan olayların anlamsızlığını fark ediyor. anlamlı olana ise ulaşmak zor, çok zor..

 

#3165721‘den sonra bu anlamı bir daha keşfetme şerefine nail oldum! yaptığı herşeyde bir anlam özellikle de hayatın anlamını bulmak için kasan insanlara ithafen sunarım efendim: sırtını birine yasla ve manzaranın keyfini çıkar. (bkz: tandem uçuşu)
praym: keyifçi bir yaklaşım mı?
taym: evet ****

 

“ben kimseye ait değilim ve herkese aitim. girmeden önce de oradaydınız; çıkarken de hâlâ orada olacaksınız”diderot/ yazgıcı jacques ve efendisi

 

kisinin kendi olusturacagi anlamdir hayatin anlami.
hayat bos defter gibi verilir insana,
defterin icini nasil istiyorsa oyle doldurur boylece kisi kendisi anlam katar hayata .
bos defterde yazi, henuz yasanmamis hayatta anlam arayip
uzmemelidir insan kendini, ve tuketmemelidir annesini, babasini ve arkadaslarini.

 

patates kızartması… hatunları hayatımdan çıkardığımda geriye kalan en anlamlı şey.

 

insan denilen şeyin ne olduğunun anlaşılmasıyla ancak çözülebilecek enigma.

 

yaşamla ölüm arasındaki süreçte kendinizi meşgul edebildiginiz şey. sürekli değişmesi aslında böyle bir şeyin varolmadığını gösterir. ama yine de hayatta kalabilmek için bazı anlamlı şeyler bulmak, bulamazsanız yaratmak zorundasınızdır. tam kendinizi ikna etmeye başladığınız anda -belki kendi kurduğunuz düzenin monotonluğundan sıkılıp kendinize yeni bir sorun yaratmak için- artık kendinize yalan söyleyemediğinizi farkedersiniz. zira içinizdeki bir başka mantık önerdiğiniz herşeye “hadilen” demektedir. sonuçta bütün bu anlamsız fikirlerin bir üst mantığı olup olmadığını sorgularken, kendinize ekşi sözlük yazarlığı gibi sizi meşgul edecek bişey bulursunuz. sorun bir sonraki krize kadar (sözlükten sıkılana kadar) ertelenmiştir tebrikler.
(ekşi sözlüğün hayatın anlamı olması durumu)

 

yakın zamanda bulduğumu sandığım şey. benim hayatımın anlamı dünyada alabildiğim kadar bilgiyi, gezebildiğim kadar mekanı, görebildiğim kadar dünyayı görüp öbür tarafa göçmektir.

bunun içindir ki, dünyayı dolaşacak, farklı kültürleri tanıyacak kadar parayı biriktirecek ondan sonra dünya turuna çıkacağım.*

 

bazen sessizliği dinlemek;bazen yalnız kalmak;bazen bir kedi almak ve ona anne şevkatiyle bakmak;bazen yediğin bir çikolata,içtiğin kahve;bazen izlediğin bir film;bazen anneannenin yaptığı en sevdiğin yemek;bazen annenle tartışmak,babana darılmak;bazen komşularla yaptığın ayaküstü bir sohbet;bazen bir tebessüm bıraktıran dostun;bazen bir damla göz yaşı bıraktıran eski sevgilin;bazen bir bakıştan aldığın heyecan;bazen sevgilinin seni sevdiğini söylemesi…

 

haytın anlamı aramakla bulunabilecek bir şey değildir siz yine canınızın istediği gibi yaşayın son nefesinizi verirken anlarsınız neyin ne olduğunu.

 

hayatin anlami hayatin kendisinde gizlidir diyorlar.. yasadigin seyler yetmiyorsa sana? istediklerini yasamiyorsan, yasayamiyorsan? akip giden bir nehirdeki dal parcasiysan? selaleden dusecegini bile bile ilerliyorsan hayatta? kendinin aldigini sandigin kararlara aslinda suruklendigini farkedersen?
hayatin anlami anlardadir diyorlar.. ne gecmiste ne gelecekte.. yasadigin anin tadini cikarmalisin.. ya simdiki zamandan zevk almiyorsan? gecmiste biraktiklarin neden gecmiste? neden hayat dinamik olmak zorunda? olmak istedigin yerde ve zamanda olamiyorsan yasadigin anin zevkini cikarmak biraz yalan degil mi? ve yasadiklarinin da bir ruya gibi yine gecmiste, ulasilmaz olacaklarini bilmek.. anin tadini cikarmak nedir? en mutlu halinin bile tadini nasil cikarirsin?
hayatin anlami mutlulugu aramaktir diyorlar.. insan nereye kadar arayabilir ki? mutlulugun tanimini kendisi de bilmiyorsa ozellikle? en yakin kaynagi gecmiste yasadigi mutlu anlar.. peki ya yasayamayacaksa onlari tekrar? onlarin orada olmadigini bilmek icin mekanlari gormeye gerek var mi? hic bir sey geri gelmeyecek diye yazmali mi sair hep?
hayatin anlami idealler mi yoksa? prensipler? savunmak biseyleri ve gecici bir doyum saglamak? savundugun seylerin de sonlu oldugunu biliyorsan? nereye kadar calisip nereye kadar daha iyi bir hayat pesinde kosar ki insan? daha iyi bir hayat nedir? bunu nasil karsilastirabilirsin? ve degistiremeyeceklerin icin kosusturmak neden?
yasadiklarina bagli kalma derler.. saygiyla teslim et gecmise, gulumseyerek.. daha iyiye gitmedigini biliyorsan bunu yapabilir misin? daha iyiye gitsen yine de yapabilir miydin? iyi oldugunu dusundugun seyin de zamana bagli bir degisken oldugunu soylemeye gerek var mi?
hayat tum karsitlari barindirir mi? butun olasiliklarin toplami bir midir? anlamsizligin karsiti var mi?
sorular sorular.. dusunmek her zaman insani ileri goturur mu?

 

korkarım insanın son anında çakozlayacağı ve okkalı bir hassiktir çekeceği olgudur.
(bkz: bunu ben nasil dusunemedim)

 

sürekli olarak ekraninizin sol tarafinda beliren basliklar bolumunde hayatin anlamini goruyorsunuz. israrla bakmiyor, ilginizi cekmiyor olsun. uykunuz var, uyumak ile uyanik kalmak arasindaki o ince cizgide duruyorsunuz. iki secenek var, birinci sik: su surekli rakamlari buyuyen hayatin anlamina ne yazmislar, bir bakayim. ikinci secenek,kapatip yatayim.
birinci secenegi tikladiginizda; hayatin anlami olmasa da, yasaminiza dair hos bir ipucu yakaladiniz. o bilgiyi edindikten sonra hayata bakisiniz degistigini farkedelim. misal, artik, koye gittiginizde caniniz sikilmayacak olsun. her zamanki ciktiginiz dagin eteginde, arayip da bulamadiginiz huzuru, babaannenizin caylarini icerken hissettiklerinizin tarifi mumkun olmasin.

ikinciyi secenegi sectiginizde; hayatiniz, eskisi gibi devam edicek olsun.

nesnel olarak, dagin eteginde kirlarda geziyor olusunuz veya babaannenizin yaptigi cay, aynidir. siz bu basliga baksaniz da bakmasaniz da degismeyecek olan tek gercektir. bütün yasama dair nesneler karsisinda durum aynidir. ona anlam koyan, farkli tatlar aldiran, güzel veya cirkin yapan siz ve edindiklerinizin karisimi olan yine siz oldugunuza gore hayatin anlami nesnel olarak; yoktur. anlamsiz, tatsiz, tutsuz bir seydir.öznel olarak, kendize verdiginiz emek sonucu edindiginiz bilgiler isiginda varolan size ait, sadece sizin hayatiniz icin gecerli olan bir anlam olucaktir. bir baskasina sir olarak dahi veremeyeceginiz, anlayip da kimi zaman anlatamayacaginiz.

velhasil oznel olarak hayatimin anlami; su ictigim sigaranin ve cayin yaninda dinledigim taghdam demin esliginde bana ozel olarak gelen huzurdur. ayni seyleri siz yaptiginda anlamsiz gelicek olmasi, benim sizi kandirmis olmamdan degil, hayatin anlamindan kaynaklaniyordur.

 

hayattan alıp ona verdikleriniz doğrultusunda değişkenlik gösteren, bir nevi pay ve payda ilişkisi çerçevesinde içinde bulunduğunuz zaman diliminin size olan yansımalarıyla doğru orantıda olabilen denklem. tabir i caizse görünen ve görünenin arkasındakidir.

 

hayatın anlamına ulaşabilmek ve çözebilmek için* günlere göre analiz yapmak gerekir

pazartesi : sinirli değilim çok sakinim. hayatın ta içine kamera ile bakayım ben. neden yaşıyoruz sanki, amacımız nedir? yaşadıklarımız mı bizi yönetiyor biz mi yaşadığımızı yönetiyoruz. yaşam bir muamma

salı : hayat katlanılması ve anlaşılması zor bir sanattır. biz figüran mıyız yoksa gerçekten rol mü kesiyoruz sahnede anlayamadım

çarşamba : hayat dingin bir denizde salın üstünde salınmaktır. burnuma sanki çiçek kokusu geliyor. hayat güzeldir evet,

perşembe : hayatı anlasam ne anlamasam ne. boşver yaşa gitsin kaç günümüz var ki bu sonu olmayan dünyada

cuma : kuş sesleri ovalara yayılır.

cumartesi : hayatın anlamı çocukluğun saf coşkusunda gizlidir. yaşamak ne güzel şey. ben feleğin tekerine çomak sokarım.

pazar : anladım mı desem anlamadım mı? bir yanım carpe diem diyor, bir yanım ise yarın pazartesi boşa geçen zamanın tek suçlusu hayattır diyor.

 

biri tanimlayabildigi zaman ortadan kaybolacak olan anlam!

 

hayat hissetmektir. hayatın anlamını bulmak için duyarlı olmak gerekir ki şarkılar daha anlamlı olsun; çiçekleri kokladığımızda yüzümüze bi tebessüm yayılsın; elli yaşındayken bile 3 yaşındaki bi çocukla kutu kutu pense oynamaktan zevk alabilelim;dünyada son aç da doyana kadar ikinci bi ayakkabıyı hakedemeyeceğimizi anlayabilelim; bir ağaç kesildiğinde parmağımız kopmuş gibi acı çekelim ve aç bi çocuğu doyurduğumuzda onun gözlerindeki pırıltıyla, bi işe yaradım diyebilelim. hayatın anlamı diye bişey yoktur hayatı anlamlı kılmak vardır. işe sevmekle başlayabiliriz.

 

alice harikalar diyarında kral şöyle der ” yaşamın anlamı yoksa çok iyi. bu bizi büyük bir beladan kurtarır. onu arayıp bulmak zorunda kalmayız”. bilirsiniz aynı kitapta bir de kedi vardır. alice buradan sonra nereye gitmeliyim diye sorduğunda, “bu tamamen senin nereye gitmek istedigine bağlı” diye yanıt verir.

yine de hayatın anlamını aramak yerine, yaşamı estetik kılmak belki de en etkin yaklaşımdır.

 

önemli olan varacağın yer değil, yolculuğun kendisidir; derler… doğrudur, katılırım ben de…

 

‘hayat,gelecege dair planlar yaparken gecirdigimiz zamanlardır’

john lennon

 

hayatin bir tek anlami vardir o da “huzur” dur. cunku her hareketinin asil amacinda huzur bulmak vardir. gerisi bostur.

 

hiçbirşeyin dışına çıkamayacağı sonsuz bir sistemin parçası olmak için varız
anlamını mı arıyoruz yaşarken hissettiğimiz coşku ve hüznün nedenini mi? sorulması gereken öncelikli soru budur
neden varız sorusunun cevabı çok basittir çünkü:yaşamak için diğer herşey gibi varolmak için varız
asıl sorduğumuz soru ilahi bir güç tarafından bana bir yol çizildi mi? çok sübjektif bir soru bu aslında cevabı bulmak imkansız ayrıca
en iyisi en az soru sorarak yaşamaya çalışmak
sorulara takılıp ufka derin bakarak düşünmek ömür tüketmenin yanında insanı garipleştiriyor kesinlikle

 

canli organizmalarin hayatini varolus genel kumesinin icine aldik mi, varolusun anlaminin canli organizmalarin hazlari le bir alakasi olmadigi kesindir. zevk, mutluluk, guzel gecen her an, keyif diye bocalayan her anlam verme cabasinin guc, para, seks gibilerinden bir farki yoktur. umdugum, herseyin sonunda, bilimin vardigi son noktada varolusun anlamsizligi ve bilinmezligi tum heybetiyle karsimiza cikacak, ve bize din leri icad ettigimize sukurler ettirecektir.

“hayati diledigin gibi cilgincasina yasa” diyen sairlere cevabim ise insanin deneyimleri ile varoldugu ve sekillendigidir. bu durumda araya einstein in pek sevdigi “insan istedigini yapar ama istedigini isteyemez” lafini eklersek cilginca ve istedigimizce bir yasamin her insana gore farkli, kaotik ve gereksiz olacagini anlariz.

 

parcali taslardan olusan bir kaldirimda cizgilere basmadan yurumeye calismak. yuruyusun ritmini, akisini bozmadan, gerektiginde adimlari biraz daha buyuterek, gerektiginde biraz kuculterek, gerektiginde bir sonraki cizgiye ulasincaya kadar adimlari ayarlayabilmek icin yolu carpraz yuruyup uzatarak ama asla ritmi bozmadan…
nerye mi?
hic onemli degil, beni tek ilgilendiren bir sonraki cizgiye basmamak…

 

bir ölüm haberiyle gündeme gelen, günlük yaşamın gürültüsü içinde gündemden düşen, unutulan, aranan, kaybedilen, bulunan, kaybedilen. herkese lazım.

 

cenazenizde imamın “nasıl bilirdiniz” sorusuna cemaatin, içlerinden de olsa, “iyi bilirdik“ten daha fazlasını söyleyebileceği biçimde yaşamak.

iyi bilirdik“i söylerken gülümsemelerini** sağlayacak biçimde yaşamak…

ve ölümünüzden yıllar sonra bile yüzlerinde bu gülümsemeyi tutabilecek biçimde yaşamak…

 

ben bulduğumu düşünüyorum hayatın anlamını. çok da basit aslında bulduğum ama basit olduğu kadar da zor birşey doğası gereği. şöyleki “elinden gelenin en iyisini yapmak”. evet bu kadar. ne demek yani? bu hayatta başkalarını suçlamadan, düzeltemeyeceğin şeylere kızmadan, onlardan pişmanlık duymadan, nefret etmeden, sadece o ahval ve şeraitte yapabileceğinin en iyisini ortaya koymak, en azından ona uğraşmak. çünkü bu hayatta bizden bağımsız olarak değişkenlik gösteren öyle çok parametre var ki, onu bunu şunu suçlamanın sonu yok, anlamı da yok. içinde bulunduğunuz ama beğenmediğiniz durum için “ah şöyle olsaydı, böyle olsaydı, param olsaydı, karım başka biri olsaydı, istanbul’a gelmeyip memlekette kalsaydım vs” türü gerçekleşmesi o an(veya sonsuza dek) imkansız şeyler istemek yerine, geçmişi kabullenip değiştiremeyeceğin şeylere de kafanı takmamak ve durumun şartlarına göre becerebildiğini ortaya koymak, işte bu. ne yaptığın yoksa çok da farketmiyor hani. gerçek içsel huzura böyle ulaşılabileceğini gördüm ben, tavsiye de ediyorum hani. bırakın yatım olsaydı, katım olsaydı(ya da “olmasaydı”) hayallerini, carpe diem ve elinizden gelenin en iyisi için uğraşın, sonra olana baktığınızda, o an için doğru bu gözüküyordu, elimden geleni de esirgemedim demek herşeyden daha üstün galiba.

ha burada böyle felsefe yapıyorsun da kendin ne kadar uygulayabiliyorsun derseniz… valla ne yalan söyleyeyim hala bir sürü pişmanlıklarımı ve boş isteklerimi de peşimden sürükleyerek hayatta ortalamayı tutturmaya çalışan biriyim gene de… siz yapmayın bari.

 

hayatın anlamı; geriden uzun toplarla çıkıp, ileride çoğalmak ve mücadele etmektir, tabi bazen..

bazen futbolcular sahayı terk ettiğinde, mücadele edilen çimlere koşup, sereserpe uzanmak isterim, stad ışıkları sönene dek orada kalmak, işte hayatın bir diğer anlamı..

 

`ben ve belki de benimle birlikte okuyucularının bir kısmı beni, bundan daha iyi olması mümkün olmayan bir dünyada bir yurttaş olarak görmeye ikna olduk. tüm canlıların en iyisinden, olası taslakların en mükemmeline kadar en iyi planda yer almak için seçilmiş olduğumdan bütünü temsil eden küçük bir parça olarak, varlığıma daha fazla değer veriyorum. kendini aşağılamayan tüm yaratılmışlara: “dirilt bizi, olalım! yaratıcı bizden hoşnut olsun!” diye sesleniyorum. sınırsız mekanlar ve sonsuzluklar, tüm güzellikleriyle evrenin zenginlikleri, sadece her şeyi bilenin gözleri önünde açılacak; ben ama bulunduğum yerdeki bakış açımla, zayıf aklıma ödünç verilen algılayışla donatılmış bir biçimde, bakabildiğim kadar etrafıma bakıp “bütün’ün en iyisi ve her şeyin bu bütün’ün yüzü suyu hürmetine iyi olduğunu” daha da çok kavrayacağım.’
immanuel kant

 

hayatın anlamını bulmaya çalışan bireyin hareketi…

bir fincan kahve hazırlanır ve bir sigara yakılır. göz aralanan camdan dışarı kayar. neler istenilmiştir şimdiye kadar, neler umut edilmiştir, nelere çaba sarf edilmiştir? neler geçmiştir ele neler kaçmıştır, kaçırtılmıştır? düşünmeye başlanır…

hiçbir şeyden mutlu olamayan insan çabalar neyin eksik olduğunu bulmaya. uğraşır kendi zihninde. belki bir okul istemiştir belki araba yada bir sevgili. elde etmişmidir onu, elde ettiyse mutlumudur onunla? umutsuzluğunu mutsuzluğunu gören insan düşünür nedir eksik diye? mutlu olmak bu kadar zormudur? diğer mutlu insanlar çok mu şanslıdır veya rol mü yapıyodur? yarına dair ümitler mi mutlu edecektir bizi de onlar gibi, yoksa bu ümitlerdemi fos çıkacaktır buruşturulup bir köşeye atılmış kağıtlar gibi? nedir hayatın anlamı? ne isteriz ne umarız hayattan? elde edilenlerle hayatı tamlaya çalışıp onun anlamını bulmak bu kadar zormudur? yoksa biz mi kabullenmeyiz elde olan sonucu daha güzel yarınlar için.

daha güzel yarınlar… onlar… elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakın bir o kadar uzak, yıldızlar gibi parlak ama çok önceden sönmüş. hayat bu kadar zor mu anlamak için yoksa biz miyiz hayatı bu kadar anlaşılmaz kılan.

tam sonuca ulaşılan anda sönüverir sigara veya biter insanın hevesi anlamaya. gecenin karanlığında hiçlere karışır ümitler, söner yıldızların parlaklığı. son bir hamle gelir kendi içinden insanın. kendisindedir belki de çözümü hayatın. evet bir sonuç bulmuştur. yeniden ümitlerine sarılır yarınlar için. ufak bir gülümseme belirir bir an yüzde sonra sıcak bir yatak akla düşer. ümitlerin ilk adımı atılır…

 

“hayatin anlami nedir diye…
doguya gittim – eziyettir, selametin icin ‘calis’ dediler.
batiya gittim – calismaktir, selametin icin ‘cek’ dediler.

hakikat?
hakikat; icgudulerimize ve cikarlarimiza, gundelik beyin kimyamiza ve hormonlarimiza, aldigimiz uyusturuculara ve iksirlere velhasil mekana, zamana ve vaziyete gore cok iyi slalom yapmasini bilen usta bir kayakcidir merak etme

‘hayat anlamsizdir’ diyerek intihar edenlere sasiriyorum. oysa yasamak icin en iyi nedenimiz bu olmali. anlamli bir evrenden intiharla bile sivisamaz ki insan. cunku anlami bilinen bir evrende insan olumle de nereye gidecegini cok iyi bilir.

hayatin ve evrenin, mutlak ve kesin bir anlami olmadigi icin ozgur ve neseliyiz biz. buyuk cevabi bilmedigimiz ve hicbir zaman da bilemeyicegimiz icin, kendi kendimize buyuk sorular sorup buyuk cevapli ninniler uydurarak kah aglayarak kah gulerek konup gocuyoruz bu alelacayip alemden “*

 

hayatın anlamı iş,para vs gibi somut hedefler ile sınırlı kalamaz çünkü hayatınızın anlamı onu elde ettiğinizde gücünden birşey kaybetmemelidir. buna dayanarak öncelikle insan yapmaktan mutluluk duyduğu(norah jones dinlerken kitap okumak gibi) eylemleri ile yapmak zorunda olduğu(ders,iş vs..) eylemler arasında kendisini rahatsız etmeyecek bir denge kurmalıdır önce… daha sonra hayatınında yaparken zamanı farketmediği uğraşlarını dikkatli incelemelidir ki ucunda ölüm olan ve sürekli bunu reddeden her birey için zamanın akışını farketmemek bi ölümsüzlüktür aynı zamanda

 

farkli anlamlari olabilir hayatin… bazen sisyphus gibi anlamsiz bir cezaya donusur, comte‘un gozunde; bazen de ciddi bir eylemdir hayatin kendisi, nazim‘in dedigi gibi…

yasamak sakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yasayacaksin
bir sincap gibi mesela,
yani, yasamanin disinda ve ötesinde hiçbir sey beklemeden,
yani bütün isin gücün yasamak olacak.

yasamayi ciddiye alacaksin,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kollarin bagli arkadan, sirtin duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleginle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmedigin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamisken,
hem de en güzel en gerçek seyin
yasamak oldugunu bildigin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksin ki yasamayi,
yetmisinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalir diye degil,
ölmekten korktugun halde ölüme inanmadigin için,
yasamak yani agir bastigindan.
(nazim hikmet)

 

surekliliktir, ihtimallerdir, bazi seyleri kabullenip, bazi seyleri kabullenmemektir.

milyarlarca kromatikten olusan dizide buyuk buyuk dedelerinizin izini tasimaktir.

bir sonraki nesle daha guzel bir seyler birakabilme ihtimalidir, kivanc duyabilecegin birseyler yapma ihtimalidir.

anlam arayisinda bazi seyleri asamayacagini kabullenmektir, bu yolda yalniz olmadigini kabullenmek, belki de yasamdaki tek sorunun bu oldugunu kabul etmektir.

illuzyonlara kapilmamak, onlari kabul etmemektir.

 

hayatın anlamı yoktur analı vardır şemsiye girdiği zaman açılmaması gerekir. hayatın anlamı vardır kahvenin tadını hissettiğimiz sürece devam eder.

 

hayatın anlamı, anlamsızlığını kabullenmek ve ona göre anlamsız yaşamaktır. ne kadar anlamsız yaşıyorsan o kadar mutlu olursun.
(cehalet mutluluktur.)

 

annem mantikli bir aciklama getirmistir hayatin anlamina;
yillarca calistiktan sonra emekli maasini yiyebilmektir hayatin anlami.
cunku hayat bu kadar.

 

survival’dir..yani mucadele vererek hayatta kalmak..butun yasam formlarinda oldugu gibi insanda da budur..nihayetinde elinden geleni yapmak ve her gun hala hayatta kalabildigi icin mutlu olmaya calismak..kendime olan butun bu seylere izin vermeliyim, kisisel hirslarimin onune gecmeli, bir turlu olmayan seyler icinse olmamalari gerekiyordu,evet boylesi muhakkak daha iyiydi deyip susmaliyim, demektir hayatin anlami..(bkz: tevekkul)

 

hayatta, her seyin bir anlami vardir…

kiyiya vuran sulari hissetmenin anlami: gider ve yeniden dönersindir. denizin içinde bir kum tanesisin, kaybolabilirsindir…. hiçbir seyi dert etme, hafifle; o zaman huzurlu bir sekilde yüzeye çikabilirsindir…

marti” larin anlami özgürlüktür. jonathan’dan ve richard bach’dan selam getirdikleri için…

yolun iki yanindaki agaçlar birbirine egilip iki insan gibi sarilip kucaklastiginda bir anlami vardir bunun: birbirinize simsiki sarilin!

sonbaharda agaçlar yapraklarini dökerken bir anlami vardir: “gönlüm sende kaldi yeryüzü. topragina sar beni…”

 

aydınlanma döneminden sonra, daha doğrusu tam olarak insanlığın yaşadığı büyük savaşlardan, özellikle ikinci dünya savaşının ardından, yaşana büyük kayıplar sonucu aranmaya başlanan anlamdır.
daha önce hristiyanlığın ölümden sonraki hayatı ve tanrıyı anlam olarak ön planda tutuşunun sonu da bu savaşlarla gelmiş, öne filozoflar ve edebiyatçılar, sonra birey yeni anlamlar arama yoluna çıkmışlardır.
(bkz: jean paul sartre)
(bkz: albert camus)
(bkz: nietzche)

 

bir tek şeyden ibaret olmadığını düşünüyorum.emin olduğum paylaşmak.

 

osho isimli hintli bir zat şöyle demiş;
“hayatın anlamı keşfedilecek bir şey değildir, hayatın anlamı yaratılacak bir şeydir”

her insanın, realitesini kendi bakış açısı ve seçimleriyle yarattığını dolayısıyla hayatı ele alış biçimiyle kendisinin tanrısı olduğunu söylemek istediğini ben şahsen çıkarabilirim bu sözünden. sonsuz özgürlük…
ayrıca tanrı bile bilmez kendisini. konsantre bir tefekkürle en derinlere inildiğinde sevgiye ulaşılır.

“sevgi yaptığınız bir şey değildir, olduğunuz bir şeydir”
bu da bilinmeyene dair öncelikli esas aldığım bir anlayıştır. “olmak” ın nedenini anlatıyor.

fakat gizem her daim sürer.

 

hayatın anlamı sadece ve sadece; asla vazgeçemeyeceğini düşündüğün insanların “nefes” aldığını bilmektir.

 

sıcak yaz akşamlarında eşinizle balkonda bira içerken dedikodu yapmaktır. dünyada bunun kadar boş ama hoş bir davranış daha yoktur. hayatın bir anlamı olmadığını ve çok kasmanın bünyeye bir fayda sağlamadığını anlayıverir, pırıl pırıl olursunuz.

 

“the meaning of life is to see” – hui neng (7. yuzyil zen masteri)

hayatin anlami gormektir. (bakmak degil gormek, ‘gercekten’ gormek)

 

sorguladiginiz anda depresyon esiginizdedir demektir. cevabi bulamadiginizda da intiharin esiginde.

 

olecegini bilerek * dolu dolu yasamaktir.
aciyi ruhun olgunluguna cevirmek, kontrol edilemeyen seylere * * dogru reaksiyonlari gosterebilmektir.
sevdiklerinin arasinda gecirilen iyi kotu her anin hakkini verebilmektir.

basitce * yasamaktir.

 

9 yaşındaki kardeşime göre olmayan şey.
kardeş:hayatın anlamı yokki
abla:nerden biliyosun
kardeş:şimdi sen beni seviyosun ama neden sevdiğini biliyomusun
abla:?

 

hayatin anlamini bulmaya calisan amerikali, harvard’daki emeritus profesorlerden amazon ormanlarindaki en bilge yasli adama, afrikali kabile buyuculerinden, en derin din alimlerine kadar bulur, sorar, sorusturur. aldigi cevaplardan tatmin olmaz. en nihayet katmandu rahiplerinin duayenine gitmeye karar verir. daglari deler, yollari asar, rahibin yanina ulasir. los isikta, tutsu kokulari arasinda, sakin mutevekkil oturan rahip, adamin sorusuna soyle cevap verir: “hayatin anlami dolar, borcun 49.95.”

 

tolteklere göre hayatı sonsuzlamaktır.

 

ben de küçük bi kağıda yazmışım, ne zaman bilmiyorum.. küçükken yazmışım öle işte.. önce bi güldüm bilmiş bilmiş* sonra da daldım gittim…

“hayat büyük bir nehir gibidir, kiminde durgun akar kiminde coşar..
ama herkesin bildiği tek bişey var,
set çekmek istesen bile önüne o gene de akaar akaar..”

(bkz: kinder surprizden hayati anlamini bulan genc sair)
(bkz: anne ben sair olmak istiyorum)

 

fasistler için öncelikle insan öldürmek, vurmak, kırmak ,parçalamak

 

herkes için hayatın anlamının farklı farklı olduğunu görerek huzurla karışık bir heyecan içinde söylüyorum ki, benim için hayatın anlamı asansörde başıma gelen bir olayla ortaya çıkmıştır, açık seçik olmuştur; kör parmağım gözüne gözüne demiştir ulu manitu…şöyle ki:

genetik kodlama yoluyla dünyaya getirdiğim ve çevresel koşullarla düzeltemediğim “aman tanrım, hiçbir baltaya sap olamadan öleceğim” depresyonunu atlatamadığım, sıradan bir gündü. sıradan bir iş için sıradan bir asansöre binmiştim, en üst kata çıkmak üzere. benimle birlikte, kötü giyimli, keli görünmüş, sıradan bir yaşlı adam da bindi asansöre.
- okuyor muyuh gızım?, diye sordu.
- okuyorum, amca, dedim.
- nerede?
sosyal bilimler öğrencisi olduğumu söyledim kendisine boş gözlerle. dikkatle dinledi, üzerime doğru geldiğini sezdim, eyvah dedim…eğildi ve
- hmpf, dedi. bu zamanda zenaat ögrenmek lazımdır kızım, zenaat.
derken ineceği kata gelmiştik, kapıyı açtı, kapadı.

oha dedim içimden, günlerdir düşünüp de bulamadığım hayatın anlamını asansörde mi buldum ne? en az 42kadar anlamlı bulduğum bu bilgi, gözümün önünde duran gözlüğümü fark etmemi sağladı. çarli’nin çikolata fabrikasına gitmesi gibi kalbimin tek tek atmasına neden oldu. çok mutlu oldum, yere kondum kondum uçtum. hayatın anlamının bu kadar basit ve güzel geleceğini bilmiyordum. herkese tavsiye ediyorum…

 

bazı erkeklere göre istisnasız tüm sevgililerine verdikleri sıfat…
(bkz: hayatımın anlamı)
(bkz: çok ayıp)

 

gonderilen dun ve beklenen yarın arasında yasamak cabasında debelenirken aslında butunun devridaiminin sadece bir zerrecigini bile teskil etmedigimizi unutmak. birbirine zincirleme baglanmıs organizma tesekkullerinin halkalarından biri olarak insan zurriyeti de neticede hacminin agırlıgı kadar gubre olmaktan oteye gidemiyor. bu durumda gercek anlam butunde.

 

ancak hayatta bir kere ciddi ciddi dusunuldugu sandıgım ufacık tefecik ici dolu tursucuk. cunku insanın gercekten olup gidecegini anlamasıyla aynı etkiyi yapar bunyede. gercekten dusundugunuz o ana kadar, “hayatın anlamı” diye dusundugunuz sey, ilk 13 yasındaki ergenlik felsefe krizlerinde karsınıza cıkar ki bunda en fazla camel trophye katılıcam ya da gazeteci olucam kararına varılır. biraz daha buyuyunce, hayattan zevk almak, kendini gerceklestirmek gibi biraz daha populer anlamlara gecilir. bir ust modeli ise insanın “tutkusunu” bulmasıdır. bu basamak sizi biraz oyalar. bu aralar universitede iseniz “allahım oyle bi isim olcak ki ben bunun icin yaratılmısım dicem” dersiniz. bu arada dans, resim, fotograf gibi dallara tutkun* ve sanki kendilerine hic hayatın anlamı nedir diye sormayan insanların etkisiyle sizde ucundan ugrasırsınız belki bir umit diye.

bundan sonra biraz daha sorguladıgınızda sizi ciddi ciddi sarar. en kolayı, olumu dusundugunuzde, bir de inancsız biriyseniz* ”ulan dogduk olucez sonrası bosluk h.s.ktir” fikrininde etkisiyle bir anda icine girebileceginiz girdap. kısaca sorusu sudur: “eee?”. kisinin kendi hayatının anlamı degil de tum hayatın anlamını sorgulamasıdır aslında. iste bunu dusundugunuzde de hayatınızın anlamının “ressam olmak” ya da diger seyler kadar bireysel, kucuk, yuzeysel olmadıgını anlar insan. “etrafınızdaki hersey insanın urunu: masa, ruj, okul, felsefe. bu kadar ilerleme niye?” “ulan ne hayatının tutkusu einstein allah oldu da ne oldu? milyon tane insan var mutlu ve tatmin olmus. ee?”

butun bu soruların cevapsızlıgı yuzunden, sizi canım, herseye kadir dininizden uyandıran ateist arkadaslarınıza orta parmak gosterin ya da reikiye falan baslayın. hic bisey olmazsa ferrarinizi sattar, cılgın bir kisilige sahip olursunuz.

 

dersanedeki biyoloji hocamıza göre üremekten ibaretti, ama birisi ona daha fazlasının olduğunu söylemeliydi.

(bkz: aramaya inanmak)

 

“ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat*,senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır.” diyen mevlana amcanında bu deyişinin doğrultusunda;
yani bi yerde hayatın bize anlattığı ondan anladığımız kadar.. işte yaşadıklarımız ve hayattan anladıklarımızla ilgili başka bir amcamızın yıllar önce çözdüğü hadise

insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için, sevmekten korkuyor.
sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layik görmedigi için.
düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korktugu için.
duygularini ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktugu için.
yaslanmaktan korkuyor, gençliginin kiymetini bilmedigi için.
unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birsey vermedigi için.
ve ölmekten korkuyor aslinda yasamayi bilmedigi için.
* w.shakespeare *

 

düşlerimiz ve düşlerimizin peşinden gitmektir.

 

üzüm yetiştirmek,
dişi keçi beslemek,
üzümleri toplamak,
keçiyi sağmak,
üzümleri sıkıp şırasını çıkartmak,
sütü kaynatmak,
üzümlerden şarap yapmak,
sütten peynir yapmak,
şarap ve peyniri birlikte içmek ve yemek,
şarap ve peynirin aynı anda bitmesini sağlamak,
ve herşeye baştan başlamak.

 

hayatin anlamini anlayabilmek icin hayatin nasil ortaya ciktigina bakmamiz gerekir. hayatin kristal yapida bazi molekullerin kendilerini kopyalama egilimleri sonucu ortaya ciktigi genelde kabul goren bir gorustur. bu kimyasal reaksiyonlarin bilincli bir amaci olmasada kimyasal yapilari yuzunden, ortamdaki uygun molekulleri kendilerine baglarlar ve benzer yapilar olustururlar. zamanla evrim sonucu bu kristal kopyalamasi baska molekullerin kopyalanmasina donusmus, bu molekullerde rna ve dna tabii. neyse kisaca zamanla canli kavrami ortaya cikmis karsimiza. ama aslinda canlilarin yaptiklarida temelde dna kopyalamanin pek sofistike bir yontemi.. bu bazda hayatin amaci aslinda dnayi bir sonraki kusaga aktarmaktir, yani cogalmak, zaten fizyolojik yapimizda bunun uzerine kurulu degil midir? ama doganin neden oldugu bu kopyalama sureci aslinda herhangi bir hedefe yonelik degildir, sonucta hayatinda bir anlami yoktur aslinda.

 

“eğer hayatın bir anlamı yoksa, belki biz ona bir anlam bulabiliriz?” dedi alice.

 

anlaşıldığının anlaşıldığı ya da anlaşıldığının sanıldığı anda; anlaşıldığına inanılan o anlama, bilinmeyen bir güçtarafından, anlaşılmayı bekleyen yepyeni bir içerik yüklendiğinin düşünülmesine neden olan anlam(lar bütünü)… düşünce dehlizlerind… aaa, ama cocugum sen beni dinlemiyorsun ki

 

yoktur hayatın anlamı
savrulur gidersin farkına varmadan
anlamadın kı veresin baskalarına bu sırrı

sen bırakmazsın dunyaya anlam
onlar yukler sana
kanuniye kalmadıgı kalır dunyanın
achilles e curuk tendonu
ve kor gozleri bakar arkasından veyselin

anlamak ıstersen boyledir
acıdır. kanatır.

anlamamayı secersin
seceriz
belkıde hep…

belki de gercekten hiç yoktur…

 

sadece hayat anlamını yitirdiğinde aklımıza gelen, varlığı değil yokluğu düşündürten kavram……

 

hayatin anlami paraniz oldukca hayvan gibi yasamak(eglenmek) olmayinca oturup bu konu hakkinda dusunmektir.

 

kürşat başar‘ın the waves etkisi çokça taşıyan ilk ve en güzel romanında levent şöyle der cem’e hayatin anlamina dair:

‘yaşamın bizim sandığımız, bulmaya çalıştığımız gibi bir anlamı yok, olması çok saçma olurdu, yalnızca elle tutmaya çalıştığımız bir rüzgar o ve şimdi artık uzundur bir tek ölümün seslerini taşıyor. herşeyi tükettik artık, kişi gerçekliğin sarsıntısından kaçmaya başladı mı ölüm çok yakına geliyor birdenbire. ‘

varoluşa dair derdi çok iyi hissettirir. nihilisttir belki, doğrudur, ama hayat ne garip vapurlar filan modunda olmaz her zaman insan hayatin anlamını düşünürken..

hayatin anlami belki de üzerine boşuna düşündüğümüz bir şeydir. hiçtir, yoktur, en iyi ihtimalle geçicidir.

 

hayatın anlamı,bir anlamının olduğuna inanmaktır..bu da hayatın bir anlamının olması gerektiği düşüncesinden gelir..anlamı yoksa niye varız,diye düşünen kişi farkında olmalıdır ki,anlam yalnızca bizim hislerimizle olaylara yüklediğimiz yanılsamalardır..hiçbirşeyin tek anlamı yoktur..insanların ve insanların duygularının çeşitliliği kadar anlam vardır..ve aslında hayat tekil değil,çoğuldur..

 

hayatın anlamı
onu bulmaya çalışmaktır
bunun için düşünmek
bu yüzden varolmaktır

 

bir fabrika… herkes bir şeyler üretiyor. fakat bu üretilen şeyler, parça-parça şeyler. bu parçalar birleştiriliyor. ve sonunda bir ürün ortaya çıkıyor.

kimisi ürettiği parçanın ne anlama geldiğini bilmiyor. bütünün ne olduğunu merak etmiyor; sadece üretiyor.

kimisi de parçayı üretirken, ne yaptığını biliyor.

işçi yaptığı işi bilse, parçanın anlamını öğreniyor.

 

üstü açık spor bir arabayla, güzel bir havada, yan koltukta sana hayran hayran bakan charlize theron klonu bir hatun varken bangır bangır blind guardian dinleyerek saatte 300km’yle yol almaktır (yuh be amma sığ adammışım).

 

hayatın anlamı, bir sokak arasında bulup, evinize aldığınız yavru kedidir. yeterince kafası karışık bir bünye iseniz, kendisini bizzat ‘hayatın anlamı’ adıyla vaftiz eder, bağrınıza basarsınız.

hayatın anlamı, misafirlikte yenen yemek gibidir. umduğunuza değil bulduğunuza inanmak durumundasınızdır. yaşam hepi topu 70-80 yıl kadar (evren için ziyadesiyle kifayetsiz bir süre) ziyaret buyurduğunuz bir gösteridir. o arada ne ikram edilirse, ya da mutfaktan ne aşırabilirseniz, anlam odur.

hayatın anlamı, hayatın kendisinin umrunda bile değildir. ama hayatın içinden geçip, hayata dokunamadığını düşünenlerin umurundadır. hayatın anlamı, düşünenin pilidir. hissedenin, yakıtıdır.

hayatın anlamı bünyelerde üretilir, nesnelere, olaylara, canlı cansız varlıklara, zamana, duygulara yüklenir. yüklendiği yerlerde programın açılıp, açılmaması, tamamen rastlantısaldır. ama bünyeler anlam üretmekten de yüklemekten de geri duramazlar.

hayatın anlamı el değiştirmez. yüklenebilinir ve çalıştırılabilinir olsa bile, kimse kimseye ‘bak hayatım, ben hayatın anlamını buldum, mutfakta kendi imkanlarımla yaptım. senin bu konuyla uğraşmana gerek kalmadı’ diyemez.

nihayetinde hayatın anlamı, bir herkesin tuttuğu kendine durumudur. bilgelerden (az dur da kaosa kulak ver godoş çekirge), annelerden (doğru yerlerde doğru insanlarla, doğru işler peşinde koş), sevgililerden (sen benim hayatımın anlamısın aşkım) öğrenilemez. belki paylaşılır, fotokopi yöntemiyle çoğaltılır, araklanır. ama her bünye arak sevmez. kendi tutsun ister. e tuttuğu da mecburen kendine girer.

 

gecmişte bir zaman, bakkala sigara almaya gittigimde rastladıgım, rastlantısal anlam.
sigarayı aldım ve yahu acaba abur cuburdamı alsam diye rafları usulca kesmeye başladım. o sırada iceriye birisi girdi ki, ensemdeki saclar yuzunu secmemi engelliyordu. gayet en normal hali, tüm umursamazlıgı ile kasadaki adama yaklastı ve hic duraksamadan ” bir şişe şarap ve bir ekmek verirmisin oradan” dedi. hemen gerisin geri dondum, keza ensemdeki saclar gercekten cok uzamıştı, bir ara kestirsem diye dusunuyordum, duzgun bir sac kesimi ruhumu daralttıgından, her seferinde sacımdan kısa kalıyordu bu düşünce. ne yapayım bende bazen gormem olur biter, bu sefer döenüp bakmalıydım ama. adama baktım bakkala baktım, ne bakkal sasırmıs, ne adam duraksamıs, zaman akıp giderken ben bir anda durmustum, kokunden bir makas zoruyla uzaklastırılan ve bu yuzden uzamayı red eden bir sac gibi. sarap ve ekmege verdigi para benim sigaraya odedigim paradan az olusu, sarabı zevk icin icmedigini, onun her gecesini paylasan bir dostu oldugunu anlatıyordu.
gece…….. yalnızlık…… sarap……ekmek…….
o gunden sonra yinede uzadı saclarım, lakin sanki biraz daha az gurultu cıkararak. basımı agrıtmadan. ayrılıklara alıstı kafam, zorla evlerinden edildiler, muharebe alanına hazırlık piyesi oncesinde. neyse yenileri ev sahibi oldu, cok sarap ictim, icip icip sızdım.
ama hic oyle karar dolu olamadım….

 

hissedebilmektir.

hissededin uzumunu yiyip bagini sormadan zaten sahip oldugudur.

gelelim uzumunu yiyip bagini sorangillere

bizler icin de hissettigimizi yasadigimiz her an da aklimizdan ucup gidiveren, ancak yasamadigimiz zamanlarda bagciyi, bagin kendisini, o bagin suyunun nerden geldigini, o nehirin kaynaginin nerde oldugunu, ki butun bunlarin nihayetinde “canımız isterse” yandi bitti kul oldu ya kadar getirebilecek bir hicliktir.

peki nasil durur ayakta bir hiclik, nasil olurda ölmez, kendini öldürmez, orda burda ciyak ciyak hic ulan hic nidalariyla kendini gösterir, ya da farketmez diyerek yasamina devam eder.

cunku itiraf edilmesi gereken ancak bir guvenlik onlemi olarak bi kosede tutulur cok farklı manaları. butun bunlar size yabancı geliyorsa sasirmayiniz, nedeni aslinda hayatin cok basit bir duzlemi olmasidir. aslinda hayat dedigin, zamanla beraber akip giden sey (bkz: anne)(bkz: kardes)(bkz: nutella)(bkz: istanbul)(bkz:deniz)(bkz: muzik)(bkz: rakı)(bkz: ben pokemonum sanıp camdan atlayan cocuk)(bkz: yaprak sarma)(bkz: bkz de bkz) duzleminde anlamlandırılabilecek kadar guzel, sade, basit biseydir. onu karmaşık kilan bizim kendi algimizdir, bizim algimiza soktugumuz kadındır, erkektir, filmdir, kitaptir, entrydir, bardaki barmenin soyledigi laftir, etek boyunuza bakip kac para diye soran adamdir, aldatilmisliktir, yalnizliktir, secip begendigimiz ya da begenmedigimizdir, denediklerinizdir, okuduklarınızdır…. yoksa hepimiz temiz beyaz sayfalar olarak dogduk, icgudusel hareket ettik,

aslinda bize ilgi gostereni sevdik.

umut vardir abi…

anlam
olan biten
bilinc
kurgu
deney
gercek
ne varsa bilancosunu tamamlayip
kubura atilacaklar / yangin esnasinda kurtarilacaklar ayrıştırmasının keyfini cikarip nihayet hissettiklerine her ne koşulda olursa olsun yol verebilme umududur.

soyle bir ornek vermek isterim

ben sokak cocuklarından selpak almiyorum, cok belli bir nedeni var, eskiden hep alirdim, ama almanın bu sektore bir fayda oldugunu kesfettigimden beri, bu sektor batsin diye selpak almiyorum, alamiyorum bunu bana bilincim yaptiriyor, o cocugun o aksam eve goturmesi gereken parayi goturmediginde dayak yiyecegini bilmeye icimin acimamasi mumkun olabilir mi, aciyor ama bunun olmasi gerektigini dusunuyorum, bunu bana bilincim yaptiriyor, cocuk evde dayak yiyor ve ben kendimi bundan sorumlu hissetmiyorum öyle mi.. evet.. öyle… hatta bu sektor hedef kitlesini ben ve benim gibiler olarak belirlemis ve bu konuda ciddi asamalar kaydettirmistir, eskiden ben durum ismarlardim, tisort alirdim.. cocuklar artik “durum al para verme” diyorlar, abi bunu soyluyorsa kesin karni actir diye dusuneceksin, parayi vereceksin, ne ala memleket olacak….

o kadar buyuk safsata ki… o cocuk goturmesi gereken parayi goturmesse dayak yiyecek ulan! o yemesse binlercesi daha yiyecek ulan, nasil degisti bu duzenler hatirla bakalim okudugun tarih kitaplarini… bunun icinden cikamaz hale gelir kişi… oturur aglar, sarki soyler, resim yapar, entry girer, blog yazar, kocaman elli kovboy cizer…

hicbirsey hissetmiyor olmaya kendini bilincli zorlamak olarak gösterir kendini kimi bunyelerde,
(bkz: sevdigi kadina ulasma sansini silen erkek) (bkz: kocami cok seviyorum herkese veriyorum) bunyelerini bu bunyelere örnek verebiliriz. öldürmeyen şey güçlü kılar adına, ne kadar canlarını acıtacak şey varsa hepsini birden yaşayan, tamamen yok etmek isteyen, iluzyonu gercege, gercegi iluzyona donusturmeye caba harcayanlarımızda vardır aramızda… (dikkat suur gerektirir) ki aslında onlar en cok sevmek isteyenlerdir gozumde ama anlamak cozmeye yetmez.

tum bu ugrasilarin, bu emeklerin, harcanan zamanların, icilen ickilerin, tek basina gecirilmis gecelerin, kirlenmenin, temizlenmenin vesairenin bi anlamı var, cokta basit;

bizim kendimizi anladigimiz gibi, bir digeri de anlayacak, birileriyle hayata aynı bakıcaz ama kahveyi farklı içicez. sonra oturup iki tavla atariz, bogazda balik yeriz, dedikodu bile yapariz lan nedir ki…

 

400 kusur entry boyunca ben dahil herkesin ahkam kestigi, ama kimsenin gercek olarak bilemedigi (bilmedigi degil), bulmaya calisip bulamadigi amac. douglas adams‘in sayesinde bir 42 geyigi almis yurumustur ama belki de gercekten 42′dir (42 yi ters cevirdiginiz zaman 2b yi andirir, 2b de ingilizce “to be” (olmak) olarak okunur ki aslinda ilginc bir benzeyistir. hayatin kendisi “olmak” ise anlami zaten verilmistir. bir de soyle birseyler vardi galiba olmak ya da olmamak iste butun mesele )

 

“elmanın tekerleği” ya da “midillinin varlıkbilimi” gibi, aslında bir bağlantı kurmaya izin vermeyen bir tamlamadır. zaten o yüzden yüzyıllardır bir karşılık bulamamışızdır. şöyle düşünün: hayat bir temsil değildir. bir temsilin altında yatandır. siz ise bunun “anlam”ını, yani temsil ettiğini aramaktasınız. ama hayatın temsil ettiği yoktur, o olsa olsa temsil edilendir – böyle bir tamlamayla siz onun anlamını kaydırıyorsunuzdur. temsil edilen midir, onu da zaten bilemeyiz ya, o ayrı mesele… kısaca bu soru* analitik düşüncede karşılıksızdır. ama tabii tek düşünce seçeneğimiz “analitik” değildir. o konuda haklısınız.

(bkz: alıntı değil zihinteri)

 

mutluluk.

” hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. yada görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır.”

 

hayatin bir anlami olmadigini dusunsek te cogu zaman, en onemli ve en guzel olabilecek anlami; yogunlugudur heralde…
yogunlugunu yani; mutlulugu, sevinci, uzuntuyu, sevgiyi, aciyi, aglamayi, hissetmeyi hatta bazen anlasamamayi tatsan bile sonunda yasadigin seyin yogunluguyla hayatta oldugunu anlamakdir…

bu sonunda, hayatini bu yogunlugu yasadigin insana olan ozlemle gecirmeye neden olsa bile…
(bkz: yasamin en guzel rengi)

 

“hayat varsa ölüm yoktur, ölüm varsa hayat yoktur” falan demeyeceğim. ama hayat’in hep şimdiki zaman’da yaşandigini da inkar edecek degiliz herhalde. peki hayat hep burada, simdi yasaniyorsa, anlam nerede, anlam nerede yaşaniyor ve yaşatiliyor sayin seyirciler?
aslinda hayatin anlamini hep, hayatimizin disinda bir yerde ariyor, buldugumuz zamanlarda hayatimiza “anlam katiyor”sak, hayatin anlami dediğimiz şey bizim disimizda olmali. en azindan dilbilim teamülleri bu yönde. ama anlam hayatin icine ne zamanlar karisiyor. saniyorum gelip gidiyor bu anlam denilen şey hayatimizin icine. ve çok kisa süreler içinde hayatimiz anlam kazaniyor. dünyayi degisteren on gün gibi düsünmek lazim bir yönüyle hayatin anlami denilen mefhumu. yoksa biz de sanirim oruc aruoba’nin dedigi gibi, kisi yasaminin anlamini anlayamaz der çekiliriz kenara. hayatin bir bütün olarak anlamini “anlamak” (anlam, anlamak güzel) evet ancak hayata disardan yüklenen kavram setleriyle mümün. ama en çiplak haliyle hayati değistiren iki dakika, hayata anlam katan o “an”lar var. en azindan anlayabilecegimiz, bilebileceğimiz, geldiğini hissedeceğimiz an’lar. … a’yi degil, b’yi tercih etmek, öyle degil böyle yapmak hayatimin anlami dedigimiz seye isaret ediyorsa eger, hayatin anlami sihirli bir anda ortaya cikan bir kendini gerçekleştirme durumu olmali. ama anlam dediğimiz kavramda da her zaman zihinsel bir bulanik su durumu var. hayatin anlami her ne kadar “kişisel” ve “yalnizlik içinde düşünülebilen bir şeyse de o suyu duru hale getirebilen tek şey saniyorum sadece diger insanlarla kurdugumuz iliskiler. sigara bitti yine..

 

göbek çukurundaki pamuğu temizlemek. oldu mu? olmadı mı? o zaman denizde suyu sıkıp fış fış yapmak. bu da mı olmadı amına koyim. lan hayatın anlamı nedir ya? herkes filozof olmuş, yaşarsın 70-80 sene bazen daha az olur biter ne anlamı, ne felsefesi.

 

x’in tanımlanmış hayat fonksiyonundaki yeri.

x’i yerine koyarken, x’in mahiyetini/özünü/hülasasını iyi bilmektir. bildiğin için x’tir o zaten, bilinmez bir isimle anılır. o ya da bu veya şu değil, bu yüzden x’tir ve mutlak bir tanımı yoktur. birkaç varyateli müthiş bir dengedir o.

 

hiçbir zaman insanoğlunun bulamayacağı kavram..çünkü her zaman insan daha fazlasını ister..hayatın anlamı iyi bir eş,iş,üniversite değildir..her zaman daha iyisidir..bu yüzden hiçbir şeydir..

 

insana “kazandığın para kaybettiğin hayatına değmiyor ancak hayatın da başka bir şeye yaramıyor” dedirttiği zaman siliklesen anlam.
imza: üftade agâh

 

bir çığ gibi, hayatın içinde yuvarlandıkça büyümektir…
birisi usulca yaklaşıp sizi ittiğinde (ilk itiliş) ona teşekkür etmeyi ihmal etmemelisiniz. zira onun tarafından itilmemiş olsaydınız ömrünüzün sonuna kadar o tepede tek bir kar tanesi olarak kalacaktınız. işte bu yüzden, çığ olup zenginleşmenize vesile olduğu için teşekkür edin ona. hem de hemen, itildiğiniz anda.
çünkü başka fırsatınız olmayacaktır!

 

sevdiğin insan tarafından sevilmektir… hayata dair pek çok soru işareti varken kafanızda, nedenini ve niçinini sorgulamadan sevebilmektir…
” o olmasaydı nasıl olurdu hayatım ya da onun olmadığı bir dünya nasıl olurdu” sorusunun cevabıdır…
hayat anlamlandırabildiğiniz ölçüde anlamlıdır…
onun bir an için yok olduğunu düşündüğünüzde anlamını bulursunuz hayatın..

 

vakti zamanında bir fıkra öğrenmiştim. ki öğrendiğim anı müteakiben, öğrendiğim anı belli bir anlamı haiz kılmış olmasının dışında, en sevdiğim fıkralara bir yenisini ekledi. bir adam var anlatılan. kendisine bir başka adam anlatılmış, onda hayatın anlamını arayan; ne tuhaf değil mi? bilmiyorum tuhaf mı değil mi.

üretilegelmiş bulunan ve midemi kaldıran tüm o vazgeçiş öykülerinin ironisinden sıyrılan adamımız, ferrarisini değil, sahip olduğu maddi değer ile sahip olabileceğinden, sahip olsa dahi satmaktan çekinmeyeceği ferrari fabrikasını, kendi kulübesini (anlamayan için belirtelim; evi oluyor), köpeğinin kulübesini, kendisine tapan eşini ve iki mükemmel çocuğunu, birlikte bir pazar kahvaltısı sonrası çiziktirdikleri ve fikret mualla’nın görse tam orta yerine osuracağından tüm kalbimle emin olduğum mutlu aile tablosunu, parayı pulu, otu boku ve siki götü bırakarak yollara düşer.

amaçları tarafından makyavelist evrene girmişçesine sarhoşluk girdabına çekilen insanlardan hallice, amaçları tarafından beşeri ilişkilerine yabancılaştırılmış insanlardan halsizce yola düşmeden önce haber de bırakmıyor o. sadece gidiyor. bir akşam var, bir sabah yok. gizem yaratmak derdinde de değil. genius anlamındaki de’yi dahi takmıyor kafasına. akli melekelerin kullanımının yeterince tatminkarı, “oh the heart is heaven but the mind is hell” (burada hayvan gibi bir selam çakıyoruz tom waits‘e ve winamp’ta ilgili şarkıya doğru geçiş yaşıyoruz:sins of my father) fenomeninin az buçuk kanisi olarak, yeri geldiğinde huşu kaypaklığı, yeri geldiğinde “semi-god” hülyaları içinde az da olsa kabul edilebilir bulunabilecek kaypak sanatçı dengesizlikleri üretimi tablolarda daha iyilerinin olduğunna inandığım dağ, ırmak, güneş, şeytan hunisi, menderes gibi doğa şekillerini aşıp geçerek kendisine tarif edilmiş bir yerdeki arifi arıyor o.

ve tanım aralıklarını esnetmede tek yetkin güç olan zaman oynuyor yine oyununu. adamımız günü saati bilmiyor ama, zaman zaman pis ve siyah böceklerin, saçlarında ve sakalında hiç mi hiç umursamadığı besin dolu yaşam alanları yaratmış olmasından anlıyor yaşlandığını. o yürürken yeryüzü eskiyor, o yürürken diğerleri eskiyor, o yürürken zaman yaş alıyor, hayat, ortaokul bahçelerinde oynadığımız yakalamaca oyunlarının süveterlerimizi bir sonraki sene de giymemizi sağlayacak sündürülmüşlüklerinden ancak ve ancak çok daha uzak, çok daha büyük sıkıntılarla anılabilecek bir özleme iliştirilmişçesine uzayıp duruyor. ve anlam… anlam bahtiyar bir ihtiyar; yamacına gelen yeni sürüm homo sapienslere aramanın ahlakından dem vuruyor. anlam ise, hilelerde deneyim kazanmaktan, hileleri ortaya sürmekten,,, ve görüp de yükseltmekten hiç vazgeçmiyor…

- çok yol teptim. çok yol teptim. çok yol teptim. anlamı var mı?
- şu şose yokuşu takip et. yaşlı ağaca sırtını ver, yüz yirmi iki adım say güneye doğru. şose boylarında geberen köpeklerden olma. adımların hakkını verince ulaştığın yeri kaz. şose boylarında geberen köpeklerden olma. bulacaksın bir taş, obsidiyendir o. şose boylarında geberen köpeklerden olma. çevrende göreceksin onlardan bir tane daha; irice bir tane ama. şose boylarında geberen köpeklerden olma. sonra onu bana getir. şose boylarında geberen köpeklerden olma. sonra şu yolu takip et. şose boylarında geberen köpeklerden olma.
bunların hiç birisini yapmaya ihtiyacının olmadığını anlatabildim mi? yok, var ile kanıtlanandır; kanıt vardır. anlam hayat ile tanıtlanamayandır; tanıtı yoktur.
- …

edinilmiş yüksek miktardaki bilgiden vazgeçerek kavranabilecek basitlik, adamımızın gördüğü manzaranın eşlikçisi gibidir nihayet. şarap şişesini orospu yapan paylaşım güdüsü içindeki karmaşık kodları asla ve asla dionysos şenlikleri’nden almamıştır. bu bilinsin.

—- fin —-



—- bis —-

- sana geldim. bana hayatın anlamını söyle.
nefes alıyorum. hayatın anlamı, müthiş sakin bir açık mavi göğün altında, doruğu bulutlarla örtülü dağlardan kaynak alıp buraya ulaşan şu ırmağı dinleyerek sessizce gülümsemektir.
- öyle mi?
- değil mi?

 

arsa filan bile, mutlaka ve mutlaka olumlu yönleri ağır basan bir bütünlüğe dayalı olarak tasavvur edilmesinden güncel ve -hadi biraz da entel olalım- modern insan ilişkileri, güncel ve -devam- modern düya-insan ilişkisi içinde ne kadar melodramatik, ne kadar dramaqueen ve ne kadar trajikomik olduğumuzu çıkardığım kavramdır.

zira, hayatın anlamı pek tabi, benim, tüm kalbimle insanlardan değil ama hakim tür bir insan olunmasından nefret etme halinde iken, belediye otobüsünde koridoru tıkamış iki kokono yüzünden “sağlı sollu arkalara ilerleyelim” lafının muhattabı olmam da olabilir. ya da, kafamda bu fikri evirip çevirdiğim anda apartman yöneticisinin aidat istemek için kapıya dayanmasına müteakiben, “5 ytl param var abla, inanır mısın?” cevabını almasıdır benden.

 

lisedeyken, edebiyat hocamızın,kompozisyon sınavında bize anlamını sorduğu iki kelimelik bilinmez.aslında öyle boş bir adam değildi ama nedense öyle bir soru sormuştu,şimdi o saçmaladığım sınav kağıdımı bulsam eminim ki yazdıklarıma çok gülerim.neyse;
eğer bir tanım yapacak olursam,berkun oya‘nın yazdığı yangın duası adlı tiyatro oyununda ali atay‘ın canlandırdığı bin karakteri şöyle diyordu “an“lardır.

evet,hayatın anlamı “an“lardır.o güneşli bir günde sokakta yürerken içinizin sevinçle dolduğu an,saatlerce kendinizi tutup işediğiniz an,aşık olduğunuz kişiyi ilk kez öptüğünüz an,o çok seveceğiniz şarkıyı ilk defa dinlediğiniz an,en sevdiğiniz filmin en güzel repliğini ilk kez duyduğunuz an,yağmurdan sonraki toprak kokusunu kokladığınız andır… *

 

bazen sevgilinin gözlerinde, bazen gerçek dostunun/ arkadaşının sarılışında, bazen annenin müşfik kollarında, bazen babanın tek bir sözünde, bazen de çocuğunun gülüşünde saklı, kime, nasıl baktığına ve görmek istediğine bağlı olarak saklandığı yerde onu fark etmeni sabırla bekleyen şeylerdir.

 

don hertzfeldt‘in the meaning of life adlı animasyonunda kesin bir şekilde açığa çıkan şey.
aktarayım da tam olsun:

— spoiler —

“baa! meaning of life! haa! etşu kazoku, majakizoku. kali dakyoto nemaj. kalito jetezomerokj. kalito mo rombo nojgala. kalito nofomoom yunov. elomtofomo, barimordobuj . ban kali doon yondu! kalido manz! kalido yonzo! jotomboro yeez oo lümfer. u mene meaning of life”

— spoiler —

 

sunlari bi deneyin. belki bulursunuz:
-erken kalk.
-daha cok oku.
-kendine yetecek kadar para kazan. daha fazlasini kazanmak icin daha fazla calisma.
-daha cok gundogusu seyret.
-yagmurlu havada mutlaka yuru (tek basina, kollarin yanlara dogru acik, yuzun goge donuk).
-yagmurlu havada mutlaka yuru (sevgilinle birlikte, sarilarak veya elele tutusarak.. konusmadan, sadece damlalari hissederek).
-sayica az, kalitece fazla sevis.
-yasadigin yer duzensizse aklin da duzensizlesir. odani, evini, ofisini,bilgisayarini duzenle. calistigin her iki saatin iki dakikasini ortami duzenlemeye ayirabilirsin.
-evden cikarken sana en cok yakistigini dusundugun kiyafetlerini giy.
-daha az et ye.
-daha cok sebze, meyve ye. tatlilari da unutma. soguk havada da dondurma yenebilir, unutma.
-her gun uc, dort, bes dakika gozlerini kapat ve sessizce oylece dur. o gun ne yaptigini, ne yapmadigini, yarini, dunu, anneni, babani, aileni, arkadaslarini, ulkeni, dunyayi, uzayi, allah’i, peygamberleri, cenneti, cehennemi, hatta ve hatta kendini bile dusunme. hicbir sey dusunme. sadece sessiz ol.
-resim yap, bir enstruman cal, spor yap, fotograf cek. ama mutlaka hobilerinde ilerle. her gecen gun daha iyi ol. onlara bos zaman aktivitesi olarak bakma. hobilerine zaman ayir.
-tesekkur et, selam ver, lutfen de.
-kimse seni duymuyormus gibi sarki soyle. kimse seni gormuyormus gibi dans et. paraya ihtiyacin yokmus gibi calis. hic incitilmemis gibi asik ol.

bu yaziyi buraya kadar okuduysan bilgisayar basinda cok zaman geciriyorsun demektir. hayatin anlami bizim sozlukte yazmiyor.

 

anlam aramadan doyasıya yaşamak

 

birine göre beklemek.. doğru kişiyi beklemek.. doğru zamanı beklemek.. güzel günleri beklemek.. mutluluğu beklemek.. ölümü beklemek..

ölümü beklerken oyalanacak bişeyler aramak..

 

okumaktır, yazmaktır. bazen de bir kitapta kaybolmaktır tavşan gibi. (bkz: ekşi öyküler)

 

ne zaman ağzımda bir kıl bulsam, yeniden farkına varırım: hayatın anlamı beklenmedik anlarda insanın ağzının tadını kaçıran olayları yok varsayabilenlerin yaşadığı bir lükstür. ötekiler için bu anlam pek de çekilir bir dert değildir. ve bence bütün bunlar gayet manalıdır. mana mana…

 

güvenebilmektir
bir benliğe. içinde gümbür gümbür akıp gidebileceğin ırmağına.
bir aileye. koşulsuzca, her zaman gönlünü, zihnini bağlayabileceğin canlara.
bir şehre. caddelerinde eller cepte kaygısızca gezinebileceğin bir yere.
bir ülkeye. geleceğini ayna gibi göremesen de umutlu görebildiğin, bir ucu sen gibi rengarenk insanların sahiplendiği oluşuma.
bir dünyaya. nimetlerini sadece sömürüp tüketmenin değil, besleyip korumanın da gereğini bildiğin sakin bir gezegene.

oysa her biri en dıştan en içe kayıp gidiyor yavaş yavaş.

 

aranan bulunmaz.ya$amının munzevice ya da gelgitlerle gecmesi onu anlamlı kılar. tüm zamanını $apa oturduğunu farkettiğin anda harcamanın, en buyuk lüksün ve zavallıca oldugunun bilincine varmazsan,sözcüklere teslim edilmemesi gereken $eylerin * hakkını veremezsen aldıgın her nefes anlamsızdır..ailendir,dostundur,sağlıktır,müziktir,aglamaktır,yemektir,yagan kardır,gülmektir,sıcacık bir sestir,görmektir,pi$manlıktır,iyi ki yapmı$ımlardır, madalyonun iki yüzüdür,bunu kabullenmektir, ne gelecek ne gecmi$ i$te tam da $u anda buna inanıp gülümsemendir hayat.anlam aramamaktır onu huzurlu kılan.anı ya$amaktır.

 

250 metre ötenizde bombalar patlayınca zaten anlatır kendini, aramaya veya çözmeye gerek kalmaz.
ve kesinlikle kaybetme riskiyle karşılaşmadığı müddetçe anlamaz insanlar hayatın anlamını.

 

kendi sectigin bir yolda yurumek, degilse buna inanmaya calismaktir. bir de kimseninkini kabullenmeyecek kadar kisiseldir.

 

yoktur aslina hayatin anlami. kisi kendi benligi ile anlam katar hayata. omer hayyam bile su sekilde belirtmis hayatı:
bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben;
şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken.
kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi,
niye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden.

 

tek şey var herşey yok yere.
işte pire!
nerde yorgan?
ordan burdan ne tuttuysan,
yok yere!

halit ruhi heder

 

hayatın hiç bir anlamı olmaması olasılığının insanı çok rahatsız etmesi yüzünden aranan, ama asla bulunamayacak, tek olmayan farklı perspektiflerde değişen anlamlar.(bkz: ni hahaha)

 

dido, nam şairin sarfettiği şu aşağıdaki sözleri hayatın anlamı başlığına tanım olarak işlemek ihtiyacı doğmuştur:

“while i am so afraid to fail, so i won’t even try…
well how can i say i’m alive.”

anlamı: başarısızlığa uğramaktan o kadar korkuyorum ki denemeye bile kalkmıyorum..
bu durumda nasıl yaşıyorum diyebilirim.

(bkz: life for rent)

 

adalet ağaoğlunun ölmeye yatmakta anlattığı üzere:
çehov’a bir kadın soruyor. çehov bey (elbette ki bu şekilde değil) hayatın anlamı nedir sizce? çehov cevap veriyor: “bir havucun anlamı nedir? havuç, havuçtur işte. havucun anlamı neyse, hayatın anlamı da o.”

 

doğasındaki bencillikle, kendine ve başkalarına zarar vermeden yaşayabilmek için; iyiye, güzele, etiğe, erdeme olan evrimini tamamlamaya çalışmaktır.

 

estetik olanı kaliteli olanı bulma çabalarıdır hayat.. sonunda tanrıya ulaşırsınız.. en küçük canlının bile elimizden çıkandan daha estetik ve işlevsel olduğunu görürsünüz.. cansız varlıkların bile bir dili olduğunu anlarsınız.. içinde yaşadığınız gezegene, doğaya, kainata ve içindeki uyuma saygı duyarsınız.. böyle birşeydir belki.. bir de yok etmemek doğa ile uyum içinde yaşayabilmektir.. hayatın anlamı bunları anlayabilmektir belki de..

 

“hayatın bir anlamı olmasaydı da anlamsızlığı seçmek zorunda kalsaydım eğer, anlamsızlıkların arasında en iyi seçenek bu olurdu doğrusu..”
-tanrı tarafından öldürülmüş bir filozof..
(bkz: hayatin anlamsizligi)

 

belki masaldır..

masaldaki gibi geçiyor zaman, bir var oluyoruz bir yok oluyoruz, ikisi arasında başkaları hep tilki, hep karga, biz de başkalarının tilkisi, kargasıyız..

hayatın anlamını bana öğreten dedemdir. adı ali’ydi. eskiden, televizyon ve hürriyet gazetesinin mankenleri hayatımıza bu kadar girmemişken, balkonda sigarasını yakar anlatırdı o günleri, onun macera dolu hayatını ağzımız açık dinlerdik biz torunları, yani küçük prenspamuk prenses ve huysuz şirin:

önce herşey güzel başladı dedi bir keresinde.. çocukken cin ali derlermiş. cin ali çocuk bahçesindecin ali kır gezisinde ve diğerleri, hepsi güzeldi dedi… sonra işler garipleşmeye başladı, bir gün beni hayvanat bahçesine götürdüler, cin ali ve berber fil senaryosunu çekiyoruz dediler. durdum, düşündüm, at ali at ali topu at dedim kendi kendime, artık burama gelmişti. bu kadar sapıklık yeter artık, ne zamandan beri filler berber oldu, pirelerin suyu mu çıktı dedim, kaçtım.. sonradan can ali diye birini bulmuşlar benim yerime ama tutmamış..

(dedemin söyledikleri doğruydu, sözlüğe baktım, bunları yazdığım sırada can ali‘ye ait bir başlık yoktu).

sonra devam etti: amerika’ya kaçtım, bir çiftlik kurdum, şarkılar yaptım. orada beni ali baba diye tanıdılar, telaffuz edemeyenler old mcdonald dedi, çiftlik şarkılarımı tercüme etti. ama memleket hasretine dayanamadım, hayvanlarla birlikte çiftliği terkettim, her hayvandan bir çift aldım gemiye. iyi ki öyle yapmışım, çoğu fırtınada telef oldu.. kalanlarla bremen diye bir yerde ayrıldık. ben kırşehir’e geldim, evlendim. bir süre herşey iyi gitti. sonra beni gölden maya çalarken yakaladılar, hırsızlıkla suçlandım, kadı ipe un serme cezası verdi, beni oyuna getirdi. kırşehir’i terketmek zorunda kaldım, arabistan’a gittim, kırk arkadaşla susam ticaretine başladık..

e haydi yatın bakalım, geç oldu dedi.. hikayenin sonrasını hiç dinleyemedik.

masal gibi bir adamdı dedem, hayatin anlamını bana o öğretti.. bir vardı, bir yoktu.. şimdi gökyüzünden biz kurbağalara bakıp gülümsüyor, hayatın anlamını merak etme çocuk diyor, bir masaldır, sen şimdi varsın, sonra sen de masal olacaksın..

 

her insanın zayıf yönlerini, zaaflarını ortaya koyan bir kavramdır; en sevdiklerimiz değiller midir hayatımızın anlamı?

 

bir gün akla gelince fıldır fıldır aranan eski fotoğraf albümü gibidir..
arandığı gün hatta hafta veyahut yıl boyunca ortaya çıkmaz..
taaki aramaktan vazgeçince, komodinin üstünde duruyor olduğunu görürüz..

biz onu bulamayız.. o bizi bulur..

 

kişilere, yaşa, içinde bulunulan fiziksel ve ruhsal şartlara göre sürekli değişkenlik gösteren mefhumdur. “hop hop hop değiş tonton” gibin bişi…

cümle içinde kullanırsak;

*
eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..
buldugu hiç bir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..
ama aldigi cevaplar da ona yetmemis. fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..

ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis..
köy, kasaba, ülke dolasmis bu arada zaman da durmuyor tabi ki …

tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona “su karsi ki daglari görüyor musun ?orada yasli bir bilge yasar istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir ” demisler.

çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. kapidan içeri girmis ve bilgeye hayatin anlaminin ne oldugunu sormus ..

bilge “sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor” demis …

adam kabul etmis.. bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içine de silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. “simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..”

adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis. bilge bakmis “evet demis kasikta yag eksilmemis. peki bahçe nasildi?” adam saskin..”ama” demis “ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki ….”

“simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel” demis bilge…

adam tekrar bahçeye çikmis. gördügü güzellikler büyülemis. muhtesem bir bahçedeymis çünkü …
geri geldiginde bilge, adama “bahçe nasildi” diye sormus …
adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..

bilge gülümsemis, “ama kasikta hiç yag kalmamis” demis ve eklemis; “hayat senin bakisinla anlam kazanir. ya sadece bir noktayi görürsün, hayatin akip gider sen farkina varmazsin.. ya da görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir.”

“hayatinin anlami senin bakislarinda gizli”

 

hayatın anlamı, varlıktaki amaç yada beşerin bu arenada niçin varolduğu meselesi öteden beri insanoğlunun kafa yorduğu, yorması gerektiği bir meseledir. insanlığın cevaplamaya çalıştığı bundan daha önemli bir soru da yoktur.

evet cevaplanması gereken dünya kadar soru ve sorun vardır fakat hiçbiri varlığın anlamı kadar mühim değildir. gerçekten de bu soru insan olmanın getirisi, düşünebilme yetisinin bir sonucudur. düşünebilen her canlı çevresinde olup biten olayların farkına varacak, bunların arkasındaki mana ve maksatları çözmeye çalışacak ve kendisinden istenileni bulmaya çalışacaktır. hayata belli bir düzen verme, belli bir amaç doğrultusunda yaşamı programlama, hayat külfetine katlanmanın neticesi gibi konular ancak hayatın anlamının çözülmesiyle halledilebilecek meselelerdir. aksi takdirde insan bir ömür yaşar da hangi amaca hizmet ettiğinin bilincine varamaz. kendisine sunulan bu fırsatı değerlendirebilmiş midir, yada eline verilen ve sadece bir kez atma hakkı bulunan oku hedefe isabet ettirebilmiş midir, 12′den mi vurmuştur, yoksa gelişigüzel fırlatmış da nereye isabet ettirdiğini dahi anlayamamış mıdır? bu soruların cevabını dahi veremez.

 

kisinin cogunlukla varligindan bile haberdar olmaksizin, aramak icin[bulmak degil evet] hayati kacirmasina sebep olabilecek kadar zararli bir seydir.

aldigin her nefes gibi icinde hissedersin, yoklugunda kendin olmadigini hissedersin amenaa ki o zaman da aramazsin, bulmussundur hali hazirda, el ele yurursun kendi sonsuzluguna calisip cabalayarak ancak “herkesin hayatinin bir anlami olmali” diyerek kendi hayatina bir anlam yuklemek uzerine arayislarda gecirdigin akip giden dakikalarin o hayatinin anlami belki, kendine vurmak elinde tuttugun tek kirbaci.

belki tanrinin[seninki] veya annenle babanin sevismesinin, hic olmadi defalarca donusmus oz enerjinin sana verdigi o hayatin kullanma kilavuzunu yazdiklarini iddia edenlerin dedigi gibi bir anlami yoktur, senin kendini veya arayista gecirdigin o hayatin kendisini kutsayacak. cocuk yasinda denizi taslarken yanina gelip elini uzatan, ve elindeki taslari yere atmak pahasina inandigin o ihtiyar sana hic bir sey vermemistir. yine de cok umutsuz olma ama hayatinin amacina dair,

hani tirt bir laf var ya neye dair cok da hatirlamadigim gecenin su saatinde, “sana bulmani kim soyledi ki,aramaya devam et” diye bir golgesi olan; tirtin onde gidenidir efendim bu laf hayatinin anlami veya kiymetli olan o her bir anini verdigin ugraslar icin dusununce; asla aramayacaksin bunu bilakis bulacaksin, onune bakacaksin, zevk alacaksin hayatindan, kovalayip durdukca senden kacan kuyrugun gibi takilivericek hayatinin anlami pesine sonra bir bakmissin.

asla bir tane de olmayacak guzel yasiyorsan eger, sen nereye cevirirsen yuzunu orasi olacak artik hayatinin anlami..

 

muhabbetlerin en saçma yerinde ortaya çıkan anlamdır.
msn muhatap alındığı an;

-selam sana…
-uff yine mi sen?
-hayatın anlamını buldum…
-yine ne saçmalıyorsun…
-hayatın anlamı.
-söyle bakalım nerdeymiş bu anlam.
-şu an cebimde, ama alamıyorum, ıslak! sen alabilirsin…
-…
-…
-peki canım, birgün alırım o hayatın anlamını cebinden olur mu?
-ellerimin kuruduğu zaman bir anlamı kalmaz ama…

sessizlik, bir süre sonra…
-kuzum senin ne işin var burada, git kitap yaz, ha ha ha…
-burda kalarak sen gibilerle yozlaşmaya katkı sağlıyorum.

 

bulamamış olmayı “kötü” olarak nitelendiren ve tehlikeli addeden insanların, mevcut insan popülasyonunun büyük bir çoğunluğunu oluşturduğu kavram olmakla beraber, asıl tehlikeli olan bulup da kaybetmektir… diyorum.
eeee… umut fakirin ekmeği.

 

kişiden kişiye değişmekle birlikte aynı zamanda kişinin yaşadığı yaş dönemi özelliklerine göre de farklılık gösterebilen ve her dönemde farklı algılanabilen kavramdır. birey hayatın anlamına yönelik olarak yaşamının erken dönemlerinde daha kolay tanımlar yapabilirken, ilerleyen yıllarla birlikte net bir tanıma, belirli bir noktaya ulaşması giderek zorlaşmaktadır .
(bkz: çocuklukta karizma algısı)
(bkz: çocukluk)
(bkz: ergenlik)
(bkz: yaşlılık)
(bkz: freud)
(bkz: erik erikson)

 

bunu, o hayatı yaşayan belirler.
bu nedenle de çok değişken olabilir. kimine göre hayatın anlamı doyasıya alışveriş yapabilmektir, kimine göre özgürlük için savaşmaktır, kimine göre çocuğudur, kimine göre sevdiği,
kimine göre halka hizmettir, kimine göre düzene. bir kişi, nesne de olabilir bu, bir amaç da.
hepsi de olabilir, hiçbiri de.
bu anlam ile hayatta kalırız aslında. iyi ya da kötü,
kimine göre anlamsız, boş ama bize göre vazgeçilmez, gerekli.
bu nedenle belirlenmemiştir. onu biz belirleriz.

 

ne schopenhauer kadar karamsar olursanız ve metaforlar üzerinden kapıldığınız umutsuzluğunuzla didişen bir halde içinize kapanırsanız, ne de mevlana kadar sevgi dolu olup ütopik davranırsanız kendi algınızda konumlayamayacağınız anlam bu. bu ütopik yaklaşımların tezatlığına dair en temel fark bilgi üzerinedir. mevlana nın bilgiyi ve arayışı öven onda yakalanacak mutluluğa yaptığı göndermelere schopenhauer in bilgeliğin olduğu yerde üzüntünün doğal olarak varlığını belirtmesi aynı şekilde çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı cekmesi gerektiğinin altını çizmesiyle verdiği cevap başlı başına döker eteklerden taşları. bu konumda en çaresiz ve bi o kadar da doğru cevap oruc aruoba nın de ki iştesinden bir parafla gelir.

yaşamının hiçbir belirli yerinde bulamadığın amacı,
boydanboya kendisinde yatar.
yaşamının amacını arayıp arayıp bulamayacaksın;
ki, bu olacak işte yolu gösteren – amaç da, bu…

çünkü kişi ancak kendi yaşadıklarından;
ve yine ancak kendi yaşadıkları aracılığıyla başka kişilerin yaşadıklarından
(ve yazdıklarından)
birşeyler edinebilir

 

entel olma yolundaki gencin 14-15 yaşlarında bulduğu hadisedir.bu tip insanlar hayatın anlamını bulduktan sonra bir süre bunalım edebiyatı parçalar,manita bulduktan sonra ise normale dönerler.manita bulamayanları 2-3 sene içinde marjinalleşerek abazalığı seçer.onlara burdan selam olsun.

 

bu düşüncelerimin zaman içinde değişebileceğini düşünsem de şu anki “bana” göre hayat kurallarını bilip oynanması gereken *tek haklık bir oyundur.
hayatta en önemli şey insanın kendisi.. biraz egoistçe ama öyle.. bunu bir kere kabullenmek lazım.. hayat dediğin mutlu olma savaşı değil mi? ama kendini mutlu etme savaşı. kimisi kendisine yüzük alarak mutlu olur kimisi afrika’da gönüllü olarak yoksullukla savaşarak. insanlar çeşitli. bu yüzden hayatın anlamı farklı biçimlerde olsa da temelde aynı olmalı: kendi mutluluğunu sağlamak..
o zaman kendi mutluluğumuzu, temelleri kısmen genç yaşta atılacak doğru adımlarla**(doğru çevre, iyi bir eğitim, sağlık, doğru meslek, kültürel/zihinsel gelişim vs) sağlamaya çalışmamız gerekir. yaşamımızın ilk yıllarında daha çok ebeveynlerin kontrolünde ilerleyen bu “mutlu olma çabası” zaman içinde bireyin kendini tanıması ve kendi mutluluğunu tanımlaması ile gerçek şeklini alır. daha sonra yapılması gereken şey bu bahsettiğim adımları en mükemmel şekilde tamamlamaktır…
gel gör ki, kağıt üstünde güzel gibi görünen bu tablo raslantılarla yeniden şekillenir. bazen de çok kolaymışçasına tamamen yıkılır. imkanlar el verirse ile yeni bir sayfa alınır. sıfırdan tekrardan tanımlar yapılmaya başlanır.
ve hayat bu döngüde devam eder…

 

olmayan anlamdir.hayatin isi gucu yok, insanlara oyun mu oynayacak?bak benim adim hayat, anlamimda bu cayini icmeye geldik dercesine? insanlar “hayat”lari boyunca bilmedikleri seyleri cozmek icin ugrasir(kendilerini gerceklestirmek icin hani).kendi nesillerinin devamini surdurme eyleminede yasam, bu sure icerisindeki ardisik anlarada hayat demisler.sonra bunu arebeskle renklendirip, trajediyle tatlandirmislar.buyuk buyuk hanlar, katlar yapmislar.is denilen gereksiz seyi kesfetmisler.halbuki ozunde ciftlesmek var iste kardesim, dahasi yok! sen bir takim maceralara atilirsan(ne bileyim is hayatiydi, patron olma istegi, unlu olma hevesi vs. gibi) dramatik anlara sahne olur tabi..

ve dahasi; huzur koladadir..

 

eski sevgiliyi hatırlatıp gözlerin dolmasına yol açan şarkılar dinlemek, biraz içki.. bide yanında bi ömür geçirebileceğiniz dostlarınız. hayatın anlamı denilen şeylerden yanlızca bikaçı..

 

aç bir karnı doyurabilmek ya da doyurduğun o karnın gözlerindeki mutluluğu görmek.
konuşmak isteyen birini dinlemek ya da dinlemek isteyen birine bir şeyler söyleyebilmek.
sevildiğini görmek gözlerde ya da sevdiğini göstermek gözlere.
sadece seks yapmak ya da seks yaptığının gözlerinin içine bakmak sadece uzvunun değil de,büsbütün hissedildiğini görebilmek için.
tam zamanında gelen bir şarkıda kendini bulmak ya da kendini buldurmak insanlara yaptığın şarkılarda…

birçok şey düşünülebilir, birçok şey saçmalanabilir. kimi yaratmakta bulur anlamı, kimi tüketmekte, kimi düşünmekte, kimi “cahillik mutluluktur” diyip cahil kalmakta, kimi mutlulukta, kimi melankolide, kimi anlam bulamayıp kendini öldürmekte…

ve bence, kolaylıkla herkesin algılayabileceği şeylerde değildir anlam. belli bir miktar çabaladıktan, düşündükten, yaşadıktan sonra tekrar bakmak için süren kalırsa eğer, o zaman görebilirsin neyin senin için gerçekten anlam teşkil ettiğini. bunun haricinde, yaşayıp gidiyoruz işte.

 

peşinden koşulan, kimi zaman kafa yorarak, kimi zaman o kafayı patlatarak mum ile aranan bir döngüsel kısırlık aslında..

ne tesadüftür ki; genelde insanların pek depresif, pek boşlukta olduğu dönemlerde sardırdığı bir olgu ve aradığı bir cevaptır. yaşanacak günlerin azalıyor olmasından dolayı hayatı boşa geçirmeme endişesi ve hayatın tekdüzeliği karşısında “neredeyim? ne yapıyorum? nereye gidiyorum? amacım ne ?” temalı soruların büyümesinden kaynaklı bir arayıştır..

göz ardı edilen, “hayatın anlamı” ‘nın yanına “iki nokta üst üste” koyarak başlayan ve ana-baba-bacı-kardeşmaaile ve insanlık tarafından kabul görebilecek bir tanımı olmasının zaten çok sıradan ve dümbelekçe olacağıdır.

değerli okuyucu..kafana şunu sokasın :

“hayatın anlamı nedir?” diye ağzından salyalar akarak gerzekçe bir tanım aramak saftoriklikten başka bir şey değildir..ve bu tavır asıl ve gerçek olanın “hayatı anlamlandırmak” olduğu farkedilene dek devam eder.–ki bu anlamlandırma genel geçer kabul görebilecek bir olgu olmayıp, her bireyin kendince ve kendine gore vardığı bir sonuç olacaktr.
yani bu “anlamlandırma” prosesi veya prosesin vardığı nokta kişilerin karakter ve akıl yapılarına gore çeşitlilik arzeden bir tanımdır..

hatta bir okuyucumuz var..dilerseniz hemen okuyucu telefonumuzu alalım, kendisini daha fazla bekletmeyelim

+ merhaba okuyucu..buyrun..
- yazıyon da yazıyon…sen anlamlandırdın mı lan o zaman guguk kuşu ?
+ tam bir neticeye varamamakla birlikte bi kaç tezimiz var elbet..
- o zaman meydanı boş buldun diye sıkma burda zart zart diye..palavr…dıt dıt dıt dııııııt.

tesadüfün iğne deliği, hat tam da burada kesiliyor ve fekat okuyucunun sormaya çalıştığı noktaya parmağımızın ucuyla değersek ;
hayatınıza anlam upload etme prosesinde, insanın kendine “mutlu olma” veya “mutlu bir yaşam sürme” yolunda bir amaç ve yön seçmesi en genel kabul edilen yöntem..
buradaki kilit nokta ise “insanın göçüp gideceği bu diyara kendinden bir şey/bir eser” bırakmasından öte birşey değildir..

pratikte en çok rastgelinen ve en çabuk bulunabileni aşk,aile ve çocuk üçlemesidir. kişi sevdiği kadın/erkek ile bir aile kurar ve aşklarının meyvesi ile bunu pekiştirir.. pek sık duymuşuzdur “çocuklarım için yaşıyorum” ile “onlar benim hayatımın anlamı” ortalamasındaki söylemleri. bilinçli bir seçim midir yoksa toplumsal gelenek ve insanın kodundan mesnetle oluşan inceden bir yaptırım mıdır, bu ayrı bir tartışma konusu..
ve fekat ailesel bir kurum ile aradığını bulamayıp sıçan insan için hayatı anlamlandırmak çok daha zor olabilir..

insanın arkasında kalıcı bir eser bırakması, belki hayatın herhangi bir alanına yepyeni bir soluk getirerek önemli bir adım atması, yani bir başka deyişle geriye kendinden bir parça bırakması hayatı anlamlandırma ve bu uğurda yaşamak adına bir başka seçim..
genelde sanatın kollarında şekillenen bir seçim olabilir..sinema, tiyatro, resim, müzik için yaşayan ve bu uğurda ömür çürüten insanlar..hayattan aldıkları tek feedback ve manevi tatmin ürettikleri eserlerden aldıkları haz ve bunu etrafındakilerle/toplumla paylaşma üzerinedir..

diyeceğim o’dur ki,

“hayatın anlamını bulamadım”, “hayat ne ki ?? boş boş yazşıyoruz” , “işe gidip geliyoruz..bi bok yok..hayat ne anlamsız” derken gökten zembille bir tanım beklemekten ziyade, oturunuz ve hayatınızı anlamlandırınız..
öyle ya da böyle..
bir şekilde..
ama mutlaka

 

hayatın anlamı kalbinde hissettiğin ,gözlerinde parlayan şeydir..durduk yere hayata gülümsemek,sahip olduklarına şükretmektir.yani hayatın anlamı kişinin kendisidir başka hiçbişey yada hiçkimse değil..bu bencillik değil aksine olgunluk,kendinle barışık olmak, hayatı kucaklamaktır..

kimbilir hayatımız ne olumsuzluklarla doludur,ne sorunlarla ne hatalarla ..aslında bunların hepsi çok değerlidir, bunlarıdır bize yol gösteren, hedeflerimize götüren,doğrularımızı belirleyen…
demene yanılmadır hayat bazen..yanılmak güzeldir.. en tatlısı da odur aslında..yanılınca ögrenmek..

hayatla kendin savaşmak,doğrunun üzerine gidip yanlışa burun kıvırmak,kıvırdığına pişman olmak ** ama suçluluk duygusunun getirdiği bi pişmalık değildir bu…hata yapmamanın verdiği garip bi duygu…

ve gereksizdir hayatta şanslı olmak, şanslı olduğunu hissetmektir seni hayata bağlayan..

 

suyun kaldirma kuvveti misali, birinin bir gun ciril ciplak ‘bulduuummmm” diye bagirmasini bekledigimizdir, standard bir formulu olsun istedigimizdir, ha arkasindan hemen toplu intiharlar da ortaya cikabilir, bilemiyoruz tabii henuz, simdilik her gun kuveti doldurup bekliyoruz.

(bkz: matematik bana hayatin anlamini bul lan allahsiz)

 

uzun, şehirlerarası yolculuklarda camdan dışarıyı seyreyleme şerefine nail olmuş her kişi, yolların bir türlü bitip tükenmek bilmediği düz ovalarda, dağların aralarında, bazen de hemen yol kenarında, hiçbir yere yakın ya da ait olmayan, bir kaç haneli, kel, ruhsuz yerlerde yaşayan insanların ne yaptığını sorgular kendince.
o kısa geçiş anında, tesadüfen birilerini de görmüşse, “burda yaşanır mı?” sorusu kafasını epey meşgul eder.
öyle ya, bir park, bir cami bir de bakkal çakkal vardır etrafta en fazla. insanlar orada nasıl nefes alıyor olabilir ki?
para yok, sekiz yabancı dil bilmiyorlar, süper birer diplomalar koleksiyonları yok, candan kıymetli arabaları, extra bir evleri, bir daha evleri ve yine evleri yok, bütün bunları edineyim derken ruh hastası olmamışlar. böyle yaşanır mı!
o kopuk yerlerde, hayatı karnını doyurmak, bağırsaklarını rahatlatmak ve karısının/kocasının koynuna girmekle geçirip memnun olan birilerinin varlığı, hayatın anlamını arayıp duranlar için en iyi yanıttır. hayatın anlamı, en basit, heryerde, her zaman, her şartta, herkes tarafından yapılabilecek şeyleri yapabiliyor olmanın güzelliğidir.
hayatını olabilecek en sade en basit haliyle yaşayan insan hayatını anlamlandırmıştır.
yarın hangi pantolonuyla yeni aldığı kemeri takabileceğini düşünerek yatan insanın anlamı kaymıştır.

 

anlamı üzerinde bir şeydir zaten. nitekim artık olmayan, ‘devam etmeyen’ şeyin anlamı da kalmayacağından ilk reel anlam için ‘bir anlam taşıyan hayatı devam ettirmektir’ dense yanlış olmaz. insanın, hayatında karşılaştığı her şeye bir anlam yükleme, beynine resmen onu tanımlama isteğinden ve bu isteğin istekten öte insanın doğasında olan bir şey olmasından, olmazsa olmaz olmasından gelmektedir hayatın anlamını da aynı şekilde bulma arzusu.

hayat hayat dediğin nedir? bir çok farklı kulvarda tanımlarım.. kendi devletimin imparatoruyum hayat budur. terasımda esen havada nargile içer közünde türk kahvesi yapar içerim hayat budur. karıynan kıznan gezerim tozarım içerim sçarım hayat budur. yaşarım hayat budur. hep hayal kurarım, istediğim hayatı hayallerde uçarak yaşarım hayat hayal kurmaktır vb gibi bir çok alanda tanıma elverişli bir olay zaten hayat ve yaşam. aslında burda hayat ve yaşamın da birbirinden ayrıldığını rahatlıkla hissedebiliyor insan. yaşam dediğin doğduğun sanise başlar, öldüğün sanise biter. ölümden sonrası için kesin bir şey söyleyemiyoruz tabi. hayat dediğimiz ise biraz daha ‘doğum-ölüm’ arası geçen zamandan kapsamlı bir şey. bir anlayış gibi. yaşarsın, nasıl yaşadığın ise hayattır. yaşam tarzın hayat kavramının ta kendisidir. velhasıl kelam, hayatı sona ermiş bir olgunun anlamı hala geçerli olabilir. en basitinden; ‘insan’. hayatı bittikten sonra bile arkasından anılan bir çok şeyden yanlızca biridir. ardından bir sürü daha anlam türetebilir. fakat hiç olmamış bir şeye anlam kazandırılması imkansızdır. ‘hayal’ ler tam bu noktada devreye girer işte. ‘hayal ettiğin şeyler, aslında hiç olmamış şeylerdir, ve bunlara beynimizde anlam kazandırabiliriz’ diye içinden geçirenler için kullanışlı bir bilgim var. insan duyu organlarının en az bir tanesiyle hissetmediği bir şeyin hayalini kuramaz. kör bir insana renk anlatılamaz. anca sıcak bir şey tutturulur kırmızı denir. pamuk ellettirilir beyaz denir. eli suya değdirilir mavi olur gibi.. aynı şekilde koku alamayan bir insan her hangi bir zamanda aklına sevdiği yemeğin kokusunu getirip o yemeği canı çekemez..

o zaman en başa dönelim (insan beyninin ‘ilk’ kavramı). ilk insanlara.. hayatın anlamı neydi onlar için? bizim için ne oldu hayatın anlamı? sen, ben lambo isteriz, bi tane ada’mız olsun isteriz içinde de kocaman ev, para kaygımız olmasın isteriz. olmadı para kaygısı, emrinde çalışan sadece senin ihtiyaçlarını gideren 250 tane insan var adada. lambo’larınla koştur koşturabildin atı.. fabrikalarına sahipsin adamların. ama yanlızsın. türkiyedeki teyzenin oğluyla konuşuyosun bi gün, terasta nargile yakmışlar sülailece takılıyor gırgır şamata. hadi türk’lük genlerinden kaldığı için biraz koyar bu sana bana eyvallah. ama süreç ırk,din gözetmeksizin aynı işleyecek. her ilgili karikatürde dağın tepesine çıkmış bir insan çizilecek hayatın anlamını bulmaya çalışan. elin conisi de harleyini alır dünya turuna çıkar 25 senede bitirir gelir yine başa dönmek ister. terasta nargile hesabı..

velhasıl kelam insan her şeyden sıkılır, değişmediği sürece, yanlızlık da dahil olmak üzere her şeyden sıkılır. gün gelir bi ‘of’ dersin. hayatın anlamı ise kendisinin, bu “of denen zamanlar arasında olabildiğince ‘oh’ demek, mutlu olmak” olduğunu bir kere bulup, bulduğunu tuvalete atıp üzerine edip sifonu çektiğin ve olabildiğince mutlu olmaya çalıştığın ve bir daha da anlam manlam aramadığın durumdur.

 

‘herkes için ayrıdır’ değildir. aslında herkes için aynıdır sadece zaman zaman anlamını değiştiren hayatın bize getirdikleri, hepimiz için farklı dönemlere denk gelir. herbirimiz kendi anımızı yaşar ve anlamlandırırız onu. bazen de çakışır hayata yüklediğimiz anlamlar.

hayata yükledikleri anlam aynı olan yüzlerce insan hastanelerde biraraya gelir. o anın anlamı sevdiklerinizin iyileşmesi yeniden size dönmesidir. belki de hayatın anlamsızlaşmasıdır o an daha çok, o çizgide sizin hayatınızın ve de anlamının ne önemi vardır. hatta onu feda etmeyi bile göze alacak kadar anlamsızlaşmıştır. anlamlı olan tek şey onun yeniden …

bütün bunları aynı anda yaşar hastanelerde insanlar, koridorlara sinen eski rutubetli ağır kokunun nedeni budur. hep aynı duygularla gelir ve gider yığın yığın insanlar giderken ardlarında bu kokuyu bırakarak.

hayatın anlamı bazen anlamını yitirmesidir.

 

nereden geldik,nereye gidiyoruz ve neden sorularının cevabıdır.

 

basittir; turunu devam ettirmek.

“niye bu zincir devam ediyor, amac nedir ?” asil soru bu olmalidir..

 

tek bir anlamı, tek bir tanımı ve kişisel serüveninizde sürekliliği olan bir açıklaması olsa idi aradığımız anlamın;yenilenmek yerine yinelenmeyi yaşardık.

işte bu yüzden, sırf bu yüzden;

* “yaşam sonuçta kurgusaldır” diyen bir mantığın özgür iradesi ile kendinizi gerçekleştirebileceğiniz ortam ve kişi/kişiler arayışıdır yaşamın anlamı.

* yaşamın anlamı, bazen bir bardak suda kopartılan fırtına bazen ise okyanusta sırtüstü yüzmektir futürsuzca.

* kırlangıçların ivecen tavırlarındaki yetişme telaşı ile koalanın bezgin bekir‘i kıskandıran rehavetini aynı potada eritebilmenin tadındadır yaşamın anlamı.

sakil sevdaların çelmeleriyle üç otuz uzanmışken bilmem kaçıncıya yere, sizi yerden yeniden kaldırabilenvarolma becerisini sürdürme iddiasıdır yaşamın anlamı.

* her sabah sizi traş olma zorunluluğuna iten sakalınızı bile sevebilmenin garabetindedir yaşamın anlamı.

* bakkalınızın içinizi ısıtan gülüşüne, sokak kedisinin tarifsiz ürkekliğine, su vermeyi bir süredir unuttuğunuz pencere önündeki menekşenin rengine, okuduğunuz onuncu kitapta bile aynı ayraç kullanılıyorsa o ayraçtaki sevimliliğe, minicik kırmızı bir tokanın inanılmaz becerisine gizlenmiş kalmıştır yaşamın anlamı.

* ruhunuzda ve yaşamınızda kendisini bulan insanlığın bütün halleriyle barışık olabilmeyi istemektedir yaşamın anlamı. insan sadece başarılarıyla değil zaaflarıyla da insandır.

* eşkin koşan sosyal çevre koşullarını geyşa adımıyla izlemenize rağmen “bir gün gelecek yetişeceğim” safdilliğidir yaşamın anlamı.

* uygun cümleyi bulamadığınız zaman susmak, kafanızda kırk tilkinin kuyruğu birbirine değdiği zaman ise nisan yağmuru gibi konuşmak zorunluluğudur yaşamın anlamı.

* ister uzun vadeli olsun isterse kısa, ister erişilebilir olsun isterse imkansız, ister vurucu olsun isterse iddiasız, ister sizinle ilgili olsun isterse bütün dünya ile ilgili; her ne hal ise; ne olursa olsun, bir amacınız olsun. işte o amaçta gizlidir yaşamın anlamı.

 

lisede dersanenin hafta içi günlerine koyduğu deneme sınavlarına yetişebilmek için sıkış tıkış minibüste yolculuk ederken şunu düşünürdüm sık sık:
“dersaneye anne ve okul zoruyla gitmekteyim zaten. keza deneme sınavına da… istemediğim şeyi neden yapıyorum peki? annem üzülür diye değil mi? sırf üzülmekle kalmaz kızar da denemeye girmediğimi öğrense. şöför ne kadar fütursuzca sürüyor minibüsü. şimdi bi kaza olsa… o zaman ne dersanenin önemi kalır ne de gitmediğim denemenin değil mi? sağ kurtuldun ya seneye bi daha girersin öss’ye ne olacak ki deyiverir herkes. hatta ola ki kalıcı bi sakatlık durumunda kazanamadığım sınavın da bi önemi kalmaz ki kimsenin gözünde. kazadan sonra çok sarsıldı denir kapanır konu!”
ama kaza olmadı, her defasında sağ salim vardım beşiktaşa ve sınavı yapıp çıktım. bi kaç saat sonra annem arardı hep:
- nasılsın?
+ iyiyim anne sen?
- hııı iyi iyi… netlerini hesapladın mı?
+ bilmem ki… bakmadım hiç, nasılsa hafta sonu asarlar sonuçları panoya.
- kötü geçti herhalde?
telefonu hışımla kapatırım. oysa o “nasılsın” ı içtenlikle sorsa, gerçekten sağlığımı halimi merak etse her şey ne kadar basitleşecek. diyeceğim ki o zaman ona:
- yine jenson button kıvamında bi sürücüsü vardı bindiğim minibüsün. ama neyse ki sağ salim indim beşiktaşta. denemede de matematik süperdi de coğrafyayı yine yapamadım anne…
+ ah yavrum! allahtan sağ salim varmışsın… coğrafyayı da çalışır yaparsın, olmadı hoca tutarız! senden değerli mi?
ama demedi işte, belki hiç aklına ölümü getirmediğinden, belki okumamı her şeyden değerli gördüğünden… ama canımdan da mı?
ve bi gün dersaneye giderken bindiğim minibüse bir otobüs çarptı! benden daha ağır yaralılar da vardı elbet ama ben sırtıma saplanmış bi kaç cam parçasıyla kurtuldum. annemse bunu hiç öğrenemedi, çünkü hiç sormadı. belli ki benim hayatımın anlamı ona göre yaşıyor olmam değil başka bir şeylerdi…

 

hayatı zevk alarak yaşıyorsak işte hayat burda anlamlaşmaya başlar. zevk aldığımız tüm unsurlar zaten bir anlamdır. bu anlamları daha da anlamlaştırmak ve bir kalıba koymak ise delilikten öteye gidemez. hayatın anlamı sadece bir kalıptır. haa, bir de anlarsak ne kazanacağız, anlamazsak ne kaybedeceğiz?

 

acz içinde kıvranan bireylere bırakılamayacak kadar ciddi bir mevzuu. o yüzden bir üst organın (kulakburunboğaz ya da bronşlar değil, devlet mesela canım) acilen el atması gerek. şu yapılabilir: devlet, yeni doğan her vatandaşının boynuna, anlam’ın, anlamı’nın yazılı olduğu, böyle muska vari pusulalar takabilir. dünyaya, yaşama hazır cevap gelmek! sonradan “nedir, ne ola ki, var mıdır, bu mudur, öbürü müdür?” dertlenmesinden azade olmak!

zevzekliği (sonra tekrar kullanmak üzere) bir kenara bırakıp, dut yemekten bahsedeyim… ilkokulu bitireli neredeyse bir yıl olmuş, “okutun beni!” diye çığrım çığrım çırpınan, fakat kalın bıyıklı bir “dek dur lan!”la susturulup gene çobanlığa sürülen o çırpı bacaklı çocuk, sürünün ardı sıra koşturmaktan mecalsiz düşüp, gölgesi de yemişi kadar bereketli o dut ağacının dibine seriliverir bir gün…

yere düşmüş dutları yerken yerken… vardığı, aldığı, verdiği şey, “kaçamam mı lan!”dan ibaret bir karardır. tuz torbasını bir yana, heybeyi bir yana atıp, “ilçe ne yana düşer?”i de biraz tahmin, biraz “allah kerim!”le tartarak düşer yola. gün zaten devrilmekte, vakit akşama dönmektedir ama, olsun, düşer yola. sularla, tepelerle, azgın köpeklerle boğuşa boğuşa ilçeye, o çok sevdiği amcasının evine vardığında sabah ezanı okunuyordur. “geç oğlum geç!”lerle karşılanır karşılanmasına da geçmek ne mümkün! boş bir çuval misali kucaklayıp uzatırlar bir yatağa, dünyanın en güzel yatağıdır bu. rüyasında hep dut yer… kayıtlar devam etmektedir; okula, ertesi gün değil bir sonraki gün giderler, amcasıyla el ele.

neydi? hayatın anlamı’ydı değil mi? o çocuğun boynunda o muska vari pusuladan olsa idi eğer, kimbilir, orada belki de “gölgesine serilip meyvesini yediğin bir ağacın dibinde bir karar alacaksın, hayatının anlamı da işte o karar olacak” yazacaktı…

 

- ya, demek hayatın anlamını arıyorsun…
- evet, evet.
- bak sana bir hikaye anlatayım. vakti zamanında tıpkı senin gibi hayatın anlamını öğrenmek isteyen bir genç varmış. demişler ki ona, “filanca yerde bir bilge var, git ona sor, o söylesin sana”. genç düşmüş yola, varmış bilgenin evine, çalmış kapıyı, bir görevli çıkmış, anlatmış derdini, görevli gülmüş, “ohoo, onu görmeye günde kaç kişi geliyor biliyor musun sen? ancak onu görmek o kadar kolay değil, önce üç kapı var, onlardan geçmen lazım, her kapıda bir soru sorulacak sana, bilirsen açılacak ancak, var mısın?” demiş. gencimiz, ateşli tabii, “varım” demiş. görevli, “öyleyse ilk soruyu soruyorum” demiş, “ilk kapının açılması için dünyada kaç tane orman var, onu söylemelisin”. gencimiz “bilmiyorum, ama bulup gelirim” demiş ve oradan ayrılmış, bir beş yıl boyunca dünyanın her tarafını gezmiş, ormanları saymış ve yeniden varmış bilgenin evine, demiş ki “saydım, şu kadar orman var”. ilk kapı açılmış, ikinci kapıya varmış. oradaki görevli “şimdi de senden dünyadaki tüm bu ormanlarda kaç tane ağaç var, onu söylemeni istiyorum” demiş. gencimiz yılmamış, bir on yıl da ağaçları saymış ve gelmiş, söylemiş sayıyı ve ikinci kapı da açılmış, üçüncü kapıya varmış, bu kez de tüm ormanlardaki tüm ağaçlardaki yaprak sayısı sorulmuş, gencimiz, ki artık genç de değil yani, “buraya kadar geldim, artık dönemem geri” diyerek ayrılmış ve bir onbeş yıl sonra çıkagelmiş, “evet saydım yaprakları da, şu kadar” demiş ve üçüncü kapı da açılmış. o da varmış bilgenin yanına ve hayatın sırrını öğrenmiş.
- neymiş?
- valla öncelikle dünyadaki tüm ormanların sayısını söylemen lazım.
- hassktir…

 

kimseyi kırmamaktır.

kesin ve net söylüyorum.

 

cosmo kramer: you’re wasting your life.
george costanza: i am not. what you call wasting, i call living. i’m living my life.
cosmo kramer: ok, like what? no, tell me. do you have a job?
george costanza: no.
cosmo kramer: you got money?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have a woman?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have any prospects?
george costanza: no.
cosmo kramer: you got anything on the horizon?
george costanza: uh, no.
cosmo kramer: do you have any action at all?
george costanza: no.
cosmo kramer: do you have any conceivable reason for even getting up in the morning?
george costanza: i like to get the daily news.

 

sınavların neden olduğu uykusuzluk problemini, son sınav bitimi ile çözmektir. günlerce yapılmış bir önsevişme sonrası orgazm olmaya benzetilebilir.

 

içki sofralarının bir numaralı malzemesidir; hayatın anlamı nedir? şimdi üzerinize afiyet ama ben yarraktır diyeceğim. tabii bi’ mecaz bu. zira hayatımı yarrak üzerine kurmuş değilim. sadece bize sunulan “abi hayatın anlamı nedir, ben bulamadım, çok zor, karmaşık, atomlar, göktaşları, galaksiler, samanyolu, kozmos, kıl, yün, vs.” şeklindeki sanki bu yaşam denilen şey milyarlarca sihirden oluşuyormuş, çözmek için göt gerekirmiş de o bizde mevcut değilmiş gibi işleyen bir prosedürü henüz anlamış değilim, ve bu durumdan fena rahatsız olmaktayım.

pekala, bu sırrına vakıf olamadığımız şeyi anlamak için öyle yıllarca, asırlarca kafa patlatmanın, saç ağartmanın, migren sahibi olmanın bir lüzumu yoktur. konu ise gayet basittir. şöyle ki; hangi yüzyıl içerisindeyiz? 21. yüzyıl. sene? 2008, ay? aralık, kaçı? 22 si, gün? pazartesi, saat? 06:57 bir zaman aralığı belirleyin kendinize. en iyimser 1 ile 110 yıla tekabül eden bir zaman aralığı olsun. peki bu aralık içerisinde bulunanlar nedir? insan yaşamı. yani şöyle ki; içerisinde bulunduğumuz yüzyılda, 22 aralık 2008 de, saat 06:57 itibariyle hayatta olan yaklaşık 6 buçuk milyar insan 1 ile 110 yıl arasında bir tarihte ölecektir. sadece 1 ile 110 yıl. “abi biz çözemiyoruz bi’ türlü” dediğin yaşam, hayat, vs. 1 ile 110 yıl gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde yok olacak. e peki tüm bu verilerin ışığında sormak istiyorum; madem en iyimser tahminle 110 yıllık bir yaşama haizsin, o zaman bu sırrını çözemediğin konu nedir arkadaş. galaksiydi, kozmosdu neden bu kadar sikinde. lan zaten öleceksin gideceksin, 3/5 sene sonra leğen kemiğinin tozunu bulamayacaklar, peki nedir sendeki bu doyumsuzluk, bu geçmişe ve geleceğe dair anlamsız öfke ve kin. her şeyi de bilmek zorunda mısın?

bugün bakıyorum cern diye bir yer var. arkadaşlar koca şehrin altına bir laboratuar inşa etmişler, tüm şehri çevreleyen bir boru hattı döşemişler ve bu boru hatlarının içerisine iki tane atom parçacı bırakıp, birbirlerine çarptırmak suretiyle karşı madde diye bi’ maddeyi keşfedip tanrının galaksiyi nasıl yarattığını, yaşamın başlangıcındaki sırları çözmeyi ummuşlar. e arkadaş hadi ben tanrıya inanmıyorum, yaşam denilen sürecin suda konuşlanan tek hücreli canlıların karaya çıkıp evrile evrile bu hale geldiğimize inanıyorum. beni çabucak inandırdın, zaten ben de “lan bi atraksiyon olsa da inansam” diye heyecan içerisinde bekliyorum. beni kandırman kolay oldu. peki arkadaşım onca karşıt görüşlü insanı nasıl inandıracaksın. arkadaşım, adam sana sormaz mı arkadaşım bu iş böyle iki tane atomu birbiriyle çarptırınca meydana geliyorsa bu tanrının hiç mi bi numarası yok, biz bunca zaman boşuna mı taptık. e madem artık sen buldun olayı sana tapalım demez mi? e sen bulmadan önce bizim mahallede karpuz sergisi olan muzaffer abi karpuzlara odaklanacağına atoma odaklansaydı da o akıl etseydi bu hadiseyi biz o zaman muzaffer amcaya mı tapacaktık diye sorsa ne cevap vereceksin lan ahlaksız. bizi mi sikiyonuz diye de ekleseler ne olacak o zaman sizin şanınız şerefiniz tatlı su kurnazları. o sebeple “ovvvv biz süper bi’ olayı günışığına çıkardık, evrenin nasıl meydana geldiğini bulduk, yaşam sürecinin başlangıcını çözdük” kavlinden sikindirik teorilerinizle insanlığın kafasını karıştırmayın. insanoğlu, siz de “abi kafam çok karışık, düşünüyorum düşünüyorum çözemiyorum. lanet olsun” şeklinde yakınmayın artık. arkadaş konu gayet basit; 1 ile 110 yıl arasında şu an hayatta olan herkes ölmüş olacak. bu kadar basit, bi allah ın kulu, “insanım” diye geçinen bi’ canlı bulunmayacak. bu kadar basit. ha diğer mahlukatlar hakkında bi’ yorum yapamıyorum. misal karetta karetta denilen şerefsizler neredeyse bin yıl yaşıyor ırkını siktiklerim. hamamböceği desen radyasyondan bile etkilenmiyor, kafasını koparsan yine yaşıyor. öyle hadsizler. sözlerim tamamı ile insan ırkıyla alakalı. neyse, peki sonuç nedir? sonuç şu ki; hayat zerre tuhaf değil, vapurlar da keza. ölüyoruz işte. hayatın anlamı.

 

keşkedir benim için..
keşke keşke ve daha fazla keşke..
elimde olmayan nedenlerden

 

her an(her saniye bile degil) allah’i hatirlamaktir. gerisi gecici hevesler ve yalanlardir. (bkz: #14926587)

 

herkes hayatının her anında “nenedenne zamannasılneredekim” gibi soruları kendine sorar ve cevaplandırmaya çalışır. bu hep bir düzen içerisinde gelişir.

önce doğarsın; bunları sormazsın bir süre takmazsın hiçbirini tüm hayatın uyumakoynamak, ve yemekyemekle geçer bir süre.
sonra okumayı öğrenirsin; önce kim sorusunu sorarsın çevrendekilere, arkadaşlık kavramını çözersin.
ardından düşünmeye başlarsın “neden o?” diye sorarsın. sonra sormayı unutursun ve devam edersin yaşamaya.
gün gelir evlenirsin; “şimdiye kadar ne yaptım?” dersin bunu da cevaplandıramazsın ve geleceğine bakarsın.
sonra bir bakmışsın çocukların olmuş hayatının yarısına gelmişsin, işte o zaman gerçekten hayatın anlamını aramaya ihtiyaç duyar insan.

sen farkında olmadan bütün sorular birbirine girmiştir; “ne, neden, nasıl, nerede, kim” hayatın anlamını aramak bile anlamsız gelir insana.

hayatın anlamını bu sorular içinde aramak yanlıştır. çünkü bu yaşam döngüsünü sorgulamak, bu düzenin kaynağını çözmeye çalışmak boştur. “hayat” denilen bu zaman diliminde “kader” adındaki bir kavramla kapatır çoğu insan bu soruların cevaplarını. çoğu zaman kâfidir bu sözcük herşey için ama herkes nedense gerçeği öğrenmekten kaçar.

ki aslında insan hatayı ilk sorudan itibaren yapıyor. kim veya neden sorusunu düzen için söylemek yerine düzensizliğe sormak cevabı bulmak için daha mantıklıdır.
şimdi, kısaca hayatın anlamı için yapmanız gereken şu:

önemli olan karmaşanın içindeki düzeni görebilmektir. işte o zaman hiçbir şeyin neden yolunda gitmediğini anlarsınız ve “kader” denilen saçmalığın farkına varabilirsiniz. çünkü karmaşadaki düzenin nedeni aynı anda düzeni bozan şeydir. bu doğaldır çünkü düzen diye birşey yoktur aslında. buna alışmak için karmaşadan kaçmak yerine onun içindeki bozulmaz karmaşı düzenine teslim olmalıyız.

düzen diye birşey var aslında* , ama sadece sayılarda tabi “1,2,3,4,5…” işte bu yüzden seviyorum şu pi sayısıdenilen mahlukatı. kendi halinde bir sayı öylece sonsuza kadar uzanıp giden bir sayı…
birbirini takip eden sayılarla dalga geçer gibi tüm sayılardan kendi karmaşasını kurmuş. karmaşadan gerçek düzeni bulmuş. işte budur hayatın anlamı.
hadi gel de bul pi’nin bilmem sittrilyonuncu basamağını…

kısacası: uğraşmayın, kasmayın benim gibi karamsar insanları keklemeye…
çözemezsiniz kardeşim hayatın anlamını 3-4 soruyla yada tek bir kelimeyle.*

en iyisi kendi karmaşanızı yaratın ve diğerleri bunları çözmeye uğraşırken onları izleyip hayatın anlamını bulmak yerine hayatın tadını çıkarın. yatın, uyuyun, oyun oynayın, yemek yiyin, yiyişin, hayatınızın tanrısı olun…

hayatın anlamı hayatı sorgusuz yaşamaktır.

bonus olarak: (bkz: god is dead)

— editbüdüt —

iki sene sonra gelen edit: valla bunu yazdığım sırada inci yoktu bilemezdim özet geç kavramını. bir de mınakodumun 17 yaşında hayatın anlamını mı çözmüşüm lan zamanında, peheey. ibret olsun ulan silmiyorum.

— editbüdüt —

 

insanın yaşamdan vazgeçmesi için sayacağı gerekçelerin yanında, yaşaması için sayacağı gerekçeler komik kalır. sıkıştırılmış bir mikro yaşam çemberinde soluk alıp verme ve ısınma çabasının insanın neden yaşama isteği uyandırabileceği muammadır. ama nedense insanlar yaşamlarından pek vazgeçmezler öyle yaşarlar; kendilerinin önemli ya da vazgeçilmez olduğunu düşündüğünü sanmıyorum; sanırım bir şekilde eğleniyorlar ama nasıl!!!

insan her gün 6.30 da kalkıp 19.20 de belki eve yeniden girecekse, kendisinin üretim sürecinde bir et yığını olduğunu neden fark edemez; belki de bu sürece bile katılamayan bir sürü insanın varlığını bir yanılsama yaratmakta ya da bir umudu var; var olan koşulların değişeceği ve daha iyi yaşayacağı yönünde. belki de evlenip çoluk çocuk sahibi olması bir nevi umudun genetik olarak devamını sağlamakta. ama genetik devamcılarında bir boka yaramadığı yaşa gelen insan bu kez de “alışkanlıkla” hayatını devam ettirmektedir.

bunu düşünmemeye imkan var mıdır? elbette vardır. sağınızda bir eş, solunuzda çoluk çocuk, başınızda patron, altınızda komşular, arkadaşlar, üstünüzde siyaset ve eğlence yıldızları varsa çok da düşünmezsiniz. kahvehanede kağıt oynayan erkeklerin örüntüsünün henüz yukarıdaki soruları şimdilik erteleyen evde iskambil oynayan üniversite öğrencilerinden epey bir farkı vardır. daha az konuşurlar, dik vücutlar kağıtları iyice saklar, kağıtları büyük bir ciddiyetle alıp koyarlar, kilitlenmiş bir bakışları vardır kağıtların üstünde. o an dünyanın en ciddi işini yaptıklarını düşündürtürler insana. yaptıkları yorumlar katidir. kadınlarını dövüşleri kesindir, çocukları üzerinde otoriteleri kesindir, en ufak bir yalpalama veya gevşeme ardı arkası kesilmeyecek yalpalamaları getirecektir. belki de düşük yoğunluklu ve katileşmiş bir bilinç bir nevi öz savunma biçimidir. belki de intihar kalanlara bir yenilgi duygusu yaratacağı için kimse bu yükü taşımak istemiyor ya da öyle anılmak istemiyor.
ama yeniden sormak lazım. hayat böyle geçer mi?

 

insanların bulmak için hayatlarını harcadıkları, her gün 6 milyar insanın kafasının ağrımasına ve bıkmasına sebep olan kiminin tanrılarda kiminin içkide, sekste bulduğu ancak cevabının çok basit ve güzel bir sayı olan 42 olduğu douglas adamsşey. bana göre hikayelerdir aynı zamanda hayatın anlamı, ne kadar anlatılcak hikayen varsa ölüm döşeğinde o kadar anlamlı o kadar hakkını vererek yaşamışsın demektir hayatı. boş verin herşeyi, anlamını bilmesekte var olduğunu biliyoruz sonuçta hayatın…keyfini sürelim.

 

(t-arıyor….%4……%13………………%34………………..%51……….%67……….%83………..%99. bir sonuç bulundu:

iki ucundan alevlenen bir değnek hayat. başı da sonu ortası da. mutlu olmak değil amaç kul olmak. aklı beyinde ararken kalpte bulmak.
son nefese giderken aheste aheste… heyya mola çeviir çarkı son sürat, fırr….lamadan fırsat.

 

hayatımıza anlam katmak için durmadan çırpınıyoruz(farkında olmadan).seviyoruz,seviliyoruz,istiyoruz,nefret ediyoruz.hayatımızı etkileyen her türlü maddi veya manevi olay karşısında verdiğimiz tepkiler bizim hayata verdiğimiz anlam üzerinden mi ilerliyor? peki ya din? allaha inanmak……inanmayan birinin hayatı daha anlamlı olabilir mi?cennet,cehennem,günah,sevap………peki allah insana inanıyor mu?inansa cennet ve cehennem olabilirmiydi?cennete giden biri aslında onu cennete gönderen varlığın onu küçümsediğinin,ona inanmadığının farkında olsa yine cennete gitmek istermiydi?cennete gitmek bir başarı olarak mı addedilmeli,değil mi? insanın kendisine olan saygısı nerede kaldı peki?
inanmayan biri içinse yok hayatın bir anlamı.o sadece yaşadığını söyleyecektir.
aklımız,duygularımız,kalbimiz var…..belirli bir düzenin dışına çıkmayan.”hayatın anlamı” kavramını biz türetmişiz.bu saatten sonra biz sadece karar vermeliyiz.yaşamalı mı,yaşamamalı mı?gerçi bu kararında pek bir anlamı yok……….

 

hayatın anlamını sorgulamaktır.

her gün karınca sürüsü gibi koşuşturan insanların ve her gün hepimizin hayatında bir şeyler, birbirine görünmez iplerle bağlı olaylar arasında başlıyor, bitiyor, değişiyor, dönüşüyor. kaçamayacağın bir şekilde bir şeyler hep seni, beni, bizi etkiliyor. ve ölene kadar sen cevapların peşinde koştukça, sorular da senin peşinden koşmayı bırakmıyor.

bu döngünün içerisinde kaybolan bir insan, bazen başlangıcındaki gibi bir cenin pozisyonu alıp ama daha da büzülmek, küçülmek ister gibi içine yol alma kaygısını büyütüyor.

hayat, var olduğu için var oldukça anlamlı olacak ve insan ona başka başka da olsa anlam vermeye devam edecek.

 

para kazanmak, itibar kazanmak, arkadaşlıklar kazanmak, istediğin kişi ile birlikte olmak.

 

sahip olduğun kimliklere * ait rollerini olabildiğince yaşamaktır..hepsi bu. *

 

sırası ile sevgili, seks, arkadaş-dost, bilgi, para, itibar, arabadır.

 

ben buldum anasini satayim. serefsizim buldum. tabi o anlama iliskin buraya ne yazarsam yazayim sikkodan bi sey gibi gelecektir. cunku hayatin anlamini bulunca ucacagini falan sanir insan; o kadar sofistike bi sey olmasini bekler bu anlamin. ama oyle degil iste. anlam kolay da anlama uygun yasamak zor. neyse lafi uzatmatmayim. onca yildir hayatin anlamini arayip da bulamayanlar, hayatin anlamini bulunca her seyin acayip olacagina inanalar icin aha yaziyorum buraya:

hayatin anlami, bi plan yapip, olabildigince plana sadik kalmaktir.

 

birçok insanın aradığı ama bulamadığı şey. kaçan kovalanır hesabı her insan bunun peşinden koşar. artık soluk soluğa kalınca da,”yok lan bunun anlamı” der zira bulduğu her anlam zaman içinde kendini yok edecektir. biraz afili bir isim tamlamasıdır. bunun için kitleleri ardından sürükler.

 

cevabı beklenen bir sorudur bu.
illa sonunda bir soru işareti olması gerekmez, alenen hesap soranı çıkmaz ama bundan daha çok aranılanı da bu fani alemde bulunmaz. hakkında yapılan yorumlar insan evladına tadından yenmez inanç sistemleri kazandırmıştır, borcu harcı ödenmez, öte aleme havale edilir.

hayatın anlamı, anlamsızlığın şekil a’sıdır. tam da göründüğü gibidir. mürekkep testi gibi bi şeydir. ne anladıysan, o.

bu aralar benim için hayatın anlamı: saldım çayıra mevlam kayıra, misal.
gitsin diyorum bi zaman böyle. çayır iyi gibi duruyor. hem sorumluluk da mevla’nın. keyfi bilir.

aslında bunun adı, kısmi huzur gibi bi şey oluyor. hayatın anlamı = huzur.
du bakali nolacak? belki de hayatın anlamı deneme yanılma ve yine denemedir. bıkmamaktır, üşenmemektir, vazgeçmemektir. ölürken bile umut edebilmektir, hani belki bi ihtimal yine doğarım diye.

belki de hayatın anlamı, sürekli ama sürekli hep aynı şeylerden şikayet etmektir. kusana ve kusturana kadar.

belki de birini, bir şeyi, bir yeri ya da bir hiç’i sevmektir. ilansız, ağdasız, yapışmadan. mide bulandırmadan, sövdürtmeden. hatta belki de hayatın anlamı: derdirtmemektir kardeşim!

(bir ihtimal,
hayatın anlamı,
kahveden adam toplama seviyesinde boy verip de, yaşam evren ve her şey hakkında, milleti kıçıyla güldürecek ahkamlar kesmeme mertebesine ermektir. hani belki bir ihtimal, hakikaten haddini bilmektir hayatın anlamı, sınırlarını bilmektir. el alemin tahammül sınırlarına tecavüz etmemektir.)

hayat nedir muhterem? diye düşünmeden anlamına destanlar yazmaktır, soluk alıp verebilmektir, aşık olabilmektir belki de, ama aşkın tariflerine siktir çekebilmektir. ya da şu felçli ve emekli resim öğretmeni gibi, yeşil pasaportunu ilk ve son kez, ölmek için (ölebilmek için) isviçre’ye gitmek için kullanma azmini gösterebilmek demektir. yok ama belki de hayatın anlamııı yeşil pasaportun ta kendisidir.

belki de benim hayatın anlamı.
belki de sensin. hepimiz hayatız hepimiz anlamlı şeyleriz. (bir gün bir dünya dışı varlık bizleri “şey” diye tanımlayacak , işte o gün, ruhum huzur bulacak. ve anlam.)

 

başrolü oynadığını sanıp figüran bile olamadan ölmek.
istisnası yoktur.

 

klasik bir söylemle hayatın bir anlamı yoktur sadece insanların yaşadıkları süre içinde kendilerine yeni amaçlar edinip karşılarına çıkan şeylere yeni anlamlar yüklemesinden ibarettir. hayatın anlamı dediğimiz şey de herkesin ömründen geçen günleri farklı olarak görmek istemesidir. bir nevi yaşayabilmek için bir destektir.

 

doğduğumuz andan itibaren kalbimiz ve beynimizin yönetiminde beş duyu organını *yerine göre kullanarakalgılamaktır…

 

“hayatın anlamı ‘an’lardır.
güneşli bir günde sokakta yürürken içinizin sevinçle dolduğu an,
saatlerce kendinizi tutup işediğiniz an,
aşık olduğunuz kişiyi ilk kez öptüğünüz an,
o çok seveceğiniz şarkıyı ilk defa dinlediğiniz an,
en sevdiğiniz filmin en güzel repliğini ilk kez duyduğunuz an,
yağmurdan sonraki toprak kokusunu kokladığınız andır…”
***

 

bu ara taktığım şey duyduğum bi laf – insanlara doğru bi pazarlama ve reklamla zehir bile içmeye ikna edebilirsin – üzerine düşünmek oldu. önce lafın hakikatını düşündüm sonra ise genel yapılan davranışların, doğruluğunun kabul görmesi, farklılığı inkar etme çabasını düşündüm. yani istenirse yazın don atletle dolaşmak olağan karşılanabilir çünkü aksi için ispatlanmış kesinlik yok peki bir şeyi doğal karşılatmak için ne yapılmalı reklam ve pazarlama teknikleri günlük hayata da uygulanabilir mesela. yani hayatın anlamından bahsetmek gereksizdir. hayata belli çevrelerin bakış açıları vardır. hayatın anlamını bulmakdaki amaç mutluluk olarak tabir edilirse çevreye uyum sağlanmalı diye düşünüyorum. yada çevrenizi bi şekilde sizin gibi oldurmaya çalışılabilir. herkes kendi yöntemini geliştirsin.
(bkz: budur)

 

yaratılmamızdaki amaç ne, bütün bu düzenin olup bitenin anlamı ne, bu bilincimiz nereden geliyor, gördüğüm şey gerçekten var mı yoksa beynin bir oyunu mu (bkz: matrixten etkilenmek) … gibi abuk subuk sorularla sorgulamaya çalıştığım kavram. aslında çok düşünüp kafa yormamak, anlam aramamak ve hayatı akışına bırakmak gerekiyor. zira, (bkz: düşün düşün boktur işin)

 

“hayatta neden bir anlam arıyorsun?” der chaplin, “hayat bir anlam değil arzudur.”

 

tam emin değilim ama bana hep huzur içinde, gülümseyerek hayata gözlerinizi kapadığınız anda keşfedilecek bir şey gibi geliyor. zaten huzur içinde hayata gülümseyerek gözlerinizi kapayabiliyorsanız, geriye dolu dolu ve anlamlı bir yaşam bırakmışsınız demektir (yani bulunabilecek değil belki yaşanılacak bir şey hayatın anlamı).

 

eksik olandır. açsak yemektir hayatın anlamı, susuzsak su, parasızsak para, arkadaşsızsak arkadaş, aşksızsak aşk, evsizsek ev, huzursuzsak huzur, işsizsek iş. aynı anda birden fazlası eksikse, eksikliği en çok hissedilendir.

misal, şu an bana göre; boynumun sağ yanında, omuzumla boynum arasında uzanan o “kas” hayatın anlamı, o kasımın normal çalışabilmesi; oturduğum, yattığım yerden kalkabilmek, kolumu kaldırabilmek, kafamı rahatça sağa sola çevirebilmek.

 

hayatın anlamını (tabii varsa eğer) sanırım en iyi anlatabilecek olanlardan biri de yazarlardır. işte üç tane yazardan hayatın anlamıyla ilgili üç tane farklı fikre sahip paragraf:

“tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünya’yı, dünya’nın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. işte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikayesi.” - alper canıgüz,oğullar ve rencide ruhlar, 108-109. sayfa

“roman, hayatımızın içindeki esrarı göstermelidir. nedir bu esrar dediğim şey? içinde yaşadığımız ama yaşadığımızın farkında olmadığımız bir ilişkinin, bilinci, kuşkusu, sezgisi… bunu ancak edebiyat, hatta ancak roman gösterebilir! derinlerde bir yerlerde bütün hayatımızı daha anlamlı, anlaşılabilir kılan bu bilginin, bir sihirli anahtarın varlığı… insan şu duyguya kapılıyor: ancak bu bilgiyle sanki kendimiz olabiliriz, ancak bu bilgiye kavuştuğumuz zaman sanki huzur bulabiliriz. ” - orhan pamuköteki renkler, 141. sayfa

“aslında hiçbir şeyin derin, tanrısal bir anlamı yoktu. çünkü tanrı yoktu, derinlik yoktu. anlam yoktu. hepimiz, yok olup gitmenin baskısı altında, böyle bir anlama ihtiyaç duyuyorduk. başkalarıyla dayanışmanın, başkalarına kol kanat germenin çekiciliğine kapılıyorduk. dünyanın nesnel varlığının bizim dışımızda da varlığını sürdüreceği gerçeği gözümüzü kamaştırıyordu. ama yalnızca o kadar… gözümüzü kamaştıran ışığı da aslında biz yaratıyorduk.” - hüsnü arkanuyku, 196. sayfa

 

hayatın anlamı ömür boyunca birden fazla olabilir, birden fazla kez bulunabilir, kaybedilebilir… ömrü yaşanmaya değer kılan sürekli arayışında olmaktır, zira insanoğlu bu sıkılıyor her naneden.

hayatının aşkı ise bir tanedir. onu bulduğunuzu anladığınızda başınız bulutlardan çıkmaz olur, her daim tatlı bir sarhoşluktur ruhunuzun rengi. kaybetseniz bile tek olmasından kelli hep onu ararsınız, bir eşi daha olamaz.

 

“insan hayatı anlamak için degil, yaşamak için yaratılmıştır.” *

 

“…olduğum için çok mutluyum çünkü evde her gün oyun oynuyorum” – kızım, yaş 3 tam 3/4
(bkz: #17137479)

 

“yaşamın anlamı nedir?” diye sorulmamalı. onun yerine şu soruya cevap aranmalı: “yaşamı anlamlı kılacak olan nedir?”

viktor frankl

 

kişiden kişiye değişiklik gösterir.

kişi gençken bu anlam daha yüksektir, yüce değerler asılır “hayatın anlamı” olarak insanın boynuna, yaşlandıkça çoğu istediği donelere ulaşamadığı için bu anlam yavaş yavaş yer hizasına iner. belden aşağı takılır, yada cebe girer. bu değerli değersizlere bakıp gülsek mi ağlasak mı dersiniz. mesela boş zamanı çok olan tiplere hayatın anlamını sorduğunuzda “carpe diem” cevabını alırsınız çoğu zaman. çünkü adamın zamanı bol, anı yaşa diyor, insanda ne bol ise onu yaşamak ister.

zekası ve azmi bol adamlar bu özelliklerini yaşamak isterler ve o yönde anlamlar ararlar. becerisi bol adam becerisinin ardından koşar ve der ki ” benim için hayatın anlamı şu tellerde gezinen parmaklarımın çıkardığı harika seslerdir”

güçlüler için hayatın anlamı güçtür çoğu zaman, burada güç derken maddi güçten bahsediyorum, yoksa kişisel güç, içsellik, fiziksel güç bunlar apayrı şeyler. neyse, maddiyat olarak güçlü insanların hayat anlayışı bizim gibi insanları aşar, onları anlayamayız. ve kanımca aslında hayatın anlamı hepimiz için onların aradığı anlamdır, keza bizimle oynarlar, fakat biz farkına bile varamayız. ulaşmaya çalıştığımız şeyler önünde bir duvar ile karşılaşırız, çünkü onlar tepededir ve bizim başımıza basarak aşağı iterler. en aşağıdaki adam için yukarıdakiler pek gülünçtür, boyna zıplarlar daha yükseğe erişebilmek için. onlar için hayatın anlamına erişmenin yolu aşağıdakileri bundan bihaber bırakabilmektir. büyük bir kısmı da bu işi çok iyi becerir. sizin anlamlarınızı küçültürler, önce zengin bir hayatınız olmasıdır isteğiniz, biraz daha azalınca bari memur olayım dersiniz, sigortam olsun, eğitim, sağlık gibi güvencelerim, çocuklarıma bakabileyim. biraz daha azalınca “ne çocuğu kendime bakayım yeter” dersiniz. üzerinizdekiler biraz daha tepinince siner ve sağlığı falan boşver yarın yiyeceğim ve giyeceğim şeyler belli olsun kafi. artık iyice başınıza basmaya başladıklarına “yarın meçhul,bugün bile güvenli değil,her an ölebilirim” tribine girer ve anı kurtarmaya çalışırsınız.

bugün ben etrafımda böyle seviyesiz adamları görüyorum, bu denli küçük , beş para etmez tipler. o’nlar için an çok önemli, çünkü yarın ne olacaklarını bilmiyorlar. bugün şeylerine takılacak sürpriz bir hatun , iddiadan çıkacak sürpriz ama “kazanılmış olmayan” para hayatın anlamı onlar için. ve imreniyorum benden çok daha mutlular.

 

“aristo general motors’u yönetseydi”deki tanımını dikkate değer bulmuştum. “hayatın anlamı nedir?” dönemin ilk felsefe 101 dersinde bir genç, aynı zamanda dersin hocası olan yazara bu soruyu yöneltir. hoca tabi cevap veremez ve gülümser. o gün sabaha kadar bunun üzerine düşünür ve çocuklara şu cevabı -sizin içün açtım kitaptan buldum- verir:

“hayatın anlamı yaratma aşkıdır. sevgiyle yaratmaktır.”

“bu aşk, içsel bir his, kişisel bir duygusal heyecan değil, dünyada özgün bir şeyler yaratabilmek için içimizden fışkıran dinamik bir güçtür.”

“yaşamımızda ve işimizde yeni düzenlemeler, yeni ilişkiler ve dünyamız için sevgide yeşeren yeni çözümler ve yeni fırsatlar yaratmak demektir. yaşamdaki diğer insanların onuruna, dürüstlüğüne ve değerlerine ilgi göstermek demektir. o, anlamlı bir yaşam üzerine kurmak için gereken zemin, atılması gereken temeldir…”

 

anlamını sikeyim afedersin. yok işte hayatın anlamı, yaşamak güdümüzü tatmin ediyoruz her birimiz elimizden geldiğince ve buna devam ederken detaylardan zevk alıyoruz sadece. herkes bir şey adıyor yaşamaya “işte anlamı budur” adına. aşkı seven aşık olup yarın uyanmak için sevgilinin gözlerini bahane ediyor, kumarbaz olan o muhteşem eli bekliyor, ayyaş olan “yarın daha çok içeceğim” diyor, bir kenar mahallede pezevenk daha çok kadın satabilmeyi düşlüyor, hiçbir bok olamamış adam çocuk yapıyor, ömründe yarım kalmış her şeyini o çocuğun başarmasını bekliyor, bunları bile beceremeyen adam “bu dünya yanılgı zaten, bunlar yanarken ben cennettin ırmaklarında yüzüyor olucam” diyor, tanrısına veriyor o olmayan yaşamını severek. ne anlamı, her birimiz ayrı bir anlamıyız işte yaşamın, bir de isim mi bulalım buna şimdi sevgilisine “biz şimdi neyiz” diyen genç kız misali. bence anlamı benim hayatın, içtiğim her bira, kazandığım her kumar, sevdiğim her şiir, seviştiğim her kadınla birlikte. ben olmasam var ya, sikeyim böyle hayatı afedersin.

 

dünyada gercekliği ve değeri olmayan bir kavramdır. yaşadım demek içindir bu yangın sadece. bunun için özellikle (bkz: abdulgaffar el hayati)

 

çoğu kez kaybedilen sanrılardır.

 

hayal kurabilmek, gerçekleşebilmesini istediklerimiz için çabalamak; dahası yaşayarak öğrenebileceğimiz her durum

 

zmannda tgrt’de bir program delilerle konuşuyordu.deli bir defteri açtı…deli bir şeyler yazmıştı fakat yazısı hiçbir şeye benzemiyordu…diyalog şöyle gelişti:
spiker:ne yazıyo burda?
deli:hayatın anlamı abi..
spiker:ne yazıyo peki?
deli:valla ben de okuyamıyorum abi…

 

üzerinde cok düsünülmemesi gereken biseydir… cok takilinca arizalara sebep olabilmektedir cünkü

 

belirli bir konusu bile yokken anlamı zor da, elemanın biri bununla ilgili “dünya hiçliğin içinde açılmış bir parantezdir” gibi bir şey söylemiş. hayatının, eylemlerinin bir anlamı olmamasına katlanamıyorsan en azından “açılmış o parantezin” içinde senin olacak hikayeyi anlamlı kılmaya çalışabilirsin. tabii önce o hikayeyi “senin” kılman da gerekecek.

son tahlilde bizler, mantıklı sebepler bulduğumuz için yaşamayız; yaşadığımız için mantıklı sebepler üretmeye bakarız. bu durumda hayatın anlamı dediğin şey de “senin yaşamın”, “yaşıyor olman”, “varolman”, dahası “varkalmaya” çalışman olabilir. yani yine parantezin içi mevzuu.

 

evvela yoksundur, sonra halihazırda var olduğunu fakat yok olacağını fark edersin, nihayetinde yok olursun. beyle bir anlamsız varlık yokluk meselesi içinde “nnnoooooluyo lan?! bi anlamı olmalı bunun!” diye feryat figan eder insan denen yaratık ve yavruları. o zaman da şu lafı duymayı da hak eder haliyle: “öbür yaratıklardan az daha gelişmiş bi beynin var diye her şeyin anlamlı olması gerektiğini mi sandın yarraaam?”

 

hayatın anlamı, yaşamanın anlamsızlığı ile paralel hareket eder ve asla bencil, yani kendiniz üzerinden düşünerek bulamayacağınızdır. kişisel olarak sarfettiğiniz o “hayatın anlamı” tamamen sizin için birşey ifade eden, dönem dönem sizin yaşamınızı idame ettirmenize yardımcı olandır. belkide zaten en önemlisi bunu bulup, diğeri hakkında çok kafa patlatmadan bir şekilde mutlu olabilmektir. bakın bu sonuçla benim için hayatın anlamı mutluluk çıktı. ancak bu senin adına birşey ifade etmeyebilir.

 

hayata katlanabilmeyi ögrenmektir.

canima bir merhaba sundu ezelden cesm-i yar
öyle mest oldum ki gayrin merhabasin bilmedim

(bkz: ahmet pasa)

 

son kullanma tarihi en uzun olsun istediğim.

bazı sapkın kişilikler, hayatta kaos, acı, keder, hüzün sevebilir. ajitasyona bağlamayı pek istemiyorum ama, insanlar bana ilgi göstersin ühüühü, ben terk edildim, ben ezildim, ben hep hayatın tokadını yedim edebiyatı sıkar adamı. bunla bir yere gelinmez. hayatın anlamını aramak, bulduğunda sahip çıkmak lazımdır. insan her şeyini kaybetmiş olsa bile, alıp verdiği bir nefesi vardır.

bu tip sapkınlar hayatın anlamını kaybetmiştir bir şekilde ama bırakın tekrar bulmayı, al getirdim sana diyenlere bile içindeki o ezikliğin verdiği hayata karşı büyümüş nefretle saldırıya geçiyor. ne salakça… güzel bir hayatı ellerinin tersiyle ittiklerinin farkında da oluyorlar, hakikaten sapkınlık. mazoşizm.

 

dipsiz bir kuyunun içinde varolup nereye tırmanacağını keşfetmek için verilen zincirleme bir solunum mücadelesi.

farkedebilmek seni ne zormuş,kalbin köşesindeki kırıntıları toparlayıp ondan bir insan yapmak..gözlerim görmüyor bak,ama ellerim yazar oldu ışığında. içimdeki zehri akıtsam biliyorum daha derinde niceleri var, aynada yüzüme baksam biliyorum içinde elbet bir yüz daha var.

bak uzuyor yollar;kısalıp da yeniden uzuyor,daralıp genişliyor ama hiç batmıyor ufkumda yürüdüğüm hiç dinmeyen güneş. içimden söylediklerim dışıma vurmuyor bak! titrek ellerim her defasında seni parmaklarımın arasından kaydırıyor, kayıp gidiyorsun yaşamdan ölüme doğru. içindeki şehirlerden kurtulamayan gayretten yoksun bir seyyah senin karşında nasıl durursa işte ben de öyle duruyorum. damarlarımı sarmış kanın, zehriyle boğan bir engerek yılanı gibi her defasında yeniden doğuyor içimde.

geldiğim yollar artık çok uzak,biliyorum; gidecek yollarsa soluduğum bir nefes misali yakın gibi bana. uzat bana elini bu masaldan çıkalım diyorum yok olan bir karanlığın silik siluetlerine. bir başka sevdayı tutamayan ellerim faketmiyor bana uzanan ve olduğum yerin bulunduğum olmadığını anlatan haykırışları.

gözlerimi kapayan ve kollarımı bağlayan bir yaşamın tutsağı olmuşum ben.kulak asmak istemediğim, bana ait olmayan öylesine içten bir uğultusun sanki! benim misin, değil misin?cevap ver! bak daha çok küçüğüm! sardığın kollarınla akıttığın zehir sevgi olsun,ne olur! dağların tepesine düşen bir kar tanesi olup içime erisem yine beni bulur muyum?

kurumuş yaprakların arasında kalsam yine yeşerip sana karşı koyar mı hücrelerim?

 

hayatın anlamını arıyorsanız en basitinden kendinizi bir heykeltraş, önünüzdeki hayatı da bir malzeme olarak görebilirsiniz.ya o hayatı istediğiniz gibi şekillendirecek,hatta o kadar ileriye gideceksiniz ki sizden sonrakilerin bile hatırladığı bir şaheser olacak; ya da hiç bir şey yapmayıp o malzemeyi bir çamur yığını olarak bırakacaksınız

 

ekmeğin yanındaki katık, tuzun üstüne içilen sudur. seni bunaltan değil, kısa ama güzel olan ferah zamanlardır.

 

galiba buldum bunu ben. hem de öyle bir buldum ki, sesini, nefesini hissetmeden; biliyorum doğruyu bulduğumu.

var hayatın anlamı. var herkesin eksik yerlerini tamamlayacak, onu bilecek, anlayacak bir mana. sabır lazım sadece, biraz sabır.

o kadar güzel geliyor ki bulduğunda çünkü, gözlerin doluyor onu düşündükçe.

 

freud a göre, ölümün manasıyla eşdeğerdir. ikisi de kişinin yaşamı boyunca vücudunda oluşmuş gerilimi boşaltmasına olanak sağlar.

 

yıllar önce ege üniversitesi tıp fakültesi hastanesi içinde tezgahta satılıyor olduğunu gördüğüm kitap idi. kaldırdım baktım 50 sayfa. o an bir garipsedim. 500 veya 5 sayfa olsaydı alacağımı hissettim ama olmadı. 50 sayfaya neyi anlatıyon..

ay dolandı, yıllar geçti.. bir gün kendimce çözdüm. o da şudur. bak 5 cümle:

1. “zeka” daha doğrusu bilinç evrim sürecinde ortaya çıkmıştır.

2. bilincimiz hayatta kalma amaçlı gelişse de zamanla kendi kendini bulandırıp tüm yaşamı kaşmaşıklaştırmaktadır.

3. kentleşme ile birlikte herşey iyice boka sarıp koca bir yalana dönüşmüştür.

4. tüm bu simulatif alengirli dolambaçları atarsak hepimizin temel amacı bir kerkenteleninkinden farklı değildir.

5. o da menopoz/andropoz dönemi öncesi mümkün olduğunca çiftleşerek genlerimizi yaymaktır.

bitti… pek insani olmadı ama çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı

 

hayatın anlamı hayatın hiç bir anlamı olmadığını söylememenin bir anlamının olmamasıdır*

 

güzel anılar biriktirmektir. çünkü ölünce yanımızda götürebileceğimiz tek şey bu anılardır.

 

hayatın anlamını bilemem ama hayatının anlamı rüyalarında gizlidir..rüyalarını anlamlandırabilirsen hayatını da anlamlandırabilirsin..

 

bu olguyu arayış, insanı muhtemelen felakete sürükleyecektir.

çünkü, hayatın yekten sabit bir anlamı mevcut değildir. hayat, herkesin kendi şekillendirdiği ölçülerde çıktılar veren bir bilgisayar programı gibidir. her birey için bu anlamlandırma süreci ve tabiatiyle ortaya çıkacak sonuç farklıdır.

genel olarak, insan zekası bu arayışı sonuçlandıracak kadar yüksek değildir. arayışı sonuçlandıracak yüksek zekaya sahip insanlar ise, en sonunda elde edecekleri cevabın olası felaketleri olmasından korkmaktadırlar. zira, cevabın pek yumuşak yahut kabul edilebilir –hatta bir noktada doğru- olup olmayacağından asla emin olamazlar.

bu da, entry’nin ilk cümlesine geri dönüşü sağlar. bu anlam genelde bulunamayacağından, bulanın da çok büyük ihtimalle gördüğü gerçeklik karşısında ezilip büzüleceğinden ötürü; felaket neredeyse kaçınılmazdır.

bu arayış; zeka ve cesaret ister. biraz da aptallık belki. ben, bunların üçüne de kesinlikle –yeterince- sahip olmadığımı görünce; vazgeçenlerdenim.

bu olguyu arayışa gönül vermeyi planlayanların şuradan başlamasını tavsiye ederim, faideli oluyor:
(bkz: hayatı biçimlendiren olgular)

 

ne olduğunu bi’ kaç sene önce 8-9 yaşlarındaki kuzenime sorduğum muammadır. kendisi ilginç bir çocuktur. öyle yaşıtları gibi hoplayım, zıplayım, kudurayım olaylarına girmez pek. ellerini dizine koyar, oturur karşında. oyun oynamayı değil oyun oynayanı izlemeyi sever falan. çok ilginç bi’ çocuk. bir de ilginç bir şekilde trt 2 spikeri diksiyonu ve pembe dizi üslûbu var. mesela bana oyun oynatıyo -çünkü çok kibar lütfediyo mecbur oynuyorum ben de sims falan- diyelim. onun beğenmediği bi’şey yaptığım takdirde basıyo ortama hemen ” bence hiç doğru bir hareket yapmadığın doğukan abi. ” yi. deyyus. uyuz eder adamı, hiç sorma. neyse bu mülayimliğine, bilgiçliğine aldandım ben de bunun. dedim bu çocuk benjamin buttonfalan heralde. şu an 80 yaşında falan. dedim dayıko; hayatın anlamı nedir anlat bakeym bana.. bi’ de sorularıma zaten cevabı hazırmış gibi cevap verir. zaten sormamı bekliyomuş gibi. düşünme payı yok herifte.
- leyn, okul nas…
- iyi, çok iyi, geçen fen sınavından 98 aldım!
- hee, iyiymiş..
bu tarz dialoglarımız var, ilginç. ne diyodum? he, dedim ne lan sana göre hayatın anlamı. yine düşünmeksizin cevapladı; işte doğuyosun, büyüyosun biraz, okula gidiyosun, sonra okul bitiyo, evleniyosun, çocuğun oluyo falan, sonra da ölüyosun işte..
vay dedim beynamaza bak sen. iki dakikada sikti attı moralimi. bu mu lan hayat? bunun için mi yaşıyoruz biz? misyona bak monacoyim. doğ! üre! öl! yap-işlet-devret..
çat diye vurdum ensesine gavatın bi’tane.. ” bence sakin olmalısın doğukan abi ” dedi , sonra daha da dayanamadım kafa göz giriştim göte. ne göt çocuk ya.

 

hayatın anlamının güzel tarafı, hayatın tek bir anlamının olmamasıdır.. en kabasına bakarsak, ruhunu beslemek -iyi hissetmek, iyi hissettirmek-, kendini ve “ego”nu sorgulamak, terbiye etmek diyebiliriz -galiba-.. “ben adam öldürerek iyi hissediyorum” ihtimali için de, yine en kabasından alırsak kutsal kitaplar, felsefe sistemleri vs var yol gösterici olarak.. -galiba-..

 

hayatın anlamı, belki de olmayan bir şeyin herkes tarafından aranıyor olmasından ileri geliyordur.

 

sonu olumle biten bir seye anlam yukleyemiyorum ben sahsen! ota boka anlam yukluyoruz, he boyle yapti o zaman bunu demek istedi, boyleyken soyleydi. ulan nihayetinde hepimiz olucez, kasma, rahat ol diyorum ben kendime. baskalarina demiyorum, onlar da neyi uygun goruyorsa onu desin kendine.

 

kimi zaman kendiliğinden gelişen çok basit olaylar sonucunda yine çok basit kelimelerle dile gelir, durup düşündürür ve tekrar unutulmak üzere silinir gider.

otobüs durağının yanında mevzilenmiş üç kişi, arkadaşlarının kendilerini almasını beklemekteydi. dahil olduğum üçlü arasında, ayakta beklemekten sıkılan, yaşlandığını kanıtlamak ister halde olan ben, arka tarafta hafif iskemle şeklini almış betona çöküp beklemeye devam etmekteydim ki, geceden kaldığı belli olan bir hamamböceği, sol tarafımdaki duvarın küçük bir aralığından çıkarak üstüme doğru ağır adımlarla gelmeye başladı. gececi ağır ağır yaklaşırken, benim ayakta bekleme isteği de bir o kadar hızlı vücut buldu, neyse. artık mevzideki üç kişi sırtlarını yola vermiş, gececinin büyüklüğü karşında hürmetle zat-ı alilerini izlemeye koyulmuşlar, gösterilen hürmete istinaden gececiye evine kadar yoldaş olma veya taksi çağırma gibi hürmeti zedeleyen geyiklerde de çevirmekteydiler ki… minik bir serçe aniden gececinin yanında bitiverdi. mevzidekiler artık konuşmuyor sadece izliyordu. serçe, gececiyi hızlı bir gaga hareketiyle duvarın üstünden yere gönderdi. ” aha…! helele…! lem…vs.” gececiyi ters çevirip, ilk önce ayaklarını teker teker kopardı. ” olum resmen neyşınıl ceografik lan!” kafamı cümlenin geldiği yöne çevirdiğimde, mevzidaşın kafa hizasında yolcu inip bindirmekte olan bir otobüs ve içinde bize değil, serçeye bakmakta olan meraklı gözleri gördüm. tekrar gececiye baktığımda, serçe son gagasını vurmuş ve geldiği gibi aniden uçup gitmişti, tıpkı diğer durağa doğru yol alan otobüs gibi.

ra- oğlum işe bak! biz kaç yaşında herifler, ödümüz kopar, hayvanın yanına bile yaklaşamıyoruz, minicik serçenin yaptığı şeye bak lan!? hayata bak.
neyşınıl ceografikçi mevzidaş- serçe bizden korkar, biz böcekten korkarız, serçe gider böceği yer. böyle mal bir döngü amk!

 

yanında güldüğün, ağladığın; saatlerce konuştuğun, sustuğun; karşıdan karşıya geçerken eline sımsıkı tutunduğun, sarılmadan da kokusunu burnunda duyduğun; sarılınca içine dolsun istediğin; sesine, yüzüne, gözlerine, herbir şeyine aşık olduğun; rüyalarının mutlak kahramanı; uğruna denizler altında yirmi bin fersah gidebileceğin; bugünüm, yarınım dediğin; kendisinden öncesini, kendinden başka her şeyi anlamsızlaştıran; birlikte uyumak, uyanmak için neler neler verebileceğin; birlikte yaş(l)a(n)mak istediğin; onun da seni en az senin kadar şiddetli sevdiğini bildiğin;yanında kendini en huzurlu hissettiğin; ona bir şey olduğunu/olacağını düşünüp hıçkıra hıçkıra ağladığın; göğsünde ağlayıp rahatladığın; sen ağladığında yüzünden gözünden öperek kurutan; canın, için, en derinin, en mahremin, en çok sevdiğin, her şeyin; hayatını, hayallerini ithaf ettiğin; biriciğin, kalbin.

 

boğa önünde,arkasında yüzlerce kişi ile ilerliyor. sonra kalabalığın doldurduğu arenaya hızla giriyor.

etrafta binlerce insan; gürültü, heyecan had safhada. sonra bir matador elinde kırmızı bir kumaş ile geliyor. boğa kalabalığı görmüyor; gürültüyü duymuyor. bütün hıncı ve hırsıyla, bütün gücü ile kumaşa doğru koşuyor. o an aslında boğa renk körü değil; hırsından gözü kararmış. ”hırskörü” olmuş bir şekilde; hedefine ilerliyor. sonra bir anda; tam ulaştığı, tam vurduğu anda bir bakıyor ki; aldatılmış, kandırılmış ya da kendi kendini aldatmış ama tekrar o kumaşı gördüğünde daha fazla hırslanıyor, daha büyük bir azimle yeniden koşuyor. yine aynı son. defalarca tekrarlanıyor bu. defalarca. boğa intikam duygusuyla her koştuğunda o kumaşa doğru; matador bir ok indiriyor kafasının üstüne ama o güçlü; dinlemiyor okları. yine hırsıyla saldırıyor kumaşa; yine, yine. tekrar saldırıya hazırlanırken; tutamıyor kendisini, çabalıyor ama bedenine yenik düşüyor. hırsı ayakta kalmaya çalışırken; bedeni yavaşça düşüyor ve her şey sona eriyor.

kimimiz; hayatın anlamını o kırmızı kumaşta arıyoruz. kararmış gözlerimiz; hiç bakamıyor etrafına; gerçeğe.

 

yaşamak, yaşamayı sevmek, bu kadar yahu 4 kitabın manasıda bu elimizde bir bu yaşam var bir tane yaşa, yaşa, yaşa bu kadar.

 

bu dünyaya geliş sebebin olabilir.. ama olmayabilir de, etraflıca düşünemedim daha.

ben mesela dünyaya geliş sebebimi bilmiyorum, illa bir sebebin olmak zorunda diye bir şey yok zaten. olmasa da pek bir şey kaybetmessin gibime geliyor. eğer biliyorsan da meşgale çıkar işte sana, uğraşırsın vakit geçer falan.

 

yaşantımın belirli anlarında, geçen günlerin etkileyici kısımlarında ulaşmış gibi hissederim ben buna. ne bileyim, mesela vapurda duruyorum, müzik dinliyorum. martı uçtu önümden ve müzikle uyum sağladı. ya da kitap okuyorum. çok etkileyici bir cümle vardı. amına koyayım diyip kitabı kapadım ve bir dakika boyunca bir noktaya baktım dramatik bir şekilde. işte bu anlarda sanki hayatın anlamı varmış gibi geliyor. sonra vapurdan inip tavuk döner yiyiyorum. yerimden kalkıp mutfağa, buzdolabına gidiyorum. yemek lokmaları boğazımdan geçerken düşünüyorum: “hayatı anlamış gibi olmak güzel lan.”. güzel tarafı da bu anların bitmemesi aslında. ama galiba bitiyor. şu hayatta tek dileğim de hayatı anlamış gibi olduğum bir anda ölmek. belki o zaman hayatı anlamış sayılabiliriz.

 

bilindik bir öykü ama yeridir sanırım..

bir keşiş araştırma yapmak için bir köye gitmiş. önce köyün mezarlığına uğramış, çünkü kültürlerin, yaşam felsefesinin böyle yerlerde gizli olduğuna inanıyormuş. gözleri birden mezartaşlarının üzerindeki rakamlara takılmış.

mezartaşlarında 5, 867, 900, 20003, 4979, 7, 421 vs. gibi birbiriyle hiç de bağlantısı olmayan rakamlar varmış. uzun uzun düşünmüş fakat bu rakamların anlamını çözememiş. köyün en bilge kişisine gidip sormuş:
‘nedir bu rakamlar tanrı aşkına? bu rakamların gösterdikleri ay mıdır, yıl mıdır, saat midir, nedir?”
bilge kişi gülümseyerek yanıtlamış:
- bizler bebeklerimiz doğduğunda onların beline bir ip bağlarız. yaşamı boyunca her güldüğü an, o ipe bir düğüm atarız. öldükten sonra ise; bellerindeki düğümleri sayar, düğüm sayısını mezartaşına yazarız.
bilge kişi, karşısındaki keşişin bir şey anlamadığını görünce devam etmiş;
- böylece onun, ne kadar “yaşamış” olduğunu anlarız.

 

yanyana uzanıp, yalnızca tavanı izliyorken birlikte, onun varlığı ile kendi varlığını birbirinden ayıramıyorken ya da ayırmak aklının ucundan bile geçmiyorken, nerden geldiği belli olmayan bir serinlik, bir ferahlık dolmuşken odaya, hiçbir yere bakmıyorken, her yere bakıyormuş gibi usulca gülümsemenize neden olan, dün/geçmiş hiç olmamış ya da yarın/gelecek yokmuş gibi hissettiren birisi ile 3-5 santim yukarıdaki havayı birlikte soluyor, paylaşıyorken, nefesleriniz birbirine karışıyorken ortaya çıkıveren bir şeydir bu.

huzur lan işte. niye kasıyorsam bu kadar tarif edeyim diye, huzur. huzur*.

 

ölmeden -kesin (akli) olarak- asla tam anlaşıl(a)mayacak olan.

“kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü kitap okudun. fakat bunlardan ne anladın? hiç, değil mi? insanlar neyi bilirler? zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birtakım şeyleri… fakat hak ve hakikat hususunda ne bilirler? hiç! akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. fakat bilmek, anlamak mümkün mü? ne konuşalım? harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi?” filibeli ahmet hilmi - amak-ı hayal

 

“ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. o zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. iki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. ”
(bkz: elif şafak)
(bkz: bit palas)

 

‘ hani çiçekler vardır – sanarsın, hep tomurcuk kalacaklar (öylesine uzun sürmüştür ki gelişmeleri, serpilmeleri, olgunlaşmaları); oysa, gün gelir, inanamadığın bir hızla, pırıl pırıl açıverir ya – işte, öyle : birdenbire gelişiverir yaşamının anlamı. ”
oruç aruoba
(bkz: hani)

 

bir ömür boyu uğraşılsa da bir arpa boyu ilerlenilemeyecek konu..
yaşamaya devam…

 

daha çocukken üzerimde bir baskı vardı belki de.. bilemiyorum o küçük aklımla.
sosyal bilgiler yazılısından aldığım 4,5 tan pekiyiyi anneme 4,5 kısmını kapatarak göstermiştim.sadece pekiyi kısmını okusun istemiştim. o da yememişti.

ilkokul 4 te dershaneye gidiyordu millet. ben asmıştım ama annem sürekli göndermeye çalışıyordu beni. para da vermiyordum o yüzden rahattım herhalde.,
ama ilkokul 5 te bir çocuğu haftasonları dershaneye gönderen sistem ne kadar da salak değil mi ? gittim ama ben.

kantinden taso almayı bu şekilde öğrendim işte. hiç unutmam bir keresinde çocuğun biri 3 cips birden almıştı tam 18.000tl vermişti.çüş lan demiştim.
içinden çıkan tasoları , çocuğun cipsten tasoları çıkarmasını izlemiştim şaşkınlıkla.

halbuki ne işim var lan benim o küçücük yaşta dershanede ? arka arkaya tam 5 kere deneme sınavında 7. olmuştum.ilk 3 e giren çocukların isimleri boyalı
boyalı dershane girişine asılıyordu.çok imrenmiştim.

annem o günlerde şöyle diyordu bana ; oğlum dersine çalış şu anadolu lisesi sınavını kazan ondan sonra ne yaparsan yap! nerde gezersen gez , ne kadar bilgisayar oynarsan oyna ..

o sınavı kazanınca sandım ki bütün dünyadaki sorunlar bitecek bir daha hiçbir derdim olmayacak. giricem kazanıcam ve bu kadar.
neyse sınava girip kazandım 4 sene okudum.

sonra fen lisesi sınavı diye bir sınava hazırlanmaya başlamıştım ne halt yemeye ise , anadolu liseleri artık eskisi gibi değilmişmiş. eski kalitesi kalmamışmış tarzında bir soğutma politikası ile gözümüzde birden yıkılmıştı gittiğimiz okul.

diyordum ki bu sınavı kazanayım zaten geleceğim güvence altında olur.fen lisesini kazanıp da büyük adam olamayan mı varmış ki ?

kazandım .
sonra 3 sene daha geçti dediler ki fen liseleri aslında pek de işlevinde bir okul değil. bilim adamı yetiştirmek için kurulmuş liseler ama yine öss yi kazanamazsan ne halta yarar ? zaten herkes çocuğunu buralara öss de iyi bir yeri kazansın diye gönderiyor.
çalıştık ettik üniversiteyi kazandık anasını satayım her defasında işte şimdi oldu bitti . şimdi koydum götüne felek diyoruz ama nafile .

tam 7 sene olmuş ünivesiteye gireli bugün.bir mesleğim var artık ama hala ben kitapları sınavlara hazırlanmak için okuyorum .
hala bir sınava hazırlanıyorum . şöyle dönüp arkama bir bakıyorum da .ne boka yaşıyorum lan ben diyorum ?!

hep yaşamak için kendimi hazırladığım bir hayat. geçen 25 yılı kim yaşamış arkadaş ?
hiçkimse.
ben yaşamadım cidden . hep geleceğin hayali , hep geleceğe yatırım . hala da öyle gidiyor . ne kadar da gerzek bir hayat.
sardunya adasına gitmek istiyorum. iki helikopter sürmek istiyorum.
gezmek istiyorum . hele şu sınavı bir geçeyim de o zaman hepsi olur herhalde !

 

hayatın anlamını aramadan önce şu illüstrasyona bakılıp insanoğlunun çük kadar olduğu görülmelidir.
http://img534.imageshack.us/…rsereferencemaploc.jpg

insanoğlu ne garip canlı, sen kimsin ki bu koca deryada hayatın anlamını arayıp da bulacağını düşünüyorsun. bir de utanmadan bu deryanın kendisi için var olduğunu iddia etmez mi

edit: bir de şu link görülmeli; http://primaxstudio.com/stuff/scale_of_universe/

 

hayatın anlamını aramadan önce şu illüstrasyona bakılıp insanoğlunun çük kadar olduğu görülmelidir.
http://img534.imageshack.us/…rsereferencemaploc.jpg

insanoğlu ne garip canlı, sen kimsin ki bu koca deryada hayatın anlamını arayıp da bulacağını düşünüyorsun. bir de utanmadan bu deryanın kendisi için var olduğunu iddia etmez mi

edit: bir de şu link görülmeli; http://primaxstudio.com/stuff/scale_of_universe/

 

hayatın anlamı; içten gelen ve her zaman kötüye karşı iyiyi savunan o sestir.

 

“amacınızın belli bir dışsal tezahür ya da belli bir yetenek veya görev olduğunu düşünmeyin. amacınız, amacınızın ne olduğunu öğrenmek ve ona teslim olmaktır. bu bir teslimiyet meselesidir, onu zekayla yaratma meselesi değil. yerine getirmediğinizi düşünseniz de amacınızı yerine getiriyorsunuz. ”

bir uzaylı

 

herkesin kafasına göre…

kendimi her zaman mutlu hissederim. neden biliyor musunuz? çünkü kimseden bir şey ummam. beklentiler daima yaralar.
hayat kısadır. öyleyse hayatınızı sevin. mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. sadece kendiniz için yaşayın ve;
— konuşmadan önce dinleyin,
— yazmadan önce düşünün,
— harcamadan önce kazanın,
…— dua etmeden önce bağışlayın,
— incitmeden önce hissedin,
— nefret etmeden önce sevin,
— vazgeçmeden önce çabalayın,
— ölmeden önce yaşayın.
hayat budur. onu hissedin, onu yaşayın ve ondan
hoşnut olun.
william shakespeare

———–

hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten başka
ucuz hayyaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahipleri koridorlarda dikmiş gözlerini bakarken;
…canlıdır müziği çekilmiş perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan’ın mağarası;
hiçbir şeyin önemi yok sızdıran lavabodan başka,
boş şişeden,keyiften,
kıstırılmış
bıçaklanmış ve traş edilmiş gençlikten başka,
kendisine sözcükler öğretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmiş
gençlikten başka.
charles bukowski

 

gizli filan degildir nettir. insanlik icin sevmektir, sevilmektir. diger hersey bu yolda araçtır, vesiledir. bu cümlenin sonunda bu noktada kadin erkek farkina da baglardim ama yorgunum sözlük. yoğunum bir de.

 

tdk sözlükte yazmayan, bir yerlerde yazılsa da tatmin etmeyen, herkes için farklılıklar arz eden tanım karmaşasıdır.

anlamının aranmasından kendisinin izni ve bilgisi olmadan akıp gitmesidir hayat. tut ki buldun, ne yapacaksın? geri mi bırakacaksın. yoksa kimse bilmesin diye saklayacak mısın. öyle hazıra konmasınlar, onlar da arasın efendim ben bi ömür tükettim bulacağım diye mi diceksin. dikkat et ömür tükenmedikçe bulunmuyo genelde bu meret. bulan da o bulduğunu aramakla harap etmiştir ömrünü.

(bkz: delinin biri bi kuyuya taş atmış, kırk haramiler çıkaramamış)

 

yok ki.
var mı?
bu yaşıma kadar bulamadıysam, yok ki.
hala uzaktayım, her zaman uzaktayım. her şey çelişki içinde, herkesin kafasından ayrı ses çıkıyor. temellerim yıkılıyor, herkes yaşamına devam ediyor. onlar nasıl yaşıyor düşünmeden? ben mi çok zayıfım anlamıyorum.

hayat kurtarmaya odaklı bir hayat yaşarken bunu neden yaptığımı düşünmeye başladım, ben kendi hayatımın ne anlam ifade ettiğini bilmiyorum. bu dünyaya ne katkım oldu bilmiyorum. olacak mı bilmiyorum. ee o zaman. insanlara iyi davranmak mı hayatın anlamı? anlam yaratmaya çalışmak mı? kendimizi kandırmak mı?
orada birileri var mı? beni yargılıyor mu? bu soruları soruyorum diye kırılıyor mu? nedir bu boşluk? nerdesin? beni doğumumla bir kenara atan sensin. sana ne oluyor? ne suçum vardı ki? her şey belirsiz. ama herkes alim. özgüven tavan. öyle davranmalıyız. öyle öğretildi. ezilmemek için yapılan eylem artık ezmek için oldu farkında olmadan.
belki de bu hayatın tek anlamı ayakta kalmaktır. ki ben başarabileceğimi pek sanmıyorum.

 

söz konusu edildiğinde birçok insanın süslü laflar etme ihtiyacı hissettiği kavramdır. oysa “hayatın anlamı nedir?” sorusuna çok mucizevi bir cevap aramaya gerek yok zira aklı selim düşünüldüğünde tek anlamın ölüm olduğu açık bence. yaşamınız risk altına girdiğinde, hayatınız gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçmiyor. o sadece hollywood’da oluyor. gerçek hayatta risk anında tek düşünceniz hayatın ne kadar güzel olduğu. tezatlar alemi bize herşeyi tamamlayıcısıyla sunuyor. ölüm bizi canlı tutuyor çünkü yetiştirmemiz gereken işler var. hiçbir şeyi ertelememekte yarar var. bu yüzdencarpe diem baby.

 

kaybedilmesi, hayatı kaybetmekten daha az üzücü değildir.
insan her zaman son nefesini verdiği an mı ölür sanıyorsunuz? hayır, insanı ağızdan çıkan son sözler de öldürür. kan çıkmaz, izi kalmaz vücudunuzda, sözlerin izi kalmaz görünürde, hep daha derinlerdedir, derinlerde..
yemek yersin, uyursun, okula gidersin vs. vs.. günlük yaşam faaliyetlerine devam edersin ama bunların gerçekleşip gerçekleşmemesinin senin için hiçbir önemi yoktur aslında.
zaman zaman yaşamaya programlanmış bir robotmuş gibi hissedersin kendini, o anlarda çıkıp gidesin gelir sana dayatılan bu hayattan. umrunda olan her ne varsa zaten çıkıp gitmiştir çoktan, sen neden beklersin ki, neyi beklersin ki daha gitmek için.. bir umut işte, ufak bir umut, çıkmadık candan umut kesilmez derken aslında kastedilen budur. eğer hala nefes alabiliyorsak hayatın geri kalanı için bir umut var demektir.

o umudun gerçeğe dönüşmesini beklemekse ayrı bir zulüm, ayrı bir ölümdür.

 

hayatın anlamı ne? mutluluk ne. bunu kişiye en doğru tek kişi diyebilir, kendisi.
israrla bastırılmaya, susturulmaya, söz hakkı verilmemeye çalışılan birileri var aramızda, kendimiz.

kimisi 10 dk konuşmasına dahi tahammül edemiyor iç sesinin. alkolle, aşkla, adrenalinle sürekli boğuyor o sesi. durup nefes alamadığı için de akıp gidiyor hayatı, kendi kendinden habersiz.

kendimizi mutlu edemiyoruz, kızgınız çoğu zaman kendimize. 10 dk sessizlikte başlıyor zihinde eski anılar dönmeye ve bunlar çoğu zaman iyi anılar olmuyor. hep eski yanlış kararlar, elden kaçanlar, yitenler. barışık değiliz, yitik nedir bilmiyoruz, dönüp dolaşıyoruz bu yüzden hep aynı sokaklarda. elindekini göremiyor çünkü zihin. boşverin konuşsun, yüreklilikle kabullenin geçmişi, ilerde aynı hataların tekrarlanacağını da bilerek (en büyük yalanlardan, ilerde geçmişten ders çıkarırım demek, çıkan hiç bir şey yok zira) yaşayın.

bir gün gelir iç ses huzurlu yanıtlar sizi. işte o zaman mutlusunuz. kişi kendiyle mutlu değilken başkalarının ne manası var ki?

 

herkesin, hayatinin bir doneminde “hayatin anlami nedir/var mi ?” sorusunu sorarak pesine dustugu sey.

aramaya inanan ergen hallerle karistirilan kitaplarda da aranmistir bu anlam vakti zamaninda. alti yuz kusur sayfalik, hayattaki anlam arayisi ve hayatin anlami uzerine yazilmis bir kitabi hevesle okur bitirirsiniz, yazarin sonunda cevabi size altin tepside sunacagini zannederek. nihayetinde kitabin sonuna ve son soz’e ulasirsiniz.

” hayatin anlami var mi/nedir ? sorusunun cevabi: bu sorunun bir cevabi olmadigidir.”

(bkz: cevab veremedi)

yutkunur (ben kufretmistim tabi) kapatırsınız kitabi.

yillar sonra, kendi kaynaginizdan uydurarak edindiginiz bir cevabiniz vardir artik*.

kisaca, herkes kendi hayatinin anlamidir. ortak kullanilan/aciklanan bir anlam yoktur.

 

arayınca bulunamayandır. bulamadıkça da kafayı yersiniz ne ulan bu hayatın anlamı bi yakalasam da anlamlı anlamlı yaşasam bundan sonra diye.

işte biz burada yanlış yapıyoruz, cevabı bulamadıkça daha da araştırıyoruz, ille bi yanıt vermek için kendimizi parçalayıp saçmalıyoruz.

yaşarkende aynen böyle, anlamlı yaşamak adına saçmalıyoruz. oysa ki sen hayatını yaşa boşver anlamı neymiş filan diye kasma, zaten öyle bir şey ki bu sen bakmadığın zaman görürsün ancak. kurcalamayı bıralıp amaçsızca yaşamaya karar verdiğin zaman karşına çıkar hayatın anlamı işte ancak o zaman anlarsın.

 

yalakalık olsun diye değil, resmen: iyi bir kul olabilmektir.

 

yıllardır insanın cevabını aradığı soru. bununla ilgili bir yazı okudum internette, paylaşmak istedim. (not: yazının orjinali ingilizceydi ve yazarı anonim. çevirisi şahsıma aittir):
— yazı içi edit —
anonim değilmiş, biraz araştırdım. yazar: andy weir, eser: the egg
— yazı içi edit —

evine giderken ölmüştün…

bir araba kazasında. çok olağanüstü bir şey değildi, ancak yine de ölümcüldü. arkanda bir eş ve iki çocuk bıraktın. acısız bir ölüm oldu. acil yardım ekibi seni kurtarmak için elinden geleni yaptı ancak bir faydası olmadı. vücudun o kadar çok parçalanmıştı ki, yaşamaman daha iyiydi, inan bana.

ve bu yüzden benimle tanıştın.

“ne…. ne oldu?” diye sordun “neredeyim ben?”

“sen öldün” dedim ben, lafı dolandırmadan, kelimeleri saklamanın bir manası yoktu.

“bir kamyon vardı …. ve ben savruluyordum…”

“evet”

“öldüm mü?”

“evet, ancak bunun için üzülme, herkes birgün ölecek”

etrafına baktın, hiç bir şey yoktu, yalnızca sen ve ben “burası neresi?” diye sordun. “ölümden sonraki yaşamda mıyım?”

“hem öyle, hem değil”

“sen, tanrı mısın?”

“evet, ben tanrıyım”

“çocuklarım…. ve karım..”

“ne olmuş onlara?”

“iyi olacaklar mı?”

“işte bunu görmek hoşuma gidiyor” dedim “daha yeni öldün ancak senin ilk kaygıların ailen ile ilgili. gerçekten çok iyi.”

büyülenmiş bir merak içinde bana baktın. senin görüşünle, bir tanrı gibi gözükmüyordum, alelade bir adam gibi, veya muhtemelen bir kadın gibi gözüküyordum. belki de anlaşılması güç, otoriter bir figür gibi. her şeye kadir olan değil de, otoriter bir gramer öğretmeni gibi sanki.

“merak etme” dedim. “ iyi olacaklar, çocukların seni mükemmel bir baba olarak hatırlayacak, çünkü seninle ilgili saygısız düşünceler besleyecek kadar zamanları olmadı. karın dışarıdan bakınca ağlayacak, ama içinde gizliden gizliye rahatlamış olacak. açık olmak gerekirse, evliliğin dağılacaktı zaten. eğer sana teselli olacaksa, daha sonraları, rahatlamış hissettiği için kendini suçlayacak.”

“hımm, peki şimdi ne olacak? cehenneme yada cennete mi gideceğim? yoksa başka bir yere mi?”

“hiçbiri, tekrardan doğacaksın”

“haa, demek hindular haklıydı”

“her inanışın kendine göre haklı tarafları vardır” diye cevap verdim. “gel benimle”

boşlukta ilerleyerek beni takip ettin. “nereye gidiyoruz?”

“belirli bir yere gitmiyoruz, sadece konuşurken yürümek iyi oluyor”

“peki olay nedir? tekrar doğduğumda boş bir yazı tahtası gibi olacağım, değil mi? bir bebek. yani bu hayatımda yaptığım ve yaşadığım hiçbir şeyin anlamı olmayacak.”

“öyle değil, aslında bu yaşamında ve daha önceki yaşamlarında yaşadığın ve yaptığın herşey sende mevcut. sen sadece bunları hatırlayamıyorsun”

yürümeyi bıraktım ve seni omuzlarından tuttum. “ruhun, senin hayal bile edemeyeceğin kadar ulu, görkemli ve mükemmel derecede güzel. insan beyni, olduğun şeyin sadece küçük bir miktarını içerebilir. bu sanki, bir parmağını suyun sıcak olup olmadığını anlamak için bardağa sokmak gibidir. sadece parmağının küçük bir kısmını suya sokarsın ve hemen çıkarırsın. ama o parmağın yaşadığı tüm tecrübeleri sen de yaşamış olursun.”

“son 48 yıl, bir insan vücudunun içindeydin. ancak daha devasa şuuruna ve farkındalığına ulaşabilmek için yeteri kadar uzanamadın. eğer burada biraz daha uzun süre kalırsak, herşeyi hatırlamaya başlayacaksın. fakat her yaşadığın hayatın arasında bunu yapmanın bir anlamı yok.”

“kaç kere tekrar doğdum peki?” diye sordun sonra.

“birçok kez, ve daha çok kez, ve daha bir çok farklı hayatta” dedim. “bu kez de milattan sonra 540 yılında yaşayan bir çinli çiftçi kız olacaksın”

“bir dakika, ne?” dedin kekeleyerek. “beni zamanda geri mi yolluyorsun?”

“teknik olarak öyle diyebiliriz. ama biliyorsun ki, zaman sadece senin evreninde geçerlidir. benim geldiğim yerde işler daha farklıdır”

“sen nereden geliyorsun?”

“ah açıklayayım. ben, başka biryerden geliyorum. bambaşka biryerden. ve benim gibi başkaları da var. oranın nasıl bir yer olduğunu bilmek istediğini biliyorum. ancak dürüst olayım, anlayamazsın”

“ah” dedin, biraz düş kırıklığına uğramış şekilde. “ama, eğer zaman içinde farklı yerlerde tekrar doğmuşsam, bana ait başka bir reankarnasyon ile karşılaşmış olabilirim”

“tabiki, bu her zaman oluyor zaten. ama ikiniz de sadece kendi yaşadığınız hayatın farkında olduğunuzdan, bunun olduğunu bile anlamıyorsunuz”

“peki o zaman, bunun tüm anlamı nedir?”

“ciddi misin?” diye sordum sana. “sen bana ciddi ciddi hayatın anlamını mı soruyorsun? bu çok klişe olmadı mı?”

“evet, ama mantıklı bir soru” diyerek ısrar ettin.

gözlerinin içine bakarak cevap verdim: “hayatın anlamı, ve benim tüm bu evreni yaratma sebebim, senin olgunlaşmanı istememdir.”

“yani insanoğlunu kastediyorsun değil mi? bizim olgunlaşmamızı istiyorsun”

“hayır, sadece sen. bu evreni sadece senin için yarattım. her yeni hayatında daha çok büyüyor ve olgunlaşıyorsun. daha büyük ve mükemmel bir idrak ve farkındalığa sahip oluyorsun”

“sadece ben mi? peki ya diğerleri?”

“başka kimse yok. bu evrende, sadece sen ve ben varız.”

bana boş boş baktın. “peki ya dünyadaki diğer insanlar…”

“hepsi sensin. senin diğer reankarne hallerin.”

“nasıl?? ben herkes miyim?”

seni takdir ederek ve sırtına vurarak; “şimdi anlıyorsun işte” dedim.

“yaşamış olan tüm insanlar aslında ben miyim!?”

“ve yaşayacak olanlar da. evet”

“abraham lincoln ben miyim?”

“ve john wilkes booth da sensin” diye ekledim.

“peki ya hitler?” diye sordun dehşete düşmüş bir şekilde.

“o ve öldürdüğü milyonlar”

“peki ya hz. isa?”

“o ve onu takip eden herkes”

sonra sustun…

“ne zaman birine kötü davransan, aslında kendine kötü davranmış oluyorsun. ne zaman birine karşı iyi olsan, kendine karşı iyi oluyorsun. bütün insanların yaşadığı veya yaşayacağı tüm mutlu ve üzgün anları aslında sen yaşıyorsun.”

uzun bir süre düşündün.

“neden?” diye sordun sonra. “bunları neden yapıyorsun?”

“çünkü birgün, sen de benim gibi olacaksın. çünkü senin olduğun şey bu. sen bendensin, sen benim çocuğumsun.”

“hadi be” dedin inmayan bir ifadeyle. “benim bir tanrı olduğumu mu söylüyorsun?”

“hayır, henüz değil. şu an bir ceninsin. hala büyüyorsun. tüm zamanlardaki tüm hayatları yaşadığın zaman, doğmak için hazır olacaksın”

“o zaman tüm evren sadece…”

“bir yumurta” diye tamamladım cümleni. “şimdi bir sonraki hayatını yaşama vaktin geldi” dedim.

ve sonra seni yoluna gönderdim.

 

“you will never be happy if you continue to search for what happiness consists of. you will never live if you are looking for the meaning of life.”

der albert camus bu hususta. eserlerinde çoğu zaman bu temayı işlemiştir. örnekse sisifos söyleni‘inde açık açık hayatın anlamsız olduğunun arkasında sonuna kadar durur; ama “o zaman neden yaşıyoruz ki, ölelim” fikrini ve intihar fikrini kendince geçerli sebeplerle bir güzel de alt etmiş deli bir yazardır. kendisini severek okuyanlardan biri olarak konuyla ilgili düşüncelerimi derinden etkilemiştir.

ha hayatın anlamı mı?! bence de yok. ama yaşamaya da demez değil. sadece “anlam aramamak lazım”ı kabullenmektir belki de anlam.

 

insanın varlığını kendince algılama çabası sırasında kendince var olduğuna inandığı bilinç düzeyinde kendince kategorize edebilme çabasıdır. zira bilinmezlik hissi kendisini rahatsız eder. bilinmez olana katlanılamaz, korkulur.

bilinmez olan dehşete düşürür. aslında hiç bir zaman anlamlı olamayacak yanıtları kendisini mutlu edebileceğini düşünme zaafını aslında bilerek kabullenip kafasını kuma gömebilmeyi ve kandırabilmeyi tercih edebilecek kadar da böndür.

bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz evrende ya da her nerdeyse bir zerreyiz. bu kadar. bununla mutlu olabilmeyi başarabilecek kişilerin değer kümesinin var edeceği etik bir dünyanın hayalleri ile yaşlanıyor olmaktan da çok mutluyum diyebilmek için, yaşasın hayat.

 

mutlu olunca aramadığımdır. ama aynı zamanda %80′i kaygı ve mutsuzluk olan hayatımda sürekli sorguladığımdır. acaba nedir nedir ?

 

kapitalist bir sistem için yalnızca paradır. zira bu olmadan, anlamlandırmak gerçekten zordur.

 

hayatın anlamı hayattır. yani yaşayakalmaktır. tüm olay bundan ibarettir. freni patlayan kamyon gelince bebeğe(günahsıza) da, ayyaşa da, rahibe de, imama da çarpınca öldürür ve iş biter, film kopar, anlam manlam kalmaz.

 

maddi tüm isteklerden ve duygulardan arınarak yaşamaktadır.. ego, hırs, gereksiz tutkular, nefret, öfke ve bunlarla beraber gelen her şeyi terk etmeyi öğrenmektedir..

 

odamda oturduğum, genelde bir paketi geçemeyecek şekilde sigara tükettiğim, sıkıldıkça bünyeme dizi-film-kitap takviyesi yaptığım, arada anlamsız bi şekilde çiğ köfte yediğim, çay içtiğim ve hayatımın dörtte üçünü oluşturan; uzun, sıkıcı, sıcak, gözyaşları ve anlamsız debelenmeler içinde kaybolduğum günlerde, hayatın anlamını güneş ışığının içeri girmesini engelleyen siyah perdeler ardında bulabileceğime inanıyordum. buna inancım, neredeyse dokuz yaşımdan beri hayatımda baki olan, hiçbir şeye olan inancımla hemen hemen aynı ölçüdeydi. ta ki eve gelen bi misafirin ”perdeler neden siyah, karanlık oda mı yaptın burayı eheh” dediği güne kadar.

aynı günün sabahı, bu işi, bu perdeler ile gerçekleştiremeyeceğimi anladım. aynı günün akşamı, bu işi, tek başıma gerçekleştiremeyeceğimi kavrayalı üç saat olmuştu. amaçları hayatın anlamını bulmak olan üç kişiyi, kendilerine bu gerçekten henüz bahsetmeyerek, bir masanın etrafında topladım. etrafta siyah perde yoktu. etrafta hiç perde yoktu; bu iyiydi.(hiç perde, iyi perdedir) bu, sonu hiçbir yere ulaşmayan seansları 3 kere yaptık. sanırım üçünde de aynı sonuca ulaştık. benim büyük umutlarla başladığım ve sonunda somut verilere ulaşacağımı sandığım her oturum, kısıtlı insan beynine veya nefilimlerin gazabına yenik düşerek hüsranla sonuçlanıyordu. kalemi almaya unuttuğum için elimde kalakalan not defteriyle olduğum yerde etrafa bakıyordum. gözlerim genelde; tercihen parlak bir ışık, olmadı daha önce hiçbir yerde görmediğim türde bir işaret arıyordu. sabah ezanına 10 dakika kala, uykudan yeni kalkmış müezzini sokakta peleriniyle koşarken görmek istiyordum. en sonunda kendimi ”konu dağılmasın ya, bi yere varmaya çalışıyoruz lan şurada” diye bağırırken buldum. olayı fazla ciddiye alıyordum. sanırım her şeyi fazla ciddiye alıyordum. hayat dediğimiz çizgi üzerinde gerçekleşen her bir gözü çıkası olayı, kurulmuş veya kurulma ihtimali olan her cümleyi fazla ciddiye alıyordum. eve gidip, tercihen god is an astronaut dinleyip perdeleri kapatarak tavana bakmam ve gittiğim yolun yol olmadığını; saçma sapan ve beyaz bi çizgi olduğunu kendime hatırlatmam gerekiyordu.

tüm bu bilgiler ve olaylar doğrultusunda, hayatın anlamını tekrar odamda ve çay ile bulmam gerektiğini kavrayalı çok oluyordu. bu aslında dünyaya kasap olmak için gelmiş kasaplar tarafından bana gönderilen bi işaretten başka bir şey değildi. hayatın anlamı 1 kilo pirzolaydı ve sanırım o da yüz milyon kahkahacık ile eşdeğerdi.

 

siz hayatınızı anlamlı kılmadığınız sürece hayatınızın anlamı olmayacaktır.

 

aşk değildir hele bir kız hiç değildir, müziktir.

 

bir andır. öyle atla deve bir şey aramaya gerek yok. bir tek anda bulunur hayatı yaşanır kılan her şey. hani “oha lan işte tam şu anda çok mutluyum, şu dakika ölsem gam yemem” dersiniz ya bazen, hah işte, odur hayatın anlamı. gerisi hava cıva.

 

nereden gelip, nereye gittiğimiz ve bunu neden yaptığımız sorusuna tatmin edici bir açıklama getirilmeden, yüklenmiş tüm anlamların genel geçer olduğu pek sık ergenken ya da duygusal olarak çoşmuşken bulduğumuzu sandığımız…

 

wiki’den araştırdığımda kendimi bilimsel, kimyasal ve heterosal birçok kuramın içinde buldum. şimdi:
http://en.wikipedia.org/wiki/meaning_of_life
en sonda bir bölüm var. buradan en güzelleri bulup 10 üzerinden oyladım. üşenmeden hepsini inceledim, çünkü henüz gencim. hayatın anlamını en kısa sürede bulmam gerek. (üşenenler entry’nin sonunda özet geçtim, onu okuyabilir)

to realize one’s potential and ideals
…to chase dreams. (hayalleri kovalamak çok tatminkar olmayabilir. aç kalırsın aç. ama yine de: 3)
…to live one’s dreams.(hayal mayal derken bir bakmışın 27′ler kervanındasın. ölürsün olum: 1)
…to spend it for something that will outlast it.(kısır döngü. almayayım: 1)
…to matter: to count, to stand for something, to have made some difference that you lived at all.(çok ütopik, hepimiz ölücez: 1)
…to expand one’s potential in life.(biz türkler yan gelip yatarız. potansiyel falan genişletemem ben. mark zükerler:1)
…to become the person you’ve always wanted to be.(ben kimim ki biri olmak isteyeyim. bizde atatürk dışında öyle ahım şahım bi rol modeli yok. hükümeti devirip emperyalizmin elinden kurtaramayacağıma göre: 1)
…to become the best version of yourself.(bu version bitmez, windows xp yaması gibi, 2 günde 1 patch atarım kendime. tatminsizlik unsuru: 1)
* …to seek happiness and flourish. (kesinlikle, hayatın en önemli anlamlarından birisi. nasıl olacağı önemli değil: 8)
…to be a true authentic human being.(authentic falan derken korsan windows geldi aklıma. boşver otantik’liği, önemli olan votka miktarı: 2)
…to be able to put the whole of oneself into one’s feelings, one’s work, one’s beliefs.(valla götümü kesicem:1)
…to follow our destiny.(bir luke skywalker değilim, takip edemiyciim: 1)
…to submit to our destiny.(notifikasyon mailini ngawethuu@yahoo.com’a gönderin lütfen. submit ne ulen: 1)
…to create your own destiny.(yapamazsın. sağda solda okuduğun başarı hikayelerinin hepsi şans ürünü. bana kimse 0′dan holding kurdum, kanserdim 10 yıl yaşadım demesin. şanslıymış piçler: 1)
* …to achieve eudaimonia (dediğim gibi. nasıl olursa olsun, mutluluk iyidir. ister katil ol, ister mühendis: 8)

to achieve biological perfection

…to survive, that is, to live as long as possible, including pursuit of immortality (through scientific means). (survive? evet. as long as possible? muğlak. immortality? karbon fiber misin pezevenk, hepimiz ölücez: 6 )
…to live forever or die trying. (yazar burada inceden ta$ak geçmiş. sonsuza kadar yaşayamayacağız. bir küvezde, dondurucuda belki evet, ama hayatı tecrübe edip yaşama anlamında hayır: 4)
…to evolve.(evrim yok, az votka var. türkiye’de yemezler: 1)
* …to replicate, to reproduce.”the ‘dream’ of every cell is to become two cells.” (bilimsel olarak kesinlikle evet evet evet :10)
…to be fruitful and multiply. (genesis 1:28) (hehe, her canlı ölümü tadacaktır – zincirlikuyu mezarlığı : 1)

to seek wisdom and knowledge

…to expand one’s perception of the world.(vizdım, novlıc attribute’lar frp oynarken işinize yarar: 1)
…to follow the clues and walk out the exit. (zevkli görünüyor: 3)
…to learn as many things as possible in life.(yanlış. gerekli şeyleri öğrenip enerjimizi sekse ayırmalıyız: 1)
…to know as much as possible about as many things as possible.(az önce ne dedim ben!: 1)
…to seek wisdom and knowledge and to tame the mind, as to avoid suffering caused by ignorance and find happiness.(o kadar kötü ki, cümlenin yarısından itibaren okyanus sesi duymaya başladım: 1)
…to face our fears and accept the lessons life offers us.(mantıklı. ama herkes korkularıyla yüzleşecek kadar göt sahibi değil. fizibıl değil. :1)
* …to find the meaning of life.(aferin, iyi düşünmüşsün:8)
* …to find the purpose of life.(aferin, iyi düşünmüşsün:8)
…to find a reason to live.(intihara meyillilerde çalışır:3)
…to resolve the imbalance of the mind by understanding the nature of reality.(olmamış:2)

to do good, to do the right thing

…to leave the world a better place than you found it.(tuvaleti nasıl bulmak istiyorsanız öyle bırakın: 7)
…to do your best to leave every situation better than you found it.(tuvalet kirliyse bi bezle temizleyin: 7)
…to benefit others.(melek değiliz: 3)
…to give more than you take.(melek değiliz dedim :2)
…to end suffering.(kimin çektiği acı? hangi acı? açlık mı, kadına şiddet mi ne yani? neyi durduruyorsun? bir insanın hayat amacı bu olamaz. kurumların görevidir bu: 1)
…to create equality.(kendimizi kandırmayalım: 1)
…to challenge oppression.(kandırmayalım vol ii: 1)
…to distribute wealth.(bill gates’in “al nellie cim sana 100 $ şunu harçlık yap” dediği güne kadar bu bir ütopya. bizde zaten zekat var: 3)
…to be generous.(böyle bir hayat anlamı olamaz: 0)
…to contribute to the well-being and spirit of others.(insanoğlu bencil, olmaaz : 2)
…to help others, to help one another. (teoride çok güzel ama pratikte kimse başkasına yardım etmek gibi bir amaç edinmez. :5)
…to take every chance to help another while on your journey here. (paylaşımcı olalım tabii ki: 6)
…to be creative and innovative. (milyarlarca memurun her gün çürüttüğü şey: 0)
…to forgive. (keşke herkes edinse böyle bir amaç: 5)
…to accept and forgive human flaws. (aynı: 5)
…to be emotionally sincere.(içten pazarlıklı olmak zorundayız survive edeceksek. bu bir gereklilik: 4)
* …to be responsible.(kesinlikle 10)
* …to be honorable.(10 üstünden 10)
* …to seek peace.(mutluluk aramakla eşdeğer. 10)

to attain spiritual enlightenment

…to reach the highest heaven and be at the heart of the divine.(ciddi olalım, yok böyle bişi: -2)
…to have a pure soul and experience god.(kimisi böyle mutluluk buluyor. “kimisi” için: 5)
…to understand the mystery of god.(bize de anlatın anlayalım: 5)
…to know god.(anlamayı geçtin, biliyorsun yani. kanıt var demek elde. saygı duyarım ama fizibıl değil: 4)
…to know oneself, know others, and know the will of heaven.(bana çok tıraş geliyor ama yine de: 6)
…to attain union with god.(çok farazi. bu seviyeye gelen insan sayısı, vücudumdaki kıl sayısından daha azdır. 3)

to love, to feel, to enjoy the act of living

* …to love more. (işte budur. 10)
* …to love those who mean the most. every life you touch will touch you back. (tüylerim diken diken. 10)
* …to treasure every enjoyable sensation one has.(evet, devam et bebeğim: 10)
* …to seek beauty in all its forms.(daha hızlı: 10)
…to have fun.(hayat full taşaktan ibaret değil, kendine gel: 7)
* …to enjoy life.(10)
* …to seek pleasure and avoid pain. (pleasure ararken acıdan kaçmak sanki biraz tembelliğe yakınsıyor gibi. 5)
* …to be compassionate.(severim. 10)
…to be moved by the tears and pain of others, and try to help them out of love and compassion.(bi an enrique iglesias la sevişiyormuş gibi hissettim. 6)
* …to love others as best we possibly can.(şimdi ben nasıl seveyim şahin k’yı, serkan is my girl’ü söyleyen çocuğu. ama çelişmemek adına: 10)
* …to love something bigger, greater, and beyond ourselves, something we did not create or have the power to create, something intangible and made holy by our very belief in it.(özetle “to love more”: 10)
* …to love god and all of his creations.(herkes için geçerli değil: 8)
…to glorify god by enjoying him forever.(hö? 5)
* …to eat, drink, and be merry.(10 üzeri 10)

to have power, to be better

…to strive for power and superiority. [bak darth vader ne hallere düştü. gül gibi prensesi boğdu, kenobi tarafından civcive, palpatine tarafından metal yığınına çevirildi. bırakın gücü falan. huzur islamda: 0)
…to rule the world.(çok çakma bir amaç. çizgi dizilerde görülen türden: 1)
…to know and master the world.(tabii. :1)
…to know and master nature.(avatar mısın pezevenk: 0)
…to fill the earth and subdue it.(hö: 0)
…to crush your enemies — see them driven before you, and to hear the lamentation of their women!(uuu beybi güzel bi hareketlenme oldu bende: 3)

life has no meaning

…life or human existence has no real meaning or purpose because human existence occurred out of a random chance in nature, and anything that exists by chance has no intended purpose.(yapma güzel evladım. bırak bohemliği ölücez hepimiz: 3)
…life has no meaning, but as humans we try to associate a meaning or purpose so we can justify our existence.(aslında mantıklı ama yine de varlığımızı haklı hale getirecek bir sebep bulma olayı falan bana çok enerji harcatırmış gibi geliyor. tembelim ben ajkım: 4)
…there is no point in life, and that is exactly what makes it so special.(diğer bir deyişle anı yaşamak. koy götüne: 5)

one should not seek to know and understand the meaning of life

* …the answer to the meaning of life is too profound to be known and understood.(aynen: 10)
* …you will never live if you are looking for the meaning of life.(aynen: 10)
…the meaning of life is to forget about the search for the meaning of life.(anlam kargaşası yaratılmış: 5)

‘life sucks’

…life is a bitch, and then you die.(hayatın anlamı bu olamaz. böyle bir tespit ancak kaybedenlerin yapacağı bi şey: 3)
…life sucks and in the end you die.(doğru da güzel kardeşim, yediğin içtiğin yine senin: 2)

dostlarım özetle sunayım, hayatın anlamı:

* …to seek happiness and flourish.
* …to achieve eudaimonia
* …to replicate, to reproduce.”the ‘dream’ of every cell is to become two cells.”
* …to find the meaning of life
* …to find the purpose of life
* …to be responsible
* …to be honorable
* …to seek peace
* …to love more
* …to love those who mean the most. every life you touch will touch you back.
* …to treasure every enjoyable sensation one has
* …to seek beauty in all its forms
* …to enjoy life
* …to seek pleasure and avoid pain
* …to be compassionate
* …to love others as best we possibly can
* …to love something bigger, greater, and beyond ourselves, something we did not create or have the power to create, something intangible and made holy by our very belief in it
* …to love god and all of his creations
* …to eat, drink, and be merry
* …the answer to the meaning of life is too profound to be known and understood
* …you will never live if you are looking for the meaning of life

bunları az da olsa uygularsanız mutlu olursunuz. hiçbir zaman körü körüne bir maddeye bağlanmayın. denge politikası izleyin, biraz tuz biraz biber ekin. hayatta tatlı da var acı da.
sevgiler

 

bir şeye anlam yüklenebildiği sürece anlamı vardır. o şey ne olursa olsun, ister her şey ister hiçbir şey, anlamı -adı üstünde- ondan anlaşılan şeydir. anladığınız da sizin yüklediğinizdir. hayat da bu şeylerden biri. ondan anladığınız kadar ona anlam yüklersiniz. anladınız mı? yazdıklarımı demiyorum, hayatı anladınız mı?

anlamak konusunda, tekrar önemlidir. tekrar etmek… hayat, tekrar nükseden bir şey olup olmadığı bilinmeyen*bilinmeyen bir şey olduğundan, anlamı zordur. bu nedenle anlamaktan ziyade yaşaması makul gelir. anlam yüklediğiniz şeylerle ilişkinize bakın. ne kadar üzerine düşüyorsunuz onların? ve anlam yüklemekle uğraştığınız şeylere bakın. onlarla ne kadar uğraşıyorsunuz? hiçbir şey anlamadığınız şeylere bakın. onlar nerde?

hadi gelin adını koyalım bunun. bir kapağın altında olduğu kesin ama hangi kapağın? kitap, tabut, kavanoz, tencere,…

(bkz: bira bu kapağın altında)

 

ırkçılık, savaş vb. gibi bir anlamsızlığı ısrarla bulup ömrü tüketmektir.

 

hayatın bir anlamı varsa eğer, anlamamazlıktan geliyoruz herhalde, yoksa milyarlarca insan milyonlarca yıldır çoktan keşfetmiş ve birbirimizin kulağına fısıldamış olmamız gerekirdi. hadi diyelim birileri formülü buldu,bu sefer de, bilenin bilmeyene anlatmaması yada anlatamamasını insanın bencil mizaçlı bir varlık olmasına yorduk;o da bir yere kadar. nereye kadar kendine saklayabilir insan böylesine hayati bir keşfi. gerçi hayatın anlamını, beslediği güvercini uçurduktan sonra tekrar kendine dönmesinde bulan adam ya da kırmızı spor arabasıyla çıkardığı seste bulan apaçi benim kulağıma bunu fısıldasa ne yazar; onun anladığı benim anlamadığıma yetmez.her neyse…
hayatın anlamı!… elma dersem çık, armut dersem yine çık!

 

aça yemek, abazana seks, ineğe ders, gerçek ineğe ot, şakirte feto, yobaz ateiste dinle kafa bulmak, yobaz dinciye ateiste laf sokmak, kemaliste laiklik, nihiliste hiçtir.

hayyamdan gelsin o vakit:

ey kör bu yer bu gök bu yıldızlar boştur boş
bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş
durmadan kurulup dağılan bu evrende
bir nefestir alacağın o da boştur boş

 

uzun zamandır hayatın anlamını arayıp durdum. ulan bir şeyler ters gidiyor fakat bir katmer ki işin içinde akamıyorsun. düşün düşün hiç bir yere varamıyorsun. dedim bi bit yeniği var ama ne?
saolsun sözlük bu konuda bana fazlasıyla yardımcı oldu.
yazılanlara, fikir beyanatlarına, edinilen bilgilerin gereksizliğine kısacası etrafıma bakınıyorum baba, adamlar ‘hayatın anlamını arama’yı bırak, her hangi bir konu hakkında düşünme denen olayın kenarından bile geçmek istemiyorlar. yani bu işi çoktan bırakmışlar. bir reklamdır, aldatmadır gidiyor. çocuklar yeni çıkan teknolojik alet ve şekerlerin peşinde, kadınlarsa allahım bu dünya nimetlerinin hepsinden nasıl faydalanabilirim derdinde. nasıl yapsam da her iki yılda bir evimin mobilyasını değiştirsem hiç bir eşyanın manevi değeri umrumda olmasa, hep tüketsem, sürekli yenilesemlerin peşinde. erkeklerse perişan vaziyette, evli olanlar ya karılarının isteklerini gerçekleştirmek için kendilerini yırtmaktalar ya da bütün bunlarla uğraşamam deyip içki ve futbol arasında küfretmekle seyreylemekteler.
hayatın anlamı ise bir kaç nokta seçip bu noktalar arası turlamakta saklaymış. öyleyse iyi peki madem…

 

bu soruya karşı cevabınızı (ki o ne olursa olsun) kaybettiğinizde uçurumdan düşerken tutanacak birşeylere bakınacak az bir zamanı olan biri oluyorsunuz.

 

bu hayatta hiçbir şeyin bir nedeni yok. hiçbir şey birbirine bağlı değil. sonsuz bir serbest hareketlilik, boşlukta süzülme hali.
anlam veremediğiniz şeylere kendi kendinize bir anlam yüklemekten vaz geçerseniz tam manasıyla özgür olursunuz.
bir an durup aslında kendi isminizi bile seçemediğinizi, hayatınızın aşkını bulma olasılığınızın sadece bir rastlantıya bağlı olduğunu ve ya da ne bileyim ölümden sonra hiçbir şey olmadığı ihtimalini göz önünde bulundurun. inandığınız her şeyin yalan olduğunu düşünün. aslında sevdiğiniz ve uğruna çalıştığınız her şeyin ve herkesin bir süre sonra sizinle beraber yok olacağı ve sonsuza kadar hiçliğe gömüleceği ihtimalini düşünün. dünyaya gelmiş olmanızın bile rastlantı olduğunu düşünün ne bileyim mesela sadece bir prezervatifin üretim hatasından dolayı dünyaya geldiğinizi düşünün. günün birinde adınızı kimsenin hatırlamayacağını düşünün. sanki hiç yaşamamış gibi unutulacağınızı düşünün ve yani aslında hiç var olmadığınızı düşünün. bütün bunların hiçbir anlamı olmadığını olamayacağını düşünün.
en azından aklınızdan şöyle bir geçirin.
kafanızın basmadığı her şeye bir mana yüklemeye çalışacağınıza onları anlayana kadar bekleyin yani bir yalana bağlanıp kalmayın.
yani diyorum ki.
tüm bunların olanların ve olacakların hiçbir anlamı yokken cidden her şey daha anlamlı, daha mantıklı.

 

her türlü ilginç.

bunun üzerine hiç kafa yormadan yaşayan onlarca insan ile karşılaşmak ilginç.
hayatının anlamı üzerine kafa yormanın da net bir sonuca ulaşamaması da ayrıca ilginç.

 

bir çabadır. illa bir anlamı olduğu önkabülünden yola çıkarak hayatın anlamını bulmaya çabalıyoruz. oysa ” ya bir anlamı yoksa ?” diye düşünmüyoruz bile.dün rüya gibi hatta şimdiki an bile bir saniye sonra yok oluyor. neyi arıyoruz mına koyim ? düşünmekten sıkıldım artık. düşünmüyorum , yaşıyorum.

 insanlığın ilk zamanlarına ve hiçbir şeyin bu kadar karışık olmadığı dönemlere dönmek isterdim. hayata sürekli yeni şeyler kattık ve hep bu eklediklerimiz “hayat” dediğimiz bu şeyi daha az çekilebilir kıldı aslında. kolaylaştırıyoruz derken kendimizi daha çok yıpratıyoruz. her neyse bunları çok deşmek istemiyorum hayatın anlamından bahsedelim.
neredeyse tnt’de yayınlanan mehmet ali erbil’in sunduğu şu saçma sapan, evlendirme programına denktir. aklıma şu an için başka bir denkleme gelmedi. ama dolabımda duran bir kilo şeftali, yada ocakta kaynamakta olan makarna suyumdan daha çekici olmadığını da söylemem gerek.
hayata bir anlam aramayı keseli çok oldu. bence, insanı hayata bağlayabilecek tek şey sevgidir. dağınık bir sevgi değil, daha bütünlükçü, daha belirgin, güçlü bir durum. aşktan bahsetmiyorum.

 

hayatın anlmı yoktur, anlamını bulan olsa yaşayamazdı o andan sonra çünkü, ulaşaılan herşey anlamsızlaşır zamanla.
hayatın anlamı,hayatındaki ondan bundan, şundan bundan, ottan boktan, iyiden kötüden, acıdan tatlıdan sana uygun olan anlamı çıkartabilmektir, işte bunu yapana mutlu denir, anlamlı değil.
hayatta anlama ulaşılmaz, mutluluğa ulaşılır.

 

severiz. karşı cinsi severiz genelde. hoşlanırız, aşık oluruz. kimse çöpçüye, ameleye aşık olmaz; sevdiğimiz insan ya güzeldir, ya akıllıdır, ya güçlüdür filan. hep fazla, aşılması gereken noktaları vardır yani. onu elde etmeye çalışırız, sevgili olmak yetmez; sevişiriz. aslında seviştiğimiz kendi ego’muzdur. bu bir savaş bana göre. fethettiğimiz her bir birey bizi tanrılaşmaya biraz daha yaklaştırır. hepimiz en yakışıklı, en güzel, en zengin, en güçlü olmak isteriz. bütün ilgi bizde olmalı. tanrıya ne kadar benziyor değil mi?

fanteziler de böyle. üstdüzey yönetici kölecilik oynar, sekreterini beceremeyen patron fahişelerle sekreter fantezisi yapar. hepsi ego’muzu cilalamak, tanrılığımızı ispatlamak için…

üreriz mesela; soyumuzu devam ettirmeye çalışırız. aslında kendi ölümsüzlüğümüzü çoğalarak sağlamaya çalışmamızın aciz bir yansımasıdır çocuk yapmak…

ulan adem bile siktiğimin yasak elmasını tanrı gibi olmak için yemedi mi?

içimdeki üfürülmüş tanrının iğrenç ruhunu keşfettikçe kendimden, dolayısıyla tanrıdan daha tiksiniyorum gün geçtikçe.

daha çok yazacağım ama telefon yine hata vermeye başladı a.q.

insanın amacı tanrı olmaktır. yaşayan her birey kendisini dinleyip er geç bunun farkına varacaktır.

burada asıl sorulması gereken soru şu; peki ya tanrının amacı ne?

 

saçma bir kavramdır. bilmem kaç milyar galaksili evrende toz bir gezegende milyonlarca yıllık evrimin sikko bir halkasısın lan sen. ne anlamı arkadaşım kafan mı iyi ?

 

dün (20.09.2011) terörün ankara’da üç candan çaldığı ve o üç canın gözlerinde sönen anlam… ruhunuz şad olsun..

 

herkesin çözmek için çaba sarf ettiği bir çeşit bilinmeyendir.

bilinmemesi, sonucunun keşfedilmemesi daha da çekici kılar.

belki de ölümdür, anlamı bir sonuçta gizlidir.

belki de doğumdur, bir başlangıçtır hayatın gizi…

belki de yaşananlardır, kaçmak bilmeden hayattan…

 

aramakla bulunamayacak olandır. bir anlam varsa eğer, zamanı gelince o gelir sizi bulur meraklanmayın efenim.

 

isminden sonra soyadımı, parmağında yüzüğümü, karnında çocuğumu taşıyandır.

 

duygusal dönemlerde, nerede görmek istersen oradadır. örneğin bugün bir detayda buldum sanki bunu. belki sadece bir parçasını… küçük bir çocukla bomboş vakit geçirdiğimi anlayınca fark ettim. dedemin, güneş çok kızgınken, gözlük camıyla ışığı yansıtarak kağıt parçasının yakılabildiğini gösterdiği günü hatırladım. ardından, babamın iki karton ve bir ipten telefon yapılabildiğini öğrettiği günü… bir çocuğa öğretecek bir şeyin olmasıymış bazen. kağıttan uçaklar yapmak, gemiler yapmak, uçurtma uçurmak ya da herhangi bir şey. o çocuğu büyütecek, hayatına anlam katacak, herhangi yeni bir şey ve asla unutulmayacak bir anı. anlam herkes için orada bir yerde.

 

bitecegini bile bile birlikte oldugunuz siradan sevgili degildir. gercekten omrunuzu birlikte paylasarak gecirebileceginiz, birbirine adanmis hayatlardir hayatin anlami..

 

http://i.imgur.com/yatit.png

gayet basit aslında*:

insanlara iyi davran,
yağlı yemekten sakın,
arada bir bikaç sayfa kitap okumayı ihmal etme,
yürüyüş yap,
her milletten her inançtan insanlarla barış ve uyum içinde yaşa

 

elbette ki kişiden kişiye değişiklik gösterse de, zaman ve şartlara bağlı olarak da değişiklik gösterir.
misal tam da bu aralar benim için hayatın anlamı;
iş, aile ve sevgiliden ibarettir.

 

bir şey için hayatını hiçe sayacak kadar çok sevmektir artık o şey neyse.

 

sevmektir bazen sadece ama karşılıksız olanı. ümitsiz olanı. hiçbir zaman mutlu sonla bitmeyecek olanı. çünkü karşınızdaki bunu anlamaz. sebepleri:

hata yaptığında bunun telafi edileceğini düşünemez.
telafi edilemeyecek bir hata ise bu, tekrar etmemek için gayret gösterir.
hayatının içine ettiğini kimseden duymak istemez.
duyacaksa da sizden duymak istemez.
duyduğu zaman bunu kabullenmez. kabullenecekse de buna sizin ikna etmenizi istemez.
her halükarda ayaktasınızdır. acılarınızla, sevinçlerinizle, umutlarınızla; hayal kırıklıklarınızla. hayat aslında budur. çizmek istediğiniz hayat ile yaşadığınız hayat arasındaki alanda kalırsınız biteviye. araf gibidir burası. bazen çok çok geniş bir alandır içinde kaybolursunuz. bazen de daracık bir yerdir. sığamazsınız.

ölmeyi falan düşünürsünüz arada. ikisinin de dengede olacağı yok gibidir.

 

ilk andan son ana kadar canlının her anını resmeden bir fotoğraf albümüne bakıldığında anlaşılacağını umduğum, üzerinde fazla düşündükçe sarpa saran karmaşık bir şey. yoksa çok mu basit?

 

(oncelikle entrynin kendini yokettiginin farkindayim. okuyan bunu bilsin)

slavoj zizek bir konusmasinda felsefe’nin yanlis sorular uzerine kuruldugunu soyler. eger soru dogru sorulursa ortada felsefe olmazdi, yanlis ya da dogru bir cozum olurdu der. hatta ornek de verir. (cok saglam bir ornek degil ama derdini anlatiyor. bu arada bu konusmayi nerede yaptigini nasil ulasacagimi bilen varsa mesaj atsin pls) :

dunyaya bir meteor yaklastigini ve kisa bir sure sonra carpip yasami yokedecegini varsayalim. bu durum ne kadar temel olursa olsun uzerine felsefe uretilebilecek bir durum degildir. cunku sorulabilecek tek bir soru vardir “bu meteoru dunyaya carpmadan nasil yokedebiliriz?” bundan baska soru soramazsiniz.

eger felsefe dogasi geregi yanlis soru sorma ise. felsefenin en temel ve eski sorusunun da sorulmus en yanlis soru oldugu sonucuna varabiliriz. “hayatin anlami nedir?”

cevap vermeye calisinca siciyorsun. yanlis. soru yanlis. bu kadar basit bir soru nasil yanlis olabilir? epi topu 3 kelime. benim cikartabildigim tek ihtimal, icinde barindirdigi onkabulden geliyor. bir adim genisletince soyle:

hayatin bir anlami var. o nedir?

direkt ilk anda karsi tarafa bir yukumluluk yukleyip yoldan saptiriyor. iste bu kucucuk sapma tum felsefeyi yaratiyor. burada (zizek mantigindan ilerlersek) mantikli cevap tabi ki “hayatin anlami yok” olacak.

yarrrak o olacak!!

soru 5000 yillik felsefeyi yaratmis soru. bu kadar kolay alt edebilecegimi sanmadim tabi. eger ben dersem ki hayatin anlami yok, bu en basta cevap denen bir kategoriyi kabul etmek oluyor. o da otomatik olarak soruyu onayliyor. yani soruyu cevapliyorum bir sekilde ve bununla beraber baska cevaplarin olabilecegini de (o cevaplara inanmasam da) kabul ediyorum. soru orada kaldi. aga dustuk yine. soru cok sinsi. sinsiligi de dusunmeyi fiseklemesinden geliyor.

ayni mantikla “cevabi olmayan soru” da diyemiyoruz. ben soru hakkinda fikir bildirirsem bu baskasinin da baska bir fikir bildirebilecegi anlamina geliyor. soru gecerlilikte kaliyor ve binlerce yillik felsefi tartismalar yine kaldigi yerden basliyor. ustelik (hadi bir saniye cikarimi dogru kabul edelim) en mantikli tepkiyi verdigim halde tartismayi reddettigim icin zincirin disinda kaliyorum. evet sorunun sinsiligi alt edilemez bir tabiatta.

bu noktada, soruyla karsilastimizda tutunulacak, tek bir mantikli yol kaldi:

(bkz: duyduğu halde duymamış gibi yapmak)

evet. simdi de gunluk hayata uyarlayalim;

- hayatin anlami nedir?

- … git bi cay koy. *

 

henüz kimsenin bulamadığı, çözemediği bir şey. ben çözdüm diyen varsa, beni de aydınlatısa sevinirim.

 

bittikten sonra ortaya çıkandır. candır, canandır.

 

hayatın anlamı nedir?

bu soruyu sorarken aslında almak istediğim cevap şuydu ;
‘hayatımın anlamı … dır.’ , ‘benim şu ana kadar yaşamamın nedeni ….dır.’

lakin bu soruyu* sorduğum zaman tam da cevap gelmiyor. istediğim şeyi tam olarak elde edemiyordum.çünkü bu soru biraz daha sanki genel bir anlam taşıyor. cevabım bana ait olmalı yani beni anlatmalı..

peki hayatımın anlamı nedir dersem?? olmadı..

o zaman aynı cevabı alabileceğim şekilde soruyu değiştiriyorum..

şu an. evet şu an. neden hayatıma bir son vermiyorum?
soru biraz karamsar olsada cevaplar benim için biraz daha net belki de biraz da tebessümlü,

ailem üzülür diyebilirim,
yada sevgilim,
çocuklarıma bakmalıyım diyebilirim,
ülkemin bana ihtiyacı var diyebilirim,
yaşamayı seviyorum diyebilirim,
yada gitar çalmayı,
uçmayı, dalmayı,koşmayı, konuşmayı,koklamayı, gezmeyi,gezdirmeyi, tatmayı,nefes almayı, zıplamayı,yazı yazmayı seviyorum diyebilirim.

günah diyebilirim,
hatta ya acırsa bile diyebilirim.

boşluktayken yada bazı şeyler yitip gitmişken elinizde bir kalem yitip gidenlerin üstünü çizdiğinizi düşünün,
aile, sevgili,koşmak, zıplamak,acının bir şey ifade etmemesi..

sanırım intiharın eşiğine gelen kişileri anlamak böylece daha mümkün oluyor..
hayatın anlamı nedir??
hiçbirşey.. eğer senin şıklarının arasında nefes almak bile yoksa..

bu soruyla biraz daha hayatımın anlamını öğrenebiliyorum,
bu kadar karamsar bir soru bile olsa..

küçük bir örnekle bitireyim,
çanlar kimin için çalıyor, yaşlı adam ve deniz gibi yapıtlarıyla bilinen ernest hemingway 1961 yılında 62 yaşındayken 1954′te nobel ödülünü almasından 7 yıl sonra ketchum/idaho’da kendini av tüfeği ile vurarak yaşamına son verdi. çünkü yazarlık yeteneğinin artık gittiğine inanıyordu..
sanırım nedenini anlamak mümkün***..

 

beyin en çok ne ile tatmin oluyorsa odur.

ayyaş için 70′liktir. dindar için ibadettir. entel için bienaldir. çapkın için ortamdır. basketçi için smaçtır. futbolcu için rövaşatadır. tenisçi için ace‘dir. boksör için nakavttır. sanatçı için alkıştır. zengin için paradır. fakir için geçimdir. ihtiyar için huzurdur. genç için aşktır…

 

deli gibi aradığım, bir türlü bulamadığım… bulamadıkça daha çok düşünüyorum, düşündükçe kafayı sıyırma noktasına geliyorum. sonra yine mephisto o cümleleri fısıldıyor kulağıma; “nedenki bu amaçsız yaratılış; yok olacaksa birgün her bir yaratılmış”
galiba depresyondayım.

 

sokaktaki kedi, ormandaki ağaç için neyse bizim için de o, ne yane sendeki hücreler brz fazla bölündü diye hayat anlamlı mı oldu, iki milyon sene öncesi neyse o işte mq ..

 

“the meaning of life is to give life meaning” – ken hudgins

 

doğmak, büyümek, evlenmek, (bu süreci takip edecek yeni insanlar üretmek), yaşlanmak ve ölmekten ibarettir.

 

öğrendiğin anda değişen tek bilgi.

 

“bir gün bir adam, yolda dalgın dalgın yürürken yerde hayatın anlamı’nı bulmuş.. almış, bakmış ve gene yere atmış.. çünkü hayatın anlamı, çok kullanılmış, yalama olmuş ve laçkalaşmış.. ve artık hiçbir halta yaramazmış.”*

 

hayatın ne kadar anlamsız olduğunu farketmeyelim diye ömür boyu aramaya kodlandığımız şey.
göreliliğin en bariz örneklerinden, nitelin nicelden üstün olduğunun kanıtlarından ve aslında ne kadar çok boş vaktimiz olduğunun göstergelerinden biri.

 

bu felsefenin en önemli sorularından birisi. insanlar kendi meşrebinde buna çeşitli yanıtla verebilirler. sorunun soruluş biçimi nedeni ile sanki bir tek cevabı varmış gibi görünüyor olabilir ama cevaplar kişiden kişiye, inançlıdan inançsıza değişebilecek geniş bir yelpaze verilebilir. islami din felsefesi buna hayatın anlamının daha iyi, daha güzel bir hayat için sınav olduğu savı üzerinden cevap verirken, birçok başka din bu konuda başka başka savlar öne sürmüşler. din bağlamını bir kenara bıraktığınızda kişiler; kendini sağlıklı tutmaya çalışmak ve olabildiğince uzun yaşamak, kendi kaderini yaratmak, kendi kaderini takip etmek, mutluluğu aramak, zulümlere son vermeye çalışmak, karşı cinse duyulan aşkta aramak, eşitlik yaratmaya çalışmak, özgürlüğü için çalışmak gibi cevaplar verebilirler. kimisi yaşamını kendine güç getirecek şeylerde ararken,bir başkası daha çok sevgi ya da aşk arayarak, bir diğeri fedakarlık yaparak, kimi ideallerinin peşinden giderek, kimi de eğlence ve zevkte hayatın anlamını arayabilir.

mutluluk,aşk,keder,zevk. bir çin atasözüne göre hayat bu dört ana duygunun üzerine kurulu ve sanırım biz insanlar bu dört ana duygunun oyuncaklarıyız. burada önemli olan insanın modern hayatın ağırlığından ve mecburiyetlerinden biraz sıyrılıp, içindeki gizemli sesin kendisine fısıldadıklarına biraz daha fazla kulak vermesi ve kendi manevi yolcuğunu başlatması. ancak bunu yaparken aklımızın bir köşesinde, şu an dünyada bizim ile birlikte nefes alan yedi milyar insandan sadece biri olduğumuz gerçeğinin bize hatırlattığı önemsizliğimizi; milyonlarca sperm arasından gizemli bir tesadüfle varoluşumuzun eşsizliği ile dengelemeliyiz.

 

“her şey çok anlamsız! hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka birşey değil. hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. periyodik tabloyu ezberlesek yeter. evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? anlam ağırdır…dibe çöker. falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.”

barış bıçakçısinek ısırıklarının müellifi

 

başlangıcı doğum sonu ise ölüm olan, herşeyin karşılığının olduğunu da buradan anlayabileceğimiz üzere, mutluluğu yakalayabilmek için yapılan her işin, oluşun karşılığını vermemiz gereken bir dünyadayız.

ama hiçbirşeyin değerini bilemeyiz. sağlıklıyken, bir gün hasta olacağımızı düşünmeyiz. paramız varken, bir gün parasız, aç kalabileceğimizi düşünmeyiz. sevdiklerimiz yanımızdayken onlara hak ettikleri değeri vermeyip, uzaklaştıkları zaman ‘seni özledim, keşke yanımda olsan’ deriz.

birisi bize hakaret ettiğinde, biz de ona hakaret etmek isteriz. yalan söylerse, yalan söylemek isteriz. ‘seni seviyorum’ derse, ben de ‘seni seviyorum’ deriz.

hayatın anlamı, karşılığını vermektir. dolayısıyla 1 saat 15 dakika sonra başlayacak maç içinde tribünlerde yükselecek olan, ama bazılarının ısrarla kulak tıkayacağı ses normaldir.

 

ölüm mutlak, yaşlılık olasılık…

 

hayatın anlamını arayan, her gün rakı ile birlikte tarsus usulü kebap yemekte, yazları bol karpuz, kavun, beyaz peynir ve yanına yine rakıda, geceleri üç-beş shot jack yuvarlamakta bulabilir.

 

ömür boyu arasan bulamazsın. buldum sanarsın. öyle şeyler olur ki sar baştan yine bir arayışa koyulur insan. bul bulabilirsen. ömür yeterse tabi.

 

42 diyorlardı bir zamanlar, sonra ben 69 a inandım ama son durum neticesinde 31 olduğuna inanıyorum artık. aksini idda edenlede tartışırım.

 

hiçbir şekilde olmayandır.
bu hayatı yaşamaya mahkum olduğumuz için ısrarla ona anlam yüklemeye çalışıyoruz. böyle yapıyoruz, çünkü anlam bizim için her şey. o olmadan hiçbir şey yapamıyoruz. o olmayınca bizim için her şey eksik kalıyor. o olunca sanki her şey çok güzelmiş gibi geliyor. kendimizi kandırıyoruz. farkında olmadan kendimizi öldürüyoruz.
sadece hoşuna gittiği için dövme bile yaptıramayan bizler, ona bile anlam yüklemiyor muyuz ısrarla? öyle olunca kendimizi daha iyi hissetmiyor muyuz?
işte hayata devamlı yüklediğimiz anlam da böyle bir şey.
hoşumuza gitmiyor. sadece iyi hissetmek için böyle yapıyoruz. bize böyle öğretildiği için. bu şekilde de devam edeceği için. zinciri kırmaya da hiçbirimizin cesareti yok.

 

bir yazımda şu şekilde bahsetmişim hayatın anlamından, vakti olanlar buyursun okusun.

nasıl başlamak gerek bilemiyorum.

hayatın amacından girelim öyleyse. yeterince uzun zamandır bu soruya bir cevap arayan benim gibiler için içinizi rahatlacak bir şey söyleyebilirim: hayatın bir amacı yoktur. dünya üzerinde geçen yıllar, yapılan işler, her şeyi değiştirecek buluşlar… bunların hepsi bir hiçliğin ötesinde değildir. otostopçunun galaksi rehberi misali, o büyük sorunun cevabı “42” kadar anlamsız, doyuruculuktan uzaktır.

şunu kesinlikle söyleyebilirim ki düşünen insan bu dünyada asla mutlu olamayacaktır. bir şeyleri irdelemek, kendi kendini çıkmazlara sürüklemek eğitimin bir sonucu olsa da mutluluğu azaltan önemli bir etkendir. bir insan ne kadar cahilse o kadar mutludur. hiçbir şeyden haberi olmayan birini gelecek problemleriyle, işindeki başarısızlığıyla; veya en basiti aptallığıyla suçlayamazsınız. çünkü o kişi bunu sürekli geri plana atacak, inandırıcılıktan uzak bulacak ve reddedecektir. siz bu insanın karşısında çileden çıkarken onun hayattan aldığı zevk zerre kadar değişmeyecektir. insanların bu dünya ve tüm evren üzerindeki var oluş zamanları ortalama seksen sene ise bu süreyi mutlu-mutsuz-ümitli-ümitsiz, veya en gerçeğinden boş-dolu geçirmeleri hiçbir şeyi değiştirmez. hiçliğe doğru yol alan bu hayatımızdaki maceramız kendimize has olduğu kadar da anlamsızdır, yapılabilecek tek şey ise bunun tadına varmaya çalışmaktır. peki ya yapamıyorsak, hayatın ve her şeyin cevabını aradıktan sonra kendimizi eskisi gibi göremiyorsak ne yapmalıyız? işte o çok zor bir konu.

yarın veya elli sene sonra ölmüşüm, değişen nedir? işte işin içinden çıkılmaz nokta buradan geliyor. ölümden sonra yaşam inancı olanlar okumayı burada bırakabilirler; ama giderken şunu bilsinler ki hepinize ayrı ayrı imreniyorum. bu hayattaki yaşam amacını başka bir serüvenin başlangıcı olarak görenleri selamlıyorum; ve benim gibi buna inanmayı reddedenler, başaramayanlar için devam ediyorum.

neden bugün değil de elli yıl sonra? yazımın devamında tatmin edici cevaplar bulacağını sanıyorsan çok yanıldın dostum, eğer bu soruyu kendim için cevaplamış olabilsem inan ki bu saçma blog yerine bana ciddi kazançlar sağlayan bir yayıneviyle anlaşmış olurdum. bu konudaki düşüncem yazının başında “nereden başlasam ki?” sözümün devamını gösteriyor. hayatın amacı geçici zevkler bulmaktır. peki nedir bunlar? aşk bunların en basit örneğidir, hayatınızı bir başkasıyla paylaştığınız hissi sizi sanki “yalnız” olmadığınız düşüncesine iter. tabi ki hepimizin bildiği gibi karşı cins ilişkileri sonsuza kadar sürmez. peki bunun dışında ne vardır? sizin hayatta kalma içgüdülerinizi tetikleyecek her şey bu gruptadır. intihar her zaman için bir çözümdür, bunu yadırgamak benim selerdir yapamadığım bir şey, ve bu anlamsız sürece erkenden veda etmek isteyenler varsa, yapabilecek olanlar varsa buyursun devam etsin; ama biliyorum ki hayatta kalmaya kendini adamış bedenim, kendi kendime zarar vermeyi adeta kendime yasaklamış beynim benim bunu yapmama izin vermeyecek. o zaman madem bu dünyada devam ediyoruz, madem kendi kendimizin “köprüden önce son çıkış” ını yasaklamışız, o zaman bencil olmayız dostum. tamam o zaman ne var ki demeyin. toplumun bize baskıladığı, yapmak istemediğimiz o kadar çok şey var ki. birilerine iyi davranmak da bunun bir örneği bence. insan her zaman kendi için vardır, bir bilgisayar mantığıyla bir hayvandan çok daha fazla düşünebildiği için insanı çok üst bir mekanizmaya sokmak gereksizdir.

teknoloji geliştikçe, yaşam koşulları ilerledikçe bazı kendini bilmezler daha iyi bir noktaya gittiğimizi düşünüyor olabilir; ama düşünmek gerekir ki yaşamak için, en azından hayatta kalmak için çalışması gerekmeyen insan, günümüzde orta çağın burjuvası misali, tüm toplumca düşünebilecek kapasiteye ulaşmıştır. neden tarih boyunca felsefede başarılı olanlar çoğunlukla burjuva kesimindendir? çünkü hayatta kalma endişesi olmayan kişi, düşünmeye, her şeyi irdelemeye fazlasıyla fırsat bulabilmektedir. inanıyorum ki günümüzde hala okuduğumuz “orta çağ aydınları”ndan hepimiz çok daha bilgili, düşünme kapasitesi yüksek insanlarız, bu yüzdendir ki yeni çağ hastalığı “depresyon” bu kadar yayılmış, mutsuzlukta kendine bir yer edinebilmiştir.

kendi kişisel gelişimimdeki en büyük sıçramayı “mutlu” olduğum zamanlarda bile hayatın anlamsızlığını fark edebilmeme veriyorum. ben de herkes gibi hayatı inişli çıkışlı olan, her anını –ne kadar istesem de- mutlu geçiremeyen bir insanım. ama burada önemli olan bu anlamsızlığı mutlu-mutsuz her anda yaşayabilmek gibi gözüküyor. tabi ki kağıt üzerinde.

sonuç olarak şunu belirteyim, mutlu da olsanız, hayattan bezmiş de olsanız asla ama asla hayatın amacı üzerine düşünmeyin. bunu yapmak size hiçbir şey katmayacağı gibi mutlu mesut geçireceğiniz yılları da öldürecek, sizi hep sorgulayan, hep bir cevap arayan ve günlük hayatta bulduğu hiçbir zevkten tatmin olamayan “her şeyden kopuk” bir insana dönüştürecektir.

 

ölümdür. kötü olmadan iyinin, çirkin olmadan güzelin, soğuk olmadan sıcağın anlamının bilinemeyeceği gibi hayatın anlamını da ölümde aramak elzemdir*

(bkz: vita es morte)

 

kaygan, sıcak ve ıslak bir delikte olduğuna kanaat getirdiğim önemsiz anlamdır.

aslında ilk kararım hayatın anlamının dünyayı gezip görmek olduğu ile ilgiliydi ama fikrim değişti. daha da önceleri para ve başarıydı, camussartre ve beckett denen piçler yüzünden bunlar hep anlamını kaybetti, sonra dedim dünyayı gezeceğim. o da çok pahalı ve sartre meselesi var işte. sonunda da kaldım ıslak delikle başbaşa.

en çok koyan da o kitapları devir, kafa patlat, sonra liseli ergen noktasına geri dön. serdar ortaç dinleyerek te bu seviyeye ulaşılabiliyor halbuki.

 

hayatın anlamı olmadığını söylemek, pek bir şey söylemek değildir. hayatın elbette anlamı vardır; ama realitede insanlar onu kaybederler. kaybettiklerinde de hayatın anlamı konusu ortadan kalkmış olmaz; bu sefer onun yerini “hayata yüklenen anlam” alır.

bazıları bu realiteye bakarak, ideal tarafı yok sayarlar: “hayatın anlamı yoktur, hayata yüklenen anlamlar vardır.” (mesela nietzsche ve ondan sonra gelen hemen her düşünür bu görüştedir. özellikle de varoluşçular!) peki ama, hayatın anlamı yoksa, hayata anlam yüklemenin niçin bir anlamı olsun? hayata anlam yüklemek niçin gerekli olsun?

hani şu vardır: filozof, “dünya yaratılmamıştır” der, sonra da kendisi onu yaratmaya kalkar. “her şey rastgeledir”, der, sonra da kendisi ona bir düzen vermeye, onda bir kanun keşfetmeye, ona bir yön vermeye uğraşır. “her şey bir hiçtir” der; bu söylediğinin olsun “hep” olmasına muhtaçtır – ya o da hiçse?

peki bu nedendir? nereden gelir bu gayret, bu fikir, bu arzu insana? madem her şey bir hiçten ibaret, niçin ona “bir şeyler” katmak ister insan? veya, madem hiçbir şeyin anlamı yok, neden ona bir anlam yüklemek ihtiyacından kendini alamaz? bıraksa ya, öylece… “anlamı olmayan şeye anlam bulmak”tan daha büyük bir anlamsızlık olabilir mi?

öyle ya, hayatın anlamı olmadığını söylemek de hayata bir anlam yüklemektir. ideal diye bir şey olmadığını söyleyen bile her konuda idealizasyon ihtiyacından kendini alamaz. buna nazaran, insan, niçin hayata anlam yükleme ihtiyacı duyan bir varlık olduğunu, niçin kendisinden aşağı basamaktaki canlılar gibi sadece fizik varlığını koruma ve çoğaltma içgüdüsüyle sınırlı kalmadığını, her eyden önce kendine açıklamak zorundadır.

veya şu da görülebilir: her çağ, her çağın insanları hayata bir anlam yüklemişlerdir. mesela ikinci dünya savaşından sonra, abd ve batı dünyasında gelişen, sonra da kutsal batı sıvısıyla yıkanmış her tarafı dolaşmaya başlayan, özellikle 1980′den sonra türkiye’ye giren ve 2000′lerden itibaren topluma iyiden iyiye yayılan bir anlayış, şu fikirde:

- hayatın anlamı sekstir!

her şey bunun içindir. çalışmak, kazanmak, giyinmek, soyunmak, yemek, içmek, alışveriş yapmak, hatta siyaset ve fikir… özellikle bizim gibi, henüz toplumun geri kalanı biraz “geri kafalı” ise, özellikle “okumak”ı da buna ilave etmemiz gerekecek. seks için okumak… ha, bir de yazmak var, onu hiç karıştırmayayım!

bu, 19. yy’da olmayan bir anlayıştı. 19. yy’da insanlar, hayatın anlamını bulmak için delice bir mücadele verdiler. delice dediğime bakmayın, bence bugünkü kolaycılıktan çok daha saygın bir mücadeleydi bu. ve birbiri ardına her çıkan filozof, düşünür, hep şunu iddia etti:

- hayatın bugüne kadar bilinmemiş anlamını ilk ben buldum!

evet, 19. yy düşünürlerini okuyun, hemen hepsinde bu sesi duyarsınız. bununla birlikte, hayatın anlamının keşfedilmek için 19. yy’ı beklemesi, yine de gariptir. o zamana kadar, en azından 5 bin yıllık bir medeniyet tarihi vardır. modern bilim, insanlık tarihini 200 bin yıla, islam tasavvufu 300 bin yıla çıkarırsa da, bilinebilen, günümüze bir şeyleri sızan, yalnız bu 5 bin yıllık, hatta daha da az, 3-4 bin yıllık bir parçacık… ve 19. yy filozoflarına bakarsak, bu binlerce yıl içinde hayatın anlamı bilinememiş, ancak kendileri tarafından bulunabilmiştir.

bu düşüncenin daha garip olan tarafı şudur: hayatın anlamının 0′dan 1′e doğru bir evrim sonucunda bulunmuş olması. yani: başlangıçta doğru yoktu. (e tabii doğal bu, başlangıçta doğru olursa işin içine “yaratıcı” girer.) ilk yanlışın üstüne eklenen başka yanlış, onun üstüne eklenen başka yanlış, onun üstüne eklenen başka yanlış, derken bir an geldi, “aa, doğru!”… şimdi bunu böyle söylemezler ama, söylediklerinden çıkan anlam budur…. buradan yine aynı yere geliyoruz: başlangıçta doğru yoksa, doğal olarak “bu doğru!” diye bir şey de yoktur ve “pratiğin sayısız tekrarlarıyla” (özelikle sevdikleri kavram!) ilk doğruya ulaşılamaz.

yalnız, diyalektikçiler, zorunlu olarak bir “ilk doğru” varsaymışlardır. yani, prensip olarak diyelim; veya bazı yerlerde varsaymışlar, bazı yerlerde yok saymışlardır. bu “ilk doğru”nun zamanla yozlaşmasından “yanlışlar” doğduğunu, bu yanlışlar arasında doğrular da bulunduğunu, doğru ve yanlışın tarih boyunca sürekli mücadele ettiğini, nihayet 19. yy’a gelindiğinde “mutlak doğru”nun kendini keşfettirdiğini!

….

off, sıkıldım ben. siz bu anlamsız hayata anlam yüklemelere devam edin. çok anlamlı bir iş yapmış olursunuz!

veya şu da söylenebilir: (bkz: bütün fikrin gerekliliği)

 

yüzyıllardır insanlar tarafından aranan, bulunamadığı iddia edilen felsefi kavram.

benim için hayatın anlamı biridir, senin için hayatın anlamı bir şeydir, onun için hayatın anlamı paradır. hayatınızın merkezine koyduğunuz, hayatınızı yönlendirmesine izin verdiğiniz şey sizin hayatınızın anlamıdır. yok illaki felsefi yaklaşmak istiyorsanız da, hayatın anlamına ulaştım sandıysanız ulaşmamışsınızdır, ulaşamadım derseniz ulaşmış sayılırsınız.

 

tartışmasız imandır,

iman, yaşam gayesi, bu gayede verilen uğraş, uğraşların sonucunu bekleyip değerlendirip tekrar uğraşmaktır,

cihat farzdır.

hayatının anlamı güçlü bir irade ve imandan geçenlere ne mutlu!

 

kızılderili kabilerin birinde mi yoksa pasifik yerlilerinde mi artık net olarak hatırlayamacağım söyle bir adet vardı.

bu adet kabileden biri öldükten sonra kabile ahalisi çal oynasın vur patlasın diyerek sefahate dalarmış. bunun nedeni kabile ahalisinin ölünün işlediği günahlara dolaylı yahut direk sebebiyet vermesiymiş. böyle yaparak sebep oldukları günahlarının kefaretini günah işleyerek ödüyorlarmış.

elbette bunun bir kısmını kendim uydurmuş olabilirim. nerede okudum nerede duydum hiç hatırlamıyorum ama aklıma kazınmış kalmış. bire nevi götünden element uydurma durumu…

ama şu mantıkla baktığımız da bütün semavi ve semavi olmayan inanışlar dolaylı olarak günahkarlığın en büyük günah olduğunu üstü kapalı olarak belirtir.

mesela on emirdeki öldürmeyeceksin emirinin meali öldürmeyeceksin ki öldürdüğün kşini ailesi efendisi seni öldürüp günaha girmeyeceksin demektedir.

islamda ise kısa ve öz olarak benim karşıma kul hakkı ile gelme demektedir. kul hakkı yendiği vakit hakkı yenen kul tanrıyı düşünmektense içine öfke hayal kırıklığı vesaire dolar.

hakkı yenilen kulun kemal bir insan olma şansı son derece azdır velev ki derya gibi sabrı olmaya.

öfkesini yatıştırmak yediği kazığın açısını dindirmek için ya cinayet işler yahut farklı biçimlerde günah işler.

mesela boynuz yiyen erkek teke gibi her kadının iman tahtasına çöker, kadın alkolik olur vesaire vesaire…

bu gayet mantıklıdır. hakkı yenilen bir kimse daha asabi ve tehlikeli bir madde olup çıkar. öfeksini boşaltmak için ya kendini yavaş yavaş ölümün ve öldürmenin yoluna atar – çağımızda buna stres diyorlar- yahut hakkının yemesinin açısını başkalarından çıkartır. bunları hiç birini yapmayıp meyhane müdavimi olur.

içen mi günahkar içirenler mi?

bütün bu hayat silsilesinden kurtulup rahmetli olnalar için kurtuldu derler.

ne kadar manidar bir kelamdır bu.

zalimin zartasından zurtasından, bilinçli aptallıklardan, şark kurnazlıklarından, terbiyesizlikten, hödüklükten, eşeği safkan at gibi satmaya çalışanlardan, ömür törpüsü akrabalardan, cırlak seslerden vesaireden kurtulmak az şey midir?

ancak bu ölümle mümkün oluyor ve bu gayet kolay bir şeydir. hele kendi elinle olursa.

ama bence esas sır bütün bunlara rağmen olan biten her şeye dirayet gösterip hala güzellikleri yaşaabilmek ve tadına varabilmekte.

zaten bunu yapamıyorsa insan zaten ölüdür, yaşayan ölü.

o şöyle demiş bu şöyle demiş demeyeceğim. daha fazla yazmaya gerek duymuyorum. çünkü daha fazla yazarsam yazdıklarımı tekerür edip hem kendimi hem de okuyanları – eğer varsa- yormaktan başka bir halt etmeyeceğim.

perde….

 

hayatın anlamı gariptir ki her kişinin beyninde farklı zuhur etmektedir. bunun nedeni insanın kısmi tecrübesi ve geçmişi ve ekseriyeti içinde biriken kaynağını bilemediğim duygular yumağıdır. işte bu yüzden bazı insanlar hayatın anlamını aşk’ ta bulurken ben aşkı saçma buluyorum. çünkü eğer aşk saçma olmasaydı ben bu entry’ nin burasına kadar gelemezdim. yani bu entrynin bu kısmı tamamiyle saçma. yukarıdakiler doğru değildir ama aşağıdakiler yanlış da değildir…

bana göre hayatın anlamı nefret kelimesinde gizlidir, bana göre. hayatı boyunca hep nefret edilen bir birey olarak başka bir şey söylememi bekleyemezdiniz diye umuyorum ve duygularımı ifade ediyorum. bazen cümleleri gereksiz yere, çeke çeke bitirilemeyecek derecede uzatiyorum değil mi? hayat da böyle değil mi? gereksiz yere uzun. bir insanın yaşaması için gereken süre bence 20 yıldır. 20 yaşına gelen her kişi bundan sonraki zamanının her dakikasında acı çekmekte size göre özgür olmaktadır. hani acı çekmek özgür olmakmış ya. çok saçma, o zaman dünyamızdaki en özgür insanlar guantanamo’ da yaşıyor demektir değil mi? gerçekten böyle mi düşünüyorsun yoksa sana böyle düşündürüldüğü için mi böyle düşünüyorsun? biliyor musun senden nefret ediyorum ama her gün seni merak etmekten de kendimi alamıyorum. çünkü sen insanlıksın, sen bensin ama ben sen değilim. çünkü benim sen olma ihtimalinden çıkalı uzun bir zaman oluyor. hayatta uzun bir zaman dilimi zaten…

nefret bizi kendimize yöneltir, nefret acılarımızı köreltir, nefret bilgilerimiz arttırır, nefret iyidir, nefret güçlendirir, nefret , nefret ,nefret…

ve sonunda öldürür insanı. hiçbir zaman beklenmeyecek bir durumlar zincirinin kırılma anındaki büyük patlama gücündeki enerji birikimi tipinde obsesyonlar kompulsiyonlarla birleşip kişiliğinin onulmaz parçalarını bir bir söküp alırken yapabileceğin nelerdir? hayatta sadece son bir şansız kalmıştır ama hayata sunabileceğin şeyler artık sınırlıdır. hayata bir şey sunamamak ne kadar da kötü değil mi? kimi tecrübesini kimi bilgisini kimi karizmasını kimi tipini kimi parasını kimi dinini kimi sevgisini kimi aşkını kimi çocuklarını kimi annesini kimi babasını ortaya sunar ve bu benim. bu da benim eserimdir der. benim hayata sunabileceğim bir şey kalmadı maaleef.

maalesef ki nefret ilk başta sevgiyi köreltir, önu göğse saplanmış bir okun çıkarılışı gibi söker atar ve kalbi attırır. bir erkeğin hayatında ihtimallerin gerçeğe dönüşmüş gibi olduğu anlar vardır. bir erkeğin hayatında gökten düşen bir damla yağmurun sele neden olacağı önsezisi vardır. bir erkeğin hayatında selde boğulurken birisinin kendisini kurtaracağını beklediği anlar vardır. bir erkeğin hayatında kendisini kurtaracağı kişinin aynı zamanda en sevdiği kişi olduğunu zannettiği anlar vardır. bir erkeğin hayatında selden kurtuluğu gibi sevdiğine koşacağını zannettiği anlar vardır. bir erkeğin hayatında ihtimallerden başka bir şey yoktur.

aslında hayatın anlamı ihtimallerdir. nefret sadece aracıdır.

 

müzik olabilir. belki hayatın anlamı olmayabilir ama anlam kattığı kesin.

“eğer bigün intihar etmeye karar verirsem beni vazgeçirecek tek şey müziktir” dedi biri.

 

kişiye göre değişir. hem bulunduğunda da anlamını yitirebilir. sonuçta her şey bir hevesten ibaret değil mi?

 

sevdiklerini mutlu etmekte gizlidir. mutsuz birini gülümsetince yaşanan tarifsiz mutluluktur.

 

gülmektir. gülücükleri etrafa yaymak, yanındaki insanların yüzüne tebessüm yerleştirmektir. tanımasan bile.

 

“ benim sorduğum soru -ki beni elli yaşında intiharın eşiğine getirmişti- sorulabilecek en basit soruydu ve budala bir çocuktan tutun da bilgeler bilgesi bir yaşlıya kadar herkesin ruhunda yatan şeydi. bu, insanın cevabını bulamazsa yaşayamayacağı türden bir soruydu ve ben bunu tecrübelerimle öğrenmiştim. soru şuydu:
“bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonucunda ne olacak? hayatımın tamamının sonucunda ne olacak?”

farklı bir yoldan söyleyecek olursak soru şöyleydi: “niçin yaşayayım, niçin herhangi bir şeye karşı bir istek duyayım, niçin herhangi bir şey yapayım?” soru şu şekilde de ifade edilebilir: “hayatımın, beni bekleyen, kaçınılmaz olan ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı?”

farklı şekillerde ifade edilebilen bu tek soruya bir cevap arıyordum ve şunu anladım ki, bu soru dikkate alındığında insanlığın bütün bilgisi sanki uçlarında iki ayrı kutup olan iki zıt yan küreye bölünmüş durumda: biri negatif, diğeri pozitif kutup; ama kutupların ne birinde ne de öbüründe hayatla ilgili sorulara cevap bulmak mümkündü. “

der tolstoy.

 

yoktur.

hayat renskiz, nötr, ifadesiz,… vs’dir.

hayata birey tarafından yüklenen anlamlar subjektif ve dönemsel psikolojiye endeksli olup, başka bi insan tarafından ya da bizzat hayata o anlamı yüklemesinden sonra ruh hali değişmiş insan tarafından bi skime benzetilememektedir.

 

azrailin oyunu filan olsa gerek bu. yani artık öyle düşünmeye başladım şaka maka. çünkü ne zaman eceli dışında ölüme yaklaşan biri olsa kafasında hep bu var. bırakın majör depresyonları, küçük çaplı bunalımlarda bile buna kafa yoruyoruz. neden yaşıyoruz ? oysa cevap belli. hiçbir fikrimiz yok. hayatın bir anlamı var mı, yok mu, bir nedenle mi dünyaya geldik, öylesine mi, kesin bir cevap verecek kanıtımız yok. birtakım bilgilerle donatılıyoruz ama tabii ki tatmin edici değil. o zaman düşünüp durmaya gerek var mı? e yok, ama düşünmeyi de kontrol edemiyorsun ki. düşünüp durmaktan kafayı yiyorsun sonunda. sanırım herşeyde bir anlam aramamak lazım diyorsun, biliyorsun da bunu. ama işte bu sefer de yaşamak için bir şeylere anlam yükleme ihtiyacıyla boğuşuyorsun. tuhaf bi paradox bu hayat. çözebilen en yüce insan heralde. belki de sadece hayatını yaşamalısındır, öylece, kim bilir..

 

hayat boş
hayatın anlamı filan yok aslında; kendimizi aldatmayalım.
ölümden öteye köy var mı ki…
aşıktık bir zamanlar. aşk bitti. ya sonra…? hiiiiç! koskoca bir hiç!
aynı yaşam gibi.
yaşıyorsun yaşıyorsun da n’oluyor?
kimin için, ne için, neden…?
diyelim ki bu dünyada her şeyi en mükemmel bir şekilde yerine getirdik. herkes seviyor bizi.
ölüyorum yahuuu
ötesi var mı?
yaptığımız tüm iyilkikler, güzellikler de geçici değil mi?
onlar da gidiyor, bitiyor.
baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş… pöh! hani bu hoş sada?
eskilerin bıraktıkları hoş sadayı göremiyorum ben. yoksa saklandılar mı? getirin bana hoş sadaları da bir hoş olayım.
nereye kadar? ölünceye kadar. ya sonra…? sonrası yok! boş! hiç!
eee?
yaşıyor muyum ben şimdi? evet diyenleri duyar gibiyim. çok değil en fazla 40 yıl daha yaşarım. sonra…? yok işte, yok… bitti…
eh, o halde yaşamaya ne gerek vardı ki?
her şeyin geçici olduğu dünyada yaşamım bazılarına belki birazcık ya da fazla fazla mutlu edebilir. ama o mutluluk da geçici… sonrası yoksa yoktur, bu kadar…
ateist değilim. ama hep öyle düşünürüm nedense.
saçma bu dünya, çok saçma…
çok……………..

 

gülümseyen insanların gözlerindeki o parlamadır.

 

anlamı denen meret yapısı denen nanenin demlenmesiyle beraber odaya sinen babaanne kokusunun üzerine giydirilmiş hırkadır.

göz ucu manzaramı gökdelenler oluşturmakta; beyazın üzerine gri bir sulu boya damlamış. silik siluetin kendisinde kaybolan sancının tekrarını arayan bir garip cureixtes olmaya çabalayan işaret parmağımı, üstten ikinci boğumundan koparmak isterdim dişlerimle. bir faberge yumurtası istiyorum ve içini çerçöple doldurmak. gerisin geri koşan bir adamın hikâyesi nasıl anlatılabilecek bir şey ise aynı zamanda küçümsenmeye de açık olanca ve hikâyenin kendisi ve bir şeyler yap met kıvamı kimi çaresiz anların boş duvarında yürüyen bir karaltı olup başımdan aşağı kaynar su gibi akmakta.

bir sigara yakalım.

sigara dudaklarına yapışmış durmaktadır, henüz yakmamıştır.

gel dedim gitmeden önceki gün ve aksam ise acele etme geceye kal, gideme ve yarını bırak bana. şimdi olmaz dedi sessizce. dedi mi, yoksa ben mi öyle hayal ettim bilmiyorum ama kirin kokusu ile ürpermekten alamadım kendimi yine de.

hayat öylesine aldatıcı hale gelmiş olabilir ki bunun aksinden hiçbir zaman emin olamayabilirsiniz.

söylediklerimiz değil ama es vermelerimiz aslında kim olduğumuzun cevabıdır. bir ad koyduğunda düşünmene gerek kalmaz. kendinde olanı senin için olan haline getirip öldürebilirsin.

durdurun kayayı diye bağıramadı hiç sevgili sisifos; trajedideki rol dağılımından rahatsız olan kaya firar ettiğinde. öyle sessiz, sakin, bildik, sözde bilmedik salınıverirken masmavi bir atlasın altında, ne gereksiz geliyor değil mi paranoyanı söyle iyiden iyiye sallayıp içine elini daldırmak. tamamen kurgusal sebepler hükmünü süren. gerçeklik algımız kendisinden muaf değil elbet ama yine de tamamen kurgusal sebepler anı güden; bir gerçeklikle akşam çayına götürmeyecek bizi.

anlaşılmazlığın çölünde, gerçekliğin kendisini bertaraf edip bizi kimsesiz isalar olarak bir boşluğa saldığı ama yine de kıyamayarak elimize birer şemsiye tutuşturduğu uydurma meselde, kaybolmakta olan anlam ve kardeşi hedefin koynunda, söylenmelere kulak kabartmış bir aklın kendi kendine iç çekmelerinin ifşası: nedir ki anlaşılmaz olan, aleni ve aşikar olan anlam kendi anlaşılırlığında bir saçmalıktan ötesine götüremezken sürüsünü ve kendisinde bizi görünmez kılıp bir şapkadan tavşan çıkaracakmışçasına daldırdığı elini ceee diye çıkarırken.

yazmak bir masumluk yitimi sadece.

biz ki rutine inandık, ona sığındık.

 

yüzyıllardır, koca koca düşünürler, filozoflar, bilim insanları çözememiş, biz mi çözeceğiz dediğim.

 

tüm kızlar orospu, tüm erkekler piç, tüm insanlar şerefsiz.

 

herkesin kendine sorduğu ama kimsenin bırakın çevresindekileri, kendini bile hayatın hiçbir döneminde ikna edemediği ve bu ikna edememe halinin tüm hayat boyunca devam ettiği bir kavramdır. zira sözlükte bile girilen entry sayısı sözlükçülerin de böylesi bir çaresizliğinin tezahürü olsa gerek. ha “lan dallama kendine bak! sen de giriyorsun ya entry” diyebilirsiniz çok haklı olarak. mamafih bu da benim çaresizliğim.

 

genetik faktörler ve çevre şartları neticesinde ortaya çıkan sürede beyin faaliyetlerini kontrol etmek.

insan neslinin devamını sağlamak değil. zira big crunch adlı olaydan hiçbir organik yapı, onu bırakın hiçbir atom sağ çıkamaz.

(bkz: singularity)

zaman big crunch’a doğru giderken ( kaç milyar yıl var bilmiyorum) hayatın anlamının limiti yoktur. soldan limiti vardır ve sıfırdır yani anlamsızdır. sağdan limit ise, hayat fonksiyonu big crunch’tan sonra tanımsız olduğundan yoktur.

neyse benim zamanım azalıyor. beni eğlendirecek hormonlar salgılamaya çalışayım.

 

ne yaparsan yap, nerede nasıl yaşarsan yaşa, kim olursan ol, sonunda börtüye böceğe yem oluyorsun. nasıl bir anlamı olabilir ki bunun? sadece birilerini mutlu edebilmek olabilir belki ama öyle saçma sapan mutluluklar değil gerçekten mutlu etmek ya da hani olur ya anlık, tanıdık veya yabancı biri ile bir sebepten aynı şeyleri düşünüp, göz göze gelinen anlardır belki. yine de yeterince anlamlı değil hiçbirşey hayata yükleyecek kadar.

edt:imla

 

ölümdür aslında hayat. ölüm kadar kesin ve istisnasız başka bir şey gelmiyor aklıma. ölmeyen bir şey yok. her şey geçer, her şey her geçen an “sona” yaklaşır. günler bile ölür. bu nedenle aslında rahatsız etmemeli insanı ölüm düşüncesi. her şey ölecekse ve ben de öleceksem, o zaman hiç bir şey ölmemiş de sayılabilir mi? bu ney ya. eşitliktir ölüm.

 

yaşanmış olan şeylerin acı olmasıdır. yıkımlarla dolu olan tecrubelerdir.

bazen zamana korkunç bir kin besliyorum,neden bu kadar acımasızca her şeyi yıkıp geçiyor diye. bugünü yaşarken hiçbir zaman farkındalık hissiyatını kontrol edemiyor, tartamiyor, mantıklı çıkarımlar yapamıyorsun lakin; bugün dün olunca,yarının yıkımlarını kapında buluyorsun.tamam bugünün olgunluğunu düne borçluyuz fakat bazı solgunluklarımizi da dünden yaşıyoruz…

belki hayatı anlamlı kılan da böyle yaşanmışlıklardır ne dersiniz?

 

hayatin geciciligi uzerine dusunen ve dahasi bunu iyice ozumsemis biri iseniz, ne bir kisi, ne bir durum uzerinden gelistirilebilir anlamdir. kisi hayatin anlamini daha cok kendi varligiyla baglantili oldugunu anladigi zaman bu kesinlikle daha mutlu bir hayat surmesine de yol acar. sevgililer, iliskilerdeki duygular, aile, arkadaslar vs. hersey degisir, yok olabilir ve sonucta kisinin hayatin anlamina dair elinde tuttugu sey yine kendinden kaynakli uretimler, hisler bir seylerdir. ve bu herkes icin degisebilir.

hayati anlamsiz buldugunuz bir noktadaysaniz bu aslinda o kadar da kotu bir nokta degildir, ama varliginizi anlamsiz kilan bir his varsa bu tercihlerinizin size kendinizi anlamsiz hissettiriyor olmasindan da ileri gelebilir. yastiga basinizi koydugunuz zaman, gozlerinizi kapadiginizda kendinizle ilgili dusunun. zor da gelse iyi bir seydir. neleri neden surduruyorsunuz, neleri birakmaktan korkuyorsunuz, neleri cok fazla sahipleniyorsunuz? sahiplenme duygusunun kendisi zaten hayatin anlamini baltalamaktadir, asil anlam once kendinize sahip olmaktir; bir cocuga bir aileye bir sevgiliye sahip olmak degil. hayatin anlamini yaptigi is uzerinden bulanlar da olabilir o zaman bu ucunda mutlaka baska anlamlara hizmet ettigi icindir; kisinin baska hislerine destekci-altlik-iyilestirici oldugu icin.

hayatin bir anlami varsa o anlam gecici de degildir. kisiliginizi olusturan ve sizi de oldugunuz insan halinde tutan seyler gecici olmasa gerek. eger eskiden cok anlamli buldugunuz seyleri simdi terkettiyseniz bu onlarin anlamsiz oldugunu gostermez, tam tersi donem donem bir cok seyde farkli anlamlar bulabilirsiniz, ama bu hayatinizin anlami degildir.

hayati anlamsizlastiran seylerin basinda aslinda olmadiginiz biri gibi davranmak gelir bana gore. bir cogumuz zaman zaman bir sosyal cevre ya da sectigimiz insanlarin beklentilerine uygun bicimde davranislar ve duruslar sergilemeyi, en cok kabul ve sevgi gorecegimiz gibi davranmayi seceriz. bunu farketmeden de yapabiliriz, ama eninde sonunda mutsuzluk verir. hayatta manevi olarak ayakta kalmak icin onaylanmak ihtiyaci hisseden insanlar, onaylanmaktan en cok hoslanacaklari sosyal cevre ve kisilere gore tutum ve davranislarini revize ederler, bunu farketmeden de yapiyor olabilirler ama eger 40 yasina geldiyseniz ve bes yil oncesinden en temel durus bicimlerinizde temel farklar varsa o zaman zayif, gucsuz, “onlardan degil” gibi gorunmeyi hice sayarak, belki de onaylanmak ve sevgi gormenin, hayranlik duyulmaktan hoslanmayi bir kenara birakarak kendinize bir sorun; kalin ego duvarimin hemen arkasinda nasil biri var? onu disari cikarmaktan korkmazsaniz en guzeli. ve sizi o sekilde cok sevecek insanlar da olacaktir.

hayatin anlami aslinda geciciliginde yatar. hersey ve herkes gecicidir ve hic olmeyecekmis gibi, hep olacakmis gibi yasamak da insana ait beceri. geciciligi kabul etmek, deger mekanizmanizi da farklilastiracaktir. en guzeli.

 

olmayandır.

bugüne kadar kaç milyar insan gelmiş geçmiş, eh pekiyi ne olmuş? bu bilmemkaç milyar insandan adam akıllı bir şey başaran kaç kişi var ki? toplasan 100 milyon eder mi acaba? en basitinden, bana ne lüzum var? yarın ölsem dünyada ne değişir, ne eksilir dünyadan? ya da ne bileyim beş sene önce ölseydim bu beş sene içinde olmuş olan şeylerden kaçında bir değişim olurdu?

binlerce insan saçma sapan şekillerde ölüyorlar, yok oluyorlar; ne dertler, ne iç sıkıntıları yaşıyoruz da sonuç? hayat, dünya, evren kendi halinde bizden habersiz devam ediyor. öyleyse hayatın, insan yaşamının çok ulu bir anlamı nasıl olabilir ki? yaşıyoruz da neye yarıyoruz?

 

hayatta “anlam” diye birşey yoktur. hayat somut, anlam soyuttur. hayat var olandır, anlam ise yapay olarak üretilmiştir.

netice itibariyle, hayatın anlamı elma ağacında çıkan armuttur.

 

şahsen insan sevindirmek. yemin ederim veren el alan elden üstündür lafını şimdi anlıyorum. insan sevindirmek, bir sevgiliyi sevindirmekten kat be kat mutluluk veren bir duygu. belki de o yüzden zengin olamıyoru(z)m. ev araba yatlar katlar uçaklar olsa nolurdu diye düşünüyorum? yine votka, rakı, bira viski içerdim. markaları farklı olsa nolur ki? çok güzel kadınlarla beraber olur muydum? bilmem diyelim ki oldum. nolucaktı? yine sıkılcaktım. düşünüyorum da, üremek de belki yeterli olmayabilir mutluluğa. sanırım delirmek üzereyim. ev her hafta temizlense, yine kirleniyo. kısır döngünün amına koyim. şu insanoğluna önce din, sonra asgari ücret verilmedi mi? cennete gitceksin ama bu paralara da razı ol, üretme, geliştirme, hayatın tadını çıkarma denmedi mi? dendi. o zaman ben napıyorum lan amk.

 

adıyaman fatih anadolu lisesi 11/c sınıfı, felsefe dersinde hayatın anlamını çözdü
zaytung | haber
adıyaman fatih anadolu lisesi 11/c sınıfına bugünlerde tatlı bir telaş hakim. yeni öğretim yılıyla birlikte felsefe dersinde hummalı bir çalışma içine giren genç öğrenciler, okul yönetiminin de desteğiyle kısa sürede zorlu bir işi başarırlarken, felsefe öğretmeni hayri güzel, sınıf başkanıyla birlikte yaptığı basın açıklamasında “boş geçen dersler hariç haftada iki saat çalışarak hayatın anlamını çözdük ve bunu yetkili mercilere bildirdik. şu an bize dönmelerini bekliyoruz” dedi.

dönem başladığında öğrencilerine üzerinde proje yapmak amacıyla farklı konulardan birkaç seçenek tanıdığını belirten felsefe öğretmeni hayri güzel, bugün elde edilen başarının kesinlikle tesadüf olmadığının, bilakis disiplinli çalışma, gayret ve sınıfta yaratılan kolej havasının sonucu olduğunun altını çizdi.

“varlık felsefesi, ahlakçı felsefeye kant’ın yaklaşımı, neoklasik dönem felsefi çalışmaları gibi konular arasından çocuklar zannedersem biraz da adı kolay geldiği için hayatın anlamı konusunu seçtiler. gerçi bunun diğer konulara göre biraz daha zor bir konu olduğunu, yoğun çalışma gerektireceğini elimden geldiğince izah ettim ama sınıfın çoğunluğu bu fikirde ısrar edince bu yola gittik.” diyen başarılı hoca, “öğrencilerim de sağolsunlar kendilerine olan güvenimi boşa çıkarmadılar ve elbirliğiyle sonuca ulaşıldı…” sözleriyle yaşanılan süreci özetledi.

“anlatılacak gibi değil”

basın mensuplarının ısrarlı sorularına rağmen hayatın anlamını şu an açıklayamacaklarını net bir şekilde ifade eden hayri güzel, “bu aşamda olay artık bizden çıktı. idare amirlerimden ve bakanlık’tan gelecek olan talimatları beklemek durumundayız. ayrıca ben de pek anlayamadım zaten. biraz karışık, öyle hemen anlatılacak gibi bi şey değil” diyerek sözü okul idaresine bıraktı.
“kimi arayacağımızı bilemedik”

okul müdürü osman pak, basın mensuplarına yaptığı açıklamada, “hayri hoca koşarak odama geldiğinde çay yapıyordum. bana durumu anlatınca ne yapacağımı, nereye başvuracağımı bilemedim. sonunda genelgelerden birinin arkasındaki mail adresine e-posta gönderdik” derken, yetkililere ulaşma konusunda yaşadıkları sıkıntılardan dert yandı.
“maalesef kanun ve tüzüklerimiz bu konuda oldukça yetersiz. belli ki okullarımızda okutulan felsefe derslerinde böyle bir noktaya gelinebileceği hiç hesaba katılmamış. bunun adı maalesef ihmaldir başka bir izahatı yok.” diyen müdür osman pak, içişleri bakanlığı’na bağlı “basvuru@icislerigov.tr” adresine mail attıklarını ancak bu mail’in vatandaştan gelen diğer şikayet ve istek mailleri arasında dikkat çekmeyebileceğinden endişe ettiklerini de sözlerine ekledi.

öğrencilere ödül belediye başkanı’ndan geldi

1973′te kurulan fatih anadolu lisesi’ne tarihinin en önemli başarısını kazandıran öğrencileri, adıyaman belediye başkanı necip büyükkaplan da meb’in 101 temel eserlerinden hediye ederek kutladı. adıyaman’ın gururu olan bu gençlere ellerinden gelen yardımı yapacaklarını ifade eden büyükkaplan öğrencileri tek tek alınlarından öperken, üstü sigara kokan bir öğrencinin kulağını hafifçe çekerek “sana da bir karton verelim mi lan kerata…” demesi ise gülüşmelere neden oldu.

 

her insan bir dünya, dünyanın şekilleri ve halleri gibi, insanın da, türlü türlü halleri, şekilleri mevcut. hayatın anlamı, insanın kendine kurduğu dünyanın içindedir. benim için, insan olarak, gelişebildiğimce geliştirmek kendimi, bir diğeri için, başka başka. en çok neye ihtiyaç duyuyor, neyin açlığını çekiyorsa insan, biraz da hayatın anlamı o eksikleri oluyor. kimi de, fazlalıkların içinde, kendisinin ne kadar şanslı olduğunu bilmeden nankörlük içinde, hayatım ne kadar anlamsız diye göçüp gidiyor.

ne kadar naylon varsa, bir o kadar poşet var, gibi birşey bu.
(acayip bağladım mevzûyu, hayran oldum bi şimdi kendi kendime:)

 

çoğu kişi için geçerli olacak tanım
“bizi var eden sisteme uygun şekilde yaşamak ve üzerimize yüklenen vazifeleri tamamlamak”
(kendi cevabı “olabildiğince çok zevk almak ve kar elde etmek” olanlar aşağıdaki kriterlere bakabilir.)

kendime özelleştirince şöyle oluyor

“allah’a iman edip, kur’an’da emrettiği üzere hakkıyla kul olmaya çalışmak”

cevabımda şu unsurların bulunmasına dikkat ettim:
* hayat boyu değişmeyecek
* ölümü hatırlayınca tatlılığını yitirmeyecek
* her hareketimde uygulanabilecek bir yanı olacak.
* karşısında sunulacak alternatiflere karşı yeterince savunulabilecek

 

hayatınızı neyin üzerine kurduysanız, o cevabı verirsiniz.

 

aşk olmadan, aşık olmadan çözülmesi imkansızdır.

kayıp halkadır aşk. puzzleın en önemli parçasıdır, şifredir, bölüm sonu bulmacasıdır.

olmadan anlamlandırılamaz hayat, olmadan çözülemez esrar, olmadan görülemez bütün.

 

“insanlar, başka hayatlara dokunmadan yaşanan hayatın ne anlamı var diye düşünebilir. ama böyle bir yargıya varmak ukalalık olur. her hayat bir katkıdır. sadece bunu şu anda anlamıyor olabiliriz. herkes hayatımıza bir sebeple girer ve bize öğretmeleri gereken şeyi öğrenmek bizim sorumluluğumuzdur.”

bir rahibin ilk kez cenazesinde tanıdığı bir ölü için söyledikleri.

 

raj bains isimli sıradan bir internet kullanıcısının bir facebook tartışmasında yazdığı yorumda gizlidir:

tam da şu anda, titan’da metan yağıyor. uranüs gezegeni, adını yaşatabilmek için güneşin etrafında kenarlarda bir yörünge izlerken, venüs tersine dönüyor. bazı yıldızlar patlıyor, kara delikler her şeyi içine çekiyor, galaksiler çarpışıyor.

ve biz burada yaşıyoruz, meteor çarpmalarıyla bozuk bir yüzeyde, depremlerle dönüşen, fırtınalarla sallanan bir gezegende. güneşin kırmızı bir deve dönüşeceği nihai sona kadar radyasyonda kavrulup manyetik alanı çökeceği kesin olan, sonuçta tozdan başka hiçbir şey olmayacak bir gezegende.

ve biz burada yaşıyoruz, burnumuzun önünde gözlüklerle, ceplerimizde inhalerlerle, dişlerimizde tellerle, kalp kasımızın vadesi dolarak ölmeyi bekleyerek, veya hücrelerimizin artık sürekli gelişmeye kadar vermesiyle, veya bir kan damarının patlamasıyla, veya bazen doğadışı kimi nedenlerle.

ve biz burada yaşıyoruz, ve kimilerimiz diyor ki, “baksanıza, her şeyde nasıl da bir düzen var”.

 

ta kendisidir. daha ne olsun; yaşıyoruz; içimizde kanlı canlı organlarımız düşmeden, çürümeden, kokmadan, yaşıyoruz. tuhaf şey yani. elimi uzattığım yerde, derimin altında mide diye bir organ var mesela, ama muhtemelen ben ona hiç dokunamayacağım; o kadar yakın, o kadar da uzak oysa. beyin denen et parçasının tam olarak ne yaptığını bile çözememişken, bu komplike varlığın ta kendisiyken, bir de üstüne anlam aramak, saçma. hayatın anlamı her şeyden önce hayatın kendisinden başka bir şey olamaz.

 

dil, din, ırk karmaşasıdır.

topraktan gelmişiz (ya güya) toprağa gideceğiz işte.yemeyin birbirinizi insanoğlu.

 

boktur bokluktur. anlamı yoktur.

duvarlara yazı yazıp, sivri taşlarla yemek için mamut kovalanılan zamanlardan, borsa denen cansız bir canlının ülke batırdığı zamanlara gelmişiz.. liderler, ünlüler vs..ler saçip, kendimizi onlardan artanlarla mutlu olmaya yetindirmişiz.

kendimize kalıplar kurmuşuz, içinde debelenip duruyoruz. okul vs bok püsür işlerini bitirdikten sonra , çoluk çocuğa, toruna torbaya karışmadan önceki 7-8 yıl için yaşıyoruz. kısmen özgürce yaşadığın, senin hayatının sadece seni ilgilendirdiği , paranı -eğer varsa- özgürce savurabildiğin, hesapsız max. 7 yıl için yaşıyoruz.

hayat ortalama insanlar için bundan ibaret, benim için bundan ibaret…

 

söz konusu hayat insan hayatı ise; canlı bir otun, böceğin, köpeğin… hayatının anlamı kadardır. ama burada bilinçli olan (bizim bilebilirliğimiz dahilinde) insan olduğu üzere hayatına, varlığına anlam katma çabası ve isteği de yalnızca insanda vardır. biz sadece hayatımızın anlamı olmasını isteriz, anlam katmaya çalışırız ama yoktur.

 

acı çekiyorum, o halde varım’dır mıdır ne bu? ya da ben çok yanlış geldim ya
bilmediğim, oof.

 

sıcak kahve, güzel bir kitap, ılık ılık esen rüzgar, kemiklerinizi ısıtan güneş, yemyeşil çimenler ve fonda yavaş yavaş çalan müziğin oluşturduğu kombodur. en azından şimdilik arayıp eleyip ulaştığım en mantıklı sonuç bu. fazla düşünmemek mi lazım ne?

 

insan hayatının anlamına kısıtladığımızda, doğa penceresinden bakarsak:

erkekler için, olabildiğince çok kadın döllemek.
kadınlar için, karakterini, tipini ve kaynak sağlama gücünü yeterli bulduğu bir erkekten çocuk yapmak ve (en azından çocuk biraz büyüyünceye kadar) onun* desteğiyle yaşamak/çocuğu büyütmek (ve muhtelen koşullar elverdiğinde bunu başka bir erkekle yinelemek).

doğrudan bunları düşünerek hareket etmeseler de insanların hatrı sayılır bir kısmı hayatlarını bu amaçlar doğrultusunda şekillendiriyor. tabii doğum kontrolünün olduğu modern dünyada yukardaki hareketler döllemek/çocuk yapmaktan çok seks yapmaya (ve alt beyni kandırmaya) kaymış halde. hatta kadınların erkeklere göre eski sevgililerini çok zor unutmalarının sebebi belki de atlanan hamilelik evresidir (gerçi bir araştırma okumuş değilim, belki erkeklerle kadınların sevgili unutma süresi arasında o kadar bir fark yoktur; gördüğüm durumlardan genelledim).

biraz daha çerçevenin dışında düşünmeyi tercih edenlerin hayatları ise bu primitif amaçlara hizmet etmek zorunda değil.

 

belki basit ve arka kapidan kacici bir dusunce sekli de olsa,

anlamsizliktir.

eger hayatin anlamini olmayan bir olgu olarak kabul edersek, yani anlamin varligini yok edersek boylelikle bir anlam yaratabiliriz.

karisik oldu degil mi?

ama bak soyle:

bu dunyada anlam yok
ve sen olmayan bir seyi bulmaya ve anlamaya calisiyorsun
anlamaya calistikca daha da anlamsizlasiyor degil mi?
iste bu olmamasindan.

sahip oldugun sadece senin anlamin ve anlamlandirman
ve maalesef ki bu sadece senin alginin anahtari
baska bir kapiya uymayan

 

evrenimiz tanrının hastalanıp hapşırmasıyla kazayla ortaya çıkmıştır. cebindeki mendili çıkarmasıyla muhtemelen sona erecektir. işte hayatın anlamı.

 

bizim mahallede bi deli vardı. 10-15 sene kadar takip ettim her gün mahallede illa ki karşılaşıyorduk. sürekli bir elinde sopa bir elinde teneke. teneke çalıyordu adam sabah akşam. işte ona sorulması gerekendir.

 

büyük ihtimalle insanların hayatları boyunca aradıkları ancak ölüme yaklaştıkları son dakikalarda bir aydınlanma, birepifani şeklinde idrak ettikleri ve ” tabii yaa, ne kadar da körmüşüm” şeklinde anlık hayıflanma ve şaşkınlıkla kabullendikleri evrenin temel unsuru, arkhe, değişenin altında değişmeden kalan şey.

 

ölümlerle anlamak en açık seçiği. yakınlarınız vefat ettiğinde cenazesine gidin. o zaman hayatın gerçek anlamını daha iyi anlayacaksınız!

 

life dergisinin birçok sanatçı, siyasetçi, din ve bilim adamı ile yaptığı röportajlarlı içeren “the meaning of life” kitabında yer edinmiş konu.*

özellikle john cage durumu fazlasıyla iyi özetliyor.

kitaptan bir derleme;

http://www.brainpickings.org/…/the-meaning-of-life/

 

hatırlamaktır.

bir gün oğlumun kahkahalarla gülüp eğlendiği bir anın videosunu çektikten sonra düşünmüştüm uzun uzun. insanlar niçin bu kadar çok fotoğraf çekiyor, video kaydı yapıyor diye? özellikle dijital devrim ve medya aygıtlarının herkesin alabilceği kadar bol ve ucuz olmasından sonra insanların deli gibi fotoğraf ve video çektiklerini farkettim.

kendimizi çekiyoruz, çocuklarımızı çekiyoruz, arkadaşlarımızı çekiyoruz. çekip çekip bilgisayara transfer edip, hardisklere, cd’lere kaydediyoruz. binlerce, hatta onbinlerce fotoğraf, saatlerce, günlerce sürecek video kayıtları.
bir daha bakabilcek miyiz bu fotoğrafların hepsine? bir daha seyredecek miyiz bu videoları?

amacımız ne?
çünkü hatırlamak istiyoruz. hayatı anlamlı kılan tek şey hatırlamak.bir gün onlara tekrar bakıp hatırlama olasılığı bizi mutlu ediyor.
eğer hatırlamıyorsan ne yaşadığının hiç bir anlamı yok.

hiç düşündünüz mü; bir insan uyuduğunu ne zaman anlar?
tabii ki uyanınca!
eğer uyanmasaydık uyuduğumuzu hiç bir zaman bilemiyecektik.

sanırım insanlar ölümden ve ölüm sonrasından bu yüzden bu kadar çok korkuyorlar.
ölüm de bir uyku ise sonrasında uyanmak istiyorlar, tekrar uyanma umudunun olmasını istiyorlar. dinler bunu vaadediyor. “tekrar uyanacaksınız” sözü veriyorlar.
eğer uyanmayacaklarsa, öldükten sonra karşılarında bir melek, bir tanrı bulamayacaklarsa sonsuza kadar, bir daha uyanmayacak şekilde uyuma korkusudur insanları en çok rahatsız eden ve dinlerin kucağına atan. bir daha uyanmayacaklarsa hiç bir şey hatırlamayacaklar demektir.
aman tanrım! bu ne kadar korkunç bir şey!
hiç bir şey hatırlamamak!.

o zaman hayatının çok mutlu veya acılar içinde geçmesinin ne anlamı olacak? nihayetinde hiç bir şey hatırlamayacaksın.
arkandan iyi veya kötü bahsetmişler ne anlamı var? görmeyeceksin, duymayacaksın. sonsuza kadar.

insanlar bu yüzden dine sarılıyor. yaşadıklarını sonsuza kadar hatırlamak istiyorlar. hatırlayan bilinçleri hep yaşasın istiyorlar.
yaşayan ve haz alan beden umurlarında bile değil insanların. tek istedikleri hatıralar.

çok mu anlamsız geldi? o zaman sana şöyle bir soru sorayım: sana 100 yıllık ömürler vereyim. bu ömürlerden biri bitince diğeri başlasın. ama hiç bir zaman önceki ömüre dair hiç bir şey hatırlamayacaksın. bu şekilde sonsuza kadar yaşayacaksın. böyle bir şeyi ister miydin?
bu cazip mi değil mi?
bana göre değil.

hatırlamadıktan sonra sonsuz sayıda ömrün hiç bir anlamı yok.
belki de sen şu anda o ömürlerden birini yaşıyorsun. önceki milyon defa yaşadığın hayatları hatırlamıyorsun. öldükten sonra yeni hayatında şu andakini de hatırlamayacksın. hatırlamadığın sürece kaç defa yaşadığın, ne kadar mutlu veya acı dolu bir hayat yaşadığının ne önemi var? o haytlarda aldığın hazların veya çektiğin acıların ne önemi var hatırlamadıktan sonra.

sonsuzdan gelen ve sonsuza giden zaman akış çizgisi üstünde minicik bir nokta senin varoluşun.
onun öncesinde bir bilincin yoktu.
sonrasında da olmayacaksın. sadece o kısacık an olarak varsın o zaman çizgisi üzerinde.
hatırlamadıktan sonra o kısacık anın ve o anda yaşadıklarının, düşündüklerinin, hissettiklerinin ne değeri var?
o zaman çizgisi üzerinde hiç var olmamaış, yaşamamış, hissetmemiş bir varlıktan ne farkın olacak?

hayatı anlamlı kılan hatırlamaktır.
anımsamayadığın an cansız bir taş parçasından farksız değilsin.

 

sahip olduğunuz şeyin aslında size ait olmadığını keşfetmektir. eğer bir yerlerde hayatın anlamını arıyorsanız, öncelikle kimin hayatına baktığınızı bilmelisiniz. var olan bir hayatın anlamını asıl anlamından ayırmak için ya da gerçeküstü bir anlam yüklenmiş olan hayata gerçek bir anlam kazandırmak için o hayatta bir kaydırma yapmak gerekir ki, yanlışı doğrudan, gerçeği rüyadan ayırabilesiniz. tabi bunu yaparken kelebek etkisini de göz ardı etmemek gerekir; aksi takdirde kendinizi yeni bir anlamsızlığın içinde bulabilirsiniz.

 

bir çok kişi tarafından anlaşılmaya çalışılandır. anlaşılamama nedenine bakılırsa bu problem ortadan kalkacaktır. zaten ilahi olmayan dinlerde bu anlaşılmamayı insanın içindeki hayatı anlama boşluğunu kapatmak için oluşturulmuş veya bu noktada rant sağlamıştır.

 

insana dair her şeyin, bilimin, sanatın, felsefenin temel konusu, insan yaşamının en önemli olgusudur. çünkü karnı doyan, sağlıklı bir şekilde barınabilen her insan, hayatta olma amacını merak eder. yaşamak güçtür. onca zorluğa rağmen hala gülebilmek büyük bir çaba ister. işte dinlerin neden insan yaşamında bu kadar önemli bir yeri olduğu böylece anlaşılmış oluyor. kendi yaşamına anlam getirenler mutlu oluyor ve huzur içinde ölüyor. anlamsızlık içinde savrulanlarsa ya erkenden ölüyor ya da mutsuz oluyor. bana kalırsa yaşadığımız şu hayatın hiçbir anlamı yok. bu durumu tek cümleyle özetlemek gerekirse, insan her daim elde edemediklerinin kölesi, elde ettiklerininse nankörüdür. anlam denen şey hazır bulunan değil, yaratılmayı bekleyendir. biz onu yarattıkça varlığımızı sürdürürüz ve varoldukça yaratırız.

 

sadece acı çektiğimde aramaya koyulduğum anlamdır.
mutlu olduğumda ipimde bile değil.

şu an keyfim yerinde; anlammış bilmem neymiş umurumda değil.
ama gece bozulacak. deli gibi düşüncelere dalacağım.

iki ruh halimi de referans alırsam yoktur. düz yaşayacaksın yaa, düz adam sami gibi.

şöyle de amme hizmeti yapayım: sami abiden gelsin

 

facebook, twitter, avm’ler, futbol, internet, sözlük, eğlence mekanları, siyaset vs. derken araştırmaktan fersah fersah uzaklaştığımız anlamdır.

beyin ve beden bunlar ile o kadar yoruluyor ki, gece kafayı yastığa nasıl koyduğumuzu bile bilemiyoruz ne yazık ki çoğu zaman. hayat da bir şekilde akıp tükeniyor bu süreçte. çoğumuz ise ne istediğimizi dahi bilmeden kaybolup gidiyoruz işleyen çarkın dişlileri arasında, bize biçilen roller içinde.

keşke bazen soluklanabilsek, bir durup düşünebilsek; ne istiyoruz, nereye gidiyoruz, olduğumuz yer istediğimiz yeri mi diye. sonra da cevapları verip uygulamaya koyulsak bazı şeyleri.

gel gör ki tam böyle bir uyanıklık hali gelmeye görsün, basıyor yine mevcut sistem damarlara uyuşturucuyu, bir daha ne zaman uyanırsın bilinmez. o yüzden olamıyoruz bir türlü istediğimiz kişi, o yüzden mutsuzluk, o yüzden bunca karamsarlığın nedeni.

 

çok basit bir tanım. kaynağını hatırlamıyorum ama ” hayatın pek bir değeri yoktur ama ondan başka hiçbir şeyimiz de yoktur.”

https://www.google.com.tr/…ver-you.html%3b400%3b400

 

keşke biri bana bulup getirse. ya da yaratsa. çünkü sanırım bulunmayan, ancak yaratılan bir şey. ben var olan bir şeylerden, başka bir şey yaratma konusunda iyiyim.

mesela ben yoktan var edemiyorum. yazı yazamam, yazamıyorum. sevmiyorum. ama var olan yazıyı başka bir dile çeviriyorum.

sanırım hayatın anlamı da benim için böyle.. biyerden bulup, birisinden alıp, uyarlamam gerek herhalde. artık böyle avutuyorum kendimi ama hayırlısı bakalım..

 

genelde hayatin sirriyla birlikte anilir. yasli ve bilge oldugu dusunulen kisilere soru seklinde yoneltilir.

 

hayatın içine düşüyoruz. resmen düşmek bu. doğumla beraber insan, kendi seçimi olmayan binlerce insanın, eşyanın, olayın, meselenin içine düşüyor. biliyorum, çok kallavi bir tespit yapmadım, zira bu mesele yıllardır “tanrının adaleti” ekseninde tartışılageliyor: “fakir doğan çocuğun suçu ne?”

insan, sürekli hayattaki konumunu değerlendiriyor. içine düştüğü bu hengamede, bir filozof olmasına gerek olmaksızın, yaratılışındaki o ince dokunun eseri olarak bu değerlendirmeyi yapıyor. çocukluktan başlayarak kendini çevresine, ailesine göre konumlandırıyor. içine vicdanını da katarak, kendine değer biçiyor, kendini sorguluyor. insan, hayata düşüyor ve çırpınmaya başlıyor yani.

üniversitede bir hocanın hepimizi sıra ile kaldırıp mezun olduğumuz liseleri sorduğunu hatırlıyorum. herkes kalkıp önce mezun olduğu liseyi sonra da not ortalamasını söylüyordu. dersi veren professor bizden aldığı bu iki bilgiyi elindeki sınıf listesine yazıp, bizlere dair “hatırlanabilir ve kısa” notlar alıyordu. bu süreçte de seçkinci bir tavırla mevcut durumu sorguluyordu. örneğin ben taşralı (taşra:dışarı) bir öğrenci olarak 2,50 ortalamayla normal karşılanırken, benimle aynı ortalamaya sahip robert kolejli bir arkadaşımın bir “nedeni?” olmalıydı. ismimin karşısında ne yazdığını hiç öğrenmedim. gerek de yoktu.

hayatın çok hızlı akıyor olmasından mıdır bilmiyorum, kimse kimsenin esas kimliği ile ilgilenmiyor. kimse kimseyi esası ile, özü ile yargılamıyor. birbirimizin yüzüne bakıyor, bir kaç kilit soru soruyor, çok kısa notlar alıyor ve deftere kaydediyoruz. görünenle yetiniyoruz. bu bizi rahatsız etmiyor. birbirimiz hakkında tek bildiğimiz; “nereye düştüğümüz”.

kürk mantolu madonna’nın hemen ilk sayfasında şöyle bir bölüm vardı zihnime kazınan:

“(…) fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır”

hayatta çok defa yanlış anlaşılmış ya da anlaşılamamış biri olduğuna inandığımdan olsa gerek, bu pasaja çok vurulmuştum. tüm yanlışlıkların üzerine bir de burada yanlış anlaşılmak istemem; okura anlaşılmayan adamın, anlaşılamayan o derin hikayesini anlatmak gibi bir gayem yok. bir raif efendi olduğuma da hiç inanmadım. neyse… bu arada ne çok anlaşılmak dedim ben. anlaşılasdfgjklşld

uzaklaştığım başlangıç noktasına biraz daha yakınlaşmam gerekirse; hayata düşüyoruz ve bu bizim elimizde değil. çevremizce de tamamen “şimdi”nin çok yüzeysel bilgilerine göre tanımlanıyor ve hatta yargılanıyoruz.

bu sabah uyandığımda yüzüm henüz yastıkla vedalaşmadan, gözlerim tamamen açılmadan bunu düşündüm. bir sabah uyandım ve hayatın anlamını keşfettim sevgili okur. hah ha. içine düştüğümüz bu şeyin anlamı nerede?

lisedeyken dinle içli dışlı olmaya başladığımız zamanlarda, hemen tebliğ vazifesine soyunmuştuk. daha kendimiz öğrenmeden, onu anlatmaya ve hatta diğerlerini onun doğruluğuna ikna etmeye niyetlenmiştik. o dönemde bu mesele çok tartışılıyordu. ikna etmeye çalıştığımız insanlar tarafından sorulan en birinci soru buydu belki “herkes adil mi yaratılıyor”. tabi bu noktada “adalet ve yaratılış” kavramını açmaktan ziyade, herkesin adil değerlendirileceği meselesine vurgu yapmayı seçiyorduk. yıllar boyu hep matematik çalışmış bir öğrenici için tanrının adaletinin de “bak şimdi sen bir iyilik yapınca 3k değerlendiriliyor mesela falanca şahıs için 1k oluyor” gibi, katsayılar üzerinden yürümesi de çok şaşılacak bir şey değildi. sevap-çokomel eğrisi.

aslında bugün sabah yastığın izi suratıma çıkmış olarak uyandığımda, hayatın anlamına dair bundan çok da farklı şeyler keşfetmediğimi itiraf etmeliyim. fakat şükür ki, küçük prensin bahsettiği o büyüklerden olmamak için direniyorum. ekmeğimi mühendislikten kazanıyor olmama rağmen, özel hayatımda daha az sayısal açıklamalara gidebiliyorum.

bana kalırsa hayatın anlamı “güzel ve kötü şeylerin neresinde olduğumuzdur”.

bakın etrafınıza; ailenize, içinde bulunduğunuz topluma. katil miyiz? kurban mı? yoksa kahraman mı?

bizim ailede hemen herkes sigara içerdi. babam evlendiklerinde sigara içiyormuş. sonra annemi başlatmış. derken onları gören abim başladı. sonra yatılı okula gidince de ben başladım. yıllardır sigara içtik. bugün ben içmiyorum. benden gören annem içmiyor. babam benden korktuğu için azar azar içiyor. abim henüz etkilenmedi. ona dua ediyoruz. şimdi kim katil? kim kurban? kim kahraman?

yatılı okulda devrecilik vardı. herkes kendinden bir alt dönemdekileri ezerdi. şimdi askerde de bunu görüyorum. güzel ve kötü şeyler bir zincirin halkaları gibi eklene eklene uzuyor. rutini seviyor insanoğlu. alışmayı seviyor. gafleti seviyor. düştüğü sisteme uyum sağlıyor. çocukken sahip olduğu o muhakeme yeteneğini büyüdükçe kaybediyor. artık bir legonun kaç dişlisi olduğuna çok dikkatle bakan o zihin ölüyor, sadece parçalarını birbirine eklemeye devam ediyor.

önemli olan zinciri kırmak. bir değişime öncülük etmek. öncülük edilen şeyi iyi belirlemek. kabuğunu kırmak. hayatın anlamı şu anda nerede durduğumuzda değil, üzerinde durduğumuz şeyin neresinde olduğumuz. buradan nereye gideceğimiz. buraya nereden geldiğimiz.

“kurbanların kurbanı olmamak”. katil hiç olmamak. bir süperman olamasak da, belki bir kahramancık olmak.

yine de bir çocuğun aslan babası olmak, süpermen olmaktan bile büyüktür bence. hayatın anlamı bu olsa gerek; ta en başında yer aldığımız o şeyin, gün be gün daha da güzelleşmesi.

 

sanırım bulduğum ama oturtamadığım bütün.
belki parça parça olmuyor, belki tembel nefsim mükemmeliyetçilik kisvesi altında öteliyor görevleri. bir bütün olmayışlar belki sorumluluktan kısıyor ama elden geldiği kadar tabirinin samimiyetini sevmedik mi biz olduk olalı?
hadi yarın ölüp gittin, parçalar daha tamamlanmamıştı mı diyeceksin?
ya çoktan elindekilerin ederi?
göz kırpmak diye bir şeyi bilseydim eğer, bir aynanın karşısına geçer, takınabildiğim en kinayeli ifademle aynadakinin ruhuna kırpardım şu noktada.
bir yol lazım, bir insan, belki bir çok insan, bir irade, bir arzu, bir azim.
biraz daha sabır vicdanım.
olacak, vallahi olacak..
tek inşallahı yumurta kapıya dayanmadan..

 

sevilmektir,evet hayatınıza anlam katan kişiler sizi önemseyen;seven koruyan ve kollayan insanların olmasıdır. buna herkesin ihtiyacı vardır,yeter ki siz sevgi arsızı olmayasınız.

 

(bkz: http://fotoanlati.com/…i-a-brief-history-of-life-2/)

 

“burada kendimizi mahvetmek, kalplerimizi kırmak, yanlış insanları sevmek ve ölmek için bulunuyoruz.”
nicholas cage /ay çarpması

‘sikilmek için’i eklememişsin, çoğ ayıbedmişsin nikılıscığım.

 

mutlu olmak.
ne amaç koyarsanız koyun her amacın son çıktığı yer budur.
herkesin ortak korkusunun acı çekmek olması gibi.

 

asla tam olarak bulunup kanıtlanamayacak şey ancak kafayı iki memenin arasına gömmek olduğuna dair derin şüphelerim var.

https://eksisozluk.com/hayatin-anlami–32033?p=89

 

Bir Cevap Yazın