Cübbeli Ahmet Hoca ve Nekşibendi (Nakşibendi) Tarikatı

I – Sizden, Hayra Çağıran, İyiliği Emredip Kötülüğü Meneden Bir Topluluk Bulunsun. İşte Onlar Kurtuluşa Erenlerdir.  Kendilerine Apaçık Deliller Geldikten Sonra Parçalanıp Ayrılığa Düşenler Gibi Olmayın. İşte Bunlar İçin Büyük Bir Azap Vardır. (Ali İmran, 104-105)

II -  Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı: Tasavvuf Dininin Şirk İçeren Kaynaklar

III – Nakşibendiliğin Üzerine Kurulu Olduğu Rabıta Kavramı: Buda Heykeli Gibi Sabit Duran, Başına Bir Sinek Konsa Uzaklaştırmaktan Aciz, Konuşmaktan Aciz Bir Kulun Karşısında “Senin Sayende Yaşıyoruz, Bizi Azat Edin, Himmet Buyurunda Bizi Hapisten Tahliye Etsinler” Diyerek Medet Ummak;

IV – Dinlerin Evrimi: Hristiyanların Hz İsa’dan, Arapların İslamiyet Öncesinde Bereket Tanrıçası Uzza’dan, Nakşilerin Hareket Bile Edemeyen Yaşlı Bir Adamdan Medet Ummaları

V – Hz Muhammed’i Överken Ne Yapacağını Şaşıranlar Nakşiler: Peygamberin Dışkısı Mis Kokardı, Sahabe Peygamberin Kanını ve Çişini İçti, Peygamber Sidiği Helaldir!

VI – Rabıta Saçmalığının Ulaştığı Nokta: Muhammed = Allah!

VII – “Muhammed = Allah” Gibi Açık Bir Şirk Koşmada Bile Adamların Yüzsüzce “Bu Sözü Söyleyen Hocayı Şirk Koşmak ile İtham Edenleri Tövbeye Davet Etmeleri” Diye Fetva Yayınlamaları

VIII – Allah ile Hz Muhammed’in Eşit Olduğunun Söylenmesi Konusunda Kısa Tartışma

IX – Allah ile Hz Muhammed’i Eş Tutan Bayram Hoca Din Konusunda Alelade Cahil Bir Kişimidir? 

.

I – Sizden, Hayra Çağıran, İyiliği Emredip Kötülüğü Meneden Bir Topluluk Bulunsun. İşte Onlar Kurtuluşa Erenlerdir. Kendilerine Apaçık Deliller Geldikten Sonra Parçalanıp Ayrılığa Düşenler Gibi Olmayın. İşte Bunlar İçin Büyük Bir Azap Vardır. (Ali İmran, 104-105)

içinizden bir cemmat doğruya davet eder

(Not: Cübbeli Ahmet’in Kitaplarının Başında Yeralan Fakat 105. Ayeti Es Geçtiği Kuran Ayeti)

.

II – Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı: Tasavvuf Dininin Şirk İçeren Kaynaklar

Tasavvuf dininin şirk içeren kaynakları (S.5) 

Kaynak olarak şu kitaplara başvurulmuştur: Risaletül Halidiyye. Nefahatül Üns. Tenvirül Kulûb. Resahat. Mektubat-ı Rabbani, Cami-ül Usul, Gavs’ın Minah-ı, Mecd-i Talid, Behcetüs Seniyye, İhya-ul Ulum, Avarif-ül Maarif. Risaleyi Kuşeyriyye, Bedi-üz zaman’ın Risaleleri, Akşemseddin’in Risaleleri. İbn-i Hacer El Hevtemi’nin Feteva-yı Hindîye’si ve Edeple Varış Lütûfla Dönüş. 



“Allah’a yemin ederim ki ,benim mürşidimin bir nazarını onun hacı gibi bin hacca değişmem” iftirası (S.32) 

Ben Hazne’de hizmet ederken Şeyh Muhammed Arbavî (K.S.) gelip beraber Hacc’a gidelim dedi. Ben “param yoktur, gelemem” dedim. 

Dedi ki: «Sen rüyasında Peygamber (A.S.)’i görüp, uyandığı zaman ben sahabe oldum, diyen kişiye benziyorsun.» Ben bu söze üstada hürmeten bir şey demedim. Ama Allah’a yemin ederim ki, ben mürşidimin bir nazarını onun Hacc’ı gibi bin Hacc’a değişmem. Ben çok defa şahit oldum ki, Hacc’a giden bazı kişiler Hazne’ye gelip Şah’ı gördükleri zaman , variyetlerini tekkeye bağışlayıp, Hac farizasından vazgeçip, tövbe-tarikat alarak geri dönerlerdi. 


“Benim kanaatimce hazne(şeyh) yakınında üzerine toz değen kişiyi Cehennem yakmaz.” yalanı (S.32) 

Bütün amellerden maksat Allah (C.C.)’tır. Benim kanatimce Hazne yakında üzerine toz değen kişiyi Cehennem ateşi yakmazı itiraz ederseniz size derim ki; Peygamber (S.A.V.) bir harp dönüşü buyuruyor: “Biz küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.» Sahabe-i Kiram (R.A.) itiraz ettiler. Âmir Peygamber (S.A.V.): «Evet, o cihad. nefis ve şeytanla olandır. » buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte: «Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kişide bulunmaz.» buyurmuştur. Hazne yolculuğundan çeşitli meşakkatlere katlanan bir insanın niyeti; nefis ve şeytanın esiri olmayıp, sâlih bir müslümanlık içindir, bu gayret «cihad-ı ekber» dir. Benim kanaatimce Şah-ı Hazne (K. S.)’nin ekmeğini yiyen cehenneme girmeyecektir. Eğer benim yetmiş senelik amelim olsa Şah-ı Hazne (K.S.)’nin ekmeğini amelinden üstün tutarım. 


Ruhban sınıfının oluşma biçimi ve hurafesi (S.34) 

Halifelik üç kısımdır. 

a — Birincisi: Cenab-ı Hak’tan doğrudan Resulullah (A.S.)’a gelir, ondan da silsiledeki sâdâta, onlardan da hayattaki mürşide bildirilir. 

Mürşid de halifelik emri gelen kişiye tebliğ; eder. Bu kişi bu emri reddedemez. Bu evsafdaki kişi kalb. letâif ve Nefiyu isbat virdini sırası ile çekip bitirmiştir. 

b — İkincisi: Mürşid, kendi şeyhi veya silsiledeki başka meşayihlerle istişare kurarak bazı zâtlara halifelik verebilir. Bu zat da aynı şekilde seyri sülûkünü tamamlamıştır. 

c — Üçüncüsü: Mürşid; uygun gördüğü bir şahsa, kısa zamanda vazifesini tamamlatır, veya onu çileye tabi tutar, veyahutta kendi görüş ve yetkisine dayanarak bir kişiye hilafet v erebilir. 

Bu bilgileri bizzat Gavs (K.S.) bir sohbetinde dile getirmiştir. Gavs (K.S.) önceleri ilmi – şeriatı tahsil etmiş sonraları da tarikat ameline başlamıştır. 

Mübarek Şah-ı Hazne (K.S.)’ye intisab ettikten sonra özel vird ve amelinin yanında tekke hizmetlerini de en iyi şekilde yapmıştır. Mü barek kırk seneye yakın bir zaman tarikatle uğraşıp, Şah-ı Hazne (K. S.) ile ilgi kurmuştur. Bu müddet zarfında Şeyhi kendisine devamlı Şeyh Abdülhakim diye hitap etmiştir. 

Gavs (K.S.) büyük bir âlimdi. Ayrıca tarikat ameli olan kalb, letâif ve Nefi-yu isbatını tamamladıktan bir zaman sonra Ramazan ayın da gördüğü rüyayı Şahı Hazne’ye (K.S.) anlatır. 

Rüya şöyledir: «Hazret der: Abdülhakim, Şahı Hazne (K.S.)’ye söyle, seni artık fazla yormasın. Sen halifeliği hakkı ile kazandın artık hakkını versin yeter» bu rüyadan sonra Şah-ı Hazne (K.S.) der: «Şeyh Abdülhakim (K.S.) ben de biliyordum ama Ramazan Ayının feyz ve bereketinden daha fazla istifade edesin diye seni çalıştırıyordum Madem Sâdat böyle istiyor, hakkındır deyip 1938 yılında hilâfeti vermiştir. 



“Allah resulu’nun ruhaniyeti, başta olmak üzere ,diğer bütün sadatlar o halkaya inerken ; orada bulunan cemaatin arzularını kayıt ederler.”yalanı (S.39-40) 

Efendim biz hatme yapıyoruz, sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar .Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor? 

CEVAP : Menfaatlan çoktur. Bir örnek verelim; Şimdi Resûl-i Ek rem (A.S.) bize dese» sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilirmisiniz ben ne tavsiye ederim? Hatme-î Hâcegânı tavsiye, ederim. Çünkü hatmenin reisi Resul-i Ekrem (A.S.) dır. 

Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sâdatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in rûhâniyeti ve sâdatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb’ül- Âlemîn’e götürürler. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)’in götürdüğü istekler hiç reddedilmez.. 


Halkı tasavvuf dinine bağlamak ve sömürmek için şeyhle müridin antlaşması yalancılığı (S.63-64) 

Bir sene hacca gitmiştim. Akşam Mescid-i Nebevî’de yatsı namazını bekliyordum. Bir ara bende ani bir cezbe hâli peyda oldu. Halime taaccüb ederek, sebebini merak ettim. Bu hal üzere, etrafa göz gezdirmeye, çevremde ehlullahtan birisi var mı, yok mu, diye aramaya başladım. Görünürde dikkatimi çeken biri yoktu. Bir ara geriye baktım O anda, sarıklı, nûrani yüzlü bir zat ile göz göze geldim. Heybetine ka pılarak hemen ellerine sarılıp öptüm. Aramızda şu konuşma geçti: 

• Efendim, sorabilir miyim, hangi memlekettensiniz? 

• Türkiye. 

• Türkiye’nin neresindensiniz? 

• Bitlis’tenim. 

• Siz Seyyid Abdülhakim El-Hüseynî Hazretleri (K.S.) değil misiniz? 

• Evet. 

• Sizi çoktandır ziyaret etmek isterdim. Bir türlü nasib olmadı. 

— İnşallah geleceksin! İnşallah geleceksin! İnşallah geleceksin! 

Üç kez böyle söyledikten sonra yine benimle konuşmaya devam ettiler. 

• Sen nerelisin? 

• Filân yerliyim. 

• Sen Ali’sin değil mi? 

Bu konuşmanın arkasından yatsı namazını kıldık. Camiden çıkarken O’nu göremedim. Ertesi gün Bitlis’ten gelen hacıları aradım. Siyah sakallı birisine rastladım ve kendisine: 

• Sen Şeyh Abdü’l-Hakîm (K.S.)’i tanıyor musun? diye sordum. 
O hacı bana: 

• Evet, dedi. 

• Pekâlâ Şeyh Hazretleri (K.S.) bu yıl hacca geldiler mi? 

• Hayır, ama o gelse de gelmese de, buralarda görülebilir. 

Hacca gideceğim zaman, önce Hz. Gavs (K.S.)’ ziyaret edip, bayır dua ve tavsiyelerini almak için yanına gittim. Bana dedi: 

 Sofi. Şah-ı Hazne (K.S.)’ye rabıta yap, rabıtayı bırakma
Mübarek beldeye varıp tavafa başladım. Tavaf esnasında bir an baktım. Gavs (K.S.) Hz.leri benim önümde tavaf ediyor. Birden haykırdım: «— Bakın Gavs (K.S.) burada, o da tavaf ediyor.» Etrafdakiler ise görmediklerini söylediler. Ben ise tavafda üç defa daha gördüm, ancak tavaftan sonra göremedim. Ayrıca Ravza’da da gördüm. Vakıf olduğum bu hadiseyi, geldiğim zaman Gavs (K.S.)’a anlattım. Kendileri sakin sakin dinleyip dedi: . 

— Şah-ı Hazne (K.S.)’nin de böyle durumları olurdu. 



Keramet imal etme tekniği ve yalanı (S.73) 

Ertesi gün o kardeşimize ders ve talimat verdik. Daha sonra da o kardeşimizle birlikte Hz. Gavs (K.S.)’ı ziyarete gittik. Gavs (K.S.) Hazretleri hacca gittiklerinden henüz yurda dönmemişlerdi. Kendisini Diyarbakır’ın Silvan kazasında beklemeye başladık. Misafir edildiği miz evde, Hz. Gavs’ımızın (K.S.), Şah-ı Hazne’ııin (K.S.) ve Hazret’in (K.S.) resimleri vardı. Kardeşimiz o resimleri görünce gülümsedi Sebebini sorduğumda: 

— Biliyor musun, sen ders verirken sağdaki resimle görülen zat senin sağında, ortadaki İse senin sol tarafında dikildiler. Bana talimat verip bitirinceye kadar yanımızdan ayrılmadılar, dedi. . Söylediği Sadat’dan biri Şah-ı Hazne (K.S.), öteki ise Gavs Hazretleriydi (K.S.). 
Anladım ki, bu tarikat bastan sona Sadât-ı Kiram’ın himmeti bereketi ve tasarrufu iledir. Bazı hallerde ruhaniyetleriyle hazır olmaktadırlar. 



Şeyh Ömer b.el Farit İslam dinine göre zındık olduğu halde tasavvufa göre veliyullah olup, sözlerini marifet ehli anlayabilir yalanı (S.111-112) 

Allâme İbn-i Hacer el-Heytemi el-Mekkî anlatıyor! «On sekiz yaşında iken, Mısır’daki El-Ezher camiasında oturuyordum. Şeyh-ul islâm Şems-i Deleci adında bir hocam vardı. Hocam şer-î ve aklî ilimlerde oldukça ileri; fesahat ve belağat . sahihi, ilmî kabiliyeti ve kitap telifleriyle ün kazanmıştı. Bir gün Telhis’in eserini okurken, ayrıca AKAÎD ilminde kendisinin yazdığı bir kitabı da okuduk. Bir ara, söz sırası gelince Şeyh Ömer İbn-i Farid (K.S.)’den söz açıldı. Birden ho camız şiddet ve öfke ile dolu dizgin söze girişti: 

— Allah kendisine lanet etsin bu ne küfürdür böyle! Şuna bakın hele, bütün şiirleri ittihatin ve hulûl’den (2)ibarettir, lâkin şiir tekniği ve ustalığı yönünden iyi bir şairdir.» 

Toplulukta bir ben söz aldım: 

— O’nun küfrünü ilân etmekten,. Allah’a hulul ve ittihad isnad ettiğine kail olmaktan Allah’a sığınırım! O’nda gerçekten ne küfür alameti ne de itikad bozukluğu vardır. O bir veliyyullah olup, sözlerini marifet ehli olanlar anlayabilir, dedim. O, hem Şeyh Ömer’e hem de bana karşı hırçın bir şekilde inkârını tazelemekten başka bir şey yapmadı. Ben de kendisine oldukça sert karşılıklar verdim. Tartışmamız oldukça uzun sürdü. Hocamda, nefes darlığı müzmin bir hâl almıştı. Bir ara bize: 

- Uzun zamandır ne rahat uzanabiliyor ve de rahat uyuyabiliyorum, diye dert, yandı. Hemen atıldım: 

— Hocam, eğer sen, Şeyh Ömer İbn-i Fârid ve onun gibi evliyanın münkirliğinden dönecek olursan, kesinlikle şu hastalığından şifa bulacağına inanıyorum, dedim. O, yüzünde hiç bir inanç belirtisi olmaksın

• Hiç öyle şey olur mu? Senin söylediğin boş hayalden başka bir şey değil evlât! diye güç belâ söylendi. Ben de: 

• Gelin bir tecrübe etmeye razı olun..,, Ne kaybedersiniz sanki? 
Sen bir süre azmedip samimiyetle bu yanlış ve peşin fikirlerinden dolayı pişman ol. Şayet şifa bulamazsan, nasıl istersen öyle inan! Tamam mı? diye üsteledim. Sonunda razı oldu. 

• Pekala, bir süre tecrübe etmekten bir şev kaybetmem Bunun arkasından bir süre gerçekten pişmanlık alâmetleri gösterdi. Önceki fikirlerinden söz etmez oldu. Çoğu defa kendisine: 

• Hocam, gördünüz ya kefaletimizi Allah Teala hak çıkardı, diyordum. O da: 

— Evet öyle, diyerek tebessüm edip dururdu. Sonraları eski inkâr ve inadına döndü ve hastalığı eskisinden daha şiddetli bir hâl aldı, Yirmi sene o hastalığın eziyetini çektikten sonra öldü.» 



Bir hikayede şeriata ve Allah’a yapılan büyük iftira (S.125-126) 

HZ. ALI (K.V.)’NlN KERAMETİ: 

Hz. Ali (R.A.) halîfe iken, çok sevdiği biri hırsızlık yapıyor. O’nu yakalayıp Hz. Ali’ye getiriyorlar. Hz. Ali (R.A.) kendisine: «Sen gerçek ten çaldın mı?» diye sorar. Adam: «Evet çaldım, ya Emir-el Mü’minin» diye cevap verir. Kendi ifadesine göre davranarak elini kestirir. Adam zenci bir köleymiş. Yolda kendisini Selman-ı Farisî ile İbnul Keva görürler. Elini kimin kestiğini sorarlar. «Elimi mü’minlerin emiri, Müslümanların devlet başkanı, Hz. Peygamber (A.S.)’in damadı ve Fatımatü’z-Zehra’nın kocası ‘kesti.» diye cevap verir, îbnü’l Keva kendisine: «Ali (K.V.) senin elini kesmiş daha sen onu medhediyorsun!» diye söyler. Zenci köle, «Elbette medhedeeeğim O’nu! O beni cehennem azabından kurtardı! Elimi de haklı olarak kesti.» dedi. Bu haberi Selmani Farisi Hz. Ali’ye ulaştırınca adamı yanına çağırdı. Kopuk elini yerine yapıştırarak, üzerine bir perde attı. Gizliden dua ve niyaza başladı. Selman (R.A.) diyor ki: «Hafiften bir ses işittik: O elin üzerindeki perdeyi kaldırın»!.. Adamın elinin üzerinden örtüyü kaldırıp baktık ki hiçbir şey olmamış gibi adamın eli sapa-sağlam yerinde duruyordu. 



Bütün Dünya’yı yöneten tasavvuf dini ve hükümeti Ricalü’l Gayb (gizli erenler) (S.131) 

Ricalü’l-gayb: Gayb erleri, bilinmeyen kişiler demektir. Ricalü’l-gayb’a dahil olan kişileri kimse tanıyamadığı için kendilerine bu ad verilmiştir. 
Bunların başı: Kutbü’l-Bausül – Ferd el – Cami’dlr. Bu zat, Ruhaniyetiyle dünyanın dört .köşesini dolaşabilmektedir. Allah (C.C.) kendisini çok sevdiğinden O’nu herkesten gizlemiştir. Gerek havastan gerek avamdan hiç kimse O’nu tanıyamamaktadır. Kendisi cahil gibi görünür, âlimdir: anlayışsız görünür, ama çok zekidir. Hem yakın görünür, ama uzaktır. Hem alır görünür, ama almaz. Hem kendisinden korkulur, hem de kendisine emniyetle bakılır. Hâlleri böyle çok değişik tir. Veliler arasındaki veri, daireye göre merkezi nokta gibidir. Alemin düzen ve salâhı onunladır. 

Evtad (Bunlara bazan AKTAB denir) dört tanedir. Bunları havastan olanlar tanırlar , lâkin avamdan olanlar tanıyamazlar. Bunlardan birisi doğuda, birisi batıda, birisi Şam’da birisi de Yemen’dedir. 

Ebdal için, yedi, ondört, otuz, kırk gibi değişik sayılarda oldukla rını söyliyenler mevcuttur. Asıl olan bunların yedi kişi olduğudur. 

Nükaba (seçilmiş kişiler) kırk kişiden: Nüceba ise üçyüz kişiden oluşur . Bunlardan Kutbü’1-Gavs ne zaman vefat ederse dörtlerin en iyisi onun yerine seçilir. Dörtlerden birisi vefat ederse yedilerin en iyisi onun yerine seçilir. Yedilerin birisi vefat ederse kırklardan en iyisi onun yerine seçilir. Besyüzlerden birisi vefat ederse. Salihlerden birisi onun yerine seçilir. Ne zamanki Allah (C.C.) kıyametin kopmasını dilerse hepsi birden vefat ederler. Zira bunların aracılığı ile Allah’ü Teala kullarından bela ve musibeti def eder. Yine bunların vesilesiyle yağmur yağdırır. 



Hızır’dan rivayet yalanı (S.132) 


…………………… Bazıları Hızır (A.S.)’dan rivayetle şöyle söylemiştir. Üçyüz ev liyâ’dır. Yetmiş nücebadır. Kırklar evtad’dır. On Nükeba’dır . Yedi Urefa’dır Üç Muhtarun (Seçilmişler) dur. 



Hz.Ali (R.A) yapılan iftira (S.132) 

Hz. Ali (K.V.)’den rivayetle şöyle buyrulmuştur. «Ebdal Şam’dadır. Nüceba Mısır’dadır. Asaib Irak’tadır. Nükebâ Horasan’dadır. Evtad çe şitli yerlerdedir. Bunların başkam Hızır (A.S.) dır. 



İmam-ı Yafii’nin şahsında Rasul-u Ekrem (S.A.V) yapılan iftira (S.132) 

İmam Yafii’nin rivayet ettiği bir dadiste, Resul-i Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Allah’ın halis kullarından yerde üçyüz kişi vardır ki kalbleri Adem (A S )’ın kalbi üzerindedir. Kırk kişi yardır ki kalbleri Musa. (A.S.)’tn kalbi üzerindedir. Yedi kişi vardır ki kalbleri İbrahim Halilullah’ın kalbi üzerindedir. Beş kişi vardır ki kalbler Cibril 

(A.S.) kalbi üzerindedir. Üç kişi vardır ki kalbleri Mikâil (A.S.) kalbi üzerindedir. Bir kişi de vardır ki kalbi İsrafil (A.S.)’m kalbi üzerinde dir. Bir kişi olan vefat ederse, üçlerden, üçlerden birisi vefat ederse beşlerde, beşlerden birisi vefat ederse yedilerden, yedilerden birisi vefat ederse kırlardan, kırklardan birisi vefat ederse, diğer velilerden biri yerine geçer. Bunlardan dolayı şu ümmetten belâ ve’kaza def’olur.» 



Hızır ölmedi diyen Yavi’nin kur’an’a iftirası (S.132-133) 

İmam Yafii (R.A.) şöyle diyor. O Bir’in “Kutbül-Ferd ve Gavs olduğunu söyleyen bazı arifler mevcuttur. Ariflerden birisi demiştir ki, «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Peygamberler ve Melekler arasında neden kendi kalbini söz konusu etmedi? Çünkü gerek alem-i halk ve ge rekse alemi emirde O’nun kalbinden daha üzel ve lâtif, daha eşref bir kalb yaratılmamıştır, işin aslı şudur ki tüm Peygamber ve Meleklerin K albi yıldızların güneşe karşı nisbeti gibi Resülullâh (S.A-V.)’in kalbi- ne dönüktür. Ben İbrahim Halüıülah’ın makamı arasında bulunurken Necm-i Esbehani (R.A.)’den işittim. «Hızır (A.S.V Kur’an’ı Kerim kalktığı, zaman, Allah’tan hemen ruhunu kabzetmesini diler.» Allah bilir buna göre o zaman mevcut olacak olan; gerek kutub, gerek tüm rical-i gayb; gerekse tüm öteki velilerin hepsi de ruhlarının kabzedilmesini, isterler. Zira Kur’an’ın hükmü ve kendisi kalktıktan sonra… hayır ehli için yeryüzünde hayat yoktur. Hızır (A.S.) ‘m hayatta olduğunda valiler ittifak etmişlerdir. Fakihler, usulcüler ve muhaddislerin çokları da bu görüsü benimsemiştir. Sıddıklardan, velilerden, onunla görüşüp haber getirenler sayılmayacak kadar çoktur. Hatta Allah’a yemin ederim, bana dediler ki «Hızır (A.S.) seninle görüştü ve senden bazı şeyler sordu.» Fakat ben onu tanıyamamışım, zira herkes onu tanıyamaz. Ancak Allah’ın sevgili kullarından kabiliyet sahibi olanlar tanı yabilirler. 

İbn-i Kayyim el-Cevzi’nin Hızır (A.S..)’ın hayatta olduğunu inkâr etmesi haddini aşmasının ta kendisidir. Güneşi güpegündüz yok saymak gibidir. Bu konudaki görüşleri de üstelik çelişkilidir. O’nun hayatta olduğu hakkında dört mufassıl senetli rivayetler mevcuttur? Rivayetler Hz. Ali, İbn-i Abbas ve İbn-i Mesud (R.A.)’dan gelmektedir. Ne tuhaftır ki İbn-i Kayyim el-Cevzi. sofilerin büyüklerinden zuhur eden halleri ve anlavamadıkları hikmetli sözleri inatla inkar eder. En çok yırtıcı olan da şudur. Yer ver onlardan garip sözler rivayet ederek, kendi sözlerine renk ve güvenlik katmaya çalışıyor. Başka bir zaman ise onunla en şiddetli bir biçimde itiraz ediyor.” Yafii’nin sözleri burada bitti 



Sofiye diye tarif edilen makam ; Allah’a, resulüne, kitabına, meleklerine ve müminlerine yapılan en büyük iftira (S.241) 

Sofiye diye tarif olunan makam merdiyyenin tekamülünden ibarettir. Bu makamda nefs tamamen saflaştırılmıştır. Bu nefsin sahibi olan veli ile Nebi arasındaki fark şudur. Veli aynen peygamberler gibi ya şar. Ancak ona vahiy gelmez. Kendisiyle tabiî olduğu peygamber ara sındaki fark, peygamberlik makamıdır. Aslında peygamber emirleri melek vasıtasıyla doğrudan Allah’tan alır. Velî ise peygamberinin mev cut olan şeriatının mânâ ve hükümlerini ilham meleklerinin vasıtasıy la güzelce anlar. Yani Kur’an ve Hadisin mânâsını işaretlerini ilhamla bilir. Bu ilhama mecazen «vahiy» denilmiştir. Bir de peygamber vahiy getiren Cibril’i görür ve tanır. Velî ise Cibril’i görmekten mahrum oldu ğu gibi yardımcılarını da göremez. Fakat Cibril’in yardımcılarından ilham alır ve seslerini işitir. Bu sayede şeytan onun sevdiklerine bile musallat olamaz.. Velî, Arif-i Billah olduktan sonra ona bir ruh daha ü fürülür. Meselâ Hz. Ömer (R.A.) sesini. Medine’den. Nihavent’e bu ruh ile ulaştırmıştır. Yine Akşemseddin de Eyyüb-el Ensârî (R.A.)’ün türbesini yine bu ruh ile bulmuştur (tespit etmiştir.) Yusuf (A.a.t da Peygamber olmadan evvel, ruhun kuvveti ile Züleyha’dan kapıya kaçtı ve günah işleyemedi. Hattâ Yusuf (AS.) da bu ruhla Züleyha’yı müslüman etti ve Firavunun karısı da aynı ruhla kendini Firavun’dan korudû. Nitekim Hasgil yüz sene dağa çekilip bu ruhla insanları irşad etti. 



“O meclislerde Hz.Ali yardım eder , Hz. Hızır su dağıtır.” yalanı (S.243) 

O meclislerde Hz. Ali (K.V.) himmet eder, yer hazırlayıp manevi minderler döşer. Hz. Hızır (A.S.) da o meclislerde saki olur. Binaenaleyh dervişlerin meclislerinden daha yüksek bir meclis yoktur 


Soranların ve cevap veren Gavs’ın cehaletleri (S.245) 

Gavs (K.S.) Hazretlerine sordular: 

• Şeyhin sureti görüldüğü halde, müridden ayrılmazsa. mürid şeyhinip ruhaniyetinden çok utanır, o zaman müride ne lâzım? Mübarek tebessüm ederek buyurdu: 
• Günah islemek müstesna, beşeri ihtiyaçlar anında, üstadın ruhaniveti görülse bile, ondan utanmak ve sakınmak lâzım gelmez. Nitekim biz meleklerden sakınmıyoruz. 

Gavs Hazretlerine sordular: 

• Şeyhini hayaline bile getiremeyen ne yapsın? Mübarek buyurdu: 

• Zararı yoktur. Maksad kalbin üzerinde rabıta ile durmaktır. 

Tekrar Mübareğe soruldu: 

— Efendim kalbin üzerinde rabıta ile duramayanın hali nice olur. 

Mübarek dedi: — Şeyhi yanına gelmeyen. sık sık şeyhinin yanına gider. Hayali ile ona yalvarır. Şeyhinin oturmasını, kalkmasını, hâl ve harekelerini hayaline getire getire şeyhinin emirlerini yapar, yasak larından sakınır. Akıl ve hayali ile şeyhin yanına gider, gelir. Müridin istikameti ne kadar düzelirse , sevgisi de o kadar artar, istikametin doğruluğundan ihlâs ve muhabbet doğar. O zaman, üstad yüzündeki perdeyi kaldırır. Mürid, nerede olursa olsun, şeyhini görür hiç aramaz. 


İmam-ı Rabbani’nin uydurduğu tanrısı (S.246-247) 

İmam-ı Rabbani (K.S.) şöyle buyuruyor: 

Bilmek gerekir ki: 

Bu tarikatı alîyye, Resûl-i Ekrem’in sünnetine iktidâ eden şeyhe «Rabıta etmek» esasına bağlıdır. Bu uzun yol, ona rabıta etmekle, kısa zamanda kat’edilir. Cezbe kuvvetiyle bu kemâlât ile boyanmak ancak bu yol ile mümkün olur. Mürşid-i Kamil’in bir nazarı emraz-ı kalbiyyenin şifasıdır. Onun bir teveccühü manevi illetleri defeder. Bu ke malatının sahibi olan zat, vaktin imamı (Îmamü’l-Vakti). zamanın halifesi (=Halifetü’z-zaman)’dır . Kutuplar, onun makâmâtının gölgelerine sığınırlar, Memleketlerinin Büyükleri olan mürşidler. onun okyanuslar gibi muazzam kemalatıyla müteselli olurlar. İrşadı güneşin ziyası gibi, insanları birbirinden tefrik edemeden her tarafa yayılır. Bizzat o güneşe teveccüh edip, istifade edebilmek için, ona yönelen bir sâlikin ne kadar istifade edebileceğini bir düşün!

Yusuf 24′e yanlış mana vermesi ve Keşşaf tefsirine iftira etmesi (S.255) 


“Eğer Rabbim bürhanını görmeseydi” âyetinin bu cümlesinin tefsirinde, ruhaniyeti cismaniyetine galib bulunan zevatın (nebiler ve veliler) gibi, tasarruf ve imdad edebilecekleri hakikatim sarahaten beyan etmişlerdir. 


Onlardan keşşaf tefsiri sahibi ki, tariki i’tidal’den inhiraf etmiş BURHAN kelimesini şöyle tefsir etmiştir; Yusuf (A.S.) O kadının kaldığı zaman, o kadından sakın!. Sesini işitmişti, Bir anda kendini toparladı. Sesi ikinci defa işittiği zaman, ondan ». tamamen yüz çevirdi ve ondan kurtuldu. Bir de baktı ki, karşısındaYakûb (A.S.) temessül etmiş olarak parmaklarını ısırıyor. Bir rivayette Yakub (A.S.), eliyle Yusuf (A.S.)’ın sadrına vurdu. 



Şeyhin tanrılaşması ve müridin tapınması gerçeği (S.261-262) 


1° Mürşidin suretini (yüzünü) sadece hayalinde tasarlamak… Bir kısım, zikrin başlangıcında lâzımdır. 

2° Mürşidin suretini kalbinde tasavvur etmek… Ve zikir esnasın- da bu suret ihtiyarsızca, zuhur ederse onu kalbinde durdurmak ve böylece devam etmek… 

3° Pirin kıyafet ve hayaline aynen bürünmek, kendini mürsid şeklinde görmek ve hayal etmek… Bu vaziyette meydanda olan sanki kendisi değil mürşlddir. Bu kısım rabıta ibadetlere mahsustur. Meselâ Kur’an dinlerken gözlerini yumar ve kendisini mürşidin vücut ve kıyafetinde, görür. Kendisi yoktur. mürsid vardır. Keza Kur’an okurken vaaz ve ders dinlerken kendisini mürşidin kıyafet ve halinde hayal eder. Bu halde zikir ve ibadetin halâvet ve lezzeti başkadır. 

İlahi huzura, girmek isterken girmek istediği yere layık bir vası- tayla girilir ve «Allah’a (yaklaşmaya) vesile arayın” “Vesileye yapışınız!” (Maide 5, 35) mealindeki ayete uygun hareket edilir. 

Rabıtanın Ayrıca başka bir tecellisi vardır. O da şudur: Mürid her an mürşidini kendi yanında kabul edip daima mürşid ile beraber olmak. Bu hal ile sadıklarla beraber olmayı emreden ayete uymuş olunur. 

Bu yolla amel eden salik çabuk terakki eder ve Allah’a yakınlığın yüksek derecelerine erer. 

Bu son nokta şekline «telebbüsi rabıta -kılığa bürünme rabıtasın ismi de verilir. 

Muhtasarrüssülûk kitabına göre mürid şöyle rabıta da yapar. 

l ° Mürid, şeyhinin nurlu suretini alnında yani “Nefis letaifi” olan iki kaşının bir parmak üstünde tahayyül eder. Bir fakirin bir sultandan tazarru ve tariklik ile hacetini ister gibi feyiz talep eder. 

2° Mürid, şeyhin nurlu suretini nefis letaifinin karşısında blle- rek nefis letaifine olan daimi bir feyz «akan bir nur» bilmelidir. Zikrin husule gelebilmesi için gaflet ve havatırın memba , yeri olan nefsin te mizlenmesi lâzımdır. 

3° Mürid, şeyhin nurlu suretini kalbinin karşısında hazır ve mevcut bilerek o hayalden feyiz talep eder. 

4 Şeyhinin nurlu suretinin kalbin içinde ortasında hazır oldu-ğunu tahayyül eder. Kalbine ondan feyiz ister. 

5° Kalbinin karşısında şeyhini bir nur denizi olarak tahayyül eder, ondan kalbine fevz akmasını ister. 

6″ Şeyhini, kalbinin içinde bir nur-denizi farz eder. Ontın vasıta sıyla Allâh-ı zikr eder. 

Muhtasarrüssülûk’ün İbaresi burada tamam oldu. 

Şeyh Fethullah (k.s.) risalesinde de rabıtanın çeşitlerini ve açıklamasını yaparken -Üstadın huzurunda: Sanki bir kürsi üzerine oturmuş bir hükümdarın önünde duran bir fakir gibi bulunmak veya müridin kalbi keşkül “dilenci torbası” olur ve bunu açarak bizzat hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hal hayal ile değildir. Çünkü orada üstat hazırdır ve hayale yer yoktur, üstadın vereceği şeyi bekler.

Şirk ve hayali rabıta cahiliyesi (S.263-265) 

Şah-ı Hazne (k.s.) Şeyh Muhammed Ziyaüddin’in halifesi Mol-la Zeynüddin’e yazdığı mektubunda şöyle buyuruyor: 


Dostum molla Zeynüddin: 

Bize son gelişinden itibaren hayâli rabıta yapmakla sana emrettik. Hayali rabıta şöyledir:
Mürid. sanki üstadı daima kendisiyle imiş gibi, hatta helaya gittiği, cinsî münasebette bulunduğu, yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman da hatırından çıkarmayıp onu anması ve ilk yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte baş ucunda bulunduğunu talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkar ken, namazı bitirirken mürşidi mülahaza etmektir. Mümkün olduğu kadar bu mülâhazaya devam, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir. 

Hazret «Şeyh Muhammed Ziyauddin» Allah bizi ve sizi onun sab rıyla kutlasın, buyurdular ki: nefsin insana düsmanlığı itibarıyla. mürşid ona evvelâ bir şeyin daha sonra ikinci birşeyin yapılmasına dair bir talimat verse, nefsin adeti şudur ki: birinci şeyin yapılmasında kendine; tam bir menfaat için onunla ilgilenip, ikinci şeyde menfaati olduğu için onun hakkındaki talimatı sevmez. 

Hayali rabıta nasıl önemli olmasın: halbuki onun hakkında İmam-ı Rabbani (K.S.) ki, pirin “mürşidin” gölgesi. «hayale getirilmesi»- hakkın zikrinden efdaldir buyurdular. Yani menfaat, bakımından evlâ dır. Gölgeden maksad rabıtadır. 

Üstad-ı Azam’da dedi ki: «Pirin (mürşidin) hayalinin vasıtasın- dan başka nefsi hiç bir şeyle öldürmeye gücün yetmez.» 

Ekabirden bazısı da: Rabıtanın nuru güneşin, zikrin nuru ise çıranın nuru gibidir. 

Rabıta ile hasıl olacak fena «fanilik haleti» devamlı olur. Zikir ile hasıl olacak fena haleti ise zail olabilir, diye buyurdu: 

Seyyid Taha’da (K.S.) buyurdular ki; zikirden mücerred olan «yalnız» rabıta ile Allah’a kavuşmak mümkündür. Fakat, rabıtadan mücerred olan zikir durumu böyle değildir. 

Gavsül Azam Seyyid Sibğatullahi (Ervasi) (K.S.) buyurdular ki: Rabıtadan ayrılmayın, rabıtadan ayrılmayın, deyip onun için çok tavsiye eder ve ilk olarak en çok müride hasıl olan hallerden biri rabıtadır, derdi. 

Gavs-ı Azam, bazı şeyhlerden nakletti ki; müridlerine talimat ve rince yalnız rabıta ile yetinirdi ve bası mürşidlerin yaptıklarını beğenirdi. 

Üstad -ı Azam (k.s.) rabıtanın kalb içinde faydası dıştan kalbe gelen faidesiz düşünceleri izale eder “götürür.” derdi 

İmam-ı Rabbani (K.S.) rabıta. Allah’a ibadet için huzura kavuş-turucu, gaflet ve dışardan kalbe gelen düşüncelerini giderici sebeplerin cümlesindendir. Sebeplere, maksud olan şeyhlerin hükümleri vardır, diye buyurmuştur. 

Yine buyurdular ki: Deneme ve tevatür, rivayetlerde muteber olan sayısından daha çok bir cemaatten rivayetle bize kanaat hasıl oldu ki, bizler rabıtayı tasavvur ettiğimizde Allah (C.C.)’dan başka bütün şeylerin düşüncesi kalbimizden sıyrılıp, onda yalnız mürşidin hayali kaldıktan sonra ondan da vazgeçip Allah (C.C.)’ın mânevi huzurunda baş- başa kalıyoruz. 

Rabıta öyle bir insana benzer ki; birçok düşmanları olup, kendisini bazılarına sevdirir, sonra onu diğer düşmanları üzerine saldırır. Tâ ki onları helak eder, artık onlardan tek birisi vardır ki onu ortadan kaldırmaya takati vardır. Mürid için rabıta, bizatihi matlûb olmayıp belki başka birşey içindir. Çünkü, dıştan kalbe gelen Allah’tan başka anıları, def ve gafleti yok etmeyi icabeder. Vasıtalardandır ki, insana matlubunu sağlamaktır. Vasıta olan şeylere matlûbun hükmü vardır. Vacib olan şeyin husulüne sebep olan şeyde vacibtir. Sonra sîze söyledi-ğimiz bu sözlerden dolayı, Allah’tan af dileriz, çünki bizlerim yüce kişilerin alanında değiliz. Hatta bizim gibilere rabıta yapılmasının öldürücü bir zehir olacağından korkarız. Fakat bizler, rabıtaya ehil ve müs tehak «layık» olan zat «kuddise sirruh» tarafından yapılmasına me mur olduğumuzdan dolayı, onlardan size ve emsalinize imdat gelmesini. himmetleri sayesinde zarar gelmemesini rica ederiz. Farsça şiir: 

«Ah ki biz bir milyon merhale uzaktayız, bu makamdan uzaktayız.» 

Burada Şeyh Ahmed’ül Haznevi (k.s.)’nin hayali rabıtaya dair mektubu bitiyor. Allah (c.c.) ondan razı olsun. 

Bazı büyüklerde demişler ki: Rabıta, sûrî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır. 

A – Üstadın beşeri olan suretini, aydan parlak bir şekilde karşısında bulundurup, su ve duman şeklinde, feyzin onun iki kaşları ara sından müntesibin kalbine gelip, umum bedenini kuşattığım tasavvur etmektir. Eğer kalbine ve diğer latifelerine gelişini tasavvur etmeye muktedir olursa bu daha faydalıdır. Bu keyfiyete rabıtay-ı ittiha ve sereyan ismi verilir. Bu keyfiyetle her zaman rabıtada bulunan daha erken muhabbetin galibiyetinden, mahviyet ve fena makamına gelir Buna sûri rabita denir. Hidayette hayalî, nihayette hakiki olur. 

B — üstadını keyfiyetsiz mücerred büyük bir nur olarak tasavvur etmek ve kendinden geçinceye kadar, diğer tabirle fena buluncaya kadar tefekkür etmektir. Bir billurda su sereyan ettiği gibi, bu keyfiyet- te rabıtadan dolayı şeyhin rûhaniyeti de salikm bedeninde sereyan eder. Başlangıçta bu zordur, sonunda çok kolaydır. Ve hakiki olur. Hülasa bunu tatmayan idrâk edemez. 

Şah-ı Hazne (K.S.)’den rivayet edildiğine göre, şu dört şeyle rabıta bozulur: 

a — Mürşidi hakkında şüpheye düşmek. Bu halden kurtulmanın çaresi sık sık tövbe tazelemekle olur. 

b– Gıybet ve gaflete düşmekle rabıta bozulur. Bu halin de çaresi, hayırlı meclislere devam ve salihleri sevmek. 

c — Şeyhinden başkasının etkisinde kalmak veyahut gönlünü başka birisine kaptırmak. Bu halin de tedavisi; kendisini şeyhinden uzâklaştıracak her şeyi sarfı nazar etmek. Mümkünse bilfiil şeyhinin yanı na gidip gelmek, mümkün değilse hayalen şeyhi ile beraberliği tasavvur etmek. 

d – Büyük günah işlemekten mütevellid. tembellik ve ümidsizlik rabıtayı bozar. Bu halin çaresi, devamlı mücahadedir. Kişi günde yet-miş defa günah işlese, yine yetmiş defa şeyhine varıp beyatını tazeler, tevbe eder. 


“Sizler işlerinizden şaşkın ve muhayyer olduğunuz vakit kabir ehlinden yardım isteyiniz.” Yalanı, şirki ve hurafesi(S.266-267) 

Peygamber (S.A.V.) buyuruyor: «Sizler işlerinizden şaşkın ve mu hayyer olduğunuz vakit kabir ehlinden vardım dileyiniz.» 

Bu hadis-i şerife binaen ve başka ser’i delillerden de bildirildiğine göre nebiler ve onların varisleri olan veliler, hayatlarında olduğu gibi vefatlarında da himmet istenildiği zaman, himmet ederler. 

Uzaklık ve yakınlık söz konusu olmaksızın kabiliyetli her mü’min, bühusus mürid. peygamberin kabri şerifine veyahut hakkında ümmet-i Muhammed’in ittifak ettiği büyüklerin ruhlarına kalbini rabt edebilir. Yönelmiş olup himmet istediği zattan feyz alabilir. 



“Kabirdeki şeyh ile rabıta kurar.”şirk ve hurafesi

Yalnız edebe riayet etmek lâzımdır. Şöyle ki: Bir kabri ziyaret edecek olan mürid , nefsini her türlü dış etkenlerden temizler, kalbini dünya hallerinden temizler. Ziyaret ettiği zevatın ruhaniyetini hissi key fiyetlerden mücerred bir nur farzeder. Kâmil velîlerin ruhaniyetleri feyz kaynağıdır. Feyiz isteklisi ziyaretçi, feyiz vericinin kabrinin ayak ucuna yakın sol tarafa durur. O zata karşı aynı hayattaki edebini muhafaza eder. Rabıta usullerinden birisi ile şeyhine rabıta kurar, bedenine bir hareket ve canlılık geldiği zaman, sahibi kabre döner ve selâm verip, onbir ihlâs ve bir Fatiha okur. Sonra kabrin sahibine döner. 



“İntisab eden ravza’da olsa Saadet’ül mescidin dışında mürşidine dönerek rabıta eder.”şirki ve hurafesi (S.266-267) 

Müntesib ravza’da olsa bile, Saadetü’l Mescid’in dışında mürşidinin bulunduğu taraf a yüzünü döndürür, hayatta olan mürşide yapılan rabıtalardan biri ile mürşidinin ruhaniyetine sığınır, onu vasıta eder, hararet bedenine hakim olduktan sonra kemâli edeb, kemali ihlâs ve kemali muhabbetle kabri şerife döner. 11 kerre (Es-saletü vesselâmü aleyke Ya Rasûlellah) dedikten sonra 11 ihlâsı şerife ve bir Fatiha okur. Sonra şöyle niyazda bulunur: «Ey Allah’ın Resulü! Rabbim, kim ciddi tevbe eder, Rasûlünün huzurunda istiğfar ederken Rasîllüm de ona istiğfar ederse geçmiş bütün günahlarını afv eder, yarlığarım» buyur muştur, işte senin ümmetinden filan oğlu filanım. Umum suçlarımı itiraf edip, ondan tevbe etmekle huzuru saadetinde istiğfar ederim» der. Kemali itina ile mücerred bir nûranı keyfiyetten ibaret Fahri Alem’in kabri şerifine yönelir, pirkaç dakika ayakta olduğu halde bu keyfiyete devam eder. Sonra mescidin içine girer, kemali edeb ve tavazu ile Fahri Alem Aleyhtesâletü Vesselam’ın penceresi karşısına gider, orda da aynı keyfiyete devam eder. Sonra döner, Hz. Eba Bekir-i Sıddîk ve Hz. Ömer’in pencerelerinden vazifeleri ifa eder. Ravza ile mimber ara sında iki rekât nafile namaz kılar, o yeri gasb etmeksizin kal kar biraz uzaklaşır, müsait bir yerde oturur. Oturduktan sonra dilerse rabıtaya devam., dilerse salavat-ı şerife veya münasib ibadete devam eder. 



“Gavs-ı Hızani(K.S): Mürid şeyhinin rabıtasına kemal-i itina gösterir , hatta Ravza’da dahi şeyhine rabıta ederdi.” Hurafesi ve şirki (S.267) 

Gavs-ı Hızanî (K.S.); mürid kendi şeyhinin rabıtasına kemâli itina gösterir, hatta Ravza’da dahi kendi şeyhine rabıta eder Diğer enbiya ve evliya merkatlarında da üstadın rabıtasını terk etmemek müridliğin alâmetlerindendir. Müntesib alemül misalde, merkatlar yanında bile neyi görürse muhakkak gördüğü şey mürşidinin latifelerinden bir lâtife olarak sûretlenmiş, görülmüştür. Çünkü şeyhinden geçen mü rid bile, her ne görürse görsün, hepsi şeyhinin olduğundan kalbine gelmiştir, buyurur. 



Tassavuf dininin Cahiliye kuralları ve hurafesi (S.267-269)
Eğer bir evliya türbesini ziyaret ederse, müntesib yine mürşidinin rabjtasıyla yukardaki keyfiyetle salâvatsız olarak yapar. Sonra kabir sahibinin ruhaniyetini, şeyhinin suretinde veya nurdan beyaz bir direk olarak tefekkür eder. Onunla kuşatıldığını hayaliyle düşünür. Or da da gördüğünü şeyhinden bilmelidir. 

Ziyaret olunacak kabire gider gitmez, bir Fatiha, onbir İhlâs okur, ellerini göbek üstüne bağlar, mürşidinin rabıtasından sonra içeri girer, nebini maddî unsurlardan çeker, alâkayı keser, kalbini de vesvese, il- mi meselelerden ve umûm tabii kanunlardan koparır, sonra ayak tarafın dan dilerse ayakta, dilerse oturur. Kabir sahibinin mücerred ruhunu hayalinde hıfz eder. Korkmadan bir müddet kalbinin üzerinde du rur ve kabir sahibine yönelir. Eğer edebi bozmadan sâlik bu keyfiyete devam ederse, kabir sahibinden onun kalbine feyz gelir. Rabıtanın kuvvet derecesine göre, kabir sahibinin hallerinden bir hal rabıta ede- nin kalbine aks eder. Zira kâmil zevatın ruhaniyeti, Allah Teâlâ’nın feyzine menba ve oluktur. Olukların altında durup sabır edenin mut …
Kabiliyetli her mü’min, bulunduğu yerde de bu keyfiyetle istediği zevatın ruhuna rabıta kurabilir. O vefat eden zat nerede olursa olsun, bu keyfiyetle rabıtaya devam edeni irşad eder. 

Ancak şu beş hususa riayet etmek şarttır, aksi takdirde zarardır. a- Hayale, evhama kapılmamak. 

b— Korkmamak, kaçmamak, azimle sebat etmektir. 

c — Kemali edeble rabıtada kusur etmemektir. 

d — Umum gayri mesruyu terk etmekle farz ve vacibleri yerine ge- tirmek, beynamazın yemeğini yemekten sakınmak. 

e — Mahremiyete son derece önem vermekle sır saklamaktır. Uveysiyul meşreb olanların hepsi bu yolla tekâmül etmişler ve bul muşlardır. 

Bu yolda yetişen ne kadar yücelirse yücelsin. zahirde bir zattan icazeti almazsa irşadı sahih değildir. Sahi Nakşibend, Hace Âbdülhâlik Gucdevani’den bu yolla kesbi kemal ettiği halde Seyyid Emir Kûl’al’-dan ayrıca irşad etmeğe izin ve icazet aldıktan sonra irşada başlamış tır. 

Hem meselâ: Ebu Hasan El-Harkânî, Bayezid-i Bestami’nin ruhu ile terbiye olmuştur. Halbuki tevellüdü Bayezid-i Bestami’nin vefatından sonradır. Bunun gibi her zaman ve her asırda faidelenenler ol muştur. 

Her mü’min, namazında Esselâmü aleyke eyyühenne biyyû demesi anında Hz. Fahri Alem’in ruhaniyetinin hazır olduğunu bilmek, Za tı Şerifin selâmı aldığına inanmaktır. Bazı ulemadan ehli huzur olan lar, musalli onun nurunu beyaz bir direk suretinde mülahaza eder, kendi huzur ve tevazu ile Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü der. İmam Gazali, İmam Sehreverdi ve benzerleri, namazın iğinde Peygamberin rabıtasını bu keyfiyetle beyan ettiler, İbn-i Hacer Heytemi’de bu rabıtanın meşruiyetini beyan etmekle, huzura çok faideli olduğunu tasrih etmiştir. Her bir zat nıhaniyetinin kabiliyetine ve müşahedesine göre bu rabıtayı tarif ettiler. 

İlk asırlarda salihler Hılye-i Şerif’i lâfız ve manâsıyla ezberleyip, Hılye-i Şerifte tarif olunduğu gibi Hz. Mustafa’nın suretine rabıta ederlerdi. Ehli huzur, Peygamberin rabıtasını terk etmezlerdi. Bilaha ra yani son asırlarda kubbetli amel edenler azaldığından Hz. Mustâfa’ ya ve cihanyari Güz’ine rabıta azalmıştır. 

Seyh Süleyman Zührî; her kim kemâli edebde Hılye-i Şerifi okur, mânâsını mülâhaza ederse, iştiyak ve muhabbeti çoğalır. O zaman keşif ve rüyada o zatın görülmesi kolaylaşır. Ciharyari Güzin’in hilyeleri de aynı huzur ve nisbete vesile olur, diye tasrih etmiştir.”" 

İştiyak ve muhabbetin nihayetinde keşfi ya rüyada o zatın görül mesini kolaylaştırır. Ciharyari Güzin’in bilyeleri de aynı huzur ve nisbete vesile olur, diye tasrih etmiştir. 

İmam Şeyh Ekmeleddin El-Hanefi (K.S.), ayrıca «Kim beni görürse muhakkak o Hak’kı görmüştür.» mealindeki hadisin şerhinde uy ku veyahut uyanıklıkta Peygamberi gören O’nun hakikatini görmüş- tür. Yoksa Allah’ın görülmesi mümkün değildir. Lakin beni gören Cenab-ı Hak’ta görmüş gibidir, şeklinde mânâ ettikten sonra müşarünileyh uyku veya uyanıklıkta, vefat etmiş bir şahısla buluşmak ve görüşmek mümkündür ve beş esasa dayanır: 

a — Zatında tamamen iştirak, 

b – - Sıfatında ittiba olarak iştirak, 

c — Fiilde tamamî iştirak, 

d — Halde tamamî iştirak, 

e — Mertebelerde iştiraktir. 

Eğer diri zatla vefat eden zat arasında bu beş iştirakle münasebet kemal bulursa, hayattaki ile vefat edenin aralarında, buluşmak mümkündür. Bu münasebet kuvvet buldukça birleşmek ve buluşmakta çoğalır. Asli muhabbet de budur, buyurmuştur. 

Sevh Parisa (K.S.), iki diri arasında da aynı münasebet olsa yine birleşmek hasıl olur. Sonra aynı münasebet ikisinden hangisinde kuvvetleşirse diğerinde muhabbet çoğalır, buyurmuştur. 



Hatme ve teveccuhteki rabıta ve büyü şirk ve hurafesi (S.273-275) 

Şeyh Fethullah Verkanisi (K.S.) şöyle buyurur: 

«Sohbet ve hatmelerde, eğer müntesib üstadın huzurunda, ise bir dilencinin bir sultanın huzurunda el açtığı gibi, kendisi de üstadın hu zurunda kalbini açar, üstada yalvarır. Ustad tarafındân bir şey verildi ise, cezbe ve halini tutarak daha fazlasını talep eder. Verilmedi ise nef sinin kusurundan bilir ve ümitsiz olmaz. Üstadın gıyabında ise, hatme ve teveccühten sonra var gücü ile kalbine yönelir. Rabıta keyfiyetle rinden birisi ile üstadına yönelir. Hatmede okunan sadatların ismi geçerken, sadatlar o mecliste hazır olanlara, muhabbet, marifet, terki dünya, sabır., vb. manevi nimetler getirirler. Gelen hediye ve ilaçlan, kendi’ mürşidi hazır olan sadatlardan alır, müridlerine dağıtır, diye inanır. Ve kalbini açar, dilekte bulunur. Kıraat ve rabıta ne kadar kuvvetli olursa, o kadar şefkat ederler inancı ile kalben yalvarır. En güzel rabıta; büyük nurâni, her tarafı kuşatmış, birbirinin içine girmiş nur laratasavvur etmek ve ondan kalbe feyzin gelişini itikad etmek keyfi yetidir. Bunu yapamayan şöyle tasavvur eder; ismi okunan sadatlar hep hazırdırlar. Üstad yüksek bir tahta oturmuş, suretinden nur parıltıları, kıvılcımları, kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefsi natıkalarına ak seder, diye tasavvur eder. 

Aksam ve yatsı arasındaki rabıtalarda da. aynı keyfiyet muteberdir. Hülâsa, her zaman mürid gözünü kapattığı vakit, üstadın kemâ lâtını veya suretini mücerred bir nur tasavvur eder, kendisinin de o nur ile kuşatıldığını tasavvur etmesi gerekir. 

Teveccühün keyfiyeti ve rabıtası: 

Tevaccühde halka halinde oturulur, halkaya sığmayanlar halkanın ortasında birbirlerine sırt vererek oturur. Hemen müntesib, günahlarını gözünün önüne getirerek, kalbinin, günahların tesiriyle parçalan mış, siyahlaşmış ve hastalanmış olduğunu tasavvur eder. Kendi kalbi nin şifası için oturduğuna inanır ve şöyle tasavvur eder: 

İsa (A.S.) kör, topal, sağır ve envai çeşit hastalara şifayı Allah’tan dileyip, kendisi de vesile olduğu gibi, üstadın da yanında envai çeşit dermanlar vardır. Biraz sonra gelir, hastaları muayene eder ve en faideli ilâçlarla onları tedavi eder. Ben de müflis bir hastayım; diye düşü nüp müflisliğini ve hastalığını nazar-ı itibara alarak, üstada şiddetle yalvarır. Üstad içeri girerken, muazzam bir sükût halinde kalbi üzerin de durur. Gözleri kapalı olduğu halde, hastalarının İsa (A.S.)’ı görüp te sevindikleri gibi sevinir. Kalbini ve hastalığım üstada âfzetmekle üstada mukabilinde veyahut başının .üzerinde mülâhaza eder. Kalb gözü ile de güneşten daha parlak meşale, sol memenin iki parmak aşağısındaki kalbine nüfuz ettiğini düşünür. Yani müridin, sol memesinin iki parmak aşağısındaki kalb-i hayvanisinden başka, bir de nurani ye bedeni kuşatmış, başı kalbin üzerinde olan kalbi insaniyeyi tefekkür eder. Fakat kalbi insani çok aydın olduğundan dolayı, ancak sadatların himmetiyle ve üstadın vasıtasıyla, görülebilir. Teveccühte otururken, onun da müşahedesini mürid talep eder. Şeyhinin huzurunda ve sohbetlerde bu rabıta, son derece faideli olur. Böyle rabıtayı, Şeyh İbrahim Çokreşi (K.S.) Hazretleri, Piri Tahi’den nakletmiştir: 

Şeyh Fethullah Verkanisi (K.S.)’de teveccühteki rabıtayı şöyle ta rif eder: Rabıtada maksat, huzur ve istimdatı celb etmektir. Mürid te veccüh alacağı gece sekiz adabı öğrenir, istihare yapar, yatar. Tarikat tazeleyen teveccühe kadar konuşmaz. Teveccüh olacak günde, sabah namazından teveccühün sonuna kadar yemekten sakınırlar. Teveccühten biraz evvel, istihare eden veya rüya gören, imkân bulursa hallerini üstada arzeder. Teveccüh adabları öğretilir, acemiler ayrı bir hal kada oturur. Onlara şu talimat verilir: 

Sol memenin iki parmak altında, çam kozalağı şeklinde bir parça et var, her hayvanda olduğu gibi insanda da vardır. Üst tarafı ulvi, alt tarafı süflidir. İçi boş hatlar halindedir, aslı maddedir. Alemi emirden ona bağlı lâtif bir cevherde, kalbi insanî vardır. Kalbi insaninin ilk makamı arşdır. Allah’ın tecelli ve azametinin istilâsına mahaldir. Kalbi hayva ninin içine konulmuştur. Kendisi çok büyük ve geniştir. Hatta arşı bi1e kuşatır. Bu kalb zor riyazetler, halis ve çok amellerle müşahe de edilir. Salik teveccühte, bu kalbe mukabil olan, kalbi hayvaniye’ye basiretle yönelip bakar. Bu kalbin nurunun ancak günahlardan karar-mış olduğuna, nefs ve şeytanın müdahalesinden yarıldığını tasavvur eder. Günah nisbetinde bu kalb nuraniyetten karanlığa girmiş ise de üstadın nefesiyle ve eliyle temizlenir, açılır diye inanır. Üstad teveccü he girdiğinde, beraberinde Lokman hekimin tıbbı, İsa (A.S.)’ın duası vardır. Bir gözle üstada, bir gözle kalbinin yaralarına bakar. Teveccühte oturan arkadaşlarından istimdat ister. Kendisini muhasebe ede rek, üstada yalvarır. Üstadın sesini duyduğu an ferahlayıp, lezzet duyar. Üstada karşı, kendini korku ve ümid arasında bulundurur. Kendi-ne. teselli verir. Şimdiye kadar nefsimin emri altında ve isyanda oldu ğum için, ben nerede Allah’ın affı nerede, fakat şimdilik nefsimin esaretin den kurtulup, Allah’ın dostlarından bir dostun tasarrufu altına girdim. Nefsimden dolayı uzağım fakat evliyanın duası en büyük sığı naktır, himmetleri hazırdır, onların ruhları, enbiya, melekler ve ashabın ruhları ile birlikte hazırdırlar. Hazır oldukları içinde, Allah’ın te celliyeleri teveccüh mahallini kuşatmıştır. Kendi kalbi gafil olduğun-dan bu meclise lâyık olmadığını düşünür, kemâli edeble inler, feryad eder, nefsini yok eder. Var gücü ile üstadın sesini ve gelişini bekler. Hiçbir an gaflete düşmez. Üstad karşısına gelinceye kadar böylece de vam eder. Üstad karşısına gelir, ellerini omuzlarına koyup yüzüne üfü rür.. Bundan sonra mürid ağlar, inler. Bu devletin ve bu büyük saade tin lezzetini taleb eder. Korku ümidiyle beraber sevinir. Üstadın nefesini içine çeker, nefesinin, nur nisbetinin kalbine girdiğini tasavvur eder. Üstad nefesini aldığı zaman, üstadım, kalbimin içindeki acıyı, gafleti karanlığı nefesi ile çekdi diye sevinir. Üstad gittiği zaman, him metini diler, ziyadesini talcb eder. Kalbinin şifa bulduğuna inanır, te veccühten sonra da bu temizlik üzerinde sebat etmeyi azmeder, diye buyurmuştur. 



Silsile-i Ruhban sınıfı (S.344-345) 

5 — Beyazıd-ı Bestami (K.S.) 

6 — Ebul Hasan Harkani (K.S.) 

7 — Ebu Ali Farmedi (K.S.) 

8 — Yusuf Hemedani (K.S.) 

9 — Abdul Halik El Gücdevani (K.S.) 

10 — Arifer Revegeri (K.S.) 

11 — Mahmud İnciri Fağnevi (K.S.) 

12 — Ali Ramiteni (K.S.) 

13 — Muhammed Baba Semmasi (K.S.) 

14 — Seyyid Emir Külal (K.S.) 

15 — Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddin (K.S.) 

16 — Alaaddin Attar (K.S.) 

17 — Yakup Cerhi (K.S.) 

18 — Ubeydullah Ahrar (K.S.) 

19 — Muhammed Zahid Bedahşi (K.S.) 

20 — Derviş Muhammed (K.S.) 

21 — Hacegi Emkeneki (K.S.) 

22 — Hace Muhammed Bakabillah (K.S.) 

23 — İmam-ı Rabbani El Müceddid-i Elfi Sani Şeyh Ahmed-i l Serhendi (K.S.) 

24 — Muhammed Masum bin Ahmed Faruk (K.S.) 

25 — Şeyh Seyfüddin bin Muhammed Masum (K.S.) 

26 — Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedvani (K.S.) 

27 — Şeyh Şemsüddin Habibullah Mirza Canan El Mazhar (K.S 

28 — Şeyh Abdullah Dehlevi (K.S.) 

29 — Mevlana Halid Bağdadi (K.S.) 

30 — Şeyh Seyyid Abdullah el Nehri-1 Hakkari (K.S.) 

31 — Şeyh Seyyid Taha el Nehri-1 Hakkari (K.8.) 

32 — Seyyid Sıbgatullahi Ervasi (Gavs-ı Hizani) (K.3.) 

33 — Hazreti Şeyh Abdurrahman-ı Taği (K.8.) 

34 — Şeyh Fethullah (K.S.) 

35 — Şeyh Muhammed Ziyaeddin (K.S.) 

36 — Şeyh Ahmedül Haznevi (K.S.) 

37 — Şeyd Seyyid Abdulhakim el Hüseyni (Gavs-ı Bilvanisi) (K.S.) 


Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı, Menzil Kitabevi, Adalet Matbaası, Ankara 1996

(Kaynak: http://www.islam-tr.net/tevhid/11950-tasavvuf-buyuklerinin-kendi-eserlerinden-kufur-akideleri-kitap-8.html)

.

III – Nakşibendiliğin Üzerine Kurulu Olduğu Rabıta Kavramı: Buda Heykeli Gibi Sabit Duran, Başına Bir Sinek Konsa Uzaklaştırmaktan Aciz, Konuşmaktan Aciz Bir Kulun Karşısında “Senin Sayende Yaşıyoruz, Bizi Azat Edin, Himmet Buyurunda Bizi Hapisten Tahliye Etsinler” Diyerek Medet Ummak;

Bir İnsanı Putlaştırma bundan başka ne olabilirdi ki?!.

http://www.youtube.com/watch?v=LYbPUF2qXTc

put

Önünde sürünerek yürüyorlar, ona sırtlarını bile dönmüyorlar. Mahmud Efendi etrafında olanları bile anlamayan konuşmaktan aciz bir zavallı… Ama onun sayesinde yaşıyorlarmış. İZLEYİN.. Tiksinmek için birebir.. [ALINTI]

 Objektif Açıdan;

İslam Dininin sadece 5 dakikalığına varolmadığını düşünün, ve bu videoları bu şekilde izleyerek yorumlayın;

Sağ tarafta bulunan kişi bir buda heykeli gibi duruyor. Konuşamıyor. Üzerine bir sinek konsa bunu uzaklaştıramaz bile. Soldaki kişinin durumunu dikkatli inceleyin.

Cübbeli ahmet hoca mahmut efendi hazretleriyle buluştu:

 http://www.youtube.com/watch?v=L8PLzsImFjU

Cübbeli

Göbeğini öpmesi ilginç bir ayrıntı;

cübbeli 2

Objektif Açıdan;

Sağdaki kişi bir avukat değil  ve yardımcı olmak istese, ancak siyasi gücünü veya adamlarını kullanabilir. Video da Kendisi konuşmaktan veya başına konacak bir sineği uzaklaştırmaktan, kendsine söylenenleri anlamaktan aciz gibi görünüyor. Soldaki kişi ise toplumda oldukça iyi bir pozisyona sahip birisi. Medyada gördüğümüz kadarıyla sürekli Allah’ı anan birisi. Fakat bu kişi, başına musibet geldiğinde sağdaki kuldan, normal bir insanın yapabileceği bir yardım değil, insanüstü bir dilekte bulunuyor;

Sağdaki insan değilde bir heykel olsaydı ve soldaki bu şekilde davransaydı, yada bu işi yapanlar farklı bir din mensubu olsalardı,  veya Peygamber efendimiz döneminde yaşasalardı, puta tapmaklamı suçlanırlardı, yoksa yaptıkları hoşmu görünürdü?

Sağdaki kişiye insan gelip “Negüzel imanın var, Yüzün parlıyor” denebilir, maşallah denebilir. Veya “Nurlu kişidir, duası kabul olur” diye düşünülebilinir. “Mahmut amca, varmı bi ihtiyacın, yaşlandın artık, sana ilaç veya başka birşey getireyimmi?” denebilir, ama konuşmaktan, başına konan sineği kovmaktan aciz birisine bu şekilde yalvarılamaz.

Bir doktorun ilminden faydalanıp ilaç ve tedavi önerisine uymak başkabirşey, Onun sizi dertlerinizden kurtarabilecek üstün bir varlık olduğunu düşünmek başka birşeydir.

.

IV – Dinlerin Evrimi: Hristiyanların Hz İsa’dan, Arapların İslamiyet Öncesinde Bereket Tanrıçası Uzza’dan, Nakşilerin Hareket Bile Edemeyen Yaşlı Bir Adamdan Medet Ummaları

Cübbeli Ahmet’i Uçak Düşse Kurtaracak Şey Allah Değil Ölü Bir İnsan

Defalarca Denedim, Yetiş Ğavs Deyince Uçak Kurtuldu;

defalarca denedim, gavsa dua edince uçak düşmedi

.

yetiş ya gavs

 

cübbeli şirk

 

cübbeli geylani uzza bağlantısı

Screenshot_2013-10-08-08-03-31

cübbeli yanacaksınız

.

V – Hz Muhammed’i Överken Ne Yapacağını Şaşıranlar Nakşiler: Peygamberin Dışkısı Mis Kokardı, Sahabe Peygamberin Kanını ve Çişini İçti, Peygamber Sidiği Helaldir!

peygamberin dışkısı mis kokardı

cübbeli peygamber sidiği helaldir

.

VI – Rabıta Saçmalığının Ulaştığı Nokta: Muhammed = Allah!

en ehli sünnet (!!!!!) en doğru yolda olan cübbeli taifesinin üst seviye adamına göre Hz. Muhammed ile Allah arasındaki fark tek eti kemiği.

.

VII – “Muhammed = Allah” Gibi Açık Bir Şirk Koşmada Bile Adamların Yüzsüzce “Bu Sözü Söyleyen Hocayı Şirk Koşmak ile İtham Edenleri Tövbeye Davet Etmeleri” Diye Fetva Yayınlamaları

Prof Dr Abdulaziz Bayındır Muhammed Eşittir Allah Demek Açık Bir Küfürdür

http://www.youtube.com/watch?v=9Llo4VoO8YY

 

Muhammed Eşittir Allah Sözünün İzahı Tövbeye Davet

Selamun aleykum kardeşlerim

Rahmetli şehid Bayram Ali Öztürk tanıdığımız sohbetleri dinlediğimiz bir hoca efendiydi

Çok ibadet eden çok zikreden , sünnet-i seniyeye azami uyan ve her kesin ayaklı kütübane dedikleri çok bilgili bir alimdi. Son zamanlarında Allah a olan aşkı , Resulullaha olan aşkı, o kadar çoğaldiki bir mecnun gibi içten samimi duygularını şiirlerle ifade etmeye başladı .

Bayram hocanın eski ciddiyetini bilenler bu halini şaşırıyolardı. Bayram hocanın internetteki sohbetlerine bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlıcaksınız .

Bir insandan küfür sözü duydugumuz zaman şerri ölcüde önce onu sorgulamak gerekir.

Bayram Hocamızın, Muhammed = Allah sözünü söylediği zaman kendisi tepki almıştı. Şerri ölcüde bunu sorgulamak gerekiyordu sorgulama cemaatın ileri gelenleri tarafından zamanın da yapıldı.

Bayram Hoca o anki duygularını yanlış ifade ederek maksadını aşan kelimelerle ağzından çıktığını öyle bir inanca sahip olmaktan Allaha sığınırım diyerek hatalı olduğunu söyleyip hatasından dönmüştür.

Binlerce Müslüman bayram hocayı tanıyor müslüman olduğuna şahitlik ediyorken hala onu tekfir edenlerin hali ne olucak.

Kardeşlerim selefilerin ve vahhabilerin düştüğü hataya düşüp kendinize yazık etmeyin sizde tövbe edin .

Şehid Bayram Hoca Kendisi yaptığı bu hatayı, yine bir sohbetinde uzunca anlatarak düzeltmiştir. Bu hadiseye, o cemaaten şahit olanlar vardır. O sohbetinde İmam-ı Rabbani Hz.leri inin öyle bir söz söylemediğini sadece sekr manevi sarhoşluk ile öyle söyleyen bir kişinin halini açıkladığını ifade ederek olayı anlattığını anlatmıştır.

İmam-ı Rabbani Hz.leri in , Şeyh Hamid Nehari’ye yazdığı . 393. MektuptaAynü’l-kuzat’ın, Temhidat aldı eserinde söylenen:

“O ki, siz İlâh olarak bilirsiniz, bize göre Muhammed (sav) olmaktadır.
O ki, siz Muhammed (sav) olarak bilirsiniz, bize göre yüce Sultan İlâh’tır”

Diye söyleyenlerin sözünün açıklanmasını İmam-ı Rabbani Hz.leri şöyle açıklıyor . Bu misillu ibareler, tevhidden haber verip sekrin galebesi hallinde meşayihten sudur etmektedir. O sekrin galebesi dahi, cem mertebesi Bu Tarikat küfrü. diye anlatılır.

Bu halde iken bu makamda olanlar sekrin galebesi hallinde Allah tan başka birşey görmezler onun için zahirde küfür gibi gözüken acayip sözler söylerler

Yukardaki sözü söyleyenler şöyle hissederler. “sizin Allah ve Muhammedi farklı görmeniz bize göre öyle değildir . İkisi birbirinin gayrı değildir. birlerden bi bir değil ikincisi olmayan(ehad) bir olarak görüyoruz.

İkincisi olmaktan münezzeh görüyoruz” diyorlar.” Yani, ikinci bir varlık olmadığına göre hz. Muhammed ondan nasıl ayrı olabilir ” diyorlar diyor İmam-ı Rabbani Hz.leri .

“evvel,ahir,zahir,batın Allah cc olduğuna göre ikinci bir varlığa mahal kalmıyor demek’’ cem’ül-cem makamındaki bir hal, salik tamamen bir gaybûbet halindedir.

Kendini böyle bir duyma ve hissetme zemzemesi içinde bulan hak yolcusu, artık ne başkalarını ne de kendini duymaz hissetmez.

Hak’tan gayri her şeyi, O’nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla unutur ve bütün benliğiyle asla yönelir. O halde Allah cc başka bir varlık düşünemez .

İşte bu haldeyken, ikinci bir varlığı göremediği için Hz.Muhammed Allah cc den nasıl ayrı olabilir diyerek bir görüyolar ” . bu bir görme bizim anladığımız eşit anlamında deyildir.

Bu görüş,cem mertebesine mahsustur. Kişi bu makamdan geçtiği zaman yine Yaradılanları ve yaradanı tıpkı en başta olduğu gibi farklı bulurlar. Allah tektir eşi benzeri yoktur. Hz Muhammed in Allah ın kulu ve elçisi olduğu gerçeğine döner ikisini aynı deyil farklı görür .

Yani sülukun sonunda varılan yer yine şeriatin hakikat olduğu, Şeriatin haricinde hakikat olmadığıdır. Şeriate uymayan hakikat hakikat değildir .

Yani cem makamını geçerken söylenen sözlerin Şeriate uymadığını Şeriate uymayanın da hakikat olamıyacağını söylüyor İmam-ı Rabbani Hz.leri

Hallac-ı Mansur bu makamdan çıkıp normale dönmesi lazımdı. Dönemediği için yargılandı öldürüldü .Fakat O kararı veren tasavvuf alimeri ve diğerleri Hallac-ı Mansuru tekfir etmedi

Bu makamından çıkamıyan Hallac-ı Mansur “Enel-Hak dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Bu makamda Hak’tan gayri her şeyi, O’nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla- unutur ve bütün benliğiyle asla yönelir.

Hallac-ı Mansur O halde Allah cc başka bir varlık düşünemediği için kendini de yok gördüğü için . Ben hakkım derken kendini deyil Allah cc i kasdetmiştir . Çünkü Allah cc başka bir varlık düşünmüyo görmüyodu.

Mekkeli müşrikler bile Allah eşittir putlarımız dememişken olayı bu yöne çekmeye çalışıp böyle olduğunu insanlara anlatmaya çalışanlar . Ya yukarda anlatılanları bilmediğinden , yada art niyetli kimseler olduğu için böyle konuşuyorlar.

Bu sözlere küfür denilebilinir. Ama o sözü söyleyenleri şirk ile tekfir etmemek lazım .

Normal iken mantıklı ve sözlerine itimat edilen bir insanın İçki içip şerhoş olması sonucunda Kendinde olmadan söylediği acayip sözleri , ameliyattan önce narkoz verilmiş bir insanın acayip sözleri , pisikolojik tedavi gören bir kimsenin söylediği acayip sözler ,

aşırı sevinçten heycandan dolayı söylenmiş acayip sözler sağlıklı bir insanın sözü gibi görülmez bulunduğu duruma göre maruz görülür .

Hz Yusuf un güzelliği karşısında kendinden geçip ellerini kestiklerini bile hissetmiyorsa o kadınlar . Manevi bir makamda Hak’tan gayri her şeyi, O’nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla unutup ve bütün benliğiyle asla yönelerek

Allah cc den başka bir varlık düşünemeyen o Allah dostlarının hallerini ve kendinde olamamayışlarını düşünebiliyomusunuz .

Kişi bilmediğinin düşmanı dır . Bu halleri bilmeyen , yaşamayan , anlıyamıyan günümüzde selefiler ve vahhabiler adam kazanmak munazarada haklı çıkmak içintasavvufu kötü göstermek için ,belden aşağı vurarak

Allah dostları büyük velilerden sadır olan sözleri araştırmadan, diğer sohbetlerini dinlemeden , eski kitablarına bakmadan , tevil etmeden bilerek veya bilmeden sekir halindeki o sözü deyil .
Geçmişteki ve gelecekteki bütün hayatını Kişiliğini itikatını hepsini hemen tekfir ediyorlar .

Hem Müslümanların birlik beraberliğine ,hem kendilerine, hemde onlara inanıp bir müslümanı tekfir etmek durumunda kalan Müslümanlara zarar veriyorlar.

Selefiler ve vahhabiler in bu makamları , bu halleri kabul etmelerini beklemek anlamalarını düşünmek elbette boşa bir bekleyiş olur . Fakat Selefilerin ve vahhabilerinin görüşlerinin kaynağı imamları

İbn Teymiyye Sekr yani manevi sarhoşluk hakkında bazı büyüklerin bu halde iken söyledikleri şeriat dışı sözlerinden bahsediyor günah olmadığını söylüyor.

İbn teymiyye Diyor ki : ‘bu kişiler hakkında şöyle hükmedilir kişinin aklı haram olmayan bir şeyden gitti ise o zaman ondan sudur eden yasak sözlerden ve fillerden sorumluluk yoktur.

Mecmûu’l- Fetâvâ, İbn Teymiyye, c.10 / 340

Selefiler ve vahhabiler den kendi alimlerinin bu sözüne uyup bu halde olan velileri tekfir etmemelerini beklerdik .

Tasavvufta Allah’ın veli kulları, gerek manevi şarhoşluk, gerekse zahirde küfür gibi gözüken sözlerin birçok manası, aslında dışarından gözüktüğü gibi değildir. “Taptığınız ayağımın altında”daki gibi.

Zaten hayatlarını devamlı namazoruç, zikir ve ibadet ile geçiren o Allah dostlarını küçük bir çocuğun bile söylemeyeceği o küfür sözlerini söylediğini düşünmek o kişinin tasavvufu veya o kişinin yaşadığı o cezbe halini bilmediğini, anlamadığını gösterir. Ayrıca O sözlerin bir kısmı, o âlimlerin kitaplarına sonradan sokulmuştur.
Bunu İslam Dinine zarar vermek, Müslümanlar arasında fitne çıkartmak isteyen müsteşriklerin yaptıkları, tarihi vakıalarla bilinmektedir.

 

Bayram hocayı söylediği sözden dolayı tekfir edenler ,yukarda anlattıklarımızı bilmiyo olabilirler. Fakat Ehl-i Sünnet itikadı gereği tekfirden uzak durup o sözü tevil etmeleri gerekirdi . Nasıl tevil edilebilinirki biz tevil edemiyoruz derlerse o zaman şu kısa açıklamayı yapmamız gerek

Bayram hoca ne demişti önce bi görelim :

Muhammed Mustafa ona ben güneş diyemem güneş batar,
Muhammed Mustafa (S.A.V.) su diyemem su durdu mu kokar ,
Muhammed Mustafa ekmek diyemem ekmek durdu mu bayatlar ,
.
Muhammed Mustafa çok leziz bir yemek diyemem çünkü yemek durdu mu ekşir.
Muhammed Mustafa nın müşebbehünbih (benzeri benzetilebileceği) yoktur.
Muhammed Mustafa Muhammed Mustafa’nın benzetilebileceği hiçbir bir varlık yoktur.
İmam Rabbaninin (K.S.) buyurduğu gibi MUHAMMED MUSTAFA EŞİTTİR ALLAH
bir eti ve kemiği var farklı olarak o kadar.”
Bayram hoca başka bir sohbetindede Allah cc tarif edilemediği gibi resulullah manevi yönleriyle tam manasıyla

Tarif edilemez tarif edilememe yönüyle Allah cc gibi aynıdır ,eşittir enmek istenmiş.

Yukardaki sözlerinde ise

Muhammed Mustafa nın müşebbehün bih yoktur.
Muhammed Mustafa, Muhammed Mustafa’nın benzetilebileceği hiçbir bir varlık yoktur. Sözüyle de

Allah cc nun da benzetilebileceği hiçbir varlık olmadığı gibi Muhammed Mustafa Muhammed Mustafa’nın benzetilebileceği hiçbir bir varlık yoktur. Benzetilememe yönüyle birdir , benzer, aynı, eşittir demek istemiştir bayram hoca diyerek tevil etmemiz lazımdı kardeşlerim .
Mevla teala cc nun ilahlık yönüyle benzeri; Muhammed Mustafanın mahlukat (yaratılmış) ların içinde benzeri olmadıgı yönüyle eşit (aynı,gibi ) oldugunu demek istemiştir.
Ehl-i Sünnet itikadı gereği aşağıda İmam-ı Âzam hazretlerinin yaptığı gibi tekfir etmeden önce tevil etmek lazımdı o sözü .

Eti kemiği farklı demesi ise o et ve kemik in tarifi var, bir çok insanda et ve kemik var tarifi mümkün olmıyan bir şey deyil. Onun için eti ve kemiği ayrı tutmuştur bayram hoca

Mekkeli müşrikler bile Allah eşittir putlarımız dememişken bayram hocanın o sözünü anladığımız manada eşittir diye anlamak yorumlamak aklı başında EhliSünnet vel Cemaat Mezhebi mensuplarının yapacağı iş deyildir

İTİRAZCI :

Böyle tevilmi olur ? neden o sözün zahirindeki küfür sözü görmüyosun derse

CEVABIMIZ :

Biz Ehli Sünnet vel Cemaat Mezhebi mensupları olarak, o küfür sözlerinden dolayı, o sözleri söyleyenleri tekfir etmeyiz. 

Biz Ehl-i Sünnet itikadı gereği tekfirden uzak dururuz. Bunun için o sözlerin aslını araştırıp tevil etmeye çalışırız.

Hz Ömer ra ın huzuruna böyle zahirde yukardaki bayram hocanın sözünden daha çok ağır küfür içerikli sözler söyleyen birisi getirilmişti .

Hz Ömer ra onu Hz Ali ra gönderdi . Hz Ali ra o sözlerin hepsini tevil edince Hz Ömer ra bu sözleri böyle güzel tevil eden Hz Ali ra gibi bir insanın olduğu için Allah a hamd etmiştir.

İmam Âzam’ın Tevil deki Pratik Zekâsı

İmam-ı Âzam hazretlerine bir kişi, onu aciz bırakmak için bazı sorular ayarlayıp sormak için, huzuruna geldi.

Dedi ki: Ya imam, bir kişi şöyle diyor:

“Cennet’i ümit etmiyorum, Cehennem’den korkmuyorum, Allah’tan korkmuyorum,
ölü eti yiyorum, rükû ve secdesiz namaz kılıyorum, hakka buğzediyorum,
fitneyi seviyorum, yahudi ve hıristiyanları tasdik ediyorum, görmeden şahitlik yapıyorum.

” Bu adam hakkında ne dersiniz?

İmam Âzam hazretleri, adamın kendisine: Senin, bu hususta şahsî bilgin nedir? diye sordu. Adam: Ben bir şey bilmiyorum, deyince talebelerine sordu.

Onlar: Bu sayılan şeyler küfür alâmeti olduğu için, bu sözleri söyleyen adamın felâketine delalet eder, dediler.

İmam hazretleri ise:

— Aksine, bu sözleri söyleyen adam Allah dostlarındandır. Bakın bunların manalarını açıklayayım, diyerek
şu açıklamayı yaptı:

Cennet’i ümit etmiyor, yani Cennet’in Rabbini ümit ediyor.

Cehennem’den korkmuyor, Cehennem’in Rabbinden korkuyor.
Allah’tan korkmuyor, çünkü Allah’ın rahmetle muamele edeceğini ümit ediyor.

Ölü eti yiyor, yani balık eti yiyor. Rükusuz, secdesiz namaz kılıyor, yani cenazenamazı kılıyor.

Hak’ka buğzediyor, ölüm haktır, ona buğzediyor, yani daha fazla yaşayarak daha fazla ibadet etmek istiyor.

Fitneyi seviyor, çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de (meâlen): “Evlatlarınız sizin için birer fitnedir (imtihân vesilesidir).
” (Enfal suresi 28 ayet ) buyuruluyor. O şahıs çocuklarını seviyor.

Yahudi ve Hıristiyanları tasdik ediyor, yani onların birbirleri hakkında söylediklerini tasdik ediyor.

Görmeden şahitlik yapıyor ki, onun da manası şudur . Allah’ı görmediği halde Allah’ın varlığı hakkında şahitlik yapıyor.

Ehli sünnet itikadının imamlarından imamı azam ebu hanife, zahirdeki bu küfür sözlerini zahirine göre tekfir etmeyip tevil ettiği için bizde bayram hocanın sözünü tevil ediyoruz.

Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han Şam’a geldiğinde;

Muhyiddin-i Arabi’nin vefatından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırdı.
Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, “Siz, Allah-u teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği, anlaşılmış oldu.

Biz Ehli Sünnet vel Cemaat Mezhebi mensupları olarak, o küfür sözlerinden dolayı, o sözleri söyleyenleri tekfir etmeyiz.

Tekfir etmememiz, o sözlerin küfür sözleri olmadığını gerektirmez. O sözler haddi zatında küfür içerikli sözlerdir. Fakat biz, itikadımız gereği tekfirden uzak dururuz. Bunun için o sözleri tevil etmeye çalışırız.

Şimdi ne olucak .

Selefilerin ve vahhabilerin internette gazına gelerek yukarda anlattıklarımızdan habersiz yüzlerce müslüman hatasından dönmüş olan bayram hocayı hala tekfir ediyor. Ne kadar büyük bir hata içinde olduklarını bilmiyorlar.

Rasulullah (s.a.v.): “Herhangi bir kimse, din kardeşine “Ey kafir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” buyurdular. (Müslim 1/319)

Tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner, ifadesinin manası tekfiri kendine döner, kendisi kafir olur, demektir. Zira eğer kafir diyen sözünde sadıksa(doğruysa) muhatabı kafir olur.

Din kardeşine kafir demek akibet kendini küfre götürebilir. Çünkü “Günahlar küfrün postasıdır.” derler. Bu sözü diline dolayanın akıbeti küfür olacağından korkulur. Bu nedenle hiç bir mümine kafir dememek gerekir.

Bayram hoca o sözünün maksadını aşan bir söz olduğunu söyleyip niyetinin öyle olmadığını hata ettiğini söyleyip hatasından dönmüştür.

Yukardaki hadiste Zira eğer kafir diyen sözünde sadıksa(doğruysa) muhatabı kafir olur. Değilse söz tekfir edene döner.

Bayram hocamız o hatasından döndüğü için tekfir eden kişinin sözünde haklı, sadık olma şartı ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla hadise göre o kafir sözü hatasından dönmüş vafat etmiş olan bayram hocayı hala tekfir edenlere dönmüş olabilir .

Aynı şekilde geçmiş velilerden bazıları cem makamında söyledikleri küfür içerikli sözlerinden dolayı tövbe etmişlerdir kitablarında yazılı dır. Fakat hala onları tekfir edenler mevcuttur.

Binlerce Müslüman bayram hocayı tanıyor müslüman olduğuna şahitlik ediyor. Kardeşlerim selefilerin vahhabilerin düştüğü hataya düşüp kendinize yazık etmeyin o sözün küfür sözü olduğunu söyleye bilirsiniz ama hatasından dönmüş bir insanı tekfir etmeyin bırakın sizde tövbe edin .

Tarikata tasavvufa bu makamlara inanmayan bilmeyenlere bunları anlatmak anlamalarını beklemek elbette mümkün deyi Bu halleri yazıyla anlatılabilmesi imkansızdır. O hali yaşamayana masal gelir.

Mesela aşkı hiç bilmeyen birine aşkı anlatsanız öyle saçmalık mı olur niye kendini bile bile zelil ediyor,niye durduk yere acı çekiyor,yüzlerce insan varken neden bir tanesi dışında kimseyi gözü görmüyor der.

Bunun gibi hallerde subjektiftir.herkesin anlamasını bekleyemeyiz.Ama kalbinde Cenabı hakka yakınlık isteyenleri O yollarına iletir.

Öz eleştiri: 

Tasavvuf erbabı geçmiş ve şimdiki alimlerinden bu tür sözleri işitildiği zaman bu sözleri normal görmemeliler. Bilmeden o sözleri savunmaya kalkıp karşı tarafı tekfir etmemeliler.

O sözün küfür sözü olduğunu kabul etmesi gerek .Yoksa her cemaat alimlerini körü körüne savunursa kötü niyetli şeyhlerin , ajanların islama zarar verecek sözleri bazı cemaatler tarafından güzel görülebilinir.

Buda zamanla islama büyük zararlar verebilir . Bu caiz olmayan hoş görüyü malasef bazı tasavvuf ehli müritler yapmaktadırlar.

Biz Ehli Sünnet vel Cemaat Mezhebi mensupları olarak, o küfür sözlerinden dolayı, o sözleri söyleyenleri tekfir etmeyiz. Tekfir etmememiz, o sözlerin küfür sözleri olmadığı anlamına gelmez.

O sözler haddi zatında küfür içerikli sözlerdir. Fakat biz Ehl-i Sünnet itikadı gereği tekfirden uzak dururuz. Bunun için o sözlerin aslını araştırıp tevil etmeye çalışırız.

İmam-ı Rabbani Hz.leri cem makamını geçerken söylenen sözlerin Şeriate uymadığını Şeriate uymayannın da hakikat olamıyacağını söylediği gibi biz tasavvuf ehli olarak Şeriate uymayan hiç bir sözü kim söylerse söylesin kabul etmeyiz hoş görmeyiz.

KONUNUN ANLAŞILMASI İÇİN BAŞIMDAN GEÇEN BİR OLAYI

ANLATICAM

Bir gün evimde kalpden sessice la ilahe illallah diye 5000 defa zikir ediyordum . Allahın cc huzurunda normalde diz üstü oturmam gerekirken ayaklarımı uzatmıştım.

Derken uyanık olduğum halde evin tavanından florans ışığına benzer ama yüzlerce misli çok daha güçlü ve güzel bir ışık , nur evin her tarafını bir bulut gibi siz gibi benim vucudumu kapladı , içime girdi ,o ışığın içinde kayboldum.

Asitin içinde eriyip asitte kaybolmak gibi yada kızgın lavların içinde eriyip ateş olmak gibi o güçlü ışığın içine kendimi kaybettim yalnız Allah cc tecellisiyle o nur , ışık vardı başka hiçbir şey düşünemiyom göremiyodum .

Zamandan mekandan münezzeh şekil suret olmadan , nasıl rüzgarı görmez ama hissedersiniz, ateşi görmeden sıcaklığını hissetmek gibi Allah cc çok yoğun bir şekilde hissettim .

Ben hemen ayaklarımı düzeltim diz üstü oturdum . Allahın huzurunda hissetmenin verdiği korku ,sevinç ,heyacanla karışık bir duygu ile kitlendim yani kımırdayamaz bir hal oldu.

İşte o haldeyken bana bıcak soksanız , ev yansa , gözümün ucunu bile o yöne çeviremeyecek kadar kımırdıyamaz haldeydim . Bir gücü karsısında boyun eğdim .

Bu manevi şerhoşluk , korku , çareslik ve sevinçli haldeyken ben şu sözlerden birini söyleseydim.

“Vücudumda Allah’tan başkası yoktur”;

“Evimde Allah’tan başkası yoktur”;

Allah evin tavanından tecelli etti, tavanda gördüm

Cübbemin altında Allah tan başkası yoktur

“Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne büyüktür” ( vucudum her zerresin de Allah cc o ışığı nuru gördüğü için Allah cc kasdederek ) veya Allah ın nurunda kayboldum yada Allah cc ile bera berim
Gibi zahirde küfür gibi gözüken bu sözleri söyleseydim izahı ne olurdu

Asitin içinde eriyip asitte kaybolan bir insan için asit oldu dense yanlış olurmu .Yada kızgın lavların içinde eriyip ateş olan bir insana lav oldu ateş oldu dense yanlış olurmu .Elbette yanlış olmaz.

Görülen Allah cc deyildir . Gördüm diyen gördüğünü Allah cc ın zatı olduğunu iddia etmiyo . Görülen ne o zaman .?

Görülen bir mağranın içinde yıllarca kalmış hiç güneş ışığı görmemiş bir insanın , bir gün depremle açılan bir delikten mağraya giren güneş ışınını süzmezini görünce sevincinden güneşi gördüm güneşi gördüm demesidir.

Eğer o ışık süzmesi bir taşa bir ağaca bir insanın üzerine gelip kapladıysa , ben güneşi taşta insanda ağaçta gördüm de diyebilir o kişi . Halbuki gördüğü gerçek güneş deyildir hiç alakası yoktur.

Gerçek güneş : Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı ortalama olarak 149.600.000 kilometredir Güneş’in merkezindeki sıcaklığın 15 milyon 0C derecenin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Bu sıcaklık yüzeyde 5.500 0C dir.Güneş % 70 hidrojen, %20 helyum ve %5 de diğer elementlerden oluşur.

Güneşte hidrojenin helyuma dönüşmesi sırasında (füzyon – erime birleşme) büyük bir enerji ortaya çıkar. Saniyede 600 milyon ton hidrojen helyuma dönüşür.

Bu da her saniye Güneş`in 4.5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneşteki füzyon olayı sonucunda Sürekli patlamaların olur.

Kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ki bu olaya Güneş Fırtınası da denir. Güneş Dünya’nın en az 1 milyon katıdır. Güneş ışınları Dünya’ya yaklaşık 8 dakikada gelirler. Yani biz Güneş’e baktığımızda onun 8 dakika önceki halini görürüz.

Gördüğünüz gibi mağradaki insanın güneş dediği bir delikten içeri sızan ışık gerçek güneş deyildir. Gerçek güneşin bir zerresi yansıması dır.İşte Allah cc ağaca , insana tecelli ettiği zaman bunu gören insanın Allah cc insanda şurda burada gördüm demesi de bu güneş meselesi gibi dir .

Görülen Allah cc deyildir onun yansıması , nuru dur .Gördüm diyenlerin kitaplarına sohbetlerine baktığınızda onlarda görülenin Allah cc olmadığını söylemektedirler.

Yukarda evde olan o olayda o güçlü ışığın nuru içine kendimi kaybettim ,Yalnız Allah cc tecellisiyle o nur , ışık vardı başka hiçbir şey düşünemiyor ,bedenimi , evin içini göremiyor ve korku sevinç donma kitlenmiş bir hal

Yukarda yaşadığım tarifi zor o hali ifade etmeye çalışırken zahirde doğru olmıyan küfür türü sözleri kendimde olmadan , yanımda bu halleri yaşamış bir tarikatliye söylesem .

O benim ne demek istediğimi anlar . Çünkü o hal içindeyken kendinde olmama durumunda iken o hali net mantıklı, ilmi bir ifadeyle anlatmak çok zor.

Arkadaşıma bu sözleri söylerken komşum veya eve gelen bir misafir bu sözlerimi duyup , çalıp (selefilerin ve vahhabilerin yaptığı gibi) sokaktaki insanlara ali varya eee işte böyle böyle dedi derse insanlara bana aaaa ne kadar sapıkca sözler bu ali sapıtmış derler.

Akıllı Müslümanlar ise şöyle der . Ali bu sözleri bu banada söylemez biz alinin evvelki yasantısını sözlerini ve kitablarını biliyoruz . O tevhidi bilen ve bize anlatan takva birisidir.

İtikatı ehlisunnet üzeredir . Gidelim ona soralım bu sözü söylemişmi söylediyse ne maksadla söylemiş öğrenelim der .

Zaten o küfür gibi gözüken o sözleri söylüyebilecek olan kısa bir zaman sonra o halden çıkıp normal bir Müslüman gibi olduğunda o söyleyebileceklerini inkar edip tövbe etmiş olucak .

Şimdi size anlattığım gibi. O kişinin bir kaybım olmuyor. Ama o kişiyi tekfir edenlerin çok kaybı olucak .
Benim yaşadığım o hal cem makamı deyil alakalı olduğu için konunun daha anlaşılması için anlattım .

Ya cem makamında olan o Allah dostları neler yaşamış düşünebilmek bile zor. Onlarda cem makamındayken yukarda belirtiğim yada daha anlaşılması acaip zahirde küfür gibi gözüken sözler söylemişlerdir.

Yukarda anlattığım olay , hal hayatımda bir kere oldu ve 1 dakka sürdü
Bu olaydan sonra hz Ali ( r.a.) nin bacağına ok sapladığı zaman namazdayken çıkartın demesiyle Hz Ali ( r.a.) namazlarında o hal üzere olduğunu anladım.

Tarikat te eski müridler bir an bile Allah tan gaflette kalırlarsa tasavvuf ta aldığı mesafde geri gidermiş derlerdi. Yani benim hayatımda bir dakka yaşadığımı o hali onlar günün bir çok zamanın böyle geçiriyolarmış onu anladım.

İnsan o hal üzerindeyken yani Allahı görur gibi hiseder gibi olduğu o zaman günah işleyemez

Allahın razı olmadığı şeyleri yapamaz , namazında Allahtan başka bir şey düşünemez . Bu hal bana şeytandan da olabilir. Şeytanın hilesi çok bir çok insanı böyle olaylarla kendine hizmet ettirmiş ayağını kaydırmıştır.

Ama o hali yaşasaydınız kesinlikle şeytandan olmadığını bilirdiniz .Varsayalım şeytandan olsun ,eğer öyleyse şeytan bana namazda ve diğer zamanlarda Allahın huzurunda nasıl durulur onu öğretmiş oldu.

Şeyhi olmıyanın şeyhi şeytandır sözü burası için söylenmiştir.Yani tarikatte başa gelebilecek bu olayları hocasına anlatmayan aldanabilir .

Bu olayları yaşamıs şeyhine o olayı anlatan şeytanın oyununa gelmez . Şeyhi olmıyanın şeyhi şeytandır Bu söz tarikat içinde olanlar için söylenmiştir.

Fakat dunyevi ve uhrevi işlerimizde bize doğruyu yanlışı anlatacak bir şeyh, bir öğretmen veya dalında uzmanlaşmış bir insana ihtiyaç duyarız .

Yaşadığım olayın faydası

İnsanın namazda huşu ile namaz kılmasına vesile olur

Allahı karşısında hisseder gibi olursa günahlardan korunur

Allah ile arasında gercek muhabet oluşur , saygı oluşur tasavvufun
amacıda zaten insana bu halleri kazanmasına yardımcı olmaktır

Biz Ehli Sünnet vel Cemaat Mezhebi mensupları olarak, o küfür sözlerinden dolayı, o sözleri söyleyenleri tekfir etmeyiz.

Tekfir etmememiz, o sözlerin küfür sözleri olmadığını gerektirmez. O sözler haddi zatında küfür içerikli sözlerdir.

Fakat biz, itikadımız gereği tekfirden uzak dururuz. Bunun için o sözleri tevil etmeye çalışırız

(Kaynak: http://www.mumsema.com/tasavvuf-terimleri-sozlugu-kavramlar/199902-muhammed-esittir-allah-sozunun-izahi-tovbeye-davet.html)

.

VIII – Allah ile Hz Muhammed’in Eşit Olduğunun Söylenmesi Konusunda Kısa Tartışma

Amir: Tarikatta hiçkimse Muhammed=Allah Sözüne Karşı Çıkmamıştır;

Bu manevi şerhoşluk , korku , çareslik ve sevinçli haldeyken ben şu sözlerden birini söyleseydim“Vücudumda Allah’tan başkası yoktur”;“Evimde Allah’tan başkası yoktur”;Allah evin tavanından tecelli etti, tavanda gördümCübbemin altında Allah tan başkası yoktur“Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne büyüktür” ( vucudum her zerresin de Allah cc o ışığı nuru gördüğü için Allah cc kasdederek ) veya Allah ın nurunda kayboldum yada Allah cc ile bera berim
Gibi zahirde küfür gibi gözüken bu sözleri söyleseydim izahı ne olurdu

küfür olan sözler söylemiş olurdun
bu zırvaları ayıkken savunmuş olduğun için de 
küfür olan sözler söylemiş oldun

Musa as çok daha fazlası ile muhatab olduğu halde
Allah İbrahim as’a ölü kuşları nasıl dirilttiğini gösterdiği halde
Resulullah miraca çıktığı halde 
hiçbiri sekre kapılıp böyle zırvalamadılar
ashabtan da bu tür küfür dolu sözler sadır olmadı

bu sözleri söyleyenlerin mantığı bellidir
“dur bir zırvalayayım
millet yutarsa onları kendime taptırırım
yutmazlarsa ‘cezbe halide idim’ der kıvırırım
nasıl olsa Muhammed de 
halkın enayiliğinden yararlanan zeki bir adamdı
o ‘ben nebiyim’ dedi yutturdu
ben de ‘ben ilahım’ dersem yutarlar herhalde”
mantığı içerisinde söylenmiş sözlerdir bunlar

Bayram Hocamızın, Muhammed = Allah sözünü söylediği zaman kendisi tepki almıştı

bu da kuyurklu yalan
aşağıdaki linke tıklar ya da google da
Allaha Sirk kosan Naksibendi Tarikatina Reddiye 
yazarsanız mezkur kişinin bu sözleri söylediği zaman orada bulunan kimsenin 
itiraz etmediğini kuzu kuzu dinlemeye devam ettiklerini görürsünüz
buyrun linki

sana sığınırız Ya Rabbi! 

 

mucahid_tr:
mir kardes anlatılması gerekenleri ehlisunnetin tutumunu anlattık 
ama sen tekfirci bir insan gibi davrandığın için yukarda anlattıklarımızı kabul etmenı beklemedım beklemıyorum yazıyı senın anlaman için yazmadım tekfirden uzak duran aklı basında ehlisunnet tutumunu benimseyenler içindi 

kurguların yorumların tekfir den baska bir sey deyıl. Düsmana gerek yok müslümanları tekfir edip aralarını acmaya kın duygularını buyutmeye calışanlar olduğu muddetce bizim için dusmana gerek yok .

Beni beş dakkada küfür sözü söyliyen duruma soktun yorumlarınla söylediğin şu söze yoruma bak: (bu zırvaları ayıkken savunmuş olduğun için de küfür olan sözler söylemiş oldun)

yazılarımın üstünü altını anlamadan yazının tumunu vermeyıp anlamayıp böyle kesıp böyle bır itham yapman bır muslumana yakışmaz .

Abdullah İbnu Mes’ud Ben Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediğini duydum:

Allah, Mü’min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: 
“Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. 

Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: 

“Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp, orada ölünceye kadar uyuyayım” der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır.

Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah’ın, Mü’min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır.”

Müslim’in bir rivayetinde şu ziyâde var: 

Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: 

“Ey Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.” 

Sözü daha fazla uzatmadan, hadis-i şerifin sonundaki ziyadeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Kul yaşadığı şaşkınlık ve sevinçten diyor ki: 

“Ey Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.” 

Hazreti Peygamber, bu sözü söyleyen şahsın küfrüne hükmetmemiştir. Hâlbuki normalde o sözün anlamı gayet açık, o sözü kim söylerse söylesin, o kişi kâfir olur. Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o zat için bu hükmü vermemiştir. 

mir eğer şöyle dersen O kişi nin durumu farklı dili sürçtü sevincinden şaşırdı 

CEVAP: 

Hazreti Ömer’i hatırlayın! Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ne diye bağırmıştı?

“Kim Allah Resulü vefat etti derse, boynunu vururum!” 

Hazreti Ömer sahabe değil miydi, Peygambere mi tapıyordu?
Hal galebesi ile böyle sözler çıkabilir. Coşkun aşk hali dolayısıyla böyle sözler edenler mazur görülür.

Dünyalık olan kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan birsahabenin sevinci dilinin sürtçmesine şaşırmasına sebep oluyorsa, Allah Celle Celaluhû’nun ayetleri kendini okuyan sahbelerin ölmelerine, bayılmalarına, titremelerine sebep oluyor. 

Sahabelerin yanı sıra, Allah’ı zikretmek, insanların cezbeye gelip şarhoş gibi olup kendilerinden geçmelerine sebep oluyor. 

Cem makamı da, Hak’tan gayrı her şeyi, O’nun ziya-i vücudunun bir gölgesinin gölgesi olması itibarıyla unutup ve bütün benliğiyle asla yönelip Allah Celle Celalûhu’dan başka bir varlık düşünememesine sebeb oluyor. 

Keramet sahibi o Allah dostlarının, cem makamında o sekir hallerindeyken sarf ettikleri küfür gibi gözüken o sözleri, kendinde olmadan veya dil sürçmesi ile söylenmiş bir söz olarak neden görmüyosunuz?!

İBNİ TEYMİYYE Sekr Halinde Söylenen Sözlerden Sorumlu Olunmayacağını Söyler

Selefilerin ve Vahhabilerinin görüşlerinin kaynağı imamları İbn Teymiyye, sekr, yani manevi sarhoşluk hakkında bazı büyüklerin bu halde iken söyledikleri şeriat dışı sözlerinden bahsediyor ve günah olmadığını söylüyor.

İbn Teymiyye: diyorki“Bu kişiler hakkında şöyle hükmedilir;

Kişinin aklı haram olmayan bir şeyden gitti ise, o zaman ondan sudûr eden yasak sözlerden ve fiillerde sorumluluk yoktur. 

Tasavvufta Allah’ın veli kulları, gerek manevi şarhoşluk, gerekse zahirde küfür gibi gözüken sözlerin birçok manası, aslında dışarından gözüktüğü gibi değildir. “Taptığınız ayağımın altında”daki gibi. 

MİR SENİN MANTIĞIN YORUMUNA GÖRE RESULULLAHIN ŞU 

SÖZLERINE NE DİYİCEN 

Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şu sözleri söyledi : 

{ رَأَيْتُ رَبِّي فِي صُورَةِ شَابٍّ 

“Rabbimi bir delikanlı sûretinde gördüm.” 

{ رَأَيْتُ رَبِّي فِي الْمَنَامِ فِي صُورَةِ شَابٍّ } 

“Rabbimi rüyada bir delikanlı suretinde gördüm.”

{ رَأَيْتُ رَبِّي فِي حَظِيرَةٍ مِنَ الْفِرْدَوْسِ فِي صُورَةِ شَابٍّ } 

“Rabbimi Firdevs (Cennetin)den bir avluda bir delikanlı suretinde gördüm.” 

Hadi mir sen bizi kıvırmakla kıvırdığımızı söylıyerek itham ettin sen şimdi kıvırmadan konuş bakalım yapıcı olmayan kırıcı ayırıcı söylemlerını yorumlarını dök bakalım.

herkese saygılar

 

Amir: 

Muhammed=Allah diyen adamın öğrencisi olan cübbelinin 
Allah’ın isim ve sıfatlarını Resulullah’a verip
Resulullah’ı Allah’a denk tutması ile ilgili olarak aşağıdaki linki tıklayınız
http://www.youtube.com/watch?v=2Eswp…eature=related

cübbeli 
ilgili videonun hem başında hem de ortalarında
hocası Mahmud Efendiyi de Resulullah ve diğer nebilerle denk tutmakta
Mahmud Efendinin kendi canını almaya gelen Azrail’i 
elinin tersi ile reddettiğini
iddia etmektedir

bunlar da mı sekr halinde söylenmiş zırvalar? 

 

Aforizma:

“tüylerim diken diken oldu, ilk defa duydum bu başlıkta yazanları, Allah ıslah etsin demekten başka elimden birşey gelmiyor.

ama utanmadan peygamber adına yalan uydurmaktan çekinmeyenlerin, hezeyanlarınıda buraya taşıyorlar, peygamber (haşa) Allahı genç bir delikanlı suretinde görmüş öyle mi?, tövbe edin demeyeceğim,sizi tövbede kurtarmaz, sapıklığın sonu bu

karaadamlar bu hadis işlerinin nereye vardığını görüyormusun ? hadisçi değil bunlar habisçi”

Karadamlalar:

hadisleri isnadına göre incelemeyip zayıf-uydurma farketmeden alıyor bunlar.ve ben bu sofilerin bunu iyi niyetle,yani hadisleri iyi niyetle seçtiğini düşünmüyorum.keza sahih hadis kitaplarında bunların sapık inançlarına ters nice hadis çıkar,ama bunlar işlerine gelen hadisi uydurma hadislerin derlendiği kitaplardan topluyorlar.milyonlarca insanı bu tip sapıklıklar sürüklüyor türkiyede,ehli hadis ekolünün türkiyedeki zayıflığı bunlara fırsat veriyor belki de,hadisçilik değil”

mucahid_tr:

selamun aleykum kardeslerım

aforizma kardesım bu hadis sahıhtır sen hadısın benzer hadıslerın tahricini bilmeden mantık yuruterek bıze sapık habis töbebizin kabul olunmuyacagını söyledin farkında olmadan şeytanın ve nefsıne uyarak ilmin olmadan bu hadısın sıhhat derecesını bılmeden bize bu ithamları yapman aslında bu ıthamların hepsını o sözu soylıye resulullaha söylemiş oldun

karadamlar kardes sizde onun bunun yonlendırmelerıyle bılmeden konustunuz selefi ve vehhabılerın hadıscılerının sahıh hadıslerı zayıflatıp tasavvufcuların getırdıklerı hadıse zayıf uydurma demelerı sızı etkılemış

halbukı zayıf ve uydurma hadısle amel eden onlar hadıslerı rayından cıkarmak için bır çok hadısle upğrasmaları ve reklamları sızı onların zayıf hadısle amel etmeyen ama tasavvufçuların zayıf ve uydurma hadısle amel ettığı fıkrıne sahıp olmanızı sagladı halbukı olay tam tersı bunu bıraz kısaca ızah edıcem yoksa bır kıtab dolusu orneklerle ızah ve orneklerı var.

Elbaniye göre , İbn Teymiyye ve İbn Kayyım Zayıf Ve Uydurma Hadislerle Amel Etmişler

Selefi görüşü üzere olduğunu idda edenler zayıf hadislerle amel etmediklerini ve hadis ehli olduklarını iddia ediyorlardıSelefi görüşü üzere olduğunu iddia edenlerin asrın muhaddisi dedikleri Elbani, el-Kelimu’t-Tayyib, Tahkik, 49-57 adlı eserindegörüşlerinin en büyük kaynaklarından biri olan İbn-i Teymiyyen’nin kitabında zikredip itiraz etmediği onlarca zayıf hadis olduğunu, dahası birkaç tane mevzu hadis bulunduğunu söylüyor.

Ayrıca Elbani İbn-i Teymiyye’nin sahih bir hadise zayıf bir kısmına uydurma dediğini halbuki hadisin sahih olduğunu söylüyor.

Elbani kendisinin “Silsietu Hadis sahiha” adli kitabinin 4 ciltinin 344 sayfasinda diyor ki:

أنني رأيت شيخ الإسلام بن تيمية , قد ضعف الشطر الأول من الحديث , و أما
الشطر الآخر , فزعم أنه كذب! و هذا من مبالغته الناتجة في تقديري من تسرعه
في تضعيف الأحاديث قبل أن يجمع طرقها و يدقق النظر فيها

“Ben Şeyhülislam İbni Teymiyyenin hadisin (Ben kimin mevlasiysam Ali de onun mevlasidir) birinci kismini zayif ikinci kismini ise yalan ve uydurma adlandırdığini görünce bu konu üzerine uzun bir yazi yazmak zorunda kaldim.
Benim fikrimce böyle abartisinin (İbni teymiyyenin) arkasindaki sebeb Onun (İbni Teymiyyenin) bazi hadisleri uygun şekilde görmeden önce onlarin asilsizliği yönünde aceleci karar vermiş olmasidir” (Silsiletu Hadis sahiha,cilt 4,sayfa 344)
Elbani nin “Silsiletu hadis sahiha” adli kitabinin 4 ciltinin 331 – 344 sayfasında.:

“Ben kimin Mevlasiysam Alide onun Mevlasidir.Allahim ona dost olana dost ol,Ona düşman olana düşman ol.

Bunu Ahmed ibni Hanbel (4/370),Ibni Hibban “Sahihinde (2205)” Ibn Ebu Asim (1367,1368),Teberani (4968) 

(Elbani) hadisin senedi hakkinda dedi ki:”Hadisin isnadi Buhari kriterine göre sahihtir”. Heytemi kendi mecmuasinda (9/104) Ahmed (bin Hanbel) tarafindan bütün raviler sahih,Fatir bin Halife ise Sikadir(güvenilirdir).Ayni zamanda ben kimin Mevlasiysam Alide onun mevlasidir Tirmizi tarafindan nakledilmiş (2/298) ve Hadis Hasen Sahihtir demiştir. Elbani sonraki sayfada “Hadisin isnadi Sahiheyn kriterlerine göre sahihtir” diyor.(Silsiletu Hads Sahiha,cilt 4,sayfa 331-344)

Formun Üstü

Burada da görüleceği gibi elbani ıbn teymiyyenin zayıf hadislerle uydurma hadislerle amel ettiğini itiraz etmediğini söylemişti şimdi ibn teymiyyenin sahih bir hadise zayıf ve uydurma olduğunu söylüyo.

Ayrıca bn-i Teymiyye’nin talebesi İbnü’l Kayyim el-Cevziyye’nin Kitâbu’r-Ruh adlı eserini tercüme eden selefi görüşü üzere olduğunu iddia eden hoca dip notlarda Elbani nin görüşünü ve kitabını refarans göstererek İbnü’l Kayyim el-Cevziyye’nın Kitâbu’r-Ruh adlı eserinde ölülerin işittiğini, ölülere kuran okunabileceğini, ruhların yardım edebileceğini, ruhların rüyalarda insanlara yardım ettiği gibi bir çok mesele için delil getirdiği hadislerin bir çoğunun Elbaniye göre zayıf bazılarınında uydurma olduğunu söylüyor. 

Elbani nin dediği doğruysa İbn-i Teymiyye ve İbnü’l Kayyim’ın kitaplarında itiraz etmeyeyip zayıf ve uydurma hadisleri delil getirerek amel ettikleri ortaya çıkıyor.
Peki Elbani zayıf hafisle amel etmişmi 

Elbânî bir hadiste (“Râvîlerden Saîd b. Zeyd’de zayıflık vardır” iddiasına delil olarak), Saîd b. Zeyd’in zayıf bir râvî olduğu fikrinde olanları söz konusu ederken, onun sika olduğunu ifade eden (İbn Maîn, İbn Sa’d, Buhârî, İclî, Ebû Ca’fer ed-Dârimî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibbân gibi) otoriteleri âdeta görmezlikten gelmektedir. Elbânî’nin, senedinde Saîd b. Zeyd’in bulunduğu başka bir hadis için şu değerlendirmeyi yaptığını da görmekteyiz: “Hadisin isnadı hasendir. Râvîlerin hepsi de sikadır. Saîd b. Zeyd hakkında söz söylenmiştir. Ama bu, onun hadisini hasen derecesinden aşağı düşürmez… Yani Elbânî bir raviye bir yerde zayıf başka bir yerde sika olduğunu söylüyor. Elbânî’nin Saîd b. Zeyd’ bu çelişkili durumu Hasan b. Alî es-Sekkâf, Tenâkuzât-ı Elbânî isimli birkaç ciltlik eserinde, bu ve başka misallerle bu tezatlıkları açıklamıştır. Ayrıca Mahmud Saîd Memduh Naktu’s-Sahih Haşiyesi’nde, birçok örnekler ortaya koymuştur.

.

IX – Allah ile Hz Muhammed’i Eş Tutan Bayram Hoca Din Konusunda Alelade Cahil Bir Kişimidir?

Şehit Bayram Ali Öztürk, 1952′de Trabzon’nun Of...

Şehit Bayram Ali Öztürk, 1952′de Trabzon’nun Of İlçesi’nde doğdu. Çocukluğu Adapazarı’nda geçen Bayram Hoca, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Farsça, Arapça, Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca bilen Bayram Hoca, hukuk eğitimi de aldı. Büyük İslam alimlerinden İmam Rabbani’nin mektuplarından oluşan ‘Mektubat-ı Rabbani’ kitabını ezbere bilen ve her pazar sabahı İsmailağa Camii’nde sohbet veren Şehit Bayram Ali Öztürk’ün bir oğlu, iki de kızı bulunuyor.

Bayram Hoca, muhakkik, muttaki bir ilim adamıydı.“Büyük  hocalardan” ders okumuştu. Yıllarca Mahmud EfendiHz. Sadreddin Yüksel, Halil Günenç ve Mehmet Savaş gibi kudema bezmine ahirde gelen allamelerin ilim halkalarında bulunmuştu.

Bayram Hoca’nın ibare ve ifade vukûfiyeti ilim ehli tarafından takdirle karşılanırdı.“Kem aletle kemâlât olmayacağını” bilenler, Onda ders okumayı Allah Teala’nın bir ihsanı olarak telakki ederlerdi.

Muhterem Mahmut Efendi Hazretleri öğrencileri arasında ona ayrı bir alaka gösterirdi. Yıllarca ders olarak okuttuğu İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin “Mektubat”ını okuyup, şerhetme görevini Ona vermişti“. Sultan Selim Camii’nde Pazar sabahları, namazdan sonra akdedilen sohbet programının bir bölümünde gür sesi ve geniş müktesebatıyla yıllarca mektupları tercüme ve şerh etti. Bir ara haftanın her günü sabah namazlarından sonra İsmailağa Camii’nde de “Mektubat” dersleri vermişti.

Bayram Hoca, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nden bahsederken kendisini, Onun adını ağzına almaya layık görmez, ismini telaffuz etme yerine “Sultan” kelimesini kullanırdı. Mektubat derslerinde zamanla o derece uzmanlaştı ki bir çok hocanın okumaya dahi cesaret edemediği mektupları kürsüde şerhetti. Bu yönü “Mektubatçı Bayram Hoca”diye tanımasına yol açtı.

Bayram Hoca “Mektubat” dışındaki kitapları okutma noktasında da “müşarun bi’l-benan/parmakla gösterilen” bir ilim adamıydı. Zira İstanbul medreselerinde takip edilen klasik eserlerin yanı sıra doğu-batı medreselerinde okutulan bir çok kitabıda okutmaktaydı. Yıllar önce Arapça kitap satan bir dükkanda karşılaştığım bir öğrencisine “hocanız akaitte ne okutuyor?” diye sorduğumda talebesi şöyle demişti:“Said Ramazan el-Buti’nin Kübra’l-yakîniyyâti’l-kevniyye’sini henüz bitirdik, nasip olursa Seyyid Şerif Cürcani’nin Şerhu’l-Mevakıf’ine başlayacağız.” Ne oldu, başladılar mı, başladılarsa ne kadar devam ettiler bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da bu devirde Şerhu’l-Mevakıf gibi kitapları okutabilecek hocaların sayısının iki elin parmaklarını geçmeyeceğidir.

Bayram Hoca etraflı bir literatür bilgisine de sahipti. O, neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin müracaat kaynağıydı. Ömrünü kitaplara vakfeden muasır bir İsmail Saib Sencer’di. Devlet kütüphanelerinin bir çoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Buna rağmen durmaz, sık sık Sultanahmet’teki İrşad Kitapevi’ni ziyaret ederdi. Kitapevinde Onunla birkaç defa karşılaşmıştım. Yeni gelen kitaplara iştiyakla bakar, ilgisini çekenleri bir tarafa ayırırdı. Orada bulunan diğer kitap taliplileri, eserlerle alakalı istifsari sorular sorduklarında sözü alır, kitabın muhtevasından, tab’ eden yayınevlerine kadar ayrıntılı bilgiler verirdi.

Bayram Hoca iyi bir vaiz olmasının yanı sıra tahkik ehli bir ilim adamıydı. Seçiciydi; her bulduğu kitabı okutmaz, her gördüğü meseleyi anlatmazdı. Bu yüzden muhatapları sözlerini senet gibi güvenilir kabul ederdi. Söylenmesi gereken hakikatleri anlatmaktan da çekinmezdi. Bu yüzden son yılları hayli sıkıntılı geçmişti. Takdir belgeleriyle onurlandırılması gerekirken cami cami sürüldü.

Bir gün Fatih’te ikibinden fazla kişinin hazır bulunduğu bir camide teravih öncesinde vaaz ediyordu. O geceki konuşmasında Osmanlı Devleti’nden bahsediyor, Çanakkale başta olmak üzere diğer cephelerde tahakkuk eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)in manevi yardımlarını anlatıyordu. Konuşurken ifadeler boğazında düğümleniyor, belli bir süre sonra kendini toparlayıp gür sesiyle “Cemaat! Bu topraklara sahip çıkın!” ifadesini tekrar ediyordu.

Ulemanın kıt olduğu nasibsiz bir asırda yaşadığından omuzlarında büyük sorumluluk taşımaktaydı. Eşine az rastlanır bir ilim ve gönül eriydi. Büyük adamdı. Dünyaya“elveda” derken de büyük adamlar gibi gitti.

Kitapseverler, müşkili olan öğrenciler, vaazlarını takip eden cemaat Bayram Hoca’yı unutamayacak. Daha şimdiden özlediklerini söylüyorlar. “Sultan buyuruyor ki”deyişini, kürsüdeki celalli sesini, müeddep duruşunu, en zor metinleri rahat bir şekilde çözüşünü, siyonizme kafa tutuşunu ve istikametini özleyecekler…
İlim Hayinesiydi,son derece mütevazi bir kişiliği vardı.

Onun yokluğu bizler için büyük kayıp, zira onun gibi korkusuzca, göğsünü gere gere şeriat, hakikat diye haykıran Osmanlı aşığı nadir bulunur.

Ona,Sohbetlerine, bize verdiği öğütlere sahip çıkalım… Allah(c.c ) bizi onun Şefaatine nail eylesin.(amin )

Mektubatçı Bayram Hoca Kimdir ?
1__ ALLAH ve ilim delisi bir aşık-ı sadık idi..
2__ Son derece derdli bir Peygamber vekili idi..
3__ Coşkun ve taşkın bir Sufiydi..
4__ O’nun kelamı kılıç gibi keskindi..
5__ İlimde ” ayaklı kütübhane ” idi..
6__ Heybet ve mehabet sahibi idi..
7__ Az yer Az uyurdu. Az gülerdi..
8__ Ahlak-ı hamide sahibi bir güzeldi..
9__ Gezmeye eğlenmeye ( piknik,deniz vs..) iltifat etmezdi ısrarla götürürlerse gider gittiği yerde dahi kitab ve mütalaadan geri kalmazdı..

10_ Mes’eleleri izah noktasında bir hududu yoktu..

11_ Okunacak kitab ve branş hususunda bir hududu yoktu..
12_ Bayram efendi ilim ve irfanda bir kuyu gibiydi in in in dibini bulamazsın..
13_ Bayram Ali Hoca bir aşık-ı sergerdan idi inkisar-ı kalbine uğrayan allak bullak olurdu..
14_ Ufku o kadar geniş vizyonu öylesine zengin bir Alimdi ki ; derslerinde ecram u semavattan zerrelere kadar mes’ele beyan ederdi..

15_ O mübarek insan alelade sıradan birisi gibi gözükür garib garib kıyıda köşede takılırdı..
16_ Hocamız aynı zamanda bir san’atkardı müthiş bir sada ve eda ile vecd halinde kendi bestelediği ilahileri okurdu..
17_ Fevkal’ade hazır-cevap ve nüktedan ve zarifti..
18_ Muazzam bir hafıza sezgi ve tedai kabiliyeti vardı mes’ele içinde mes’ele söyler daldan dala konardı..bir şeyi
unutsa biraz düşünür sanki duvara yazmışlar gibi bakıp duvardan okurdu..
19_ Hoca Bayram Ali efendi Mektubat-ı Rabbani’ye ” Hazret-i Şarih ” denilecek kadar vakıf bir insandı..O adeta bir Ankaravi
bir Bursevi ya da Nablusi gibiydi bu zamanda..
20_ Aziz ve mübarek Hocamız zaman zaman kızardı ama ALLAH için kızardı..Hz.Ömer meşrebindeydi..celalliydi..gayret-i
diniyye sahibiydi..
21_ Bayram Ali Hocamızın bütün hayatı üç harf ile beş noktadan ibaretti ; ayn-şın-kaf / AŞK..derslerinde ve sohbetlerinde
merkez nokta daima ALLAH ve Resulullah aşkı idi..her daim aşkın yüceliğinden ve aşıkların şanından bahseder ve vecd u
halet ile kendinden geçerdi adeta..
22_ Bayram Ali efendi aşka geldiği vakit gözleri kıvılcımlar saçarak Hz.Mevlana’dan beytler okurdu..” Mesnevi-i şerif’e
aşina olmamış Mesnevi’yi yutmamış (mı?) ben ona hoca moca demem..” derdi..
23_ Hocamız Bayram Ali efendi ALLAH’ın her günü ümmet-i Muhammed derdi ile yanıp feryad eden bir zat-ı ali kadr idi..
kalbini ve beynini ümmetin sıhhat ve selameti hususunda geliştirilecek stratejilere vakfetmişti..
24_ O’nun çarpım tablosu Kur’an ve Sünnet idi..O bu tablonun içinde daima işlem yapardı ; toplar böler çarpar çıkartır

ALLAH ile kafa patlatırdı.. yaptığı cümle işlemlerin eşittiri ; Hz.Muhammed Mustafa (sav) yı verirdi..

25_ Sahib-i keramet ve ehl-i işaret idi. Direk nokta tayini ; nabza göre şerbet verirdi. Ders esnasında gönülde bir ukde
veya gizli bir soru kalmışsa eğer daha sormadan cevabını verirdi..

ŞEHİD, ÜSTAD, HAFIZ , HACI,  MUTASAVVIF, MÜTEFEKKİR,  STRATEJİST,  ŞARİHAKSİYONER, SAN’ATKAR, MÜCAHİD,  NÜKTEDAN, vs. ne dersen
dee ALLAH’IN O GÜZEL KULU BAYRAM ALİ EFENDİ  ANLAT ANLAT BİTMEZ GİDER DE GİDEER GİDER DE GİDER ..

SORU ; BİZ O’NU ANLADIK MI ? EL-CEVAB ; HAYIR ! MAALESEF HAYIR!! hayır

(Kaynak: http://www.ismailaga.com.tr/bayram-ali-ozturk-hoca-efendinin-hayati.html)

 

Şehit Bayram Ali Öztürk, 1952′de Trabzon’nun Of...

Şehit Bayram Ali Öztürk, 1952′de Trabzon’nun Of İlçesi’nde doğdu. Çocukluğu Adapazarı’nda geçen Bayram Hoca, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Farsça, Arapça, Osmanlıca, İngilizce ve Fransızca bilen Bayram Hoca, hukuk eğitimi de aldı. Büyük İslam alimlerinden İmam Rabbani’nin mektuplarından oluşan ‘Mektubat-ı Rabbani’ kitabını ezbere bilen ve her pazar sabahı İsmailağa Camii’nde sohbet veren Şehit Bayram Ali Öztürk’ün bir oğlu, iki de kızı bulunuyor.

Bayram Hoca, muhakkik, muttaki bir ilim adamıydı.“Büyük  hocalardan” ders okumuştu. Yıllarca Mahmud EfendiHz. Sadreddin Yüksel, Halil Günenç ve Mehmet Savaş gibi kudema bezmine ahirde gelen allamelerin ilim halkalarında bulunmuştu.

Bayram Hoca’nın ibare ve ifade vukûfiyeti ilim ehli tarafından takdirle karşılanırdı.“Kem aletle kemâlât olmayacağını” bilenler, Onda ders okumayı Allah Teala’nın bir ihsanı olarak telakki ederlerdi.

Muhterem Mahmut Efendi Hazretleri öğrencileri arasında ona ayrı bir alaka gösterirdi. Yıllarca ders olarak okuttuğu İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin “Mektubat”ını okuyup, şerhetme görevini Ona vermişti“. Sultan Selim Camii’nde Pazar sabahları, namazdan sonra akdedilen sohbet programının bir bölümünde gür sesi ve geniş müktesebatıyla yıllarca mektupları tercüme ve şerh etti. Bir ara haftanın her günü sabah namazlarından sonra İsmailağa Camii’nde de “Mektubat” dersleri vermişti.

Bayram Hoca, İmam-ı Rabbani Hazretleri’nden bahsederken kendisini, Onun adını ağzına almaya layık görmez, ismini telaffuz etme yerine “Sultan” kelimesini kullanırdı. Mektubat derslerinde zamanla o derece uzmanlaştı ki bir çok hocanın okumaya dahi cesaret edemediği mektupları kürsüde şerhetti. Bu yönü “Mektubatçı Bayram Hoca”diye tanımasına yol açtı.

Bayram Hoca “Mektubat” dışındaki kitapları okutma noktasında da “müşarun bi’l-benan/parmakla gösterilen” bir ilim adamıydı. Zira İstanbul medreselerinde takip edilen klasik eserlerin yanı sıra doğu-batı medreselerinde okutulan bir çok kitabıda okutmaktaydı. Yıllar önce Arapça kitap satan bir dükkanda karşılaştığım bir öğrencisine “hocanız akaitte ne okutuyor?” diye sorduğumda talebesi şöyle demişti:“Said Ramazan el-Buti’nin Kübra’l-yakîniyyâti’l-kevniyye’sini henüz bitirdik, nasip olursa Seyyid Şerif Cürcani’nin Şerhu’l-Mevakıf’ine başlayacağız.” Ne oldu, başladılar mı, başladılarsa ne kadar devam ettiler bilemiyorum. Fakat bildiğim bir şey var ki o da bu devirde Şerhu’l-Mevakıf gibi kitapları okutabilecek hocaların sayısının iki elin parmaklarını geçmeyeceğidir.

Bayram Hoca etraflı bir literatür bilgisine de sahipti. O, neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin müracaat kaynağıydı. Ömrünü kitaplara vakfeden muasır bir İsmail Saib Sencer’di. Devlet kütüphanelerinin bir çoğundan daha büyük bir kütüphaneye sahipti. Buna rağmen durmaz, sık sık Sultanahmet’teki İrşad Kitapevi’ni ziyaret ederdi. Kitapevinde Onunla birkaç defa karşılaşmıştım. Yeni gelen kitaplara iştiyakla bakar, ilgisini çekenleri bir tarafa ayırırdı. Orada bulunan diğer kitap taliplileri, eserlerle alakalı istifsari sorular sorduklarında sözü alır, kitabın muhtevasından, tab’ eden yayınevlerine kadar ayrıntılı bilgiler verirdi.

Bayram Hoca iyi bir vaiz olmasının yanı sıra tahkik ehli bir ilim adamıydı. Seçiciydi; her bulduğu kitabı okutmaz, her gördüğü meseleyi anlatmazdı. Bu yüzden muhatapları sözlerini senet gibi güvenilir kabul ederdi. Söylenmesi gereken hakikatleri anlatmaktan da çekinmezdi. Bu yüzden son yılları hayli sıkıntılı geçmişti. Takdir belgeleriyle onurlandırılması gerekirken cami cami sürüldü.

Bir gün Fatih’te ikibinden fazla kişinin hazır bulunduğu bir camide teravih öncesinde vaaz ediyordu. O geceki konuşmasında Osmanlı Devleti’nden bahsediyor, Çanakkale başta olmak üzere diğer cephelerde tahakkuk eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)in manevi yardımlarını anlatıyordu. Konuşurken ifadeler boğazında düğümleniyor, belli bir süre sonra kendini toparlayıp gür sesiyle “Cemaat! Bu topraklara sahip çıkın!” ifadesini tekrar ediyordu.

Ulemanın kıt olduğu nasibsiz bir asırda yaşadığından omuzlarında büyük sorumluluk taşımaktaydı. Eşine az rastlanır bir ilim ve gönül eriydi. Büyük adamdı. Dünyaya“elveda” derken de büyük adamlar gibi gitti.

Kitapseverler, müşkili olan öğrenciler, vaazlarını takip eden cemaat Bayram Hoca’yı unutamayacak. Daha şimdiden özlediklerini söylüyorlar. “Sultan buyuruyor ki”deyişini, kürsüdeki celalli sesini, müeddep duruşunu, en zor metinleri rahat bir şekilde çözüşünü, siyonizme kafa tutuşunu ve istikametini özleyecekler…
İlim Hayinesiydi,son derece mütevazi bir kişiliği vardı.

Onun yokluğu bizler için büyük kayıp, zira onun gibi korkusuzca, göğsünü gere gere şeriat, hakikat diye haykıran Osmanlı aşığı nadir bulunur.

Ona,Sohbetlerine, bize verdiği öğütlere sahip çıkalım… Allah(c.c ) bizi onun Şefaatine nail eylesin.(amin )

Mektubatçı Bayram Hoca Kimdir ?
1__ ALLAH ve ilim delisi bir aşık-ı sadık idi..
2__ Son derece derdli bir Peygamber vekili idi..
3__ Coşkun ve taşkın bir Sufiydi..
4__ O’nun kelamı kılıç gibi keskindi..
5__ İlimde ” ayaklı kütübhane ” idi..
6__ Heybet ve mehabet sahibi idi..
7__ Az yer Az uyurdu. Az gülerdi..
8__ Ahlak-ı hamide sahibi bir güzeldi..
9__ Gezmeye eğlenmeye ( piknik,deniz vs..) iltifat etmezdi ısrarla götürürlerse gider gittiği yerde dahi kitab ve mütalaadan geri kalmazdı..

10_ Mes’eleleri izah noktasında bir hududu yoktu..

11_ Okunacak kitab ve branş hususunda bir hududu yoktu..
12_ Bayram efendi ilim ve irfanda bir kuyu gibiydi in in in dibini bulamazsın..
13_ Bayram Ali Hoca bir aşık-ı sergerdan idi inkisar-ı kalbine uğrayan allak bullak olurdu..
14_ Ufku o kadar geniş vizyonu öylesine zengin bir Alimdi ki ; derslerinde ecram u semavattan zerrelere kadar mes’ele beyan ederdi..

15_ O mübarek insan alelade sıradan birisi gibi gözükür garib garib kıyıda köşede takılırdı..
16_ Hocamız aynı zamanda bir san’atkardı müthiş bir sada ve eda ile vecd halinde kendi bestelediği ilahileri okurdu..
17_ Fevkal’ade hazır-cevap ve nüktedan ve zarifti..
18_ Muazzam bir hafıza sezgi ve tedai kabiliyeti vardı mes’ele içinde mes’ele söyler daldan dala konardı..bir şeyi
unutsa biraz düşünür sanki duvara yazmışlar gibi bakıp duvardan okurdu..
19_ Hoca Bayram Ali efendi Mektubat-ı Rabbani’ye ” Hazret-i Şarih ” denilecek kadar vakıf bir insandı..O adeta bir Ankaravi
bir Bursevi ya da Nablusi gibiydi bu zamanda..
20_ Aziz ve mübarek Hocamız zaman zaman kızardı ama ALLAH için kızardı..Hz.Ömer meşrebindeydi..celalliydi..gayret-i
diniyye sahibiydi..
21_ Bayram Ali Hocamızın bütün hayatı üç harf ile beş noktadan ibaretti ; ayn-şın-kaf / AŞK..derslerinde ve sohbetlerinde
merkez nokta daima ALLAH ve Resulullah aşkı idi..her daim aşkın yüceliğinden ve aşıkların şanından bahseder ve vecd u
halet ile kendinden geçerdi adeta..
22_ Bayram Ali efendi aşka geldiği vakit gözleri kıvılcımlar saçarak Hz.Mevlana’dan beytler okurdu..” Mesnevi-i şerif’e
aşina olmamış Mesnevi’yi yutmamış (mı?) ben ona hoca moca demem..” derdi..
23_ Hocamız Bayram Ali efendi ALLAH’ın her günü ümmet-i Muhammed derdi ile yanıp feryad eden bir zat-ı ali kadr idi..
kalbini ve beynini ümmetin sıhhat ve selameti hususunda geliştirilecek stratejilere vakfetmişti..
24_ O’nun çarpım tablosu Kur’an ve Sünnet idi..O bu tablonun içinde daima işlem yapardı ; toplar böler çarpar çıkartır

ALLAH ile kafa patlatırdı.. yaptığı cümle işlemlerin eşittiri ; Hz.Muhammed Mustafa (sav) yı verirdi..

25_ Sahib-i keramet ve ehl-i işaret idi. Direk nokta tayini ; nabza göre şerbet verirdi. Ders esnasında gönülde bir ukde
veya gizli bir soru kalmışsa eğer daha sormadan cevabını verirdi..

ŞEHİD, ÜSTAD, HAFIZ , HACI,  MUTASAVVIF, MÜTEFEKKİR,  STRATEJİST,  ŞARİHAKSİYONER, SAN’ATKAR, MÜCAHİD,  NÜKTEDAN, vs. ne dersen
dee ALLAH’IN O GÜZEL KULU BAYRAM ALİ EFENDİ  ANLAT ANLAT BİTMEZ GİDER DE GİDEER GİDER DE GİDER ..

SORU ; BİZ O’NU ANLADIK MI ? EL-CEVAB ; HAYIR ! MAALESEF HAYIR!! hayır

(Kaynak: http://www.ismailaga.com.tr/bayram-ali-ozturk-hoca-efendinin-hayati.html)

 

Bir Cevap Yazın