Cübbeli Ahmet Hoca ve Nekşibendi (Nakşibendi) Tarikatı

I – Sizden, Hayra Çağıran, İyiliği Emredip Kötülüğü Meneden Bir Topluluk Bulunsun. İşte Onlar Kurtuluşa Erenlerdir.  Kendilerine Apaçık Deliller Geldikten Sonra Parçalanıp Ayrılığa Düşenler Gibi Olmayın. İşte Bunlar İçin Büyük Bir Azap Vardır. (Ali İmran, 104-105)

II –  Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı: Tasavvuf Dininin Şirk İçeren Kaynaklar

III – Nakşibendiliğin Üzerine Kurulu Olduğu Rabıta Kavramı: Buda Heykeli Gibi Sabit Duran, Başına Bir Sinek Konsa Uzaklaştırmaktan Aciz, Konuşmaktan Aciz Bir Kulun Karşısında “Senin Sayende Yaşıyoruz, Bizi Azat Edin, Himmet Buyurunda Bizi Hapisten Tahliye Etsinler” Diyerek Medet Ummak;

IV – Dinlerin Evrimi: Hristiyanların Hz İsa’dan, Arapların İslamiyet Öncesinde Bereket Tanrıçası Uzza’dan, Nakşilerin Hareket Bile Edemeyen Yaşlı Bir Adamdan Medet Ummaları

V – Hz Muhammed’i Överken Ne Yapacağını Şaşıranlar Nakşiler: Peygamberin Dışkısı Mis Kokardı, Sahabe Peygamberin Kanını ve Çişini İçti, Peygamber Sidiği Helaldir!

VI – Rabıta Saçmalığının Ulaştığı Nokta: Muhammed = Allah!

VII – “Muhammed = Allah” Gibi Açık Bir Şirk Koşmada Bile Adamların Yüzsüzce “Bu Sözü Söyleyen Hocayı Şirk Koşmak ile İtham Edenleri Tövbeye Davet Etmeleri” Diye Fetva Yayınlamaları

VIII – Allah ile Hz Muhammed’in Eşit Olduğunun Söylenmesi Konusunda Kısa Tartışma

IX – Allah ile Hz Muhammed’i Eş Tutan Bayram Hoca Din Konusunda Alelade Cahil Bir Kişimidir? 

.

I – Sizden, Hayra Çağıran, İyiliği Emredip Kötülüğü Meneden Bir Topluluk Bulunsun. İşte Onlar Kurtuluşa Erenlerdir. Kendilerine Apaçık Deliller Geldikten Sonra Parçalanıp Ayrılığa Düşenler Gibi Olmayın. İşte Bunlar İçin Büyük Bir Azap Vardır. (Ali İmran, 104-105)

içinizden bir cemmat doğruya davet eder

(Not: Cübbeli Ahmet’in Kitaplarının Başında Yeralan Fakat 105. Ayeti Es Geçtiği Kuran Ayeti)

.

II – Seyyid Abdülhakim El Hüseyni ve Nakşibendi Tarikatı: Tasavvuf Dininin Şirk İçeren Kaynaklar

Tasavvuf dininin şirk içeren kaynakları (S.5) 

Kaynak olarak şu kitaplara başvurulmuştur: Risaletül Halidiyye. Nefahatül Üns. Tenvirül Kulûb. Resahat. Mektubat-ı Rabbani, Cami-ül Usul, Gavs’ın Minah-ı, Mecd-i Talid, Behcetüs Seniyye, İhya-ul Ulum, Avarif-ül Maarif. Risaleyi Kuşeyriyye, Bedi-üz zaman’ın Risaleleri, Akşemseddin’in Risaleleri. İbn-i Hacer El Hevtemi’nin Feteva-yı Hindîye’si ve Edeple Varış Lütûfla Dönüş. 



“Allah’a yemin ederim ki ,benim mürşidimin bir nazarını onun hacı gibi bin hacca değişmem” iftirası (S.32) 

Ben Hazne’de hizmet ederken Şeyh Muhammed Arbavî (K.S.) gelip beraber Hacc’a gidelim dedi. Ben “param yoktur, gelemem” dedim. 

Dedi ki: «Sen rüyasında Peygamber (A.S.)’i görüp, uyandığı zaman ben sahabe oldum, diyen kişiye benziyorsun.» Ben bu söze üstada hürmeten bir şey demedim. Ama Allah’a yemin ederim ki, ben mürşidimin bir nazarını onun Hacc’ı gibi bin Hacc’a değişmem. Ben çok defa şahit oldum ki, Hacc’a giden bazı kişiler Hazne’ye gelip Şah’ı gördükleri zaman , variyetlerini tekkeye bağışlayıp, Hac farizasından vazgeçip, tövbe-tarikat alarak geri dönerlerdi. 


“Benim kanaatimce hazne(şeyh) yakınında üzerine toz değen kişiyi Cehennem yakmaz.” yalanı (S.32) 

Bütün amellerden maksat Allah (C.C.)’tır. Benim kanatimce Hazne yakında üzerine toz değen kişiyi Cehennem ateşi yakmazı itiraz ederseniz size derim ki; Peygamber (S.A.V.) bir harp dönüşü buyuruyor: “Biz küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.» Sahabe-i Kiram (R.A.) itiraz ettiler. Âmir Peygamber (S.A.V.): «Evet, o cihad. nefis ve şeytanla olandır. » buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte: «Allah yolundaki cihadın tozu ile cehennem dumanı bir kişide bulunmaz.» buyurmuştur. Hazne yolculuğundan çeşitli meşakkatlere katlanan bir insanın niyeti; nefis ve şeytanın esiri olmayıp, sâlih bir müslümanlık içindir, bu gayret «cihad-ı ekber» dir. Benim kanaatimce Şah-ı Hazne (K. S.)’nin ekmeğini yiyen cehenneme girmeyecektir. Eğer benim yetmiş senelik amelim olsa Şah-ı Hazne (K.S.)’nin ekmeğini amelinden üstün tutarım. 


Ruhban sınıfının oluşma biçimi ve hurafesi (S.34) 

Halifelik üç kısımdır. 

a — Birincisi: Cenab-ı Hak’tan doğrudan Resulullah (A.S.)’a gelir, ondan da silsiledeki sâdâta, onlardan da hayattaki mürşide bildirilir. 

Mürşid de halifelik emri gelen kişiye tebliğ; eder. Bu kişi bu emri reddedemez. Bu evsafdaki kişi kalb. letâif ve Nefiyu isbat virdini sırası ile çekip bitirmiştir. 

b — İkincisi: Mürşid, kendi şeyhi veya silsiledeki başka meşayihlerle istişare kurarak bazı zâtlara halifelik verebilir. Bu zat da aynı şekilde seyri sülûkünü tamamlamıştır. 

c — Üçüncüsü: Mürşid; uygun gördüğü bir şahsa, kısa zamanda vazifesini tamamlatır, veya onu çileye tabi tutar, veyahutta kendi görüş ve yetkisine dayanarak bir kişiye hilafet v erebilir. 

Bu bilgileri bizzat Gavs (K.S.) bir sohbetinde dile getirmiştir. Gavs (K.S.) önceleri ilmi – şeriatı tahsil etmiş sonraları da tarikat ameline başlamıştır. 

Mübarek Şah-ı Hazne (K.S.)’ye intisab ettikten sonra özel vird ve amelinin yanında tekke hizmetlerini de en iyi şekilde yapmıştır. Mü barek kırk seneye yakın bir zaman tarikatle uğraşıp, Şah-ı Hazne (K. S.) ile ilgi kurmuştur. Bu müddet zarfında Şeyhi kendisine devamlı Şeyh Abdülhakim diye hitap etmiştir. 

Gavs (K.S.) büyük bir âlimdi. Ayrıca tarikat ameli olan kalb, letâif ve Nefi-yu isbatını tamamladıktan bir zaman sonra Ramazan ayın da gördüğü rüyayı Şahı Hazne’ye (K.S.) anlatır. 

Rüya şöyledir: «Hazret der: Abdülhakim, Şahı Hazne (K.S.)’ye söyle, seni artık fazla yormasın. Sen halifeliği hakkı ile kazandın artık hakkını versin yeter» bu rüyadan sonra Şah-ı Hazne (K.S.) der: «Şeyh Abdülhakim (K.S.) ben de biliyordum ama Ramazan Ayının feyz ve bereketinden daha fazla istifade edesin diye seni çalıştırıyordum Madem Sâdat böyle istiyor, hakkındır deyip 1938 yılında hilâfeti vermiştir. 



“Allah resulu’nun ruhaniyeti, başta olmak üzere ,diğer bütün sadatlar o halkaya inerken ; orada bulunan cemaatin arzularını kayıt ederler.”yalanı (S.39-40) 

Efendim biz hatme yapıyoruz, sadatlar da bu işin üzerinde çok duruyorlar .Acaba bu hatmelerden bize ne fayda geliyor? 

CEVAP : Menfaatlan çoktur. Bir örnek verelim; Şimdi Resûl-i Ek rem (A.S.) bize dese» sen ümmetime en iyi bir amel tavsiye et, öğret. Bilirmisiniz ben ne tavsiye ederim? Hatme-î Hâcegânı tavsiye, ederim. Çünkü hatmenin reisi Resul-i Ekrem (A.S.) dır. 

Silsile-i şerif okunmaya başladıktan sonra. Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer bütün sâdatlar o halkaya iner. Ve orada bulunan bütün cemaatın arzularını kayıt ederler. Silsile okunması tamam olduktan sonra Resûl-i Ekrem (S.A.V.)’in rûhâniyeti ve sâdatlar o halkada bulunanların arzu ve isteklerini doğrudan Rabb’ül- Âlemîn’e götürürler. Resûl-ü Ekrem (S.A.V.)’in götürdüğü istekler hiç reddedilmez.. 


Halkı tasavvuf dinine bağlamak ve sömürmek için şeyhle müridin antlaşması yalancılığı (S.63-64) 

Bir sene hacca gitmiştim. Akşam Mescid-i Nebevî’de yatsı namazını bekliyordum. Bir ara bende ani bir cezbe hâli peyda oldu. Halime taaccüb ederek, sebebini merak ettim. Bu hal üzere, etrafa göz gezdirmeye, çevremde ehlullahtan birisi var mı, yok mu, diye aramaya başladım. Görünürde dikkatimi çeken biri yoktu. Bir ara geriye baktım O anda, sarıklı, nûrani yüzlü bir zat ile göz göze geldim. Heybetine ka pılarak hemen ellerine sarılıp öptüm. Aramızda şu konuşma geçti: 

• Efendim, sorabilir miyim, hangi memlekettensiniz? 

• Türkiye. 

• Türkiye’nin neresindensiniz? 

• Bitlis’tenim. 

• Siz Seyyid Abdülhakim El-Hüseynî Hazretleri (K.S.) değil misiniz? 

• Evet. 

• Sizi çoktandır ziyaret etmek isterdim. Bir türlü nasib olmadı. 

— İnşallah geleceksin! İnşallah geleceksin! İnşallah geleceksin! 

Üç kez böyle söyledikten sonra yine benimle konuşmaya devam ettiler. 

• Sen nerelisin? 

• Filân yerliyim. 

• Sen Ali’sin değil mi? 

Bu konuşmanın arkasından yatsı namazını kıldık. Camiden çıkarken O’nu göremedim. Ertesi gün Bitlis’ten gelen hacıları aradım. Siyah sakallı birisine rastladım ve kendisine: 

• Sen Şeyh Abdü’l-Hakîm (K.S.)’i tanıyor musun? diye sordum. 
O hacı bana: 

• Evet, dedi. 

• Pekâlâ Şeyh Hazretleri (K.S.) bu yıl hacca geldiler mi? 

• Hayır, ama o gelse de gelmese de, buralarda görülebilir. 

Hacca gideceğim zaman, önce Hz. Gavs (K.S.)’ ziyaret edip, bayır dua ve tavsiyelerini almak için yanına gittim. Bana dedi: 

 Sofi. Şah-ı Hazne (K.S.)’ye rabıta yap, rabıtayı bırakma
Mübarek beldeye varıp tavafa başladım. Tavaf esnasında bir an baktım. Gavs (K.S.) Hz.leri benim önümde tavaf ediyor. Birden haykırdım: «— Bakın Gavs (K.S.) burada, o da tavaf ediyor.» Etrafdakiler ise görmediklerini söylediler. Ben ise tavafda üç defa daha gördüm, ancak tavaftan sonra göremedim. Ayrıca Ravza’da da gördüm. Vakıf olduğum bu hadiseyi, geldiğim zaman Gavs (K.S.)’a anlattım. Kendileri sakin sakin dinleyip dedi: . 

— Şah-ı Hazne (K.S.)’nin de böyle durumları olurdu. 



Keramet imal etme tekniği ve yalanı (S.73) 

Ertesi gün o kardeşimize ders ve talimat verdik. Daha sonra da o kardeşimizle birlikte Hz. Gavs (K.S.)’ı ziyarete gittik. Gavs (K.S.) Hazretleri hacca gittiklerinden henüz yurda dönmemişlerdi. Kendisini Diyarbakır’ın Silvan kazasında beklemeye başladık. Misafir edildiği miz evde, Hz. Gavs’ımızın (K.S.), Şah-ı Hazne’ııin (K.S.) ve Hazret’in (K.S.) resimleri vardı. Kardeşimiz o resimleri görünce gülümsedi Sebebini sorduğumda: 

— Biliyor musun, sen ders verirken sağdaki resimle görülen zat senin sağında, ortadaki İse senin sol tarafında dikildiler. Bana talimat verip bitirinceye kadar yanımızdan ayrılmadılar, dedi. . Söylediği Sadat’dan biri Şah-ı Hazne (K.S.), öteki ise Gavs Hazretleriydi (K.S.). 
Anladım ki, bu tarikat bastan sona Sadât-ı Kiram’ın himmeti bereketi ve tasarrufu iledir. Bazı hallerde ruhaniyetleriyle hazır olmaktadırlar. 



Şeyh Ömer b.el Farit İslam dinine göre zındık olduğu halde tasavvufa göre veliyullah olup, sözlerini marifet ehli anlayabilir yalanı (S.111-112) 

Allâme İbn-i Hacer el-Heytemi el-Mekkî anlatıyor! «On sekiz yaşında iken, Mısır’daki El-Ezher camiasında oturuyordum. Şeyh-ul islâm Şems-i Deleci adında bir hocam vardı. Hocam şer-î ve aklî ilimlerde oldukça ileri; fesahat ve belağat . sahihi, ilmî kabiliyeti ve kitap telifleriyle ün kazanmıştı. Bir gün Telhis’in eserini okurken, ayrıca AKAÎD ilminde kendisinin yazdığı bir kitabı da okuduk. Bir ara, söz sırası gelince Şeyh Ömer İbn-i Farid (K.S.)’den söz açıldı. Birden ho camız şiddet ve öfke ile dolu dizgin söze girişti: 

— Allah kendisine lanet etsin bu ne küfürdür böyle! Şuna bakın hele, bütün şiirleri ittihatin ve hulûl’den (2)ibarettir, lâkin şiir tekniği ve ustalığı yönünden iyi bir şairdir.» 

Toplulukta bir ben söz aldım: 

— O’nun küfrünü ilân etmekten,. Allah’a hulul ve ittihad isnad ettiğine kail olmaktan Allah’a sığınırım! O’nda gerçekten ne küfür alameti ne de itikad bozukluğu vardır. O bir veliyyullah olup, sözlerini marifet ehli olanlar anlayabilir, dedim. O, hem Şeyh Ömer’e hem de bana karşı hırçın bir şekilde inkârını tazelemekten başka bir şey yapmadı. Ben de kendisine oldukça sert karşılıklar verdim. Tartışmamız oldukça uzun sürdü. Hocamda, nefes darlığı müzmin bir hâl almıştı. Bir ara bize: 

– Uzun zamandır ne rahat uzanabiliyor ve de rahat uyuyabiliyorum, diye dert, yandı. Hemen atıldım: 

— Hocam, eğer sen, Şeyh Ömer İbn-i Fârid ve onun gibi evliyanın münkirliğinden dönecek olursan, kesinlikle şu hastalığından şifa bulacağına inanıyorum, dedim. O, yüzünde hiç bir inanç belirtisi olmaksın

• Hiç öyle şey olur mu? Senin söylediğin boş hayalden başka bir şey değil evlât! diye güç belâ söylendi. Ben de: 

• Gelin bir tecrübe etmeye razı olun..,, Ne kaybedersiniz sanki? 
Sen bir süre azmedip samimiyetle bu yanlış ve peşin fikirlerinden dolayı pişman ol. Şayet şifa bulamazsan, nasıl istersen öyle inan! Tamam mı? diye üsteledim. Sonunda razı oldu. 

• Pekala, bir süre tecrübe etmekten bir şev kaybetmem Bunun arkasından bir süre gerçekten pişmanlık alâmetleri gösterdi. Önceki fikirlerinden söz etmez oldu. Çoğu defa kendisine: 

• Hocam, gördünüz ya kefaletimizi Allah Teala hak çıkardı, diyordum. O da: 

— Evet öyle, diyerek tebessüm edip dururdu. Sonraları eski inkâr ve inadına döndü ve hastalığı eskisinden daha şiddetli bir hâl aldı, Yirmi sene o hastalığın eziyetini çektikten sonra öldü.» 



Bir hikayede şeriata ve Allah’a yapılan büyük iftira (S.125-126) 

HZ. ALI (K.V.)’NlN KERAMETİ: 

Hz. Ali (R.A.) halîfe iken, çok sevdiği biri hırsızlık yapıyor. O’nu yakalayıp Hz. Ali’ye getiriyorlar. Hz. Ali (R.A.) kendisine: «Sen gerçek ten çaldın mı?» diye sorar. Adam: «Evet çaldım, ya Emir-el Mü’minin» diye cevap verir. Kendi ifadesine göre davranarak elini kestirir. Adam zenci bir köleymiş. Yolda kendisini Selman-ı Farisî ile İbnul Keva görürler. Elini kimin kestiğini sorarlar. «Elimi mü’minlerin emiri, Müslümanların devlet başkanı, Hz. Peygamber (A.S.)’in damadı ve Fatımatü’z-Zehra’nın kocası ‘kesti.» diye cevap verir, îbnü’l Keva kendisine: «Ali (K.V.) senin elini kesmiş daha sen onu medhediyorsun!» diye söyler. Zenci köle, «Elbette medhedeeeğim O’nu! O beni cehennem azabından kurtardı! Elimi de haklı olarak kesti.» dedi. Bu haberi Selmani Farisi Hz. Ali’ye ulaştırınca adamı yanına çağırdı. Kopuk elini yerine yapıştırarak, üzerine bir perde attı. Gizliden dua ve niyaza başladı. Selman (R.A.) diyor ki: «Hafiften bir ses işittik: O elin üzerindeki perdeyi kaldırın»!.. Adamın elinin üzerinden örtüyü kaldırıp baktık ki hiçbir şey olmamış gibi adamın eli sapa-sağlam yerinde duruyordu. 



Bütün Dünya’yı yöneten tasavvuf dini ve hükümeti Ricalü’l Gayb (gizli erenler) (S.131) 

Ricalü’l-gayb: Gayb erleri, bilinmeyen kişiler demektir. Ricalü’l-gayb’a dahil olan kişileri kimse tanıyamadığı için kendilerine bu ad verilmiştir. 
Bunların başı: Kutbü’l-Bausül – Ferd el – Cami’dlr. Bu zat, Ruhaniyetiyle dünyanın dört .köşesini dolaşabilmektedir. Allah (C.C.) kendisini çok sevdiğinden O’nu herkesten gizlemiştir. Gerek havastan gerek avamdan hiç kimse O’nu tanıyamamaktadır. Kendisi cahil gibi görünür, âlimdir: anlayışsız görünür, ama çok zekidir. Hem yakın görünür, ama uzaktır. Hem alır görünür, ama almaz. Hem kendisinden korkulur, hem de kendisine emniyetle bakılır. Hâlleri böyle çok değişik tir. Veliler arasındaki veri, daireye göre merkezi nokta gibidir. Alemin düzen ve salâhı onunladır. 

Evtad (Bunlara bazan AKTAB denir) dört tanedir. Bunları havastan olanlar tanırlar , lâkin avamdan olanlar tanıyamazlar. Bunlardan birisi doğuda, birisi batıda, birisi Şam’da birisi de Yemen’dedir. 

Ebdal için, yedi, ondört, otuz, kırk gibi değişik sayılarda oldukla rını söyliyenler mevcuttur. Asıl olan bunların yedi kişi olduğudur. 

Nükaba (seçilmiş kişiler) kırk kişiden: Nüceba ise üçyüz kişiden oluşur . Bunlardan Kutbü’1-Gavs ne zaman vefat ederse dörtlerin en iyisi onun yerine seçilir. Dörtlerden birisi vefat ederse yedilerin en iyisi onun yerine seçilir. Yedilerin birisi vefat ederse kırklardan en iyisi onun yerine seçilir. Besyüzlerden birisi vefat ederse. Salihlerden birisi onun yerine seçilir. Ne zamanki Allah (C.C.) kıyametin kopmasını dilerse hepsi birden vefat ederler. Zira bunların aracılığı ile Allah’ü Teala kullarından bela ve musibeti def eder. Yine bunların vesilesiyle yağmur yağdırır. 



Hızır’dan rivayet yalanı (S.132) 


…………………… Bazıları Hızır (A.S.)’dan rivayetle şöyle söylemiştir. Üçyüz ev liyâ’dır. Yetmiş nücebadır. Kırklar evtad’dır. On Nükeba’dır . Yedi Urefa’dır Üç Muhtarun (Seçilmişler) dur. 



Hz.Ali (R.A) yapılan iftira (S.132) 

Hz. Ali (K.V.)’den rivayetle şöyle buyrulmuştur. «Ebdal Şam’dadır. Nüceba Mısır’dadır. Asaib Irak’tadır. Nükebâ Horasan’dadır. Evtad çe şitli yerlerdedir. Bunların başkam Hızır (A.S.) dır. 



İmam-ı Yafii’nin şahsında Rasul-u Ekrem (S.A.V) yapılan iftira (S.132) 

İmam Yafii’nin rivayet ettiği bir dadiste, Resul-i Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır: «Allah’ın halis kullarından yerde üçyüz kişi vardır ki kalbleri Adem (A S )’ın kalbi üzerindedir. Kırk kişi yardır ki kalbleri Musa. (A.S.)’tn kalbi üzerindedir. Yedi kişi vardır ki kalbleri İbrahim Halilullah’ın kalbi üzerindedir. Beş kişi vardır ki kalbler Cibril 

(A.S.) kalbi üzerindedir. Üç kişi vardır ki kalbleri Mikâil (A.S.) kalbi üzerindedir. Bir kişi de vardır ki kalbi İsrafil (A.S.)’m kalbi üzerinde dir. Bir kişi olan vefat ederse, üçlerden, üçlerden birisi vefat ederse beşlerde, beşlerden birisi vefat ederse yedilerden, yedilerden birisi vefat ederse kırlardan, kırklardan birisi vefat ederse, diğer velilerden biri yerine geçer. Bunlardan dolayı şu ümmetten belâ ve’kaza def’olur.» 



Hızır ölmedi diyen Yavi’nin kur’an’a iftirası (S.132-133) 

İmam Yafii (R.A.) şöyle diyor. O Bir’in “Kutbül-Ferd ve Gavs olduğunu söyleyen bazı arifler mevcuttur. Ariflerden birisi demiştir ki, «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Peygamberler ve Melekler arasında neden kendi kalbini söz konusu etmedi? Çünkü gerek alem-i halk ve ge rekse alemi emirde O’nun kalbinden daha üzel ve lâtif, daha eşref bir kalb yaratılmamıştır, işin aslı şudur ki tüm Peygamber ve Meleklerin K albi yıldızların güneşe karşı nisbeti gibi Resülullâh (S.A-V.)’in kalbi- ne dönüktür. Ben İbrahim Halüıülah’ın makamı arasında bulunurken Necm-i Esbehani (R.A.)’den işittim. «Hızır (A.S.V Kur’an’ı Kerim kalktığı, zaman, Allah’tan hemen ruhunu kabzetmesini diler.» Allah bilir buna göre o zaman mevcut olacak olan; gerek kutub, gerek tüm rical-i gayb; gerekse tüm öteki velilerin hepsi de ruhlarının kabzedilmesini, isterler. Zira Kur’an’ın hükmü ve kendisi kalktıktan sonra… hayır ehli için yeryüzünde hayat yoktur. Hızır (A.S.) ‘m hayatta olduğunda valiler ittifak etmişlerdir. Fakihler, usulcüler ve muhaddislerin çokları da bu görüsü benimsemiştir. Sıddıklardan, velilerden, onunla görüşüp haber getirenler sayılmayacak kadar çoktur. Hatta Allah’a yemin ederim, bana dediler ki «Hızır (A.S.) seninle görüştü ve senden bazı şeyler sordu.» Fakat ben onu tanıyamamışım, zira herkes onu tanıyamaz. Ancak Allah’ın sevgili kullarından kabiliyet sahibi olanlar tanı yabilirler. 

İbn-i Kayyim el-Cevzi’nin Hızır (A.S..)’ın hayatta olduğunu inkâr etmesi haddini aşmasının ta kendisidir. Güneşi güpegündüz yok saymak gibidir. Bu konudaki görüşleri de üstelik çelişkilidir. O’nun hayatta olduğu hakkında dört mufassıl senetli rivayetler mevcuttur? Rivayetler Hz. Ali, İbn-i Abbas ve İbn-i Mesud (R.A.)’dan gelmektedir. Ne tuhaftır ki İbn-i Kayyim el-Cevzi. sofilerin büyüklerinden zuhur eden halleri ve anlavamadıkları hikmetli sözleri inatla inkar eder. En çok yırtıcı olan da şudur. Yer ver onlardan garip sözler rivayet ederek, kendi sözlerine renk ve güvenlik katmaya çalışıyor. Başka bir zaman ise onunla en şiddetli bir biçimde itiraz ediyor.” Yafii’nin sözleri burada bitti 



Sofiye diye tarif edilen makam ; Allah’a, resulüne, kitabına, meleklerine ve müminlerine yapılan en büyük iftira (S.241) 

Sofiye diye tarif olunan makam merdiyyenin tekamülünden ibarettir. Bu makamda nefs tamamen saflaştırılmıştır. Bu nefsin sahibi olan veli ile Nebi arasındaki fark şudur. Veli aynen peygamberler gibi ya şar. Ancak ona vahiy gelmez. Kendisiyle tabiî olduğu peygamber ara sındaki fark, peygamberlik makamıdır. Aslında peygamber emirleri melek vasıtasıyla doğrudan Allah’tan alır. Velî ise peygamberinin mev cut olan şeriatının mânâ ve hükümlerini ilham meleklerinin vasıtasıy la güzelce anlar. Yani Kur’an ve Hadisin mânâsını işaretlerini ilhamla bilir. Bu ilhama mecazen «vahiy» denilmiştir. Bir de peygamber vahiy getiren Cibril’i görür ve tanır. Velî ise Cibril’i görmekten mahrum oldu ğu gibi yardımcılarını da göremez. Fakat Cibril’in yardımcılarından ilham alır ve seslerini işitir. Bu sayede şeytan onun sevdiklerine bile musallat olamaz.. Velî, Arif-i Billah olduktan sonra ona bir ruh daha ü fürülür. Meselâ Hz. Ömer (R.A.) sesini. Medine’den. Nihavent’e bu ruh ile ulaştırmıştır. Yine Akşemseddin de Eyyüb-el Ensârî (R.A.)’ün türbesini yine bu ruh ile bulmuştur (tespit etmiştir.) Yusuf (A.a.t da Peygamber olmadan evvel, ruhun kuvveti ile Züleyha’dan kapıya kaçtı ve günah işleyemedi. Hattâ Yusuf (AS.) da bu ruhla Züleyha’yı müslüman etti ve Firavunun karısı da aynı ruhla kendini Firavun’dan korudû. Nitekim Hasgil yüz sene dağa çekilip bu ruhla insanları irşad etti. 



“O meclislerde Hz.Ali yardım eder , Hz. Hızır su dağıtır.” yalanı (S.243) 

O meclislerde Hz. Ali (K.V.) himmet eder, yer hazırlayıp manevi minderler döşer. Hz. Hızır (A.S.) da o meclislerde saki olur. Binaenaleyh dervişlerin meclislerinden daha yüksek bir meclis yoktur 


Soranların ve cevap veren Gavs’ın cehaletleri (S.245) 

Gavs (K.S.) Hazretlerine sordular: 

• Şeyhin sureti görüldüğü halde, müridden ayrılmazsa. mürid şeyhinip ruhaniyetinden çok utanır, o zaman müride ne lâzım? Mübarek tebessüm ederek buyurdu: 
• Günah islemek müstesna, beşeri ihtiyaçlar anında, üstadın ruhaniveti görülse bile, ondan utanmak ve sakınmak lâzım gelmez. Nitekim biz meleklerden sakınmıyoruz. 

Gavs Hazretlerine sordular: 

• Şeyhini hayaline bile getiremeyen ne yapsın? Mübarek buyurdu: 

• Zararı yoktur. Maksad kalbin üzerinde rabıta ile durmaktır. 

Tekrar Mübareğe soruldu: 

— Efendim kalbin üzerinde rabıta ile duramayanın hali nice olur. 

Mübarek dedi: — Şeyhi yanına gelmeyen. sık sık şeyhinin yanına gider. Hayali ile ona yalvarır. Şeyhinin oturmasını, kalkmasını, hâl ve harekelerini hayaline getire getire şeyhinin emirlerini yapar, yasak larından sakınır. Akıl ve hayali ile şeyhin yanına gider, gelir. Müridin istikameti ne kadar düzelirse , sevgisi de o kadar artar, istikametin doğruluğundan ihlâs ve muhabbet doğar. O zaman, üstad yüzündeki perdeyi kaldırır. Mürid, nerede olursa olsun, şeyhini görür hiç aramaz. 


İmam-ı Rabbani’nin uydurduğu tanrısı (S.246-247) 

İmam-ı Rabbani (K.S.) şöyle buyuruyor: 

Bilmek gerekir ki: 

Bu tarikatı alîyye, Resûl-i Ekrem’in sünnetine iktidâ eden şeyhe «Rabıta etmek» esasına bağlıdır. Bu uzun yol, ona rabıta etmekle, kısa zamanda kat’edilir. Cezbe kuvvetiyle bu kemâlât ile boyanmak ancak bu yol ile mümkün olur. Mürşid-i Kamil’in bir nazarı emraz-ı kalbiyyenin şifasıdır. Onun bir teveccühü manevi illetleri defeder. Bu ke malatının sahibi olan zat, vaktin imamı (Îmamü’l-Vakti). zamanın halifesi (=Halifetü’z-zaman)’dır . Kutuplar, onun makâmâtının gölgelerine sığınırlar, Memleketlerinin Büyükleri olan mürşidler. onun okyanuslar gibi muazzam kemalatıyla müteselli olurlar. İrşadı güneşin ziyası gibi, insanları birbirinden tefrik edemeden her tarafa yayılır. Bizzat o güneşe teveccüh edip, istifade edebilmek için, ona yönelen bir sâlikin ne kadar istifade edebileceğini bir düşün!

Yusuf 24’e yanlış mana vermesi ve Keşşaf tefsirine iftira etmesi (S.255) 


“Eğer Rabbim bürhanını görmeseydi” âyetinin bu cümlesinin tefsirinde, ruhaniyeti cismaniyetine galib bulunan zevatın (nebiler ve veliler) gibi, tasarruf ve imdad edebilecekleri hakikatim sarahaten beyan etmişlerdir. 


Onlardan keşşaf tefsiri sahibi ki, tariki i’tidal’den inhiraf etmiş BURHAN kelimesini şöyle tefsir etmiştir; Yusuf (A.S.) O kadının kaldığı zaman, o kadından sakın!. Sesini işitmişti, Bir anda kendini toparladı. Sesi ikinci defa işittiği zaman, ondan ». tamamen yüz çevirdi ve ondan kurtuldu. Bir de baktı ki, karşısındaYakûb (A.S.) temessül etmiş olarak parmaklarını ısırıyor. Bir rivayette Yakub (A.S.), eliyle Yusuf (A.S.)’ın sadrına vurdu. 



Şeyhin tanrılaşması ve müridin tapınması gerçeği (S.261-262) 


1° Mürşidin suretini (yüzünü) sadece hayalinde tasarlamak… Bir kısım, zikrin başlangıcında lâzımdır. 

2° Mürşidin suretini kalbinde tasavvur etmek… Ve zikir esnasın- da bu suret ihtiyarsızca, zuhur ederse onu kalbinde durdurmak ve böylece devam etmek… 

3° Pirin kıyafet ve hayaline aynen bürünmek, kendini mürsid şeklinde görmek ve hayal etmek… Bu vaziyette meydanda olan sanki kendisi değil mürşlddir. Bu kısım rabıta ibadetlere mahsustur. Meselâ Kur’an dinlerken gözlerini yumar ve kendisini mürşidin vücut ve kıyafetinde, görür. Kendisi yoktur. mürsid vardır. Keza Kur’an okurken vaaz ve ders dinlerken kendisini mürşidin kıyafet ve halinde hayal eder. Bu halde zikir ve ibadetin halâvet ve lezzeti başkadır. 

İlahi huzura, girmek isterken girmek istediği yere layık bir vası- tayla girilir ve «Allah’a (yaklaşmaya) vesile arayın” “Vesileye yapışınız!” (Maide 5, 35) mealindeki ayete uygun hareket edilir.