Biz Cumhuriyet Değil, İran’daki Gibi İslami Devrim İstiyoruz!

I – Cumhuriyet Değil Şeriat İstiyoruz!

II – Laik Devlette Oy Kullanmak Dine İhanettir

III – Şeriat Geldiğinde Kadınların Durumu Ne Olacak?

III – İran Devrimi Olursa Uğraşacağınız Problem Geçim Derdi Değil, Sarık Takıp Sakal Bırakan ve Peşine Aptalları Takan, Sokağın Ortasında İnsanları İsmi Ömer Bekir Osman Diye Diri Diri Yakan, Ceza Diye Sakallarını Yakılıp Çocukları Öldürülen ve Tüm Bunları İslamiyet Adına Yapan Ahmaklar Olacaktır.

IV – Şeriat Hakkında 

V – Türkiye neden bir Şeriat devleti OLABİLEMEZ

VI – İran Şeriatı istiyoruz: Şeriat İsteyenler Bu Ülkelere Gidebilir;

VII – Afyon’a Şeriat mı Geldi? 

 

I – Cumhuriyet Değil Şeriat İstiyoruz!

 

II – Laik Devlette Oy Kullanmak Dine İhanettir

 

SELAMUN ALEYKÜM: OY KULLANMANIN MANASI:

Öncelikle hepimiz bilmekteyiz ki, bu Türkiye cumhuriyeti kanunları İsviçre, İtalya, İsveç kanunlarından alınmış veya Türkiye cumhuriyetinin yasama kurumu olan meclisin koymuş olduğu kanunlardan yani beşeri kanunlardan ibarettir.Allah’ın kanunlarından ibaret değildir.Yani İslam dışı yani küfür kanunlarıdır. Müslüman inancına göre, İslam’ın dışındaki her şey batıldır ve İslam’dan başka geçerli bir din kanunlar topluluğu yoktur.
Türkiye cumhuriyetinde sandığa gidip oy kullanmanın manası yani ben oyumu kullanarak:
1-Ben bu Türkiye cumhuriyetini meşru görüyorum. (Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfrü meşru göremez)Küfre rıza göstermek küfürdür.

2-Ben bu Türkiye cumhuriyetini seviyorum(Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfrü sevemez)

3-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde tatbik edilen küfür sistemini savunuyorum(Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfür sistemini savunmaz)

4-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde tatbik edilen küfür sistemini destekliyorum((Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfrü sistemini desteklemez)

5-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde yürürlükte olan küfür ve şirk kanunlarının bu şekilde devam etmesini istiyorum(Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfür kanunlarının devam etmesini istemez.

6-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin küfrüne, yardım ediyorum. (Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfre yardım etmez.)

7-Ben bu Türkiye cumhuriyetine, dostluk besliyorum. (Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfre dostluk besleyemez.)

8-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin küfrünü, hak ve doğru olarak kabul ediyorum(Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfrü hak ve doğru olarak göremez)

9-Ben bu Türkiye cumhuriyeti kanunlarına itaat ediyor ve boyun eğiyorum(Şüphesiz bir Müslüman asla ve asla küfre itaat etmez ve boyun eğmez)

10-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde bulunan meclisin, Allah’ın kanunlarının dışında kanun koymasını (Şüphesiz bir Müslüman Allah’ın dışında kanun koyan bir kimseyi veya meclisi asla ve asla kabul etmez)

11-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde bulunan meclisin, Allah’ın kanunlarının dışında kanun koyarak, Allah’ın kanunlarını bir yana bırakmasını ve yüz çevirmesini kabul ediyor, destekliyor ve savunuyorum. (Şüphesiz bir Müslüman Allah’ın kanunlarının dışında kanun koyanları asla ve asla kabul etmez ve desteklemez )

12-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde bulunan meclisin, Allah’ın kanunlarının dışında kanun koyarak, Allah’ın kanunlarının değiştirilmesini kabul ediyor, destekliyor ve savunuyorum(Şüphesiz bir Müslüman Allah’ın kanunlarının dışında kanunlarla değiştirilmesini asla ve asla desteklemez ve sevmez)

13-Ben bu Türkiye cumhuriyetinde bulunan meclisin içinde, Allah’ın dışında bir şeye yemin edilmesini kabul ediyor, destekliyor ve savunuyorum(Şüphesiz bir Müslüman Allah’ın dışında başka bir şeye yemin edilmesini asla ve asla kabul etmez desteklemez ve savunmaz)

14-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin tağutluğunu inkar etmiyorum(Şüphesiz bir Müslüman imanın gereklerinden olan, tağutu inkar etmesi gerekir.)

15-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin kanunlarını destekleyerek, okullarda ki İslam dışı eğitimi ve bir çok ahlaksızlık ve rezalet içeren bir çoğu İslam düşmanı medya yayınlarının devamını arzu ediyor , istiyor ve destekliyorum(Şüphesiz bir Müslüman, İslam dışı eğitimi ve bir çok ahlaksızlık ve rezalet içeren medyayı asla sevmez ve destekleyemez.)

16-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin kanunlarını destekleyerek, içki, kumar, fuhuş, faiz, rüşvet
vb. İslam’ın yasakladığı ve haram kıldığı şeylerin devamını arzu ediyor , istiyor ve destekliyorum(Şüphesiz bir Müslüman, İslam’ın yasakladığı bu haramların devamını asla ve asla istemez, sevmez ve desteklemez.)

17-Ben bu Türkiye cumhuriyetinin uyguladığı, terörizmle mücadele adı altında İslam düşmanlığını, kuran kurslarının kapatılmasını ve İslam’ın emirlerinden olan başörtüsünün resmi yerlerde yasaklanmasını, İslam’ı gericilik olarak görmesini ve din ve devlet islerinin bir birinden ayrılmasını onaylıyor ve kabul ediyorum.( Şüphesiz bir Müslüman, bunları asla kabul edemez.)

Yukarda saymaya çalıştığımız her bir madde kendi başına kişinin küfrüne yeter !
Acaba bir kimse bunların hepsini birden işlerse hali ne olur acaba?
Rabbim bizleri, küfre hizmet etmekten uzak tutsun, küfrü inkar eden ve bu küfrün ortadan kalkması için elinden gelen gayreti gösteren kullarından eylesin…
Amin… ALDANMAYALIM…

SELAMUN ALEYKÜM:

Mustafa Sabri Efendi son devir Islâm âlimlerindendir. Yüzyirmiyedinci Osmanlı Seyh-ül Islâm’ı

(((FETVA)))

Şayet devlet İslam çizgisinden çıkarak dinin emirlerine itaat etmek hükümetin işi değildir, bu ancak

ümmetin işidir denilirse bu durum dini devletten ayırmaktır. Böyle bir durumda devlet İslam’dan irtidat

etmiştir. Şayet ümmet böyle bir hükümetten razı olursa veya hükümet parlamentodan oluşacaksa ve

toplumun vekaletini alarak kanun yapacaksa yani ümmet hükümetten razı olma durumunda ise ümmet de

mürted olur. Bu durumda hem o hükümetin hem de o ümmetin üzerine şu ayet tatbik edilir.

“Allah ın indirdiği ile hükmetmeyenler… İşte onlar kafirlerin ta kendileridir.”(maide)

Laiklik ilkesini kabul eden bir siyasi rejim İslam hükümlerine başkaldırmış demektir. Dolayısı ile öncelikle

bu hükümet irtidad etmiş, sonra da bu idareye itaat edenler tek tek mürtedleşmişlerdir. Siyasi idarede

görev alanlar tek tek mürted hükmünü aldıkları (İslam dininden çıktıkları) gibi bu hükümete itaat eden

kitlelerde irtidada düşmüş olurlar. Bu kestirmeden toplu küfre giriş kadar daha korkunç bir olay tasavvur

edilemez. Birimiz fert olarak İslamın her hangi bir hükmünü kabul etmediğimiz, dinin sultasını

reddettiğimiz, helal ve haramdan, emir ve nehiyden birini inkar ettiğimiz takdirde küfre girmiş oluruz.

Peki toptan Allah ın sultasını, emir ve nehiylerini, helal ve harama ilişkin ölçülerini reddeden ve dolayısı ile

kafir olduğu şüphe götürmeyen bir idarenin üyeleri hakkındaki hükmünüz ne olacaktır? Cevap Yalnızca

mürted ve kafir olmak değil midir? (Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfül Akıl…. 4/280)

Ümmetin dinine iki açıdan bakmak gerekir:

1 – Ümmete mensup fertlerin kendi özgür iradeleriyle İslâm’ı seçip, Müslüman olmaları.

Yani ümmeti oluşturan bireylerin Müslümanlığı.

2 – Müslüman bireylerin oluşturdukları ve yönetimin Müslüman olması.

Zira, İslâm, birey ve toplum arasını ayırmamıştır; bilakis sosyal olgularla çok yakından ilgilidir.

Dolayısıyla bir ümmetin Müslüman sayılabilmesi için; fertlerinin yanısıra, cemiyetlerinin de Müslüman

olması, İslâm şeriatı hükümlerine bağlı kalması lazımdır.

(Ümmet bireyleri, İslâm şeriatına boyun eğdiği halde, bu bireylerin oluşturduğu cemiyet ve devlet boyun

eğmiyorsa o ümmetin İslâm’ı sahih olmaz).

İttihatçıların imamı, Kemalist Cumhuriyetin mimarı Ziya Gökalp ve Halk Partisi’nin programında açıkça

ifade ettikleri gibi, yeni Türk yönetimi şer’î hükümlere bağlı değil, tamamen özgürdür. Herhangi bir dinî

kontrol tanımamaktadır.

Eğer ümmet, böyle bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan

şüphe eden de dinden çıkar. Mürted olmuş olur. Tevbe edip, dinî hüküm ve dinî yönetime dönmedikleri

sürece Müslüman sayılmazlar. (Mustafa Sabri)

(ALDANMAYALIM) 1924 den sonrakilere !!!…

(Kaynak: http://aldanmayalim.wordpress.com/aldanmayalim/)

 

 

II – Şeriat Geldiğinde Kadınların Durumu Ne Olacak?

İRAN TEHLİKESİ Fuhşun Kılıfı Mut’a

http://www.youtube.com/watch?v=i4A7GQv0rkI

 

III – İran Devrimi Olursa Uğraşacağınız Problem Geçim Derdi Değil, Sarık Takıp Sakal Bırakan ve Peşine Aptalları Takan, Sokağın Ortasında İnsanları İsmi Ömer Bekir Osman Diye Diri Diri Yakan, Ceza Diye Sakallarını Yakılıp Çocukları Öldürülen ve Tüm Bunları İslamiyet Adına Yapan Ahmaklar Olacaktır.

ŞİA ( şii ) MEZHEBi GERÇEKLERi ve MEHDi ORDUSU !!!

http://www.youtube.com/watch?v=n9VwM6EU8-M

Hiç merak ettiniz mi bilmem.. Şii ( RAFİZİ) Cumhuriyeti Olan İran 30 senedir Amerika ve İsrail’e kafa tutuyor ama nedense savaşamıyor. İsrail İran’ı tehdit ediyor ama tamamı sünni olan Gazzeye saldırıyor. ABD Irak’a girdiğinde düşmanım diye niteleyen Ahmed-i Nejad Irak Yeşil bölgede Irak’ın şimdiki başbakanı Maliki ile görüşebiliyor. 

Amerika Irak’a kimyasal silah var diye giriyor ama nedense göz göre göre Uranyum zenginleştirmesi yapıyorum diyen İran’a giremiyor. Irak’a giriyor ama nedense İran birden Irak’taki samarraya yerleşip çıkar elde edebiliyor. 10bin Km’den gelen ABD hemen yanındaki İran’dan tepki dahi almıyor. İşgal boyunca en güvenli sınır bölgesi İran sınırları oluveriyor.

Irak işgalinde , 300 Sünni Din ALimi birdenbire ortadan kaldırılıveriyor !
Akibeti belli olmayan 700 camii imamı daha işgalin başlarında alıp götürülüyor! ( dahi sitede bu imamların isimlerini verdik.)

Şuanda işgal bitmiş olmasına rağmen işgal sırasında hapise atılan Müslümanlar hala daha çıkartılmıyor her ay 3 ila 7 arasında Sünni müslüman asılıyor !!!

Önceden Arası kötü olan İran, Irak ile birdenbire can ciğer oluveriyor. 

İran ile önceleri arası kötü olan tamamı sünni müslüman olan Afganistan’a Amerika giriyor Irak ses çıkarmıyor Başına Şii Karzai geçiyor ve birdenbire ilişkileri iyiye gidiyor. 


Durduk yere Yemen Bahreyn’de ayaklanmalar çıkıyor ve bu Şii ayaklanmalarında İran’ın silah yüklü gemileri isyancılara veriyor. ( bazıları gemielr yakalandı) . ( Belge ve resimleri sitede verdik )

Suriyede Esed ve babası 40 senedir Sünni Müslüman kesiyor ne hikmetse her zaman olduğu gibi İran hemen Suriye’nin yanında oluveriyor. 

İRan tarihini okuduğumuzda ise 1 kafir millet ile savaşı yok. Sadece savaşları Sünni müslümanlar ile . Tarihinde dahada geriye gidersen Osmanlının başına bela olan neredeyse tek millet. 

OSmanlı Ulemasından 29 senlik şeyhulislam Ebussud efendi Fetvasıdır..

Şİİ’LERDEN NE KIZ ALNIR NE KIZ VERİLİR. ŞİİLER KAFİRDİR. !!!

“” DAHASI http://www.sapitanlar.com/ ”"”

VE VİDEO ….

Kalbiniz dayanıyorsa bu zulmu izleyin izletin … Şia ‘nın ehli sünnet müslümanların kanlarını ve canlarının helal saydığının kanıtıdır….

 

XII – Şeriat Hakkında 

TÜRKİYE’YE ŞERİAT GELİR Mİ?

İktidara geldiğinden bu yana halkın laik, çağdaş, demokrat kesimini kaygılandıran AKP’nin bilhassa son dönemdeki dinsel uygulamaları şeriat düzeni korkusunu arttırdı. Başta yargı olmak üzere devlet organlarının tümüyle kontrolleri altına alınması ve Atatürkçülerin tasfiyesi bu korkunun tuzu-biberi oldu. Sadece Atatürkçüler değil, AKP’yi desteklemekte olan liberal kesim de 4+4+4 eğitim sistemiyle ve İmam Hatip Liselerine tanınan ayrıcalıklar nedeniyle tedirgin oldu.

Peki bu gidişatın sonu şeriat düzeni mi? Başbakan Erdoğan’ın hedefinde İslam teokrasisi mi var? Osmanlı’yı mı geri getirmek istiyor? Padişah mı olmak istiyor?

Gerçek emellerinin ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Elbette ülkemizde şeriat düzenini arzulayan, hatta demokrasiyi reddeden ve Kur’an hükümlerine göre yönetilmeyi isteyen İslamcılar olduğu kesin. Ama bunların gücü ve etkisi büyük değil. İslamcıların ağırlıklı kesimi İslam’ın referans alındığı muhafazakar bir cumhuriyet amaçlıyor. ABD’nin Türkiye’ye biçtiği kaftan ise ılımlı İslam. Yani, Ortadoğu’nun ABD çıkarlarına uygun şekilde yeniden biçimlenmesinde baş aktör olarak kullanacağı Türkiye’yi Arap ülkelerinin kabullenebileceği bir çizgiye sokmak istiyordu ki bunu da bir ölçüde başardı. İçi boşaltılmış bir laiklik, ABD karşıtı Kemalistlerden arındırılmış bir ordu, Ulus-devlet anlayışını terketmiş yeni bir anayasa ve İsrail’e destek ABD güdümünde bir Kürt devletinin temellerinin atılmasını sağlayacak açılım için ortam ve koşullar hemen hemen sağlanmış durumda.

Dolayısıyla AKP arzulasa bile bir şeriat devleti ABD’ye uymaz, bunu geleceğe yönelik olarak kendisi için riskli görür. Ne ABD ne AB, Türkiye’de teokratik bir rejime onay vermez. Onların onaylamadığını, onlar sayesinde palazlanmış olan AKP de dayatmaya kalkışmaz.
Kaldı ki AKP’nin de böyle bir niyeti olduğunu söyleyebilmek olanaksızdır. AKP iktidarına büyük destek sağlamış olan Fethullah Gülen hareketi de aynı şekilde. Bir şeriat rejiminden ziyade muhalifler üzerinde baskıcı bir muhafazakar İslamcı cumhuriyet düşünmekteler. Buna da en fazla ılımlı şeriat denebilir ki ne İran’la ne de Suudi Arabistan’la benzeştirilebilir.

Denilebilir ki “Erdoğan düşünmese de ondan sonra gelecek olanlar ortamın uygunluğundan faydalanarak ülkeyi şeriate geçirebilirler”. Evet, bu ihtimal dahilindedir ama böyle bir durumda ABD buna sessiz kalmaz. Türkiye’de bütün darbeler, askeri müdahaleler ABD onayıyla olmuştur ki böyle bir durumda da yol vereceği güçler olacaktır. Tabi demokrasiyi korumak adına…

İşin içinde ABD-AB olmasa, hiç karışmasalar; Türkiye’ye şeriat gelebilir mi? Kesinlikle mümkün değil. Anadolu halkının yapısı şeriatle uyuşmaz. Ayrıca cumhuriyetin temelleri sağlam atılmıştır ki kolay kolay yıkılamaz. Karşısında büyük bir direnç görür. Zorla, şiddetle dayatılmış olsa dahi, ömrü uzun olmaz. İlk fırsatta alaşağı edilir.

Son şık olarak “ABD ve AB’nin göz yumması, hatta destek vermesi halinde şeriat düzeni mümkün mü?” sorusunu düşünecek olursak; Evet, böyle bir durumda Türkiye’de şeriat düzeni kuracak güce sahip olunur. Bu yolla gelen teokrasinin ömrü daha uzun olur ama sonuç eninde sonunda yine yıkımdır. Çünkü halkın büyük çoğunluğunun yapısına terstir.

Sonuç olarak; Kaygılanılması gereken konu şeriat düzeninin gelmesi değil, Türkiye’nin kendisine biçilen rolle uğrayacağı zararlar ve cumhuriyetin göreceği hasarlardır. Hele bu rol, ülkeyi savaşa sokacak, eyaletlere ayıracak şekilde çılgınca bir rol ise telafisi kolay olmayacaktır.

Ancak yurtseverler, devrimciler, demokratlar, Atatürkçüler en kötü olasılıkları hesaplayarak, gelecek olan fırtınayı bir kasırgaymış, bir tayfunmuş gibi düşünerek tedbirlerini almalı ve en güçlü direnci göstermeye hazırlıklı olmalıdır. Bunun için de en başta yapılması gereken omuz omuza verilebilecek güçlerle temel ilkelerde birlik ve dayanışma içinde olunmasıdır. Bu bağlamda, ülkenin bağımsızlığı ve yurtseverlik başta gelen temel ilke olmalıdır. Solcuymuş, sağcıymış, milliyetçiymiş, sosyalist-komünistmiş, Aleviymiş, sünniymiş ayrımına gidilmemeli, ülkenin ve halkın çıkarları en önde tutulmalıdır.

http://panteidar.wordpress.com/2012/10/01/turkiyeye-seriat-gelir-mi/

 

Günümüzde şeritat büyük tehlikemidir?;

“oktay;”Görüldüğü gibi Türkiye hiçte benzer paydalara sahip değil.ama unutmamalıki şeriat gibi radikal tehlikeler hiçbir zaman tabandan gelen istemler değildir.dünya politikasını belirleyen beş büyük ülkenin çıkarlarına hizmet etmek için kullandıkları bir enstrümandan başka bir şey değildir.

Eğer Türkmen petrolünü güney denizine ulaştırmak istiyorsanız bu zor değil yolunuzun üstündeki Afganistanda bir ayrılık çıkarır halkı böler savaş çıkarır ve askeri indirirsiniz.yada azeri petrolünü ak denize indirmek istiyorsanız yolunuz üzerindeki Çeçeni meçeni örgütler bölgede savaş çıkarır ve müdahale zemini hazırlarsınız olur biter.Suud ailesi gibi domalmaz da Saddam gibi kafa tutarsanız hemen etnik ayrılımları kullanır böler parçalar ve el koyarsınız.Endonezya gibi taa Dünyanın öbür ucunda bile olsanız fark etmez stratejik önemdeki yer altı kaynaklarınız varsa zaten orada mutlak bir müslüman vardır hemen kışkırtırsınız örgütlersiniz,müslüman yoksa etnitiseyi dürtüklersiniz.bunlar artık çocuk oyuncağı.Türkiye bu oyunlara çoktan uyandı.dış ülkelerde bu enstrümanları kullanmaya bile başladı,büyüdü de darbeler bile yapıyor abisi. Türkiyeyi olduğundan güçsüz gösterme çabaları amaçlıdır.onun bir güç haline gelmesini istemeyenlerin tezgahladığı istikrar bozucu senaryolar artık bilinmektedir. Bu senaryoların tezhahçılarına değinmeden şeriat tehlikesinin boyutunu kestirmek çok sağlıklı olmaz”

Türkiye neden bir şeriat devleti OLABİLEMEZ;

Tarih, binlerce yıldan bu yana din adına gerçekleştiren terör örnekleri ile doludur. Siyasallaştırılmış din olgusu, beraberinde kan davasına dönüşmüş dinsel çatışmaları da getirmektedir. Dinle devletin yüzyıllardır egemenlik çatışmasına sahne olan, kanlı engizisyon deneyiminden sonra siyasal-toplumsal uzlaşmanın sağlandığı hristiyanlıkta bile, Kuzey İrlanda örneğinde görüldüğü gibi, mezhepsel terör olayları henüz sonlanmış değildir. küçücük ilk okul öğrencileini bombalayacak kadar gözleri dönmüş dincilerin katliamları hala bellektedir.ister islami olsun isterse haçlı olsun şeriat uygulamaları terörizmdir.Terörizm, hiç şüphesiz bir ideoloji değil, başlıbaşına bir stratejidir. Tarih boyunca terörün gerekçelerine bakıldığında, ekonomik, ideolojik, etnik, siyasal ya da toplumsal gerekçeler kadar, dinsel gerekçelerin de ağırlık taşıdığı görülmektedir. Klasik bir tanımla, “mevcut sisteme karşı silahlı başkaldırı” olarak nitelendirilen terör hareketleri, yeni dünya düzeninde, ülkesel ve de bölgesel sınırları, etnik ve son yirmi beş seneden beri dinsel farklılıkları aşarak küreselleşmiştir.

Batılı stratejistler ve yetkililer tarafından kolaycılık yönüyle “İslamcı Terör” ya da “İslami Terör” olarak nitelendirilen sözkonusu saldırıların doğru ve gerçekçi analizini yapmadan “çözüm” üretmek olanaksızdır. Saldırının mağduru, uluslararası adalet sürecini işletmeden, hem yargıç ve hem de cellat işlevini üstlenmeye kalkıştığında, sorunlar daha da içinden çıkılmaz hale gelecektir. Afganistan’dan sonra Irak’a mı, Sudan’a mı operasyon yapılsın tezcanlılığı, stratejik çıkar hesapları uğruna yaşama geçirilirse; bunun adı terörizmle mücadele değil, olsa olsa terörle mücadele ardına gizlenmiş emperyalist egemenlik savaşımı olacaktır. Diğer taraftan, siyasal islamcı teröristler tarafından gerçekleştirilen kanlı eylemlerin gerekçeleri incelendiğinde, terörü yaratan nedenler de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Hiç şüphe yok ki, bu nedenlerin en önemlilerinden biri, müslüman ülkelerdeki “cihat” öngörülü irticai eğitimin hala etkinliğini korumasıdır; unutulmamalıdırki şeriatın proteini cehalettir.diğeri ise, islâm inancındaki “cihat” kurumunun, bizzat terörün mağduru A.B.D. başta olmak üzere, Batılı ülkeler tarafından kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanılıp, istismar edilme olgusudur. Türkiye, her iki neden açısından da tarihsel mağduriyete sahip ülke konumundadır.

İnsanlık tarihinden bu yana var olan terörizm olgusuna, soğuk savaş döneminde, yoğun bir ideolojik içerik kazandırılmıştır. Terör, başlangıçta “düşük yoğunluktaki çatışmalar” biçiminde algılanırken, daha sonra devletlerarası ilişkilerde “psikolojik savaşın etkili bir unsuru” olarak kabul görmüştür. Terörün nedenleri arasında, ülke ya da bölgenin ideolojik-etnik-dinsel-ekonomik-toplumsal sorunları (iç dinamikler) kadar, uluslararası ilişkilerdeki güç politikaları da (dış dinamikler) sayılmaya başlanmıştır. Örneğin, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği, hedef ülkelere rejim ihraç amacıyla, bu ülkelerdeki yasal ya da yasadışı komünist örgütlere adeta sınırsız lojistik destek sağlamıştır. Buna karşılık, başta A.B.D. olmak üzere Batılı ülkeler de, “anti-komünist” örgütlere benzer ölçüde destek verirken; diğer taraftan, “yeşil kuşak” stratejisi çerçevesinde, ateizme düşman olan İslamiyeti siyasallaştırarak, Sovyet yayılmacılığının önünde dinsel bir set oluşturma çabası içine girmişlerdir. İşte, İslamiyetin Batı elinde etkin anti-komünist bir “silah” olarak kullanılması, bu talihsiz döneme rastlamaktadır.Kaldı ki, İslamiyetin Batılılar tarafından kullanılması, oryantalist (şarkiyat) merkezlerin açılıp, oryantalist politikaların uygulanmaya başladığı 19. yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflatmanın ve de parçalamanın tek yolunun etnik ve dinsel farklılıklarının belirginleşmesine yolaçmaktan geçtiğine inanan İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler, sözkonusu merkezlerde yetiştirdikleri doğubilimcileri, istihbaratçı, diplomat, arkeolog, misyoner gibi farklı kimliklerle Osmanlı ülkesine göndermişlerdir .Aynı taktik PKK nın örgütlendirilmesinde de kullanılmış ve ne yazıkki devletimiz “turist”olarak gördüğü bu ajanlara tüm uyarılara rağmen dikkat etmemiştir.

İngilterenin rolü;

I. Dünya Savaşi’nda Almanya’nin Osmanli Devleti ile ittifak antlaşmasi karşiliginda istedigi koşullarin başinda “Cihad-i Ekber” çagrisinin yapilmasi, bir başka ifadeyle, Ingiltere’nin sömürgelerindeki müslümanlarin ayaklanmaya çagirilmasi gelirken; Ingiltere de, Arap uzmani Lawrance, Kürt uzmani Nowel, Islâmiyet uzmani Frew gibi dogubilimci kökenli istihbaratçilari ile en etkili biçimde karşilik vermiştir . Hilafet döneminde bile, 31 Mart Vak’asi gibi irticai terör eylemlerini yönlendiren ve yöneten Ingiltere, Cumhuriyet döneminde de, Şeyh Sait ayaklanmasi başta olmak üzere çok sayida şeriatçi-bölücü nitelikli ayaklanmada önemli rol oynamiştir. Islam Dünyasini sürekli egemenligi altinda tutabilmek için, çagdaşlaşma ve batililaşma karşiti olan şeriat yanlilarina destek veren Ingiltere, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda, köhne hilafet kurumunun kaldirilmasina en sert tepki veren ülkelerin başinda yeralmiştir. Egemenligi altindaki müslümanlar arasinda ulusal bilincin ortaya çikmasini önlemek için en kati şeriatçi kesimlerle işbirligi yapan Ingiltere, mezhepler, tarikat ya da cemaatler arasinda olasi birleşmenin önüne geçmek için de bunlarin şeyhlerini maaşa baglamiştir . Bugün, Ingiltere’de MI5 ve MI6’nin kontrol ve güdümünde faaliyetlerini yasal olarak sürdüren siyasal islamci örgüt sayisi, 200’ün üzerindedir . Buna karşilik, müslümanlara yönelik son irkçi saldirilara verilen münferit tepkilerin haricinde, Ingiltere topraklarinda bir tek siyasal islamci terör olayina rastlanmamiştir. Ingiltere, Vahhabilerin yanisira, Arap ve Türk nakşibendilerinin (Iskenderpaşa, Kibrisi vd. cemaatler) önemli bir kismini, Ismailiye mezhebinin tamamini ve ayrica da nurcular, fethullahçilar, kadiriler ve benzeri tarikat ve cemaatlerin bir kismini kontrolü altinda tutmaktadir. Büyük Britanya Uluslar Toplulugu’na bagli ülkelerdeki siyasal islamcilari da kontrolü altinda bulunduran Ingiltere, bu örgütler konusunda, ABD ile tam bir uyum ve işbirligi sergilemektedir.

Almanyanın rolü;

1970’li yıllardan itibaren dünya politikasında başa oynayan Almanya, hedef ülkelerin tamamında, bir yandan olağan diplomatik ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan da kendi siyasal partilerine bağlı vakıfları bu ülkelerde kullanmak suretiyle, aktif-müdahaleci bir dışpolitika konsepti geliştirmiştir . Almanya, ayrıca, hedef ülkelerdeki mevcut yönetimlerin muhaliflerine de destek politikasını bir adım daha ileri götürerek, orta ve uzun vadede kontrolü elde tutmak ve pazarlıkta güçlü olmak için terör örgütlerine bile parasal ve hukuksal yardımda bulunmaktan kaçınmamıştır. IRA, ETA gibi Batılı terör örgütleri ile temastan kaçınan Almanya, Türkiye gibi NATO üyesi bir müttefiğin yanısıra, üçüncü dünya ülkelerinin tamamında faaliyet göstermekte olan terör örgütlerine ve radikal yapılanmalara kendi topraklarında “örgütlenme” hakkını tanımıştır. Uluslararası terör örgütlerinden Almanya’da irtibat büroları mevcut olanlar arasında: Hamas, Hizbullah, Ebu Seyyaf, Uluslararası İslam Cephesi, GIA, Müslüman Kardeşler, Hizb-üt Tahrir, Polisario, FIS, MIRA, CDU, LMCR, NFSL, UDF vd. bulunmaktadır. A.B.D. Başkanı Bush’un, 24 Eylül 2001’de bizzat ilân ettiği “terörle savaş listesi”nde bulunan 12 örgütün, Almanya’da temsilciliklere sahip bulunduğu dikkate alınacak olursa, bağlantı çok daha iyi anlaşılacaktır. İşte, bu gerçeği yakından bilen FBI, 11 Eylül saldırısından sonra, saldırıya katılan Almanya bağlantılı 13 terörist ile ilgili olarak bu ülkeden yardım isteyeceği yerde, özellikle Hamburg’da özel operasyonlar düzenlemeyi yeğlemiştir .

Almanya, üçüncü dünya ülkelerine ait terör örgütleri ile böylesine içli-dışlı bir işbirliği sergilerken, bilerek ya da bilmeyerek çokuluslu bir küresel şeriatçı ağın (network) oluşmasına da katkıda bulunmuştur. Bugün için bu ağın en önemli mağduru A.B.D.’dir; ancak, yarın mağdurun -Türkiye dışında- hangi devlet olacağı belli değildir. Türkiye, yukarıda da ifade edildiği gibi, sürekli mağdur ülke konumundadır ve M.İ.T.’nın F.B.I. gibi Alman topraklarında doğrudan operasyon düzenleme gücü ve yetkinliği bulunmamaktadır . Almanya, kendi topraklarında yaşayan yaklaşık 2.5 milyon Türk vatandaşını, sistematik bir biçimde alt kültür kimliklerini önplana çıkarmak; inanç farklılıklarını belirginleştirmek ve dolayısıyla ulusal kimliklerini unutturup, Türk Devletine karşı yabancılaştırmayı hedefleyen politikalarını, 1980’lerden itibaren Türkiye’ye yönelik olarak da uygulamaktadır. Acıdır ki, Türk Devletinin, kendi topraklarında bile, Alman istihbaratçılarının bu yöndeki faaliyetlerini engelleme iradesinden yoksun olduğu görülmektedir. Almanya, PKK, DHKP-C, TKP-ML, TKEP gibi çok sayıda marksist terör örgütünün yanısıra, Tevhid (Selam), Tekfir, Akabe, Mücahede, Fecr, AFİD (Kaplancılar), Yeryüzü, Burç (Tohum), Malatyalılar (Şafak), Hizbullah, Vasat, Hizbullahi Davet, Hizbullahi Vahdet, Yıldız, Ekin, Yöneliş (Hak Söz), Hizb-üt-Tahrir, Vehhabi, Ceyşullah, Selefi gibi adlar kullanan radikal islamcı örgütlere de lojistik destek sağlamaktadır. Örneğin, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın ölüm emrini veren Hizbullah liderlerinden İsa Altsoy, Alman BND Örgütünün koruması altındadır ve Türkiye’nin iade talepleri her defasında sonuçsuz kalmaktadır . Aynı şekilde, Sivas’ta 37 Türk aydınının yakılmasından birinci derecede sorumlu 6 kışkırtıcı cinayet zanlısı, Alman Dış İstihbarat Servisi BND elemanları tarafından Esenboğa üzerinden Almanya’ya kaçırılmışlardır . Almanya, bu suçluları da Türkiye’ye teslim etmemektedir. Şüphesiz, bu olumsuz işbirliği örneklerini çoğaltmak olanaklıdır.

Keza, sünni ve şafiilerin agirlikta oldugu IMGT (Islam Toplumu Milli Görüş Teşkilâti), Almanya’nin Şeyhülislamlik tahsis ettigi; Almanca din derslerini vermeyi öngördügü, 27.000’i aşkin -her ay muntazaman aidat ödeyen- üyeye, sadece Almanya’da 100.000’in üzerinde militan taraftara, tüm Avrupa’da yüzlerce binaya ve camiye, kuran kurslarina, okullara, büyük şirketlere, medya kuruluşlarina ve binlerce personele sahip dev bir şeriatçi örgüttür . Almanya, Türkiye’ye karşi “cihat” ilân eden Kaplancilarin örgütü olan “Anadolu Federe Islam Devleti”ne başlangiçta halifelik tahsis ederek uzun yillar boyu hukuksal bir dokunulmazlik ve örgütsel ayricalik saglamişsa da, daha sonra kontrolden çikan El-Kaide baglantili bu örgütü, ancak 11 Eylül terör eyleminden sonra gerçekleşen A.B.D. baskilari sonucu kapatmiştir . Ayni şekilde, Alman Devleti’ne hiç sorun çikarmaksizin koşulsuz baglilikla hizmet eden Süleymancilar ise, bu ülkede “Islam Kültür Merkezleri Birligi” (IKMB) adini taşiyan, çok şubeli dev bir örgüte sahiptirler. Kisaca, Türkiye’de ne kadar mezhep, tarikat, cemaat ya da köktenci yapilanma varsa, bunlarin tamaminin uzantilarini Almanya’da da görmek olasıdır.

Fransanın rolü;

Fransa, eski sömürgelerinde yaşayan müslümanlarin terör gruplari ile ilgilenmektedir. Bu açidan, nakşibendi Araplarin örgütlerinin yanisira, Orta Dogu’daki şii örgütleri de, Fransiz Devleti’nin ilgi ve uzmanlik alani içine girmektedir. Siyasal islamci terör örgütleri ile ilişkide, nasil ki Ingiltere’nin Diş Istihbarat Servisi olan MI6, CIA ile paslaşiyorsa, Fransiz Diş Istihbarat Örgütü olan DGSE de, BND ile ortak hareket etmektedir. AB ülkeleri içinde Almanya’nin kabul edilir bir agirliga sahip olmasi, şeriatçi oluşumlarin tüm AB ülkelerinde de ayni biçimde örgütlenmelerini ve serbest dolaşimini kolaylaştirmaktadir

Assolist ABD nin rolü

A.B.D.’nin şeriatçi yapilanmalarla yogun ilgisi, “soguk savaş” dönemi ile başlamaktadir. Sovyetler Birligi’nin sicak denizlere inme stratejisini engellemek amaciyla, Türkiye, Iran, Irak, Afganistan ve Pakistan gibi müslüman ülkelerde anti-komünist bir blok oluşturmayi hedefleyen A.B.D., bu blogun aktif unsurlari olarak da, ateizme dogal müttefik gördügü siyasal islamcilari desteklemiştir. Vahhabiler, nakşibendiler, şiiler başta olmak üzere, tüm Arap ülkeleri ile Iran, Endonezya, Malezya, Afganistan ve Pakistan gibi islam ülkelerindeki mezhep, tarikat ve cemaatlerin dinsel önderlerin (şeyh, işan, ayetullah, imam, aga vb.) önemli bir kismini yönlendirip yönetecek güce ulaşmiştir. Ingiltere’de mevcut tüm islamci örgütlerin uzantilarina kendi ülkesinde izin veren A.B.D. yönetimi, hatirlanacagi üzere, özellikle Afganistan’da ve Çeçenistan’da, Rus işgalci güçlerine karşi direniş gösteren mücahitlere -terörist egitimi de dahil- her türlü askeri egitim hizmeti ve de sinirsiz denilebilecek ölçüde lojistik destek sunmuştur. Usame Bin Ladin başta olmak üzere, El-Kaide örgütü militanlarinin büyük bir bölümünün CIA uzmanlarinca egitilip yetiştirildikleri, dünya kamuoyunca da bilinmesine karşin, A.B.D. sinirlari içinde hiçbir siyasal islamci terör örgütüne hayat hakki tanimamiştir.

A.B.D., İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Marshall yardımları bahanesiyle girdiği Türkiye’de ise, siyasal islamcı kesimden öncü işbirlikçi olarak nurcuları seçmiştir. Öncelikle, Türkiye’nin İstihbarat Servisi M.A.H. personelinin maaşlarını karşılayacak ölçüde güvenlikte zaaf yaratan C.I.A., bu suretle, gizli faaliyet sürdüren nurcuların T.B.M.M.’ne girmelerini; laiklik karşıtı örgütlenmelerini açıktan açığa gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Ayrıca Said Nursi’nin en çok etkili olduğu İsparta ve Burdur yöresinden seçilmiş bir grup “nur talebesi”, yükseköğrenim görmek üzere A.B.D.’ne götürülmüştür. 1950’li yıllarda, “Risale-i Nur”ları ingilizceye çevirerek yayınlayan ve bu ülkede bir cemaat oluşturan gruptan kimileri, daha sonra Türkiye’ye dönerek, ülkenin kaderini elinde bulunduran mevkilere kadar yükseltilmişlerdir. 12 Eylül sonrasında, Y.Ö.K. ve M.E.B. marifetiyle A.B.D.’ne gönderilen “seçilmiş” onbinlerce master ve doktora öğrencisinin katılımıyla, bu ülkedeki Türkiye kökenli tarikat ve cemaatler, daha da eğitimli insan gücüne sahip olmuşlardır. Şimdilerde, Türkiye’nin laik hukuk sistemine karşı olan tüm siyasal islamcı yapılanmalar, lisans ve lisansüstü eğitimin yanısıra, hatta İmam-Hatip eğitimi almak isteyen gençlerini A.B.D.’ne göndermekte adeta yarış etmektedirler. Sayısal çokluk, etkinlik ve faaliyet yoğunluğu ayıraç olarak kabul edildiğinde, en büyük cemaati fethullahçılar oluştururken, onları süleymancılar ve nakşibendiler izlemektedir. Bu ülkenin istihbarat birimlerinin kontrolü, yönlendirme ve yönetimi altındaki siyasal islamcı tarikat ve cemaatlerin toplam mürit sayısının, yaklaşık 35.000 olduğu önesürülmektedir.

Küreselleşme sürecinde, uluslararasi sermayenin koşulsuz dolaşimini öngören A.B.D., bunun önündeki en büyük engel gördügü ulus-devletler yerine, din esasina dayali çok hukuklu ya da siyasal bölünmeyle oluşmuş güçsüz-küçük etnik devletleri yeglemektedir. Bu tercih, Yugoslavya ve Irak’ta yaşama geçirilmiştir. A.B.D., Avrupa ülkeleri -özellikle de Almanya- için “Scientology”, Uzak Dogu için “Moon”, “Falun-Gong”, Rusya Federasyonu ve Orta Avrupa ülkeleri (CIS) için “Krişna”, “Bahai”, “Yehova Şahitleri” gibi tarikatlari pazarlayan A.B.D., Türkiye için de fethullahçiligi “iktidar modeli” olarak kabul ettirme gayretkeşligi içindedir. Bütün bu ülkelerden sadece Çin Halk Cumhuriyeti ve Almanya, A.B.D. tarafindan kendilerine biçilen tarikatlari yasaklayarak siyasal kararlilik sergilemişlerdir. Türkiye’de ise, hükumetin ve de muhalefetin degil, Türk Silahli Kuvvetleri’nin kararliligi sayesinde, fethullah cemaatinin şeyhi A.B.D.’ne siginmak zorunda birakilmiştir. D.G.M.’de yargilanmasina karşin, sözkonusu tarikat şeyhi, yaklaşik dört yildir, A.B.D.’de zorunlu anjin, şeker ve kalp tedavisi görmektedir. A.B.D.’nin çikarlarina koşulsuz hizmetleri nedeniyle öncelikli koruma programina dahil edilen fethullahçilarin şeyhi, tüm dünyaya dagilmiş olan cemaatini buradan yönetmeye devam etmektedir. Ilkokulu dişaridan bitirmiş sözkonusu şeyh için A.B.D.’nde C.I.A. ile organik ilişki içindeki Georgetown Üniversitesi’nde geçtigimiz yil içinde uluslararasi bir sempozyum düzenlenmiştir . Kendileri adina Kafkaslarda, Orta Asya’da, Türkiye’de, Balkanlarda ve diger ülkelerde “gelecegin A.B.D. yanlisi yöneticilerini” yetiştiren ve devşiren fethullahçilari onore etmekten ve destek saglamaktan geri durmayan A.B.D. yönetimi, Türkiye’de şeriatçiligi yargi karari ile tescillenmiş kimi eski belediye başkanlarinin, yargi karari ile kapatilmiş siyasal parti yöneticilerinin haklarini aramada, dogrudan diplomatlarini kullanmaktadir. 11 Eylül terör saldirisindan sonra, gözaltina aldigi 30’u aşkin Türk vatandaşini hala serbest birakmayan; uluslararasi tepkiler gelinceye kadar Küba’daki Guantanomo Askeri Kampindaki El-Kaide mensubu esirleri Cenevre Sözleşmesi’ne aykiri koşullarda tutan; Usame Bin Ladin hakkindaki ölüm kararini yargi yerine Başkan Bush’a veren; terörle mücadele programinda pekçok insan haklari ihlalini yaşama geçiren ve tüm bunlari ülkenin güvenligi adina yaptigini iddia eden A.B.D., bundan sonra Türkiye’nin güvenligine ve egemenlik haklarina da ayni duyarliligi gösterecek midir? diye saftirik bir soru sormaktan kendimi alamıyorum.

 

XII – Türkiye neden bir şeriat devleti OLABİLEMEZ

A.B.D. siyasal islamcılar konusu başta olmak üzere, sürdürdüğü çifte standarda dayalı politikalardan vazgeçmek zorundadır. Usame Bin Laden’i ve militanlarını, 1981-1989 yılları arasında, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda ve yönetimi altında, Sovyet Ordusu’na karşı verdiği savaşımdan dolayı “demokrasi kahramanı mücahitler” olarak takdim eden A.B.D., 11 Eylül sonrası aynı kişileri “bir numaralı insanlık suçluları” ilân etmişse, ortada kabul edilemez bir çifte standart var, demektir.

A.B.D.’nin bildiği ama anlamak istemediği bir başka gerçek, siyasal islamcılar arasında “ılımlı” ya da “radikal” ayırımının yapılamayacağıdır. Terörist, nasıl ideolojisi, dini ya da milliyetinden dolayı mazur görülemeyecekse, siyasal islamcının da, “ılımlı”lık gerekçesiyle mazur görülmemesi, destek verilmemesi gerekmektedir. Örneğin, Fethullah Gülen!.. Usame Bin Ladin, A.B.D. için ne kadar önemliyse, Fethullah Gülen de, daha farklı nedenlerden dolayı Türkiye için o kadar önemlidir. Türkiye’de yasal takibattan kaçan işadamı, eski parlamenter Cavit Çağlar’ı hastalık beyanına rağmen Türkiye’ye iade edip de, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bunca yıldır yargılanan Fethullah Gülen’i iade etmeyen A.B.D. yönetiminin samimiyetinden ve dürüstlüğünden söz etmek, çelişki yaratmaktadır.

Usame Bin Laden, yaklaşik 6.000 A.B.D. vatandaşinin ölümünden sorumlu tutulmaktadir.

Fethullah Gülen ise, küçük yaşta ailelerinden koparilan ve mürit olarak devletine ve rejimine düşman olarak yetiştirilen yüzbinlerce Türk gencinin kaybedilmesinden sorumludur. Başka ülkelerin çikarlarina hizmet etmekten; dünyanin her yerinde ingilizce egitim veren okullarin açilmasi için milyarlarca dolarin Türkiye’den yasadişi yöntemlerle yurtdişina çikarilmasina azmettirmekten; Atatürk ilke ve devrimlerinden nefret eden sözde bir “altin nesil” yetiştirmeye ideologluk-şeyhlik yapmaktan; Türk Silahli Kuvvetleri’ne ve Emniyet Genel Müdürlügü’ne mürit sokmaya çalişmaktan; kendi deyimi ile “ öncelikle adliyede, mülkiyede, maarifte” ve diger devlet kurum ve kuruluşlarinda laiklik karşiti kadrolaşmadan sorumludur. Fethullah Gülen, sadece zihinsel tasallutta bulundugu yüzbinlerce Türk çocugunun ve de ailelerinin insan haklarini ihlâl etmekle yetinmemiş ihlâlin boyutlarini, Türk Devleti’nin egemenlik haklarini, bagimsizligini ve güvenligini kapsayacak ölçülere çekmiştir.

Tüm bu açılardan bakıldığında, A.B.D.’nin, terörle mücadele kapsamında Irak’a yapılacak askeri müdahale için Türkiye’den adeta karşılıksız yardım-fedakârlık talep etmesi; El-Kaide bağlantılı Türk şirketlerinin hesaplarının dondurulmasını istemesi, samimi ve inandırıcı olmamaktadır.

Diğer taraftan, A.B.D.’nin talepleri doğrultusunda dünyanın çok farklı ülkelerinde 200’e yakın ingilizce eğitim veren okul açan fethullahçılar son yıllarda Almanya ile de işbirliğine gitmişlerdir. Sadece Almanya’da almanca eğitim veren okulların sayısı, 100’e yaklaşmıştır. Fethullahçılar, diğer AB ülkelerinde de ingilizce eğitim veren okul açmaya devam etmektedirler. Görüldüğü üzere, Türkiye, yurtdışında milyonlarca vatandaşının en temel gereksinimleri arasında yeralan Türkçe eğitim veren bir tek okul bile açamazken, açmasına izin verilmezken; fethullahçılar, “yurtdışında 1000 okul” hedefine koşarak yaklaşmaktadırlar. Dün, kendi cemaatini ve de devletini A.B.D.’ne pazarlayan fethullahçılar, bugün Almanya ve İngiltere ile sıkı bir işbirliği sergilemekte; deyim yerindeyse uluslararası oynamaktadırlar.

Eğer, hala Usame Bin Laden katı, Fethullah Gülen “ılımlı” diyenler varsa, onlara bizzat Fethullah Gülen’in şu sözleriyle karşılık vermek yeterlidir:

 

Cihad bir hayır kapısıdır;

“””” o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle bereket var…. Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir”.

“Cihad, bir mümin’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin, kendi teri içinde boğulma veya kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir”.“

“Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış, arayışına girmiş, yakalamış dahasını arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin kutsiler… Hz. Muhammed Mustafa’nın askerleri, Cindullah; Allah ordusu… HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi… Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi….Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine girdiğiniz zaman sizi yakalarlar. Misali levhalarla her yerde sizi kovalarlar. Her köşe başinda karşiniza çikarlar. Bazen kendinizi tam onlarin içinde görürsünüz, onlarla beraber kiliç çaliyorsunuz….Duygu ve düşünce birligine vardiginiz zaman, siz ayni ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalişiyorum. Allah’in askeri olduktan sonra kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah’in kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onlari ayiramaz”.

“İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE’SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK’DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR” .

 

XIV – İran Şeriatı istiyoruz: Şeriat İsteyenler Bu Ülkelere Gidebilir;

Şeriat İsteyen Bu Ülkelere Gidebilir;

Şeriat isteyenlere , ”-İran’a gidin” diye klasik bir cevap verilir.

Aslında iran dışında , farklı şekillerde, islami kuralların geçerli olduğu başka ülkeler de var ( Bkz : Harita)

Bunlara da gidebilirler.

Tek yapmaları gereken bavullarını toplamak ve uçakla,gemiyle ,arabayla,deve üstünde bir şekilde gitmek !

”-Şeriatın GELMESİNİ istiyorum” diyenler , bir adım atmalı ve istedikleri şeriat neredeyse oraya GİTMELİLER.

Şeriatle yaşayamıyoruz diye acı çekip ,ömürlerini tüketmelerini istemeyiz.

Çalışmak için ,Okumak için ,daha rahat bir ortam için,daha çok demokrasi için ve başka sebeplerden bir sürü insan, başka ülkelere giderler. ..Bizimkilerde şeriat burunlarının dibindeyken gitmeye üşenirler. :) )

(Kaynak : Karikateist)

 

VII – Afyon’a Şeriat mı Geldi? 

Afyon’a şeriat mı geldi?: Alkol yasağı, okullara mescit derken şimdi de kadınlara ayrı otobüs!

Afyon Valiliği’nin alkol yasağının ve okullarda mescit açılması kararının ardından AKP’li Afyon Belediyesi de otobüslerde “ahlak dışı” olayların arttığı gerekçesiyle kadınlara özel otobüs servisi başlattı.

Kısa süre önce alkolü yasaklayan Afyon Valiliği’nin bu kararının ardından AKP’li Afyon Belediyesi de gericilikte sınır tanımayarak harem-selamlık otobüs seferleri uygulaması başlattı.

Hürriyet’ten Nurettin Kurt’un haberine göre, Afyon’da belediyeye ait bazı araçlar “ahlak dışı” olayların arttığı bahanesiyle sadece kadınlara ayrıldı.

Araçlara bir de uyarı levhası konulurken, burada şu ifadelere yer verildi:

Araçlarımızda aşırı yoğunluk nedeniyle yaşanan hırsızlık ve ahlak dışı olayların artması sebebiyle, ücretsiz servislerimiz sadece bayanlar için geçerlidir. Halkımıza duyurulur. Afyonkarahisar Belediyesi

Araçlara binmeyen kadınlar ne olacak?
AKP’li belediyenin bu gerici uygulamasının kılıfı olarak “ahlak dışı olaylar ve hırsızlık” bahanesi öne sürülürken, asıl yapılmak istenen ise kadınlarla-erkeklerin otobüslerde harem-selamlık olarak ayrılması.

Toplumsal yaşamı iyiden iyiye gerici kurallara göre düzenleyen bu adımlar Afyon’da Valilik eliyle başlatılırken, Valiliğin 2012’nin Nisan ayında aldığı kararla kentte piknik yerleri de dâhil olmak üzere içki satışı ve tüketimi yasaklanmıştı.

Alkol alana para cezası
Afyon Valiliği’nin alkol yasağı kararı kısa süre sonra uygulanmaya da başlanırken, uygulamanın hemen ilk gününde 25 kişiye Kabahatler Kanunu’na göre 169′ar lira ceza uygulanırken, bu cezalar o günden bu yana artarak sürdü.

Okullara mescit
Hızını alamayan valilik, mart başında bir genelge yayınlamış ve buna göre okullarda ibadet yapmak isteyen öğrenciler için mescit açılmasını istemişti. Basına yansıyan genelgeye göre yetkililere, “İbadet etmek isteyen öğrencilere yardımcı olunması” yönünde talimat verilmişti.

(soL – Haber Merkezi)

http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/afyona-seriat-mi-geldi-alkol-yasagi-okullara-mescit-derken-simdi-de-kadinlara-ayri

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın