Bilimsel Yobazlık ve Bilimin Yanılgıları

I – Bilim İnsanları Herşeyi Bilen, Zeki, Akıllı, Dünyanın İlerlemesinden Başka Birşey Düşünmeyen Müthiş İnsanlardır: Bilimi ve Bilim Adamlarını Gözümüzde Fazlamı Büyütüyoruz?

II – Bilimsel Yobazlık Nedir?

III – Bilimin İlahlaştırılması: Bilimperestlik Üzerine

IV – Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri: Bilim Nedir, Ne Değildir?

IV – Bilimin Düz Mantığı Üzerine: Bilim Herşeye Cevap Verebilir mi?

V – Bilimin Açıklayamadığı ve Suskun Kaldığı Keşifler

VI – Bilim Gerçekten Dogmatik Değilmidir?

VII – Bilimde Atlanan Eksik Bakış Açısı;

VIII – Gazetelerde ve Bilim Dergilerinde Yayınlanan ve Bize Bilimsel Bilgi Olarak Sunulan Haberlerin Sorgulama Denemesi: “Erkek ile Kadınların Seks Düşünme Oranları Nedir” “Erkekler Araba Kullanmada Kadınlardan Dahamı Başarılıdır” Benzeri Haberler Nekadar Güvenilir?

IX - Richard Dawkins Dua Deneyini Anlatıyor ve Dua’nın Hiçbirşeye Yaramadığının Bilimsel Olarak Kanıtlandığını İddia Ediyor: Peki Hristiyan Bir Ülkede Tekbir Kişinin Yapıtığı Kısa Deneyden Sonuç Çıkartmak Gerçekten Nekadar Bilimselmidir?

X – Ateist Bilim Adamları Bukadar Kibirlenmekte Gerçekten Haklımı? Sahi Olduğumuz Bilgi ve Bilim Seviyesi Gerçekten Dinleri ve Tanrı’yı Reddecek Bir Noktadamıdır? Dosmatik Ateist Bilim Adamları Bundan 100 Sene Sonra Bu Soruların Cevaplarını Bulduğunda Gerçektende “Tanrı Yok” Diyebilecekmi?

XI – Bilgiler Bile Birer İnançtır. “Ama Şu Olay İspatlandı, İnanç Olmaz “diyebilirsiniz. İster İspata Dayansın, İster Başka Bir Şeye, Yine De Ona İnanıp İnanmamız Bizim İnancımızdan Başka Birşey Değildir

XII – Sonuç? Bilim, Tabiat’tan bilgi almak açısından çok büyük ve güçlü bir araçtır ama kadir-i mutlak değildir; Yapılması gereken, bilime değil bilimciliğe karşı fikren direnmektir

 

I – Bilim İnsanları Herşeyi Bilen, Zeki, Akıllı, Dünyanın İlerlemesinden Başka Birşey Düşünmeyen Müthiş İnsanlardır: Bilimi ve Bilim Adamlarını Gözümüzde Fazlamı Büyütüyoruz?

Bilim Adamlarını Fazlamı Gözümüzde Büyütüyoruz

 İlaca Tapanlar

Pek çoğumuzun anne, teyze, yaşlı akrabalarında sıkça rastladığı bir ilaç kutusu olayı vardır. İçinde ilaçlar için günlere bölünmüş hazneleri olan, kapaklı mapaklı şeyler. Sırasıyla tansiyon, şeker, kalp, mide ilaçları bu haznelerde yer alır ve saatleri geldiğinde unutulmadan almak gerekir.

Amerika yılda 200 milyar doları reçeteli ilaca harcıyor

İlaçların hepsi FDA (Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi) tarafından onaylanır. Kanıtlanmış tüm zararlarına rağmen pekçok ilaç bu kurum tarafından onanmaya devam eder. Bunların arasında çok bildiğiniz Prozac ve Lipitor yer alır. Yurt dışında yapılan araştırmalara göre her 5 dakikada 1 kişi onaylanmış reçeteli ilaç yüzünden hayatını kaybetmektedir. Amerika’da yasadışı ilaçlar yüzünden yılda 19bin kişi hayatından olur. Yasadışı ilaçla mücadele için harcanan para yılda 12 milyar dolardır. Reçeteli ilaçlar yüzünden ölen insanların sayısı ise yılda 100bin civarında olmasına rağmen FDA onaylı ilaçları kimse kurcalamaz. Hayatını kaybetmese bile pek çok insan ilaca dayalı sağlık problemlerine mahkum olmaktadır. Bunlar obezite, şeker, kanser, karaciğer hastalıkları, depresyon, kalp yetmezliği vb hastalıklardır. İleriyi göremeyen doktorlar bu ilaçların zararlarını gözardı ederler. Batı tıbbı malesef sağlık üzerine değil zenginlik üzerine kurulmuş bir sektör durumuna gelmiştir. FDA ve benzeri pek çok kurum, içlerinde dünyanın en önemli bilim insanlarını maaşlı olarak çalıştırmaktadır. Ticarete bu kadar aç olan bu sektör basını ve medyayı da kullanarak kendince sağlık dedikoduları yaratarak ilaca tapan insan sayısını artırmayı hedeflemektedir.

Bu yazı moralinizi bozmak için değil, tam tersine farkındalığınızı artırmak ve sağlığınıza gereken önemi vermeniz için bir başlangıç olması amacıyla yazılmıştır.

Peki bu uydurmasyon dedikodular nelerdir? sıkı durun madem.

FDA onaylı ilaçlar sağlıklı ve güvenlidir(!)

1900lü yılların başlarında gıda zehirlenmelerinden ölümlerin çoğalması nedeniyle yasa tasarısı hazırlandı. Bu durum FDA gibi gözetimci bir bekçinin doğmasına yol açtı. Başlarda çok etik ve başarılı bir yol izledi. Halkın sağlığını korumak ve iyileştirmek üzere sağlıklı ve güvenli ürünler üretilmesi ve bunların düzenli gözetilmesi sözü verdi. Mesela çürümüş ete önlem olarak ilk olarak ete gözetim getirildi. Daha sonra bu kapsam genişletilmeye başladı. Buna kozmetik ve tıbbi ürünler de dahil oldu. Buna ilaçların üretime geçmeden önce onay getirilmesi zorunluluğu eklendi. Böylece gücüne güç katan kurum pazara hangi ilacın, gıdanın ve kozmetiğin gireceğine karar veren tek yetkili merci oldu.

Şimdi ilaçlar FDA onaylı diye herkes gözü kapalı bu ilaçları yutup duruyor.

1997de yüksek tansiyon için onaylanan Posicor adlı ilacı kullanan  pek çok insanın ölüm oranı kullanmayanlara göre daha fazla idi. Bu durum FDA’nın bu ilaca onay vermeye devam etmesini engellemedi. Onaydan çok kısa bir süre 200 kişi hayatını kaybetti. 2000li yılalrın başında Vioxx denilen ağrı kesici ilaç kalp krizlerini artırmasına rağmen onayı durdurulmadı. Satışı 2003’te 80 ülkeye ulaştı ve kârı 2.5 milyar dolara ulaştı. FDA’nın vicdana gelen uzmanları tarafından yapılan açıklamaya göre bu ilaçtan 140 bin Amerikalı etkilendi ve bunların yüzde 40′ı hayatını kaybetti. Örneğin kalp yetmezliği yada ritim bozukluğu için kullanılan ilaçların çoğunun ritm bozukluğunu bastırıp saklarken aynı zamanda kalbin normal atış ritmini de bozduğu ortaya çıktı. İlacı kullanlardan ölenlerin sayısı kullanamayanlara göre neredeyse 3 katıydı. En önemli uydurmasyonlar ise kolesterol düşüren ilaçlarla yapıldı. Bu ilaçları düzenli kullanların kalp yetmezliği, kas kaybı, böbrek yetmezliği, iktidarsızlık, hafıza kaybı gibi sorunlar yaşadığı tespit edildi. En çok tanınan FDA onaylı ilaçlardan Prozac günümüzde anti-depresan olarak en çok kullanılan ilaçtır. Bunun popülaritesi ise bilimden değil pazarlamadan gelir. Zira ilacı pazarlamak çok büyük kaynaklar kullanılmaktadır. Prozac ilk olarak kedi ve köpekler üzerinde denendi. İlacı alan hayvan saldırganlaşmaya başlıyor, ilacı kesince eski haline dönüyordu. Sonra insanlar üzerinde denendi. Kliniklerde yatan 4000 hasta üzerinde yapılan uygulamada uzmanlar hastaları ilacın yan etkilerinden (şiddet, intihar) korumak üzere yatıştırıcılar kullandılar. Sonuçta da depresyona karşı iyi olduğu söylenerek tescillendi. Hem hayvanlar hem insanlar üzerinde yapılan deneylerde ortaya çıkan şiddet ve Prozac bağlantısı, bazı insanlarda ruhsal durum iyiye giderken neden bazılarında kötüye gittiği bir türlü açıklanamadı. Buna rağmen onay alındı ve üretime ve pazarlama faaliyetlerine geçildi. Prozac kullanıp intihar eden pek çok ünlü kişiye rastlandı. FDA’nın kendi yaptığı araştırmada bile bu ilacı kullanan her bireyin en az 2 yan etkiye maruz kaldığı tespit edildi. Ancak ilacı üretenlerin iştahları dinmek bilmedi. Tüm yan etkilerine rağmen çocuklar üzerinde kullanılmasına bile onay verildi. Hatta patent ağı genişledi, Sarafem adıyla da satılmaya başlandı.

FDA onaylı bir başka tehlikeli ilaç ise çocuklarımıza yapılan aşılar(!)

Örneğin, bebekler üzerinde kullanılan Rotashild adlı aşı 1 yıl sonra ortaya çıkan yan etkileri nedeniyle hükümet tarafından artık tavsiye edilmeme kararı alındı, ancak bu yan etkiler daha kullanılmaya başlamadan önce yapılan testlerde tespit edilmişti. Buna rağmen FDA onayı alınmıştı. FDA içinde varolan maaşa bağlanmış danışmanlar, lobiciler, bu ilaca ait hisse sahipleri, ve pek çok menfaatçi onay için el kaldırmışlardı bile. Diğer aşılar da aşağı kalmadı. Pek çoğunun römatoid artirit hastalığını tetiklediği(MMR), nerolojik hasarlar verdiği(DTaP), ölümlere yol açtığı belgelenmiştir. Çocuklarımızın hayatları kumar oynayacağımız bir mevzu değildir. Her sene değişen aşı türleri, çaresi bir türlü bulunamayan gribe karşı her sene farklı deneylere maruz kalmamız, üzerinde ciddi düşünmemiz gereken bir konudur. Bu aşılar veliler için gerekli ve zorunlu hale getirilmiştir. Çocuğunuz enfeksiyona maruz kaldığında ilk yapmanız gereken şekeri, çikolatayı kesmek ve C vitamini takviyesi yapmaktır. Sağlık koşullarınızı kontrol atında tutmak ve sağlıklı beslenmek sizin elinizdedir. Zira FDA artık sağlığınızın değil büyük şirketlerin bekçiliğini yapmaktadır.

İlaç onayı bilimsel temellere dayalıdır(!)

%51 çoğunluğun diğer % 49′a ölümcül olan ilaçların güvenli ve sağlıklı olduğunu söylediğini düşünün. Bilimin kendisi ve seçimler, artık tıpta birşey ifade etmiyor. Onun yerini yüksek kâr amacı ve bilim insanlarının çıkar çatışmalarından doğan sağlık zorbalığı almış durumda. Doktorlar habire kendilerine dikte ettirilen ilaçları hastalarına yazıyor. Hastalar da birer ilaç bağımlısı haline geliyor. Doktorların tavsiye edeceği ve bunun için faydalanacağı tıbbi makaleler bile, ilaç sektörlerinin maaşlı yazarları tarafından yazılıyor. FDA tarafından tutulan uzmanların yarısından fazlası ilaç sektörlerinin içinden geliyor yada onlarla parasal alaka içinde. Zira FDA’nın vereceği bir karar onları ya zengin edecek yada bundan zarar görecekler. İlacın icadından, geliştirilmesine ve onanmasına kadar geçen tüm süreç bu paralı askerler tarafından yönlendiriliyor.

Peki ilaç sektörleri FDA’yı nasıl ele geçirdi? FDA’da çalışan üst düzey yöneticilerin ve elemanların özellikle başta aşı üreticileri olmak üzere pek çok ilaç firmasından hisse senedi almasıyla başladı herşey.

İsim vermeden eski FDA çalışanlarının itirafları:

- “FDA’da görevli insanlar ‘Bu ilacı onaylamalı mı onaylamamalı mı?’ diye sormuyor, ‘Bu ilacı nasıl onaylarız?’ diyor”

- “FDA ilacın onaylanma sürecini hızlandırmak için ilacın yeterlilik, güvenlik ve sağlık testlerini es geçiyor”

- “İlaca onay verenler ilacın bir güvenlik zaafını gördüğünde bunu görmezden geliyor çünkü böyle birşeyi açığa çıkarmak başlarına dert açabilir”

Bu durum pek çok üniversitenin de dikkatini çekmiş durumda. Örneğin Harvard’lı profesörler doktorlarına FDA onayı bile olsa güvenlik zaafı olan ilaçları yazmamalarını tembihlemiş.

Ancak şu da bir gerçek ki, pek çok üniversite görevlisi de ilaç şirketleri tarafından satın alınmış durumda.

Reklamlar halkın sağlığı için(!)

Dünyada en fazla reçeteli ilaç tüketen ülke Amerika. Bu da tamamen reklamın gücüne dayanıyor. Herhangi bir tv, radyo yada medyada “bilmem şu kadar günde zayıflayın, şununla halsizliğe son, saç dökülmesine son, bakın bu ilacı Dr Oz da tavsiye ediyor” gibi reklamlara rastlamak kaçınılmaz. “Halkın sağlığı” adına yapılan bu reklamlar yine FDA garantisi altında yasallaşmış durumda. Ancak buna göre ilaçların reklamı yapılırken pozitif yanlarından bahsederken eşit şekilde yan etkilerinden de bahsedilmesi, iddia edilen şeylerin doğru olması (ispatlanmış) gibi şeyleri de içerirken, ne reklamcılar ne de bunları tavsiye eden doktrolar tarafından buna uyulmuyor ve kimse tarafından da denetlenmiyor.

Örneğin kolesterolü düşürdüğü iddia edilen ilaçlar hakkında verilen yanlış bilgiler yüzünden pek çok insan yan etkilere maruz kaldı. Lipitor hakkında sayısız dava açıldı ama bu davalardan paçayı kurtarmayı hep başardılar çünkü dozlar konusunda ya topu doktorlara attılar yada yanlış kullanıma vurdular. İnsanlar karaciğerlerindeki ağır hasarlarla kala kaldılar.

Bunun gibi pek çok örnek hormon düzenleyici, depresyon önleyici, ritm düzenleyici ilaçlar üzerinde de uygulandı. Olan yine ilaca tapanlara oldu.

Halbuki yapılması gereken şuydu: ilaçlar sadece hastalar içindir ve yine sadece acil durumlar için kullanılır. İlaçlar trend olan birer reklam aracı olamaz. İlaçlar herkes tarafından alınabilecek besin değildir. Ancak reklamlar sonucu halkın ikna olduğu tek şey, “sağlıklı kalabilmem için ömür boyu bu ilaçları kullanmalıyım” oldu.

Daha bebek yaşta çocuklarımızı antibiyotiklere, aşılara ve GDOlu mama vb ürünlere maruz bırakarak çok büyük hatalara imza atıyoruz.

İlaçlar yaşam kalitemizi artırıyor(!)

Araştırma sonuçlarına göre her yıl FDA onaylı ilaçlar yüzünden ölen sayısı 100 binin üzerinde. Ölümlerin dışında yılda 2 milyon kişi ise kanser, böbrek yetmezliği, otizm, depresyon, kalp yetmezliği gibi yan etkilere maruz kalıyor.

Reklamlarla hipnotize olan insanlar “doktor ne verirse yutarım” mantığı güdüyor.

2012 yılı itibariyle ilaç tüketiminden kazanılacak karın 450 milyar dolar olacağı öngörülüyor. Peki yaşam kalitesi? John Hopkins tarafından yapılan açıklamaya göre Amerika’daki çocukların hepsi gelişmemiş ülke çocuklarından daha sağlıksız durumda. Çouklar daha doğar doğmaz şeker hastalığına maruz kalabiliyor. İlaçların yan etkileri insanlar üzerinde ciddi hasarlara yol açabiliyor ve bu da yaşam kalitesi diye birşey bırakmıyor. “Beslenmeye hayır, ilaca evet”. Doğru beslenme, kaliteli bir yaşam tarzı yerine insanlar ilaca özendiriliyor ve hayat kurtarıcı gibi gösteriliyor. Eğer bir ilaç işe yaramazsa başka bir ilaç öneriliyor. Bir hastalıktan dert yanarken buna birden fazla hastalık da eklenmiş oluyor. Bu da daha fazla ilaç. tüketimine yol açıyor ve bazıların cepleri daha fazla doluyor.

Her kaybedenin ardında bir kazanan yatar. “Ağrı” en çok kazandıran şeydir. Başın ağrır ilaç alırsın, karnın ağrır, miden ağrır ilaç alırsın. Halbuki bunlar ağrıyı geçirmez. Sadece beynin ağrıyla alakalı gönderdiği sinyalleri keser. Sorun devam eder. Aslında ağrı bize birşeylerin ters gittiğinin habercisidir. Doktorlar da başta olmak üzere kimse bununla ilgilenmez. Yüzeysel çözümler daha iyidir. Ağrı kesici verilir ve hasta gönderilir. Bunlar savaşlarda telgraf tellerini kesen sabotajcılar gibidir. İletişimi kes rahat et.

Size tam bir ironik gerçek anlatayım. Hasta, ilaç yüzünden ölür. Yakınları ilaç şirketini mahkeyeme veremez çünkü raporlarda kalp yetmezliği yazar. Bunalıma giren yakınlar depresyon ve ağrı kesicilere verir kendini. İlaç sektörü yine para kazanır!

Doktorlar ilaçların zararlarına karşı temkinli(!)

Doktor tavsiyesine uymak kendi çukurunu kazmakla eşdeğer haline geldi. Doktorlar ne ilaç yazacakları konusunda ya makale okurlar yada her gün kapılarına dayanan ilaç mümessillerini dinlerler. Okudukları makaleler ilaç firmaları tarafından tutulmuş paralı askerler tarafından yazılır. Mümessiller ise zaten satıştan payını almaktan başka birşey düşünmeyen insanlardır. Pek çok ilaç mümessiliği yapmış insan bu mesleği bıraktığında kendini geçmişte büyük suçlar işlemiş insanlar olarak görür.

Örneğin hayalet yazarlardan birinin itiraflarına kulak verelim:
Hayalet: “Saygın yazarlar arasında yer alabilmek uğruna bir ürün hakkında 2 makale yazmayı kabul ettim. Yazacağım herşey önceden dikte edilmişti. Referanslara kadar. Hatta proje hakkında hiçbir şey iddia etmeyeceğime ve geri çekilmeyeceğime dair imza attırdılar.”
İlaçlar hakkında kimin ne yazacağı, hangi akademisyenin ve devlet görevlisinin bunun hakkında ne yorum yapacağı, kimlerin oylamada onay vereceği önceden hazırlanmış kusursuz planlardır.
Örneğin artirit üzerine çalışan Amerikalı (ismini vermeyeceğimiz) bir doktorun 10 yıl içerisinde ilaçlar üzerinden aldığı pay 600bin dolar civarındadır. İlaca onay veren laboratuarların vb kurumların payları bunların kat ve kat üzerindedir. Yapılan bu bilime yurt dışında “çek-defteri bilimi” deniyor.

Doğal besin takviyeleri yetersiz ve zararlıdır(!)

Her ne kadar ilaçların kendisi doğal besinlerden ve bitkilerden üretilse de ilaç firmaları bunlardan uzak durulması konusunda insanları yanlış şekilde bilgilendirir. Örneğin Aspirin, söğüt ağacından elde edilir. Doktorlar tarafından hergün alınması tavsiye edilir ama ölümcül etkileri vardır. Yıllardır bu konuda da kandırılmışısızdır. Kolesterol düşüren ilaçlar bir tür kırmızı mayada fermente edilmiş pirinçten elde edilir. Pek çok ağrı kesici, afyondan elde edilir ama afyon tek başına morfin, kodein ve oksikodon kadar tehlikeli değildir ve bağımlılık yaratmaz.

Doğal besin takviyeleri içlerinde sinerjiden oluşan birden fazla karışım içerdiği için daha etkli ve daha zararsızdır. Zira ilaçlar tecrite uğramış tek maddeden oluşur. Besin takviyeleri, içinde birden fazla şey içeridiği için patenti alınamaz ve monopol hale gelemez. Bu patent olayı sayesindedir ki ilaç firmaları kârına kâr katar. Bu yüzden de alternatif şeylerin kullanımına karşı çıkarlar. Hatta sessiz sedasız Avrupa Birliğinde Alternatif Tıp ve patentsiz besin takviyelerine karşı yasalar çıkmaya başladı bile.

Hayat kurtaran, çok ucuz ve çok kolay bulunabilen şifalı bitkiler, besin takviyeleri yakın zamanda yasaklar altına alınmış, el altından satılan şeyler haline geleceklerdir.

Yüksek kolesterol kalp krizi için tehlikelidir(!)

Bu şehir efsanesi sayesinde yıllarca trilyonlarca dolar para kazanılmıştır. Kalp krizinin nedenleri damarların sertleşerek yada daralmasıyla kan vasıtasıyla kalpten organlara oksijen ve besin taşımanın zor bir hale gelmesidir. Pıhtılaşma ise kalp krizine yol açar.
Buna göre kolesterol arttığında atardamar duvarlarında yer alan pıhtı miktarının da artması gerekir. Yada tam tersi. Bunu anlamak için hayatını kaybeden insanların damar çeperleri ve kolesterolleri karşılaştırıldı. Ölümlerin hiç birinde bu ikisi arasında bağlantı kurulamadı. Kolesterolün düşük yada yüksek olmasının hiçbir etkisi olmadığı kanıtlandı. (Araştırmacı Mathur, Dr. Marek, Ph.D Jose Mendez çalışmaları). Kolesterol düşüren ilaçlar üzerinde yapılan deneylerde de, ilaçların kolesterolü düşürmesine rağmen bunun damarlardaki pıhtıya en ufak bir etkisi olmadığı saptanmıştır. Kalp krizlerinde kolestrolü suçlamak, “suya atlarsanız sadece saçınız ıslanır, diğer her yeriniz kuru kalır” demek gibi birşeydir. Bu şehir efsanesini devam ettirerek ilaç firmaları kârlarına kâr katmaya devam etmektedir.

Türk Kardiyoloji Derneği’nin basın toplantısında statine karşı olan uzmanlardan Prof. Dr. Ahmet Aydın “Damar sertliği oluşturan kolesterol değil, enflamasyondur (mikropsuz iltihap). Buna neden olanlar arasından da ayçiçeği yağı, mısır yağı, margarinler bulunur. Kalbi koruyacağım derken tahrip ediyorsunuz. Statin ayrıca erkeklik ve kadınlık hormonlarını azaltıyor. Alzheimera, kas zayıflığına, katarakta yol açıyor.   Bunları bilmiyorlarsa cahiller. Bilip de uygulamıyorlarsa ahlaksızlar.” dedi.

Dört uzmanın da görüşü ortaktı: “Kolesterol faydalıdır. Damarların tıkanmasının nedeni yüksek kolesterol değildir. Kolesterol ilacı kullanmayın.”

Prof. Dr. Canan Karatay (Kardiyolog): “Hastalarıma kolesterol ilacını bıraktırıyorum.” der ve ekler  “Hiçbir gıdanın kolesterolü yükseltmediği yıllardır biliniyor. Bunu bilmemek, bilime kapalı olmak demektir. Sağlık ocaklarında aile hekimleri şakır şakır kolesterol düşürücü ilaçlar yazıyor. Biz buna karşıyız. Ben statin alan hastalarıma ilacı bıraktırıyorum. Her gün 20 dakika yürüyün, sağlıklı ve doğal beslenin, ara öğünleri kaldırın diyorum.”

Mevlüt Durmuş(Uzman Biyolog): “Statini ilk elde edenlerden biri Akiro Endo. Aslında bir antibiyotik elde etmeye çalışıyordu. Yani statin doğrudan hücre öldürücüdür.”

Prof. Dr. Ahmet Rasim: “Kolesterolü düşürmek ne kalp krizlerini ne de felçleri önlemekte işe yarıyor. O zaman insan soruyor: Ne anladım ben bu ilaçlardan? Kolesterol hücre zarlarının yapı taşıdır ve faydalıdır. Yağlı yiyecekler kolesterolü yükseltmez. Kolesterolle ölüm sıklığı arasında hiç ilişki yoktur. Yüksek doz kolesterol ilacı kullanan yaşlı hastalarda beyin kanaması riski artıyor.”

En büyük uydurmasyon: Kolesterol sizin için kötüdür(!)

Gerçek şudur ki yüksek kolesterol ömrü uzatır.

Amerikada yapılan araştırmalara göre 100milyon kişinin ortalama kolesterol seviyesi 200 mg/dl yada üzeri civarındadır.

Bu da ilaç sektörüne 100 milyon potensiyel müşteri demektir. Bu 100milyon normal insanı hasta müşteri konumuna dönüştürmek ağızların suyunu akıtır. Bunu başarabilmek de başlı başına bir sanattır. Bu yüzden de “düşük kolesterol sağlığınız için iyidir” reklamları yapılır.

Önce problem yaratılır(kolesterol), ardından çözüm sunulur(düşüren ilaçlar). Bunun için tüm kaynaklar seferber edilir.  Çünkü senede 30 milyar dolarlık bir kar beklenmektedir. (Tıpkı kuş gribi, domuz gribi, vb vakalarda olduğu gibi. Önce sorunu yarat, çözümü bulmuş gibi yap, zengin ol)

Peki nedir bu kolesterol?
- Kolesterol vücut tarafından steroid ve hormon üretsin diye görevlendirilir. Testesteron, estrojen ve kortizon hormonları vücuttaki sayısız işlevin yerine gelmesini sağlar.
- Karaciğerin safra salgılamasını sağlar. Yağların yakılması ve atıkların atılması için önemlidir.
- Hücre zarlarını stabilize eden molekülleri birbirine bağlar. Bütün dokuların yapı taşıdır.
- Beynin gerekli eletrik sinyallerini taşımada önem taşır. Hafıza ve odaklanma ile alakalıdır. Bu yüzdendir ki, kolesterol düşüren ilaçların yan etkisi olarak hafıza kaybı ve konsantrasyon eksikliği görülür.
- Bağışıklık sistemi için önemlidir. Özellikle erkeklerde yüksek kolesterollü olanların bağışıklık sistemleri daha güçlüdür. Bizi hasta eden pek çok bakteri LDL kolesterolü tarafından yok edilir.
Bu kadar önemli olan kolesterol vücüdun her yerine damarlarımız vasıtasıyla taşınmak durumundadır. Dolaşımı suyun ve yağın karışmaması esasına dayanır. Kendisi yağlı bir maddedir ve su bazlı kan ile karışamaz. Bu yüzden kolesterol lipoprotein denen özel taşıyıcılar tarafından taşınır(LDL). HDL ise kolesterolü karaciğere geri taşır. İkisinin de yapması gereken bir görevi vardır ve biri iyidir diğeri kötüdür denemez. Bu tamamen ticari bir uydurmadır. Kolesterolünüz yüksek yada düşük olsun, LDL görevini yapmaya devam eder. LDL ile kandaki pıhtının en ufak bir alakası yoktur.

Peki kolesterol neden değilse, kalp krizi neden kaynaklanır?
- Enfesksiyon
- Sigara
- Yüksek tansiyon
- Yüksek şeker
- Aşırı folik asit ve B12 vitamini eksikliği
- Aşırı kortizol (stres)
- Hantallık (egzersiz eksikliği)
- Aşırı C Vitamini eksikliği

Koroner kalp damarında bir hasar meydana geldiğinde vücut hemen hasar tespit yapar ve onarıma geçer. Bunun için de hasarlı bölgeye LDL gönderir. Hasar gören yerin kendisi hücre yenilemesi yapar. Damarın kendisi reaktif oksijen üretir.  Bu da bölgeye bağışıklığı artırmak için daha fazla hücreyi çeker. Bunların hepsi biraraya gelerek pıhtılaşmayı oluşturur. Pıhtılaşma tamamen vücudun savunma mekanizması sonucu kendi yarattığı bir şeydir. Düşük yada yüksek LDL değeriyle alakası yoktur.

Peki kapatıyorum. İlaçlara, ameliyatlara yada yüksek teknoloji gerektiren tedavilere o kadar muhtaç hale gelmişiz ki kendi hayatlarımız üzerinde sorumluluk almaktan uzaklaşmış durumdayız. Yanlış tedavi yada hatalı öneriler, hatalı dozlar yüzünden pek çok insan hayatını kaybetmiş yada yen etkiler yüzünden büyük hasarlar görmüştür. Özellikle hastanelerin acillerinde büyük kahramanlıklar gösteren doktorlara nazaran gözünü para bürümüş bazı doktorlar, şirketleşmiş hastaneler, ilaç firmaları ve hastalar yüzünden insanların hem hayatları hem de yaşam kaliteleri bozulmaya yüz tutmuştur.

Gerçek sağlık onu bulduğunda ona sımsıkı sarılmayı gerektiriyor. Çünkü onun değeri paha biçilmez. Satın alınamaz, takas edilemez. Sağlığınızın kıymetini bilin. Güzel beslenin, güzel yaşayın. Sevin sevilin. Affedin affettirin. Sevgiyi bir an olsun içinizden eksik etmeyin. Gerçek sağlık sadece kalpten istediğinizde sizin olacaktır.

Bütün hücreleriniz sevgiyle dolsun…

Not: Bu yazıda alıntı yaptığım sevgili Shane Ellison’ın “Batı Tıbbı Sağlığınızın Altını Nasıl Oyar” adlı kitabını bırakın Türkiye’de yurt dışındaki kitapçılarda bile bulamadım. Kitap çok popülerse yenisi niye basılmadı? Yoksa bundan rahatsız olanlar kitapları toptan satın mı aldı?

http://www.derki.com/hekim/item/3162-ilaca-tapanlar

 

II – Bilimsel ve Dinsel Yobazlık;

Dini yobazlık, dinler tarihi boyunca alışık olduğumuz bir kavram ve ne olduğunu
üç aşağı beş yukarı hepimiz biliyoruz. Ben bugün, bilimsel yobazlığın ne olduğu
üzerinde durmak istiyorum özellikle.
Bilimsel yobazlık bilimsel olmayan verileri değerlendirmeyi red etmektir. Bilim
adamları, üniversiteler, yüzyıllarca bu yobazlığın başını çekmişlerdir.
Günümüzde de bu yobazlığın etkileri hala olanca gücüyle devam ediyor.

Bilimsel yobazlığın en güçlü savunması teknolojiye dayanır. Bilimsel çalışmalar,
teknolojik buluşlara yol açar ve bu teknolojik buluşlar da yaşamımızı
kolaylaştırmakla birlikte yeni “bilimsel” bilgilere ulaşmamızı sağlar. Bu durum
bilim adamlarını ve bilim kurumlarını öylesine yüksek bir yere koymuştur ki, bir
çok kimse, bilimin sınırlarını, aciz kaldığı alanları sorgulama gereği bile
duymamış. Bilimin, varoluşun sınırlı bir alanına ait bilgi edinme yöntemi olduğu
unutulmuş. Bilim bir çeşit din haline getirilmiş. Destek de hazır: İşte
teknoloji, bilim sayesinde aya gittik! Bilim sayesinde dünya gezegeninin öküzün
boynuzları üzerinde durmadığını öğrendik. Bugün bilim sayesinde ben bu yazıyı
yazıp size ulaştırabiliyorum vs.

Din adamları, bilimin varoluşla ilgili araştırma ve geliştirmelerini korkuyla
izlemiş, bazı dönemler bilim adamlarını katli vacip görmüşler.
Bilim adamları da, dini bilgileri küçümsemiş, değerini yok saymış, kendi
yöntemlerinin dışına çıkanı, bir çeşit tapınakları haline gelmiş
üniversitelerinden kapı dışarı etmişler .
Fakat insanlar, ister bilim adamları olsun, ister din adamları, bilimsel ve
dini bir bilgi ağı içinde yaşadıklarını, bu bilgi disiplinlerince keşfedilmiş,
keşfedilmekte olan yasalara tabi olduklarını görecek kadar geniş bir bakış açısı
geliştirememişlerdir toplumsal düzeyde.
Bilim adamları, her gün laboratuarlarından çıkıp yatağa gidip uyumanın ne
olduğunu, din adamları da zihnin varoluştaki yeri ve işlevi konusunu atlamış,
yok saymış, görmezden gelmişlerdir. İşte yobazlık bu körlüktür. Bilimin gözünü
açtığı noktalarda din, dinin gözünü açtığı noktalarda bilim kör kalmıştır.

Bu yazıda özellikle, kendilerini bilginin peygamberi sanan bilim adamları ve
çevrelerinin, özellikle üniversitelerin, varoluş konusunda ne kadar bir arpa
boyu yol alabildiklerini ve ne kadar sınırlı bir alanda çalıştıklarına örnekler
vererek, “bilimsel” sözcüğünün ne kadar kırılgan ve bilimsellikten uzak
kullanıldığını görmenize yardımcı olmak, yani bilimsel yobazlığa dikkatinizi
çevirmek istiyorum.
Hepiniz duymuş ya da tanık olmuşsunuzdur. Tıbbın geliştirdiği tedavi
yöntemlerine cevap vermeyen bir hasta bir hocaya gidiyor. Hoca da, git şu
kuyudan su çek, içine şu dağdan bir ot kat gibi, “ipe sapa gelmez” bir şeyler
söylüyor.Ama hasta on yıldır doktor doktor gezip çözemediği hastalığından
kurtuluyor. Ne oldu şimdi? Tıp bilimi, yüzyıllardır tanık olduğu bu tür
fenomenleri görmezden geliyor. Bunun irrasyonel de olsa, beyinle bir iletişim
yolu olabileceğini reddederek yobazlık ediyor!

Henüz, biliminin üzerine kurulu olduğu fiziksel alanda, maddenin ne olduğunun,
elektriğin ne olduğunun, enerjinin ne olduğunun bilinmediğini biliyor musunuz?
Bu alandaki dünyaca ünlü bilim adamlarının (S.Hawking gibi) birbirleriyle
tartışmaları, bizim meclis üslubundan farklı değil üstelik.

Siz bilimin kafasının karmakarışık olduğunu biliyor musunuz?

Yapmaya çalıştığım şey bilimi gözden düşürmek değil, ancak onu gerçek yerine
oturtmak. Bilgi konusundaki tekelciliğini kırmak. Bilimsel yobazlık özellikle
gölgede kalmış bir kavram olduğu için, bu konuya dikkat çekmek.Eğer konu, yaşam
ve insan ise, bu alanda bütün bilgi kaynaklarından yararlanılabilir bir anlayış
düzeyine gelinmesine bir katkıda bulunmak.

Bilim adamları bilimde, din adamları dinde derinleşerek bu yobazlaşmadan
kurtulabilir. Halka, bize düşen görev ise her iki kesimden de yararlanmayı akıl
etmek. Birini diğeriyle kıyaslamadan, her iki bilgi disiplininin yararlı
bulgularını günlük yaşamımıza katmak.

Çünkü dünya bu yönde dönüyor! Yirmi birinci yüzyıl, bilimsel yobazlıktan
kurtulma çağı olmaya doğru gidiyor! Gözlemcinin (bilim adamının) deney
üzerindeki etkisi tartışılıyor ve dahası bu tartışmalarda artık din adamlarına
da yer veriliyor. Artık “bilimsel nesnellik” kavramı yeniden tanımlanmak
zorunda. Ve en önemlisi, siz bu gelişmelerin neresindesiniz?

Aydınlık bir gün olsun hepimize!

(Kaynak: http://blog.milliyet.com.tr/bilimsel-ve-dinsel-yobazlik/Blog/?BlogNo=312377)

 

III – Bilimin İlahlaştırılması: Bilimperestlik Üzerine

Bilimperestlerin Yanılgıları;

Koyu “laikçi” Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” önerisi, gündeme geldiğinden beri eleştiriliyor. Jeoloji profesörünün “din, bilime dayandırılamaz” kuralından, “dindarlar bilim yapamaz” gibi vahim bir sonuç çıkarmasının yanlışlığı, zaten ayan beyan ortada.

Ama aslında bundan da ileri gitmek ve Sayın Şengör ve onun gibi düşünen “bilimperestlerin” dünya görüşünü biraz kurcalamakta yarar var.

Prof. Şengör, “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur… bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan bir düşünce sistemidir” diyor. Yani bilimin salt “somut gerçekliğe” dinin ise sırf “inanca” dayandığını ileri sürüyor.

Oysa bakın dünyanın önde gelen astrofizikçilerinden biri olan Arizona Eyalet Üniversitesi öğretim üyesi Paul Davies, 24 Kasım 2007 tarihli New York Times’daki makalesinde bu konuda ne demiş:

“Bize sürekli bilimin dünya hakkındaki en güvenilir bilgi kaynağı olduğu, çünkü test edilebilir hipotezlere dayandığı, dinin ise inanç üzerine kurulduğu söylenir… Bu ayrımdaki sorun şudur ki, bilimin de kendi inanç-bazlı iman temeli vardır. Tüm bilim, doğanın rasyonel ve anlaşılabilir bir düzene sahip olduğu varsayımı üzerinden işler. Eğer evrenin anlamsız karmaşalar ve keşmekeşlerle dolu olduğunu düşünseydiniz, bilim adamı olamazdınız.”Prof. Davies, bundan şu sonuca varmış:

“Dolayısıyla hem dinin hem de bilimin temelinde inanç vardır: Her ikisi de evrenin dışında bir şeyin varlığını kabul eder: Ya açıklanamayan bir Tanrı’yı, ya da açıklanamayan doğa kanunlarını.”Bu gerçek, bir “bilimci” ile bir “dinci” arasında aslında bir “inanç dozajı farkı” olmadığını gösteriyor. Elbette eğer “dinci”nin inandığı dinin öğretileri fiziksel veya sosyal gerçekliği görmesini engelleyecek katılıktaysa, ortaya ciddi bir dogmatizm sorunu çıkar. “Dünya dönmüyor” diye fetva veren Ortaçağ Katolik Kilisesi veya Suudi “alim” İbn Baaz örneğinde olduğu gibi…

Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi…

Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.

Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor.

Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır. Nitekim zaten Prof. Şengör de dayanak olarak bir felsefeci olan Bertrand Russell’a başvurmuş.

Gerçekte insanlığın bilimden başka daha pek çok “bilgi kaynağı” vardır. Örneğin ben “insanlara adaletli ve merhametli davranmak gerekir” önermesinin doğru olduğunu biliyorum. Beni buna ikna eden hiç bir fizik kanunu, kimya formülü veya biyoloji teorisi yok. Hatta “bilimperestler”in pek sevdiği bazı biyoloji teorilerinin sosyal uyarlamalarına, örneğin Sosyal Darwinizm’e bakarsak, adalet ve merhametin çok aptalca şeyler olduğu sonucu çıkabilir. Ama “vicdan” (sezgi), “gelenek” ve Prof. Şengör’ün hiç hazzetmediği anlaşılan “vahiy” gibi bilgi kaynakları, beni söz konusu değerlere inandırıyor.

Aslında dünya tüm bunları göreli ve kaba pozitivizmi aşalı çok zaman oldu. Sorun, bizim bilimperestlerin fanus içinde yaşamasında.

Mustafa AKYOL

6 Şubat 2008 tarihinde Star Gazetesinde yayınlanan bu yazı şuradan alındı:

http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2008/02/bilimperestlerin_yanilgilari.php

http://gundemmaddesi.blogcu.com/bilimperestlerin-yanilgilari/2980315#

 

Türkiye Bilimperestliği Aşamadı;

Türkiye Bilimperestliği Aşamadı!

“Psikiyatri ve kültür”, “sufi psikolojisi” de dahil tam 11 kitaba imza atan, Prof. Dr. Psikiyatr kemal sayar, “yeter ki sen iste” adlı psikoterapi öyküleri kitabında biri türbanlı, diğeri tekstil atölyesinde çalışan iki genç kızın hikayesini yorumladı. İnsan ruhunu sadece bilime indirgeyen pozitivist dönemin bittiğini anlatan sayar, bugün dünyanın “kültürel psikiyatri” kavramını kabul ettiğini söylüyor. Sayar’la sufi psikolojisini, kültürel psikiyatriyi ve 2000′li yılların artık hayatları roman olmayan “depresif” gençliğini konuştuk.

İki genç kızın hikâyesi
Sinem’in kimlik bunalımı adlı hikâyede ailesinin muhafazakâr değerleri ile dış dünyanın uçarı cümbüşü arasında hırpalanan bir genç kız var. “arabesk bir hikâye” adını taşıyan öyküde de bir tekstil atölyesinde çalışan ve “bizim hayatlarımız roman bile olmuyor artık. Türk filmlerinde izlerdik eskiden fabrika kızları ile zengin çocukların aşklarını, hayaller kurardık. Artık o hayalleri bile kuramayacağımız kadar gerçek ve katı bir dünyadayız” diyen işçi kız. Kemal sayar o dünyaları yorumladı.

AYCAN SAROĞLU / Aktüel 22 Haziran 2005

Ruh karmaşık bir yörüngede seyreder. İnsan kendine güven ile güvensizlik arasında, hayatla uyumla uyumsuzluk terazisinde, yaşadığı iklimi severek ve sevmeyerek, çekip gitme arzusu ile kalıp savaşma azmi sınırlarında, umutla umutsuzluk, bağışlama ve intikam, aidiyet ile ait olamama sarkaçlarında gidip gelir. Ruhun konakladığı ya da bir tarafı seçip ikamet ettiği noktalar, elbette bu duraklarla sınırlı değil. Günümüzde ruhbilimi, yani psikiyatri, var olan kavramlara her gün bir başkasını ekleyerek, bu karmaşık özün ihtiyaçlarına deva olmaya çalışıyor. Dünyada çok sayıda psikiyatrik ekol, açılımlar yaparak çağın, mekânın, coğrafyanın, genetiğin farklılaşan koşullarıyla bir manada sürekli değişen, bir manada da hiç değişmeyen ruhun labirentlerini aydınlatma çabasında.

Batı’da “çocuklar” babalarıyla yani psikiyatrinin babası sayılan Freud’la gönül bağlarını çoktan kopardı ama Türkiye’de psikiyatri hâlâ çoğunlukla bu “Ortodoks” babanın tezlerine ve bu tezin takipçilerine bağlı. Oysa dünyada farklı tezler tartışılmakta; maneviyatı psikiyatrinin içine almak gibi, kültür ve psikiyatri gibi… Türkiye’de bu maneviyat ve kültür ekolünün öncülerinden biri de psikiyatr Kemal Sayar. Selis Yayınları’ndan çıkan Füsun Saka imzalı “Yeter ki Sen İste” adlı psikoterapi öyküleri kitabında türbanlı bir kızın kimlik bunalımıyla, konfeksiyon atölyelerinde çalışan bir işçi kızın öyküsünü anlatan Prof. Dr. Kemal Sayar’la değişen psikiyatri atmosferini ve yeni çağın gençlerini konuştuk.

Dünyada bilime, psikiyatriye post-pozitivist yaklaşımlar öne çıkıyor ama bunun örnekleri Türkiye’de çok yok, daha Ortodoks bir iklim var. Neden?İnsan ruhu ancak multi-disipliner çabalarla ele alınabilir. Sadece bilimcilik yetmiyor. Bilim “nasıl”a dair bir açıklama sunuyor ama “niçin”e dair bir açıklama getiremiyor. “Niçin” için teolojiye, erekbilime ihtiyacımız var. Bunu da bize metafizik bilimler, ilahiyat, din, felsefe sağlayabilir. Felsefesiz bir bilim ve bana sorarsanız, metafizik dünyaya kapılarını kapatmış bir bilim düşünmemek lazım. Pozitivist yönsemeler 30-40 sene önce tarihin çöp sepetine atıldı. Artık biz post-pozitivizmden, post-empirisizmden bahsediyoruz bilim dünyasında. İnsan yaşantılarının, beyninin kimyasını değiştirebildiğini öğrendiğimiz bir çağda yaşıyoruz.

FREUD ARTIK GÜNDEM DIŞI

İnsan yaşantıları beyin kimyasını nasıl değiştiriyor mesela?
Çocukluğunda yeterli anne baba şefkati görememiş çocukların beyninin belli bölgelerinin, anatomik olarak da gelişmediğini öğreniyoruz. Bunlar bence çok büyük buluşlar. Yaşantıyla beyinde birtakım değişiklikler olabildiği bulgusu, insan beyninin her an yeniden şekillenebildiğini, geçmişin travmatik etkilerini ise iz gibi üzerinde taşıdığını gösteriyor. Kendi geçmişinin ve belki de atalarının geçmişinin. Jung buna “Kolektif şuuraltı” diyor. Her zamankinden daha az dogmatik olmamız gereken bir zaman dilimindeyiz. İnsanla ilgili daha bütüncül bir bakış açısına ulaşmak istiyorsak mutlaka farklı disiplinlerden yararlanmalıyız, dokunduğu yere göre bir fil tarif eden âmâlar durumuna düşmemeliyiz. Freud’un pozitivizminin artık günümüz dünyasında çok geçerli olmadığını düşünüyorum. Zaten psikanalizin bugünün bilimsel ölçütleriyle ele alındığı zaman hiç de bilimsel bir paye almayabileceğini, bunun belki sadece bir düşünce ekolü olarak isimlendirilebileceğini söyleyebilirim. Ama bence bir yorumlama çabasıdır ve değerlidir. Bence günümüz insanı bilim adamlarıyla din adamlarının karşılıklı diyaloğuna çok muhtaç. Bu Batı’da yapılıyor. Türkçe’de bir kitap çıktı “Kesişmeler” diye, Dalai Lama ile konuştular.

“Sufi Psikolojisi” diye bir kitap yazdınız. Tasavvuf bizim kökenimizde var, Batı’da da bu tür çalışmalar var ama bizde yok denecek kadar az, neden?
Türkiye’de maalesef bilimperestliği aşamadık. Biz hâlâ bilimi bütün anlatılar içinde en meşru ve en doğru anlatı olarak kabul ediyoruz. Halbuki bilim de şiir, sanat, felsefe, din gibi hayatı hikâye eden şeylerden bir tanesi. O bizi hakikate daha hızlı ulaştıracak diye bir şey yok. Onun da sınırlamaları, kör noktaları var. Bence bilimin sınırlılıklarının farkına varırsak, bilimci olmazsak, bilimden daha fazla yararlanabileceğiz. Çünkü insanlar sahip oldukları alanın bilgilerini çok fazla mutlaklaştırıyorlar ve neredeyse bir uzman körlüğüne yakalanıyorlar. Ağacı görüyorlar ama ormanı görmüyorlar. Ben bu kitabı bir düşünce egzersizi olarak düşündüm. Teorik bir çabadır bu, elimizde böyle bir hazine var, buraya biraz bakalım demek içindir.

Geçtiğimiz günlerde “Herkes Bunu Konuşuyor” adlı programda Okan Bayülgen bilim adamlarını konuk etmişti. Fizikçi bilim adamı “Dünyanın yaratılışı” dediği için matematikçi bilim adamının hışmına uğradı…
Bu fanatizm bence. İnsanların başka sesleri, başka anlamları duymaya her zaman ihtiyacı var. Ruhumuzun besini anlamdır ve anlamı sağlayan en önemli kaynaklardan biri de metafiziktir. Bilim bize bu anlamı sağlamıyor. Mekanizmalara açıklama getiriyor ama ruhumuzun o anlam arayışını doyurmuyor.

Bazı insanlar “İçime doğdu, telepati” derler, “normal dışı” deneyimler yaşadıklarını söylerler. Siz bunlara ne diyorsunuz?
Normal popülasyonda, neredeyse yüzde 4 oranında, insanlar ses duyar. Bu onlarda bir hastalık olduğu anlamına gelmez. Her türlü sıra dışı yaşantıyı akıl hastalığı olarak görmememiz lazım. Kişinin sosyal uyumuna, kişisel uyumuna meslek yaşantısına, aile yaşantısına bakmamız gerek.

DOĞU’DA DELİLİK, BİLGELİĞE YAKIN GÖRÜLÜR

Kültürel psikiyatri kavramı nereden çıktı ve neyi amaçlıyor?
Yeryüzünün bütün kültürleri değerlidir. Sadece silahlara ve paraya sahip olduğu için güçlü olan ülkelerde üretilen psikiyatri bize yetmez. Bütün toplumlardaki psikiyatri anlayışlarının bilinmesi, hesaba katılması gerekir. Batı psikiyatrisi içindeki bazı etnosantrik değerlerin, Batı yargılarının da sorgulanması gerekir çünkü bunlar her ülke ve toplum için geçerli değildir. Mesela suçluluk kavramı, doğuştan günahkâr olma duygusu Hıristiyanlık’ta yaygındır ama Müslümanlık’ta yoktur. Bu farklar insanların depresyonlarını çok ciddi bir biçimde etkileyebilir. Ruhsal rahatsızlıklar toplumdan topluma, kültürden kültüre değişiklik gösterebilir, içeriği değişebilir, onlara yaklaşım değişebilir. Mesela daha Doğulu toplumlarda delilik biraz bilgeliğe yakın görülmekte ve bu yüzden de deliliğe daha fazla kıymet verilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1973′te yaptığı bir çalışma var; şizofreni hastalığı, üçüncü dünya ülkelerinde çok daha iyi seyrediyor. Oysa Batı’da farklı çünkü kapitalist toplum, üretmeyen insanı toplum dışına itiyor.

TÜRBANLI KIZIN KİMLİK BUNALIMI

Öyküdeki türbanlı genç kız Sinem neden kimlik bunalımında, kendini nereye ait hissediyor?
Modernliğin getirdiği en önemli patolojilerden biri “yersiz yurtsuzluk”. Özellikle gençler fazlasıyla anonimleştiklerini, kimliklerini kaybettiklerini, kendilerini öne çıkaran vasıfları bulamadıklarını söylüyorlar. Dış dünyada çok albenili, cıvıltılı bir şey görüyor. Evlerinin içinde ise kimi zaman otoriter, kimi zaman da gevşek anne babalar var. Otoriter anne babalarla dış dünya cümbüşü arasında seçim yaptığında, hep dış dünya seçeneğini işaretliyor. Türkiye’nin geleneksel aile yapısı da bu dünyaya müsaade etmiyor. Dolayısıyla kabına sığamayan, dışarı çıkmak ve farklı şeyler yaşamak isteyen bir sürü genç var. Bu zaten gençliğin tabiatında olan bir şey. Öyküdeki genç kız, iki kimlik arasında bocalıyor. O topluma gitmek, ailenin verdiği esaret bağlarından kurtulmak ve özneleşmek istiyor fakat özgürleştiği zaman aileyi de kaybedeceğinden korkuyor. Psikolojide ayrımlaşma, bağımsızlaşma önemli bir kavramdır. Bunları çocukların hareketlerinde de görürsünüz; önce bir iki adım atıp yürümeye başlar, sonra hemen geri döner ve annenin kucağına atılırlar. Kimlikler arasında bocalayan, hangi yönü tutacağını bilemeyen ve büyük ıstırap çeken bir genç kızla karşı karşıya kalıyoruz. Bu bence Türkiye’de 2000′li yılların gençlerinin hikâyesi.

TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN AÇTIĞI YARA VE “BEN KUŞAĞI”

Tam olarak nedir o hikâye?
2000′li yılların gençlerinin hikâyesi tam bir yurtsuzlaşma. 80′li yıllara Amerikalılar “Me Generation” yani “Ben Kuşağı” diyordu çünkü onlar 60′lı yılların böyle bir sosyal motivasyonla hareket eden gençliğine tepki olarak ortaya çıkmıştı. O zaman gençler dünyayı değiştirmek, bazı şeyleri düzeltmek istiyordu. 80′li yıllarla beraber artık dünyayı değiştirmenin beyhude bir şey olduğunu, kendileri için bir şeyler yapmalarını gerektiğini düşünmeye başladılar. Bireyci, kendi anlık hazlarının doyurulmasını esas alan bir gençlik türedi. Türkiye’de 2000′li yılların gençliği ise “Me Generation”ın 20 yıl gecikmeyle yükselişine tanıklık ediyor. Giderek marka bağımlısı, tüketime endekslenmiş, tüketerek mutlu olabileceğine inanan, içsel değerlerden mahrum bir kuşak.

Böyle bir genelleme yapabilir miyiz?
Herkes için böyle değil ama bir kayış var. Bir kısmı uçarı, mutlu, gayet yüzeysel bir biçimde yaşarken, bir kısmı bundan da tatmin olmuyor ve çok ciddi bir içsel boşluk duygusu duyuyor. Bu da kişiler arası ilişkilerde bir tür istikrarsızlık yaratıyor. Bedenine zarar verme, alkol ve madde kullanımı, ölçüsüz, riskli seksüel davranışlar gibi bir dizi zararlı etkinlikle kendini gösteriyor. Bütün dünyada ve Türkiye’de kürtaj yaşı dramatik bir şekilde azalıyor. Çünkü bir şekilde çocuklara, “Ancak kadın ya da erkek olduğun zaman değerlisin” duygusu pompalanıyor. Gençler aidiyet duygusunu hissedemiyorlar. Hayatlarının anlamını nereden sağlayacaklarını bilemiyorlar. Bu çok ciddi bir boşluk duygusuna ve sonunda da yaygın bir kişilik bozukluğuna yol açıyor. Anne baba ile geçirilen saatler giderek daha da azalıyor, televizyon anne babanın yerini alıyor. Çocuklar idealizasyon figürü olarak televizyondaki karakterle özdeşleşiyorlar.

Peki muhafazakâr ailelerin çocuklarında ne oluyor?
Değerlerin aktarımı iyi bir şey, öncelikle onu söyleyeyim ama bunu yaparken değişen dünyayı da göz önünde tutmamız gerekir. Muazzam bir enformasyon seli var, çocuğun önünden bir sürü görüntü geçiyor. Anne babanın dışarıdaki dünyayı anlayıp onları anne babalıklarına katmada daha esnek olabilmeleri lazım. Muhafazakâr aileler bir doğru belliyorlar ve onu sonuna kadar savunuyorlar. O doğrunun içindeki varyasyonları, nüansları gözden kaçırıyorlar. Örneğin aile çocuğun akşam hava kararmadan eve gelmesinin doğru olduğuna inanıyor fakat sosyalleşmesi için de çocuğun dışarıya gitmesi ve arkadaşlarıyla olması lazım. Aile “Benim kurallarım var, biz atadan dededen böyle gördük” diyerek aynı kuralları uyguladığı zaman, çocuğun sosyalleşmesinin önüne engel koyuyor. Bu çocuğun ruh sağlığına çok uygun değil, onun ihtiyaçlarına ve zamana göre biraz değişim geçirmesi gerekiyor kuralların.

İNSANLARI İNCİTEN ASIL ŞEY ADALETSİZLİK!

İkinci hikâyede tekstil atölyesinde çalışan, varoşta yaşayan bir genç kızdan bahsediyorsunuz. Varoş problemi geçmişte yok muydu?
Hayat şartları insanları bazen depresyona mecbur ediyor. Bunu sadece anti-depresanlarla iyileştiremeyiz. Hayatı daha adil ve güzel kılmamız, koruyucu psikiyatriye önem vermemiz lazım. Bu da politik bir şeydir; sadece ilaçların, doktorların yapabileceği bir şey değildir. Bugün tekstil, kundura atölyelerinde çalışan ve geleceğe baktığında hiçbir ümit kırıntısı görmeyen bir sürü insan var. Başarmak istiyorlar ama bütün imkanları ellerinden alınmış. “Türkiye’de 30 yıl önce insanlar daha mı mutluydu?” derseniz, “Evet” derim. Çünkü oturmuş, kabul edilmiş değerler vardı. Sözgelimi rüşvet almak 40 sene önce daha ayıptı. Bugünün toplumunda adaletsizlik insanların gözüne sokuluyor. Bence insanları inciten şey parasızlıktan çok bu. Kanun tanımayan, dolaşık yollara giren, ahlaki standartlarını düşük tutan insanlar para piramidinin tepesine tırmanırken, dürüst insanlar mağdur ediliyor ve çok daha incinir oluyor.

http://www.kemalsayar.com/sayfalar.asp?s=128

 

Evet Ben Bilimperestim: Neden Bilimperestlik?

Bundan birkaç sene önce internette dolanırken Mustafa Akyol’un biryazısıyla karşılaştım. Başlığı “Bilimperestlerin Yanılgıları”ydı. Beynelmilel muhafazakarlarımızdan Mustafa Akyol yazısında Prof. Dr. Celal Şengör’ün “dindarlar üniversitelere alınmasın” sözlerini eleştirmiş. Bu ilk yazımda amacım bu eleştirinin haklı ya da haksız olduğunu vurgulamak ya da yazının genel bir analizi yapmak değil. Mustafa Akyol’un yazdıklarının ne kadar mantıklı olduğuna dair çıkarımı sizlere bırakıyorum. Ama bu yazıda ilk okuduğumda dikkatimi çeken ve aynı zamanda bu bloga da ilham kaynağı olan bir bölüm var:

Ama bir “bilimci” de alabildiğine dogmatik olabilir. Sovyet tarımını “diyalektik materyalizm”e göre çarpıtıp mahveden Trofim Lysenko veya Prof. Şengör’ün “Erke”cilik oynayan ideolojidaşları gibi…

Bu, Türkiye’deki “bilimperest”lerin göremediği gerçeklerden biri. Bir diğeri de, bilimin bize öğretebileceklerinin sınırı ile ilgili.

Prof. Şengör bilimi sınırsız görüyor. Hatta “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyor.

Bu, vahim bir yanılgıdır. Başka her şeyden önce bilimin kendi disipliniyle çelişir. Çünkü bilimin yöntemleri deney ve gözlemden ibarettir. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” önermesini ise ne deney ne de gözlem yoluyla test edemezsiniz. Bu, felsefi bir iddiadır.

…diyor Mustafa Akyol. Neden “bilimperest”? Öyle görülüyor ki bilim konusunda Mustafa Akyol’un kafası hayli karışık. Öncelikle “bilimci” diye örnek gösterdiği Trofim Lysenko hakkındaki Wikipedia makalesinin başlangıcına bakalım. “Trofim Denisovich Lysenko was a Soviet pseudoscientist of Ukrainian origin, who was director of Soviet biology under Joseph Stalin.” Türkçesi ile “Trofim Lysenko, Joseph Stalin döneminde Sovyet biyolojisinin yöneticisi olan Ukrayna kökenli Sovyetsözdebilimcidir.” Yazının devam eden cümlesinde de Lysenko’nun Mendel genetiğini reddederek Ivan Vladimirovich Michurin’in hibritleştirme teorisini benimsediğinden ve bunu Lysenkoizm adını verdiği kendi politik-bilimsel hareketine adapte ettiğinden bahsediliyor. Ayrıca Lysenko’nun araştırmalarına günümüzde “sahtekarlık” olarak bakılıyormuş.

Lysenko muhtemelen kendini önemli bir bilim insanı olarak görme eğilimindeydi. Ama biz artık onun bir bilim insanı değil bir sahtekar olduğunu, bilimi kendi politik çıkarlarına alet ettiğini biliyoruz. Bir insanın kendini tanımlaması onun nitelikleri hakkında kesin ve doğru bilgi vermez. Ben çok iyi sürücü olduğumu iddia edebilirim. Bunu araba kullanmayı bilmiyorken de yapabilirim. Bu yüzden çok iyi sürücü olduğumu iddia etmem beni çok iyi sürücü yapmaz. Tıpkı Lysenko’nun kendine bilim insanı diyerek bilim insanı olamayacağı gibi. Bu durumda bu insana “bilimci” diyemez, onu “bilimcilerin dogmatik olabileceğine” örnek olarak gösteremeyiz.

Yukarıdaki bilgileri bir kenara bırakırsak, Mustafa Akyol’un “bilimperest” kavramından anladığı şeyin “dogmatik bilim insanları” olduğunu anlıyoruz. Dogmatik bilim insanlarını da bilimi sınırsız gören ve “bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur” diyen Celal Şengör’le somutluyor Akyol. “Bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur.” cümlesinin neresi dogmatik anlamadım. Mesela ben “Uçan Spagetti Canavarı diye bir şey yoktur.” desem dogmatik düşünmüş mü olurum? Kesinlikle hayır. Bu en fazla yanlış bir önerme olabilir ve birisi bana Uçan Spagetti Canavarı’nın varlığı hakkında ciddi kanıtlar getirirse önermemden vazgeçerim. Mustafa Akyol da bilim dışında bir bilgi kaynağı getirebilirse sanırım Celal Şengör de önermesini değiştirirdi. Ama bir şart var, Akyol’un bilgi kaynağının güvenilir ve doğru olması gerek –ki bu bilgiyi gerçek bir bilgi olarak kabul edebilelim. Ancak bu bilginin güvenilir ve doğru olduğunu da maalesef yine bilimsel yöntemlerle inceleyebiliriz. Ama bu durumda elimizdeki bilgiler, bilimsel bilgi sınıfına girecektir. Sanırım bu bahsi burada kapatsak iyi olacak.

Özetle, Mustafa Akyol’un ve bilimin temel dinamiklerini anlayamayan pek çok insanın iddia ettiği gibi “dogmatik bilim insanı” diye bir konsept olamaz. Bir bilim insanı eğer kendi alanında dogmatik düşüncelere sahipse o insanı zaten bilim insanı olarak niteleyemeyiz. Bu nedenle “bilimperest” kelimesi dogmatik bir insanı tanımlamaz. Aynı zamanda belirli bir grubun olumsuz bir özelliği olarak da anlam taşımaz.

“-perest” eki Farsça kökenli. Sonuna geldiği kelimeye, o şeyi seven, ona tutkuyla bağlı olan anlamlarını verir. Maceraperest ve hayalperest gibi. Putperest kelimesi her ne kadar puta tapan anlamında kullanılsa da özünde puta olan bağlılığı ifade eder. Prof. Dr. Ali Demirsoy’un “Doğaperest” adında bir kitabı var.

Mustafa Akyol’un yazısını ilk okuduğumda bilimperest kelimesinin, onun ve onun gibi bilimden anlamayan insanların aşılamaya çalıştığı anlamıyla değil olması gereken anlamıyla dillerde yer etmesi gerektiğini düşündüm. Bence bilimperest olmak sadece ama sadece bilime olan sevgiyi ve tutkuyu ifade edebilir. Bu yüzden ben bir bilimperestim ve bilimperest olmakla da gurur duyuyorum.

http://bilimperest.wordpress.com/tag/bilimperest/

 

 

 

IV – Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri: Bilim Nedir, Ne Değildir?

Tümevarım, Nedensellik ilkesi ve Bilim’in Putlaşma sebepleri

Yusuf Mehmet Bahadır

Bilim Nedir? Ne değildir?

Prof. Dr. A.Yüksel Özemre’nin tabiriyle, “Evrende meydana gelen olaylar hakkında; gözlemler, deneyler ve tefekkür yoluyla elde edilen bilgilerden hareketle, yeni ve kişiden kişiye değişmeyen objektif metotlar yardımıyla bilgi üretme işine Bilim diyoruz”. Bu kapsamda, Matematik, Astronomi, Hukuk, Paleontoloji, Mikroekonomi… hepsi birer bilimdir.

Ancak kendine özgü yolu yordamı olmasına rağmen objektif bilgi üretemedikleri için bilim olarak adlandıramayacağımız, meslek tabirinin daha çok yakıştığı uğraş dalları da mevcuttur. Fotoğrafçılık, iç mimarlık, psikanaliz, astroloji… bu gruba girerler. Bütün ilimler arasında Pozitif İlimlerin özel bir yeri vardır. Pozitif ilimler:

1) Gözlem ve deneylere dayanmaksızın tamamen bağımsız bir biçimde, varsayımlara dayalı yalnızca mantık kuralları çerçevesinde ortaya çıkan, Matematik ve Rasyonal Mekanik gibi ilimler de olabilir

2) Fizik, Kimya, Astronomi, Moleküler Biyoloji, Jeofizik … gibi gözlem, deney ve ölçümlere dayanan Tabiat ilimleri şeklinde de olabilir.

Tabiat ilimlerinin sınırları ise 5 çerçevede izah edilebilir. Bu çerçevenin dışına çıkılan her yaklaşım, başka bir tabirle;

  • - ölçülemeyen, gözlemlenemeyen
  • - bir yol yordam çerçevesinde yanlışlanamayan

bilgi ve olgular tabiat ilimleri dışında kalmaktadır. Bu çerçevenin dışı metafizik alanıdır ki, tamamen felsefi mevzuları kaplar. Ancak, çoğu zaman bu iki kavram birbiriyle oldukça karıştırılır. Hatta pozitif bilim yapıyoruz görüntüsü altında çoğu kez felsefe yapıldığı ve verimsiz spekülasyonlara girildiği vakidir.

İşte tabiat ilimlerini karakterize eden 5 çerçeve ;

1) Her olayın bir sebebi vardır” şeklinde ifade edilebilecek olan “Nedensellik(causality) ilkesi“,

 2) Aynı şartlar altında tekrarlanan her deney daima aynı sonuçları verir” şeklinde ifadesini bulan “Belirlilik (Determinizm) ilkesi“,

3) Her olayı karakterize eden ve ancak ölçümle tespit edilen fiziksel büyüklükler vardır” şeklinde ifadesini bulan “Ölçülebilirlik ilkesi“,

 4) Tabiat ilimleri’nin sonuçları kendi içlerinde çelişkili olamaz” şeklinde ifade edilebilecek olan “Tutarlılık (ya da Çelişmezlikilkesi” ve

5) Tabiat ilimleri’nin sonuçlarının yanlış olup olmadıklarının test edilebilmesine imkân veren bir yol-yordam mevcut olmalıdır” şeklinde ifade edilebilecek olan “Yanlışlanabilirlik (ya da K.R. Popperilkesi“dir.

Bilim Kokulu Felsefi Spekülasyonlar :

Bilimin sınırlarını ve mahiyetini böylece çizdikten sonra, geçmiş asrımızı derinden etkileyen ve materyalizmin amentüsü olmuş, Darwin’in “Türlerin Evrim Senaryosu”ndan da bahsedelim yeri gelmişken.

Yıllarca bu senaryoya bilimsel bir gerçeklik olarak bakıldı ve kafalarımıza bu şekilde işlendi. Oysa, yukarıdaki kriterler gereği, bir şeyin “bilimsel gerçek” olması için deneye ve gözleme tabi olması gerekirdi. Darwinist evrimisavunanlar da, bunun farkında olmalılar ki, “Madde + Zaman = Her şey”olarak formüle edilebilecek materyalist bir felsefeye bel bağlamış durumdalar.

Dolayısıyla, “Milyonlarca yıl içinde her şey olur” yaklaşımı, Darwinistik evrim lehine bir kanıt olmayışı sebebiyledir. Kanıt olmadığı için, meseleyi uzun zamana yaymaya ve böylece gözlem ve deney dışına çıkarmaya çabalıyorlar.

Ancak bu çaba, Darwin senaryosunun, tabiat bilimleri kapsamı dışında kaldığı gerçeğini değiştirmiyor. Bu çabalarıyla bilim değil, felsefe yaptıklarını açıkça beyan ediyorlar aslında. Ve bu tip senaryolar, olsa olsa sonuçları ilmi olarak kanıtlanmamış, akla yatkın ihtimal dahilinde bir takım spekülasyonlardır. Belki de en fazla felsefedir. O kadar !

Tabi sadece, materyalist felsefeyi destekleyen Darwin¨in senaryosu değil, daha pek çok senaryolar var ki, felsefe dahilinde akla yatkın spekülasyonlardanöteye gidememektedir. Mesela her ne kadar yaratılış felsefesini desteklese de, ¨Big bang¨ senaryosu için de aynı akıbet söz konusudur. ¨Big bang¨ senaryosu da yine bilimin sınırları ve kriterleri doğrultusunda, bilimsel bir gerçek değil, yalnızca spekülatif bir senaryodur.

Senaryoların neden ilmi bir değer taşımadıklarına gelince, gözlem ve deneye uygunsuzluğunun yanı sıra, bir olay dizisini farklı farklı senaryolarla akla yatkın olabilecek nitelikte açıklayabilmenin mümkün olabilirliği yanında, bu senaryoların birini diğerine tercih ettirecek ilmi bir kriterin bulunmaması da ayrı birer handikap olarak karşımıza çıkıyor. Dahası, bu senaryoların yanlışlanabilmesi adına herhangi bir ilmi yol yordamın bulunmaması da, ilmi bir değer taşımaması için, önemli bir başka sebeptir.

Kısaca, yanlışlanabilmeleri veya doğrulanabilmesi mümkün olmayan bu senaryolara,  bütün cazibelerine, ilmi ve allame görüntülerine rağmen ya derin bir imanla iman edilir ya da iman edilmez. Ancak bu tutumlar hiç şüphesiz objektif ya da ilmi tutumlar değildir.

Öte yandan “Evrenin Büyük Patlama Teorisi(!)” ve Darwin’in “Türlerin Evrimi Teorisi(!)”  senaryoları, ilk olayın sebebinin ne olduğuna dair ilmi bir açıklama yapmaktan ya da en azından akla yatkın bir izahtan da acizdirler. Şimdiye kadar ilk olayın sebebini açıkladıklarını iddia ettikleri senaryolarında da, beraberinde daha büyük problemler ve soru işaretleri getirmiştir. Mesela “Big bang Senaryosu” Evrenin başlangıçta t=0 anında hemen hemen noktasal olduğunu savunur ama evrenin neden noktasal halde bulunduğunu açıklayamıyor. Yine aynı şekilde, t=0 anında evren genişlemeye başlamış, yoğunluğu ve sıcaklığı sonsuz kabul edilmesine rağmen, evrenin başlangıç şartlarının sonsuz sıcaklığa sahip olduğunu açıklayamamaktadır.

Tabi başlangıç şartları ile ilgili bir yığın cevapsız/cevaplanamayan sorular, Darwinin evrim senaryosu için de geçerlidir.

 

IV – Bilimin Düz Mantığı Üzerine: Bilim Herşeye Cevap Verebilir mi?

Bilimin Düz Mantığı;

Bilimin Mantığı Üzerine

 

 

Herşeye Cevap Vermeye Çalışan Bilim;

Psikoloji Biliminin Herşeye Cevap Verme Çabası

Bilim Hakkındaki Diğer Yanılgılarımız :

- Bilimin sınırlarına ve mahiyetine değinmişken, “Bilimde her şeye cevap vardır” “Evrenin bütün sırlarını bilim zamanla çözecektir ve  “Bilimsel bilgi her alanı kuşatmıştır” şeklinde özetleyebileceğimiz popüler bir inanış hakim çoğu zaman.

Oysa bilimin de cevaplayamadığı sorular vardır kanaatindeyim. Aslında kanaatten öte bir realite. Mesela insan zihniyle ilgili sorulara bilimin vereceği bir cevap yoktur. Duygularımız veya arzularımızla ilgili mevzularda, bilimin yine söyleyebileceği söz yoktur… Mehmet Yılmaz Beyin tabiriyle:

“BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir?Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz?”

 Evet bu sorulara bilim cevap veremiyor. Nasıl versin ki, (doğal olarak) gördüğünün ötesine geçemeyen, ölçmeye, deneye ve gözleme dayalı bir olgudan daha fazlasını bekleyemezsiniz.

Dahası “Akıl”ın kendisini bilim açıklayamaz. Matematik yasaları, mantık yasaları ne oluyorda evrende vardır sorusunu bilim açıklayamaz. Yine ahlakla ilgili hiçbir norm ortaya koyamadığı gibi ahlakla ilgili hiçbir sorunuza cevap veremez bilim. Öyle ki, “Hiroşima ve Nagazaki ” facialarına sebep olan atom bombaları keşfedilirken, bilim hangi ahlaki ve etik normları ortaya dökebilmiştir?

Kısaca, “Tek yol bilim mi?” veya “En hakiki mürşidimiz bilim mi?” sorularını akli selimle bir kez daha düşünmekte fayda olduğu kanaatindeyim.

Diyelim ki ben bir cinayete şahit oldum. Şimdi size gördüklerimi olduğu gibi tarafsızca anlatıyorum : ¨15 cm uzunluğunda bir namlunun hemen yani başında duran içi barut dolu bir kovana, tabancanın tetiği bilmem kaç m/sn hızla çarptı. Çarpmanın etkisiyle barut alev aldı. Barutun patlamasıyla oluşan basınç kovanın içindeki kurşunu hızla yerinden fırlattı. Ve 20m. öteki adamın göğsüne saplandı. Dilerseniz kurşunun ne kadar hızla fırladığını, adamın nasıl bir yara aldığını vs…bilgilerime dahil edebilirim. Katil ve/veya maktul kim mi dediniz? Bak ben orasına karışmam. Ben sadece gözlemciyim. Hem siz bir katilden söz ediyorsunuz. Bir de maktul var diyorsunuz. Değer yargılarınızı karıştırıyorsunuz. Size göre ortada bir katil ve cinayet var. Bu kafayla tarafsız bir gözlemci olamazsınız. Hem neden itiraz ediyorsunuz ki anlattıklarımın hepsi doğru değil mi ? ¨ Bilimsel olarak “doğru” olan ile ahlâken “doğru” olan birbirine karışıyor.

Zira anlattıklarınızın hepsi doğru ama Hakikatin tamamı bu değil. Anlattıklarınız gerçeğin sadece bir kısmı. Olayların görünen boyutu.

Dolayısıyla, ¨katil kim, maktul kim ?¨ gibi sorular havada kalıyor. Tabiatı inceleyen bilim ölçüyor, tartıyor, gözlemliyor ama tüm bu gözlemlenen güzelliğin, ahengin, düzenin, sanatın sahibi KİM ve bütün bunlar ne amaç içindir; NEDEN? sorularını soramıyor. Bütün bunları göz önüne alarak, bugünbilimin cevaplayamadığı sorular bir yana, daha çok soramadığı sorular var gibime geliyor.          

 

V – Bilimin Açıklayamadığı ve Suskun Kaldığı Keşifler

Bilimin suskun kaldığı 36 keşif

 

İnsanlığın aydınlanmasında en büyük rolü hiç kuşkusuz Modern Bilim rol oynuyor. Hatta Bilime tapanlar bile var. Ancak bazen birçok bilim adamının çokta geniş fikirli olduğunu söyleyemeyiz. Hatta dünyaya at gözlükleriyle baktıkları bile söylenebilir. Onlar bir doktrini temel alarak yollarına devam etmekte ve aldıkları bilimsel öğretilerin sınırlarını zorlamadan olaylara açıklık getirmektedirler. Buda bazen dar görüşlü teorilere yol açmaktadır. Klasik tarih ve diğer bilim öğretilerine ters düşen ve bir muamma olarak karşılarına çıkan bir çok olayı ve buluntuyu “vardır mantıklı bir açıklaması ” deyip geçiştirmekte , hatta incelememektedir. Çünkü ulaşacağı sonuçlar hiçte klasik tarihin sıralamasına uyacak cinsten olmayacak. Klasik yolu değiştirmek istemediklerinden dolayıda bu buluntuları görmezlikten gelmekte, tartışmalara girmemektedirler. Buradaki amacımız bilim adamlarını kötülemek falan değil. Bilime karşı olmakta saçmalıktır. Ancak düşüncemiz Klasik bilimin daha geniş fikirlilikle incelemeler yapması ve insanlığı gerçeklerle aydınlatmasıdır. Evrim teorisinde olduğu gibi yüzyıllar öncesinin yanılgılarını devam ettirmek yerine yeni sayfalar açarak insanlığı gerçeklerle buluşturmak onların görevi olmalı. Şimdi gelin bakalım, şu dünya üzerinde bulunan ve bilimin görmezlikten geldiği , tarihimizin karanlıklarından buluntulara kısaca göz atalım. Buluntular sadece bunlarla sınırlı değil tabiki.

Şimdilik sadece bu kadarına yer vereceğiz.

Temple of Hathor

 

Mısır , Dendera ‘daki Hathor tapınağında göze çarpan ampuller. Bu ampuller kıvrımlı kablolar ile bir jeneratöre veya açma kapama düğmesine bağlıdırlar. Ampul şeklindeki cismin içine bir yılan tasviri konulmuş. Bu da ampulün içindeki ince teli gösteriyor olabilir.

 


Gantenbrink

Rudolf Gantenbrink tarafından Büyük Piramitte keşfedilen bakır kulplu kapı. Resim UPUAUT 2 adlı bir araştırma robotu tarafından çekilmiştir.. Hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen gizemli kapı ,kraliçe odasından başlayan güney kanallarında yer almaktadır. Bu kapının arkasında başka bir kapı daha bulunmuştur. Yapılan bazı araştrmalar sonucunda içinde ne oldğunu bilmediğimiz bir oda veya odalar bu ikinci kapının arkasında bulunmaktadır.. Aynı kapıdan kral odasından başlayan kuzey kanallarındada bulunmuştur. Burada sorulan en önemli soru şu : Görünüşte hiçbir amaca hizmet etmeyen bu kapılar Neden buralara kondu ?
Piramitteki bu araştırma hakkında daha fazla bigi için : www.cheops.org (site İngilizcedir)

 


Hammer in a rock

Yukarıdaki resimde gördüğünüz çekiç bir kum taşı içinde bulunmuştur. Yani Prensibe göre ,bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Keşif 1844 yılında Fizikçi David Brewster tarafından yapılmıştır (Kingoodie , Myinfield – İngiltere). İngiliz jeoloji arştırma merkezinden dr. A. W. Med tarafından yapılan analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yıl olduğu saptanmıştr. Yani çekicinde o kadar eski olması gerekiyor. Bu sefer soru sormayacağım. Soruları siz üretin.

 


Carved shell

Üzerinde oyularak yapılmış, tam gelişmemiş olsada rahatlıkla farkedilen bir insan yüzü bulunan bir deniz kabuğu. Bu buluntu 1881 yılıında jeolog H. Stopes tarafından rapor edilmiştir.Yapılan testler sonucunda, oyma işleminin kabuklu henüz yaşarken yani fosilleşmeden önce yapıldığı ortaya çıkmıştır.Bu deniz kabuğu Pliocene devrine ait ve 2 milyon yıllıktır.

 

 


Sphere of Klerksdorp

Bu metal kürecikler Güney Afrika, Klerksdorp ‘tan. Birinin üzerinde kürenin çevresini dolaşacak şekilde birbirine paralel 3 çizgi oyulmuştur. Bu küreler Cambrian devri öncesine ait pek çok mineral arasında bulunmuştur (2,8 milyar yıl öncesi). Bu kürelerden bazıları 6 milimetre kalınlığında, ince bir kabuğa sahiptirler. Bu ince kabuk kırıldığı zaman kürenin içinden süngerimsi garip bir şey çıkıyor.Bu süngerimsi şey havayla temas edince parçalanıp toz haline geliyor. Bu kürelerin ne oldukları ,ne amaçla yapıldıkları bilinmiyor. Üstelik 2,8 milyar yaşındalar. İnsanın inanası gelmiyor ancak bilimsel veriler bunlar.

 

 


Geode of Coso

“Geode of Coso” antik bir parçadır. Bu kaya parçasının üzeri doğal kristallerle kaplanmıştır.içinde bir boşluk bulunmuştur. Bu boşlukta, malzemesini metal ve porselenin oluşturduğu garip bir cisim bulunmuştur.

Resim A : Kaya parçasının iki parçaya bölünmüş hali.
Resim B : Taşın her iki yarısının iç kısmını görüyoruz.
Resim C : Radiography tekniğiyle içindeki cismin resmi çekiliyor. Cisim o kadar eski olmasına rağmen metal bir yapıdadır. Bu cismin üzerinde meydana gelen ve onu kaplayan kristal oluşumlu kabuğun oluşabilmesi için 500.000 yıl (beş yüz bin yıl) geçmesi gerekiyor !
Resim D : Yan taraftan çekilen radiography resminde metal cismi daha ayrıntılı bir şekilde görüyoruz.

Sonuç olarak bu garip cisim 500.000 yıl yaşındadır. Günümüzde bir şeye ait bir parça olsaydı ,çoktan ne olduğu tespit edilirdi.

 

 


Yonaguni

Japonya ‘nın Yonaguni adasının yakınında , denizin 23 metre altında insan yapısı olduğu apaçık belli olan piramitler bulunmaktadır. 183 metre genişliğinde ve 27 metre yüksekliğindeki bu piramitler yaklaşık , 8000 – 10.000 yıllıktırlar.

 

 

 


The walls of Sacsahuaman

Peru Sacsahuaman ’daki bu duvarlar ,Bimini adasındaki esrarengiz su altı yapıları ile kesin bir benzerlik göstermektedir. Bu arkeolojik duvarlar bir gizem taşımaktadırlar çünkü ,antik çağlarda yapılmalarına rağmen ,bu kadar kusursuz bir şekilde işlenip yerlerine koyulana kadarki aşamalar için yüksek bir teknoloji ve bilgi gerektirmektedirler. İnsanın açıklayamadığı , garip iç ve dış açılara sahip bu duvar taşları hakkında cevabını bilmediği sorular ise şunlar : Nasıl taşındılar?Nasıl ölçülüp nasıl kesildiler ? Nasıl bu kadar doğrulukla yerleştirildiler ? Hemde ilkel insanlar tarafından.

 


Lines of Nazca

Bazı Nazka (Nazca) çizgileri ,yukarıdaki resmin orta kısmında görüldüğü gibi ,birbirine paralel kilometrelerce ve hatta dağları ,vadileri aşarak uzanmaktadırlar. Bu çizgileri kim takip ediyordu ve ne amaçla ?

 

 


Hieroglyphs of Abydos

Mısır ‘daki Abydos tapınağındaki hiyerogliflerde ,helikopteri ,tankı, kargo uçağını ve planörü çağrıştıran şekiller vardır. Bu hiyeroglifler başka hiyerogliflerin altına gizlenmişlerdi. İlk tabaka hiyerogliflerin yerinden kopup düşmesiyle bu esrarengiz şekiller gün yüzüne çıkmıştır.

 

 


Submerged stone circle

Bu daire şeklindeki taş oluşumları 30 metre çapındadır ve Loch Ness gölünün dibinde görüntülenmiştir.

 

 


Hieroglyphs in Australia

1900 ‘lü yılların başlarında 250 civarında hiyeroglif Sydney ‘in 100 km. kuzeyindeki Hunter Valley ulusal parkında keşfedilmiştir (Avustralya). Bunlar antik Mısır hiyeroglifleridir. Kuşkuya yer bırakmayacak olan Eski Mısır Tanrısı “Anubis” çizimi ile birlikte hiyeroglifler şu soruyu akla getiriyor: Acaba Eski Mısırlılar Avustralya ‘yamı gitmişlerdi ?

 

 


Monster of Lochness

Lochness canavarını gösteren bu fotoğraf 70 ‘li yıllarda çekildi. (Gerçekmi değilmi bilemiyoruz.)

 

 


J Skull

Kafatası Peru’da (Ica) bulunmuştur. İlk bakışta günümüz insanının kafatasına benzemektedir, ancak soru işaretlerine yol açan bir kaç etken öne çıkmaktadır. Göz boşlukları günümüz insanının göz boşluklarından %15 daha büyüktür. Beynin yer aldığı boşluk ise 2600 ccm ile 3200 ccm arasında değişmektedir. Şu andaki insanın kafatasındaki beyin beyin boşluğu kapasitesi 1450 ccm ‘dir !!!

 

 


Aircraft of mount Albàn

Yukarıda Alban Dağına kazınmış pervaneli bir uçağı hatırlatan eski devirlere ait bir resim görüyorsunuz. Olmek topluluğunun inanılmaz ve çözümlenemeyen örneklerinden birisidir.

 

 


airplane

Bu altın maket Kolomb öncesi döneme ait bir mezarda bulunmuştur. Yaklaşık 1800 yıllıktır. Görünüşe göre bir uçağın doğru ölçekli maketi gibi duruyor. (Delta kanatlı ,motor yerine sahip ,pilot kabini var ,kuyruk kanatları bile doğru şekilde tasvir edilmiş.) Güney Amerika ‘da buna benzer bir çok eser bulunmuştur.

 


Buache Map

Buache Haritası 1737 ‘de eski yunan haritalarından kopyalanarak çizilmiştir. Harita Antartika ‘nın buzla ötülü olmadan önceki halinide göstermektedir. şaşırtıcı olan ise şu: Eğer bugün Antartika buz ile örtülü olmasaydı Ross ve Weddell denizleri bu kara parçasının ortasından geçerek kıtayı 2 büyük parçaya ayırmış olacaktı. Ancak modern jeoloji araştırmaları sonucunda 1968 yılında bu gerçeğin farkına varılmıştı.

 

 


Ica stone

Peru ‘daki Ica çölünde bulunan ve binlerce yıl öncesine ait Ica taşları akılları karıştırıyor. Dr. Javier Cabrera büyük bir sabırla bu taşları koleksiyonunda toplamış ve binlerce taştan oluşan bir müze açmıştır. Bu taşlara kazınmış olarak , kalp naklini göstern ameliyatlardan dinozorları avlayan insanlara kadar bir çok olay gösterilmektedir. Hatta evcilleştirilmiş dinozorların üzerinde oturan insanlar bile tasvir edilmiştir.

 

 

 


Russian nano-objects

Alışıldık olmayan bu spiral cisimler 1991 – 1993 yılları arasında Rusya’daki Ural dağlarının doğusunda bulunan küçük bir dere olaran Narada ‘da bulunmuşlardır. Boyları en fazla 3 cm. olan bu cisimlerden (inanılmaz ama) 0,003 mm. olanlarıda bulunmuştur. Büyük olanları bakırdan , küçük ve çok küçük olanları ise çok ender rastlanan “tungsten” ve “molybdenum” maddelerinden yapılmıştır. Mikroskopla yapılan incelemeler sonucunda spiraller kusursuz bir biçimde “altın oran” tekniğiyle yapılmıştı. Dahada şaşırıcı olan şey ise: bütün bilimsel incelemelerin gösterdiği gibi bu cisimlerin yaşlarının 20.000 ile 318.000 yıl arasında değiştiğidir. Bu yaş farkı cisimlerin bulundukları derinliğe göre değişmektedir.

 

 


Femur of Toxodont with a spear of arrow 

Tarih öncesi devirlerde yaşamış olan Toxodon ‘nun bulunan birkalça kemiği. (Arjantin). Resimde ok ile gösterilen şey ise bir ok veya mızrak ucudur. İnsanın yaşamadığını sandığımız devirde , biri onu avlamış anlaşılan.

 


Mummy of the little creature

1932 yılında Pedro Dağlarında bulunmuş bir mumya. (ABD ,Wyoming eyaleti , Casper şehrinin 60 mil güney batısı). Mumya koyu bronz renginde ve oldukça buruşmuş vaziyettedir. Hayattayken boyu 35 cm. ‘ yi geçmiyordu !!! Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede bu canlının ağırlığının 5,5 kg. olduğu ortaya çıkarıldı. Cinsiyeti erkek ve bütün dişleri yerinde. Öldüğünde aşağı yukarı 65 yaşında idi. Mumya 350 gr. ağırığındadır. Alnı çok aşağıdadır. Ezik bir burnu ile büyük ve geniş burun delikleri vardır. Çok geniş ağzı ile incecik dudakları bulunmaktadır. Bu yaratık bilinen insan türlerinden çok daha küçüktü. Bazı araştırmacılara göre bu çok küçük boyutlarda olan bir ırkın üyesiydi.

 

 


Baalbek, Lebanon

Lübnan ‘ın Ballbek şehri yakınlarındaki işlenmiş dev kaya blokları. Bu taşlar binlerce yıl öncesinde buraya getirilmişti. Resimde gördüğünüz parça 1050 ton ağırlıkta ve 25 metre uzunluğundadır. Bu ” momolit ” takma adlı yekpare blok dünya üzerindeki işlenmiş en büyük taş bloktur. Soru şu: Bu taşları kimler ve nasıl buraya getirebilmişti ?

 

 


 

Peru bronze wheels

 

Puru ‘daki bronz dişliler. Modern dişlilerden farkı yok gibi. Tek farkı çok uzun zaman önce yapılmış olmaları.

 


Kiev astronaut

Ünlü ” Kiev Astronotu ” . Bu heykelcik Avrupa ‘da bulunan ” uzay adamı ” özelliklerini gösteren tek buluntudur. Yaşı çok eskidir.

 

 


japan little statues

Tarih öncesine ait küçük japon heykelcikleri. Yakalarında civata taşıyan bu heykelcikler bir tür uzay başlığı ve elbisesi taşımaktadır. Hatta bunlardan biri çok büyük gözlük takmaktadır. Sanki güneş ışığından korunmak ister gibi.

 

 

 


 

Painting by Filippo Lippi

Filippo Lippi tarafından yapılan “La Madonna e san Giovannino” tablosu. (15. yüzyıl) Yukarıdaki koyu renkli ve ışık saçan cisim sanki haraket ediyor gibi. Çünkü seyredenler var. Tablodaki adam ve köpek. Ressamın tablosuna aksettirdiği bu cisim hiç bir inanç ve dinsel anlatımla alakalı görünmüyor. Roma döneminde olduğu gibi günümüzdede ” ufo ” fenomenleri aynı şekilde gözlemlenmektedir.

 

 


the mechanism of Antikythera

Bu resimde Antikythera makanizmasını görmektesiniz. Sağ tarafta ise teknik şeması yer almaktadır. 1900 yılında Girit adasında bulunmuştur.M.Ö. 1.yüzyıla tarihlenmektedir. Bu antik bronz mekanizma bize eski uygarlıkların düşündüğümüzün aksine daha ileri bir teknik bilgiye sahip olduğunu kanıtlıyor. Astronomik takvim olduğu düşünülen bu makanizmada (yada bir makinanın parçası ) içinde başka dişlilerde bulunmaktadır.

 

 


fossilized giant of County Antrim

1895 yılında İrlanda ‘da Dyer tarafından mineral araştırmaları sırasında bulunan bir dev fosili. Boyunun karşılaştırılması amacıyla bir tren vagonunun önüne koyulmuştur. Yüksekliği 3 metre 70 santimetre ve ağırlığı 2050 kg.dır.(taşlaşmış olduğu için daha ağır geliyor herhalde) Sağ ayağı 6 parmaklıdır. Ancak daha sonra bu dev fosiline ve sahibine ne olduğunu kimse bilmiyor.

 

 


the Trilithon of Baalbek

Kafaları karıştıran bir şehir daha. Lübnan ‘daki Balbek şehri. 20 metreden daha büyük taşlarında kullanıldığı bu antik şehir Roma imparatorluğundanda eski. Hatta Sümerlilerin bilgilerine göre bile burası antik bir şehirdi o zamanlar. Taşların büyüklüğünü göstermek amacyla 2 kişi yapıların arasında dikiliyor. Bugün kimse burasını kimlerin yaptığını ,nasıl yaptığını ,ne amaçla ve ne zaman yaptığını bilemiyor. Modern bilim ise Baalbek ‘i görmezlikten gelmeye devam ediyor.

 

 


Fossilized finger

Bu cisim Kanada ‘nın Kuzey kutup bölgesindeki Axel Heiberg adası eski fosiller koleksiyonunda bulunmuştur. İncelemeler bunun bir insan parmağı fosili olduğunu gösteriyor. Bu fosil 100 ile 110 milyon yıl öncesine aittir (Creataceous jeolojik dönemi). Bu fosil ” DM93-083 ” numarasıyla arşivlenmiştir. Röngen ışınlarıyla yapılan inceleme sonucunda yukarıdaki resimdeki siyah kısımların parmak kemiklerine ait olduğu ortaya çıkmıştır. Bu kadar eski zamanlarda insan yaşamış olabilirmi ?

 

 


The Unfinished Obelisk

Yapımı bitirilmemiş bir Obelisk (dikilitaş). Şu anda dikili bulunan en büyük obeliskten 2 kat daha büyüktür. Yapımında bir çok Mısır tapınağının inşasında olduğu gibi kırmızı granit kullanılmıştır. Yaklaşık 40 metre yüksekliğinde ve 1150 ton ağırlığındadır. (Eğer bitirilmiş olsaydı)

 

 


Fossilized hand

Kolombiya , Bogota yakınlarında bulunmuş bir insan eli fosili. Fosilleştiği kayanın yaşı 100 – 130 milyon yıldır. Yani , fosilde o kadar sene önce meydana gelmiştir.

 

 


Map of the Creator

Bu 120 milyon yıllık taş parçasının yüzeyi ,Ural Bölgesini gösteren (tabiri caizse) bir haritayla kaplıdır. Görünüşe göre bu kadar eski bir haritanın olması imkansızdır. Bashkir State Üniversitesindeki bilim adamları , çok eski zamanlarda , gelişmiş uygarlıkların olduğuna dair kanıtlardan biri olarak yorumluyorlar eseri. Bu greçektende insan eliyle yapılmış bir rölyeftir. Günümüz askeri haritaları ile neredeyse aynı karakterik özellikleri sergilemektedir. Harita sivil çalışmaları göstermekte yani uzunluğu 12.000 Km ‘ yi bulan kanallar , nehirlere çekilen çitler , güçlü barajlar… Kanallardan çokta uzakta olmayan yerde elmas biçimindeki yerler gösterilmiştir.( Ne anlattığı bilinmemektedir). Ayrıca harita bazı yazılarıda içermektedir. Hatta sayılar bile vardır. Bilim adamları önce bunun eski çince olduğunu düşündüler. Daha sonra bu düşünce bilinmeyen bir kaynağa ait hiyeroglif – syllabic türü yazıya dönmüştür. Bilim adamları bu yazıları şimdiye kadar çözemedilier.

 

 

 


Acambaro

1945 yılında Waldemar Julsrud adlı deneyimli bir arkeolog El Toro dağı ( Meksika ) eteklerinde gömülmüş vaziyette kilden yapılmış küçük heykelcikler buldu. Daha sonra El Tro şehri yakınlarında ve şehrin diğer tarafında Chivo Dağ yakınlarında poselenden yapılmış 33.000 ‘den fazla heykelcik bulundu.
Buluntular Chupicuaro , klasik kültür öncesine aitti. (M.Ö. 800 ‘den M.Ö. 200 ‘e kadar olan dönem) Bulunan heykelcikler , 65 milyon yıl önce yok oldukları düşünülen çeşitli türlerdeki dinozorları kusursuzca tasvir ediyordu. Modern bilim döneminde, neye benzedikleri ancak çözümlenen tarih öncesi bu yaratıkları ,nasıl olduda böyle eski bir uygarlık kusursuzca sanat eserlerine yansıtabilmişti ? İnsan görmeden tasvir edemez.

 

 


New Zealand

Yeni Zellanda ‘da bulunan çok eski bir uygarlığa ait kusursuzca yerleştirilmiş taşlardanoluşan duvarlar bulundu. Bu duvarları yapan uygarlık hakkında en ufak bir bilgi yoktur.

 

 


Crabwood 2002

1877 yılında Montezuma tünel şirketinin bir tünel çalışması sırasında 50 milyon yıl eski olan bir lav akıntısının içinde bir tokmak ile bir kap bulundu.( Table dağı – California) Tomak yaklaşık 30 cm uzunluğunda ve kap ise 10 cm çapındadır. Bu buluntudan şu sonuç çıkıyor: 50 milyon yıl önce yanardağdan fışkıran lavlar sel olup akarken bu tokmak ile kap oradaydı ve ikiside lavın içinde gömülü kaldılar. 50 milyon yıl önce ???? !!!!

Genel soru olarak şunu sorabiliriz: Bizlere öğretilen tarih yanlışmı yoksa bizler hayalmi görüyoruz.? Acaba ,aynı UFO olgusunda olduğu gibi bir takım gizli yapılanmalar gerçek tarihimizi bizden saklıyorlarmı? Aynen 1915 Ermeni olayları gibi siyasi gizli güçler gerçeği çarpıtıyorlar ve gerçekleri görmemiz engelleniyormu? Bilim buna alet mi ediliyor.Eğer öyleyse NEDEN ? Bilmemizi istemedikleri şey ne ?

http://www.ufonet.be/ufonet-arastirma-konulari/125-bilimin-suskun-kaldigi-36-kesif.html

 

Bilimin Açıklayamadığı İnanılmaz Gerçekler 

























http://www.supermeydan.net/forum440/thread32618.html

 

Bilimin açıklayamadığı 10 şey

1-)Gelecegi gören harita Cografya ve harita uzmani ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513′te çizdigi Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çikarildigi 1929 yilinda ortaligi karistirdi. Çünkü Güney Kutbu’nun kesfi, haritanin çizilmesinden çok sonra, yani 1818′de gerçeklesmisti. Dahasi, Piri Reis’in haritasi, kitanin buz altinda kalmis sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kita üzerindeki buzlar, haritanin çizilmesinden tam 6 bin yil önce erimisti.

2-) 2 bin yillik pil Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafindan 1938′de Irak’in baskenti Bagdat’in yakinlarinda bulunan 2 bin yillik pil, bilim adamlarini saskina düsürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabin içine monte edilmis bir bakir silindir, onun etrafindaki demir çubuk ve testinin agzini kapatan asfalttan olusan bu nesneyi “dünyanin en eski pili” olarak tanimladi. Pilin 2 volt enerji ürettigi saptanirken, 1800′lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adli Italyan kontunun da söhretine gölge düstü.

3-)Bir nevi bilgisayar 1900 yilinda Girit açiklarindaki bir batikta arastirma yapan bilim adamlari ilginç bir cisme rastladi. Tahta bir muhafazanin içine yerlestirilmis bir dizi bronz disliden olusan bu garip nesnenin kasasi, yüzeye çikarildigi anda dagildi ve cihazin içindeki karmasik yapi ortaya çikti. Yapilan çalismalarin ardindan, bu aygitin Ay, Günes ve diger gezegenlerin konumlarini hesaplamak ve istendigi anda bunlarin pozisyonlarina yönelik tahminlerde bulunmak için gelistirildigi anlasildi.

4-) Gizemli kuru kafa Maya dönemine ait 1000 yillik bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapilmis. Nasil yapildigi hala anlasilamayan kuru kafanin altindan tutulan isik, dogrudan göz çukurundan yansiyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadigi söyleniyor.

5-)Alüminyumdan kemer tokasi M.S. 300′lü yillarda ölen Çinli general Çou Çou’nun mezarinda 1956 yilinda bulunan kemerin tokasi, yüzde 85 oraninda alüminyumdan yapilmis. Ama dogada sadece bilesik olarak bulunan alimünyumun diger maddelerden ayristirilarak tek bir madde olarak kullanilabilmesi ilk kez 19. yüzyilda mümkün olmustu.

6-)1000 yilda yapilan kent Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adasi yakinlarina kurulu antik Nan Madol kentinin insasi, M.Ö 200′de basladi ve 1000 yil sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanilarak yapilan bu kent, 100 yapay adayi kanallarla birbirine bagliyor. Bu kadar bazaltin bölgeye nasil getirildigi ise hâlâ sir.

7-)Uzaylilara inis pisti Peru’nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasindaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki sekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafindan yapildigi düsünülen bu garip motiflerin, uzaylilar için bir inis pisti vazifesi gördügü öne sürülüyor.

8-)Concorde’un atasi M.Ö 200′de yapildigi sanilan bu nesne, 1898 yilinda Misir’da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne oldugu konusunda kimse bir fikir beyan edememisti. 1972′de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak oldugunu, mükemmel bir aerodinamiginin bulundugunu ve kanatlarinin Concorde’u andirdigini iddia etti.

9-)Çekicin sirri Tahta sap ve demir tokmaktan olusan bu çekiç, 1936′da Teksas’ta 400-500 milyon yillik bir kayanin içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasil girdigi bir yana, çekiçte kullanilan demirin günümüz demirlerinden bile saf olmasi bilim adamlarini hayrete düsürdü.

10-)Harçsiz tas set Peru’nun Cusco bölgesindeki bir Inka kalesinin etrafini 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapiminda, tanesi 300 tona varan kireçtasi bloklari kullanilmis. Ancak hiç harç kullanilmamasina ragmen bu kayalar, arasina biçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerlestirilmis

KaynakWh: http://www.webhatti.com/garip-olaylar/174854-bilimin-aciklayamadigi-10-sey.html

 

 

VI – Bilim Gerçekten Dogmatik Değilmidir?

- Bir diğer yanılgımız pozitif ilimlerin dinamik, diğer olguların ise statik olduğu, bu nedenle bilim dışında her yolun bağnazlığa çıkacağı görüşüdür ki; bilim dışında her şeyin ¨Dogma¨ olduğu iddia edilir. Bilimin, nedensellik ve determinizm gibi birtakım kriterler olgusu üzerinde devam etmesi ve bu nedenlerden ötürü olayları önceden öngörebilme imkanını sağlaması bazı bilimcilere olağanüstü güven ve bunun yanında basiretsizlikler de bahşetmiştir malesef. Öyle ki, her çeşit problemin akıl ve mantık yoluyla çözülebileceğini ve bunların dışında yol yordam ve metotların geçersiz olduğunu savunabilmişler ve bu rasyonalizm doktrini çerçevesinde kainatın bu şekilde idrak olunabileceğini ve “iman”a lüzum olmadığını dahi iddia edebilmişlerdir. Oysa, bu argüman sahipleri, epistemolojiden ve ilimlerin felsefesinden biraz anlamış olsalardı, her pozitif bilimlerin temelinde birtakım imani dogmaların yattığını ve salt imansız bir bilimin de olamayacağını anlayabileceklerdi.

Öyle ki, Yine 20.yüzyılın en önemli filozoflarından Ludwig Wittgensteinin söyledikleri de oldukça düşündürücüdür. Şöyle der Wittgenstein :

“Bir bilgiden veya yargıdan şüphe ederken hatta bir fikrin yanlış olduğunu iddia ederken dahi başka bazı fikirlerin MUTLAK olarak doğru, gerçek, tartışılmaz olduğuna iman etmek zorundasınız”

Evet tabiat İlimleri’nin temelinde de dogmalar mevcuttur. Bunlara iman etmedikçe Tabiat İlimleri’ni kurmak mümkün değildir. Bunun için mutlaka:

            1) Bizden bağımsız olarak bizim dışımızda var olan maddî bir âlemin varlığına,

            2) Bu maddî âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna,

            3) Bu maddî âlemin anlaşılabilir olduğuna, yani bu âlemde vuku bulan olayların: açıklanabilir, ve öngörülebilir olduklarına peşinen iman etmek şarttır.

Mesela : Bilim adamları, “Fizik kanunlarının evren’in her yerinde ve her anında geçerliliklerini koruduklarını” kabul etmek ve buna iman etmek mecburiyetindedirler.

.

V – Bilimde Atlanan Eksik Bakış Açısı;

Müslümanca bir perspektifte Pozitif İlimler Negatiftirler :

 K.R.Popper’in ¨Yanlışlanabilirlik¨ ilkesini hatırlayın. Pozitif ilimleri karakterize eden kriterlerdendir. Gerçekte bir bilimsel teori yanlışlığı ispat edilene kadar doğru kabul edilir. Öte yandan bilimsel bir teori, geçici bir ön kabulden fazlasını haketmez. Çünkü her bilimsel teori, aksi ispat edilebilecek niteliktedir. Yanlışlama (doğrulama değil) bilimin gözlem ve deneye dayanan yöntemlerine uygun düşen bir husustur. Yani deney ve gözlem dışına çıkmadan yanlışlayamadığınız bir bilgi doğru olarak adledilir bilimin gözünde.

Mesela, şu bitkilerin büyümesine sebep olur¨ önermesi bilimsel olarak oluşturulmuş bir hükümdür ve teste tabi tutulması gerekir. İki bitki alırsınız birine su verirsiniz, diğerine de vermezsiniz. Böylece birinin büyüdüğünü diğerinin de büyümediğini gözlemleyebilirsiniz. Ancak gözlemlediğiniz şey, suyun yokluğunda bitkinin büyümediğidir. Çünkü bir bitkinin büyümesi pek çok faktörlere bağlıdır. Dolayısıyla bu deney, su olmadığında bitkilerin büyümediğini ispat eder. Daha fazlasını değil.

Ancak burada hareketle, su bitkilerin büyümesinde tesir sahibidir gibi sonuçlar çıkarmak dahi mantıksızdır. Şöyle ki, bu ispat etme ya da akil yürütme tarzı,

bize Hz.İbrahim ile Nemrud arasında gecen kıssayı hatırlatır. (Bakara suresi 258)

Nemrut Hz. İbrahim’le bir diyaloğa girmiş ve kendisinin de Hz.İbrahim’in Allah’ı gibi ölüm ve hayat vermeye kadir olduğunu iddia etmiştir. İddiasının ispatı için de iki mahkum getirtmiş, birine ölüm emri vermiş diğerine de yaşama hakkı tanımıştı. Böylece kendisinin de ölüm ve hayat vermeye muktedir olduğunu savunmuştu. Nemrut’un akıl yürütmesi, ölüm emri verseydim mahkum hayatta olmazdı ya dayanıyor. O halde ona hayat bahseden oydu. Bu bilim adamlarının şu olmazsa bitkiler solar ve ölür o halde su bitkiye hayat veriyor¨ iddialarına ne kadar da benziyor.

Oysa Kuran gerçekte, bizi sebepler perdesini aralamak ve onların ardındaki hakikati anlayabilmek için pozitif sorular sormaya davet eder.

  • - Su bitkilerin büyümesi için gerekli ilim ve bilgiye malik midir?,
  • - Su, içine girdiği yüz binlerce bitkinin kendine mahsus şeklini, yapısını, özelliklerini bilmeye kadir midir?,
  • - Suyun bitkiler üzerinde otoritesi olabilir mi?(Zira girdiği her bitkide muntazam iş görüyor),
  • - Su bitkilere acıyabilir mi, merhamet edebilir mi? (Çünkü su olmadan bitkiler harap olur ve ölürdü)…

Sorular çoğaltılabilir. Gerçekten de üzerinde düşünmeye değer sorular…

Bilim adamlarının bu negatif bakış açısına dayalı akıl yürütmelerine zaman zaman bizler de düşebiliyoruz farkına varmadan. Eğer çiçekleri sulamasaydım çiçekler solup ölecekti. Onları ben büyütüyorum. Zaferleri, başarıları ben kazanıyorum… şeklinde düşünebiliyoruz. Gerçekte kendimizi ve fillerimizi Allah’ın yaratıyor olduğunu fark edemezsek, O’nun tüm kainatı, sebep ve sonuçları da ayrı ayrı ve her daim yarattığını da fark edemeyiz. O halde nefsimize ve kral Nemrud misali bir kısım bilim adamlarına, Hz. İbrahim’in krala söylediğini söylemeliyiz :

¨Allah güneşi doğudan getirir, sen de batıdan getir¨ (Bakara suresi 258.ayet)

 NEDENSELLİK ve DETERMİNİZM Üzerine :

Bilimin mahiyetini anlamaya çalışırken, pozitif bilimlerin kriterlerinden, en tartışmalı olanına geldiğimizi söyleyebilirim. Determinizm; Evrende var olan her şeyin, her olgunun bir nedene/nedenlere bağlı olduğunu, aynı nedenlerin aynı sonuçları doğurduğunu ileri süren ilke ya da öğreti olarak kabul edilir. Sebep sonuç ilişkilerine dayalı determinizm bakış açısı bugün de modern bilimin temeli niteliğindedir. Öyle ki Kainattaki olaylar daima bir sebep-sonuç çizgisini takip ederek vücuda gelirler. Etrafımıza baktığımızda gözümüze ilk çarpan bu çizgidir. Mesela önce tarlayı sürersiniz sonra tohumları atarsınız, yeterince sulama ve güneş ışığından sonra tohum filizlenmeye baslar. Olay döngüsü bu şekilde devam eder, gider. Bunun yanında her bir olay kainatın her köşesinde ayni tarzda gerçekleşir. Yani kainatta yeknesak bir kararlılık (determinizm) vardır.

Ancak determinizm ve nedensellik ilişkisi tarih boyunca hem felsefi alanda hem de bilim adamlarınca hep tartışılagelmiştir.

Bitmek Tükenmek Bilmeyen Münakaşa :

 Determinizmin kökenini Thales’e kadar götürmek mümkün. Thales’e göre evreni meydana getiren ilk neden sudur. Anaximenese gore ilk neden havadır. Heraklitos’un tüm oluşumu düzenleyen logosu, Empedokles’in dört unsuru, Platon’un evreni kuran yaratıcı ya da düzenleyici ilkesi olan Demiurgos’u, determinizme birer kanıt niteliğindedir.

Yakın tarihimizde, sebep sonuç ilişkilerine dayalı determinizm bakış açısının bir ifadesi niteliğindeki; Newton’un “Mekanik Kainat Modeli” uzun bir süre boyunca fiziğin ve bilimin dünya görüşü oldu. Newton’a göre, zaman ve mekan mutlak olup, kainat maddi parçacıklardan oluşmuştur. Bu parçacıklar bütün maddenin üzerine inşa edildiği katı, bölünmez atomlardı ve atomlar daha alt birimlere ayrılamazdı. Bunlar  ”yaratılmış” nihai temel parçacıklardı. Yani Newton, kudretini ve diğer sıfatlarını sadece kainatın başlangıcında gösteren ama daha sonra tabiri caizse dinlenmeye çekilmiş bir “Yaratıcı” inancına sahipti. Şimdiki bir kısım haleflerine bakılırsa yine de insaflı bir yaklaşım. Bu bakış açısında elbette hristiyanlığın etkileri de görülmüyor değil. Zira hristiyanlık inanışına göre, kainat 6günde yaratılmıştır ve yedinci gün dinlenmiştir “Yaratıcı”. Evet Newton’a ve hristiyanlık inanışına göre; Tanrı kainatı bir saat zembereği gibi kurmuştur. Sebep sonuç ilişkileri dahilinde kanunlarını koyar ve bundan sonrasını kendi kendine çalışmaya bırakarak dinlenmeye çekilir.

İlerleyen yıllarda Big bang” ve “Kuantum Mekaniği” senaryoları gündeme gelir ki, determinizm ve nedensellik noktasında derin görüş ayrılıkları, kendini iyice hissettirir. Şöyle ki, big bang senaryosu, epistemolojik zaafları nedeniyle tenkit edilse de, Paul Davies ve Robert Jastrow gibi bilim adamlarına göre, sebep ve sonuç zincirinin kırıldığı ve maddenin ezeliyet fikrini ortadan kaldıran bir olaydır. Bilimi materyalist düşüncenin oyuncağı olmaktan kurtaracak bir süreçtir.

”Kuantum Mekaniği”‘ne gelince… Atom içi alemde maddenin silikleştiği, her şeyin kendi zatında var-yok arası dalgalanmalara dönüştüğü ve kuantumlar aleminde hiçbir şeyin önceden kestirilemeyeceğini öngören “belirsizlik prensibi ” ile sebep sonuç zincirinin (nedensellik ve determinizmin) kırıldığı “Kopenhag ekolü” tarafından iddia edilmiş. Tabi bu görüşlere karşıt senaryolar da geliştirilmiş.

”Nedensellik, determinizm ve realizm’i reddeden Kopenhag ekolüne karşı;

“Paris Okulu Ekolü” diye bilinen düşünce okulunun mensupları ise Kuantum Mekaniği’ndeki bu belirsizliğin Tabiat’a ait temel bir özellik olduğu fikrini reddetmektedirler. Bu ekol, başlangıçta bütün atomların aynı hâlde bulunmakta olduğunu temel bir varsayım olarak adlandırır ve reddeder. Başlangıç şartlarının farklı olduğunu öne sürerek bugün için bilinmeyen, “gizli değişken” ya da “gizli parametre” varsayımını kabullenmekte ve bunların başlangıç değerleri bilinebilseydi belirsizlik prensibini ortadan kalkabileceğini savunagelmişlerdir.

Bu karşıt senaryolar birbirlerini çürütebilmek adına pek çok karşılıklı teoremler inşa etse de hiçbiri tatminkar sonuçlara ulaşamamış bu da kuantum mekaniğinin başarılı ve akla yatkın olmasına karşın eksiksiz bir senaryo olmadığının ve bu konunun daha çok tartışmalara gebe olacağının bir göstergesi gibidir.

Determinizme, Sebep-Sonuç İlişkisine Felsefi Bir Bakış:

Nedensellik, ortak bir fikre varılamayan ve sürekli problemler üreten bir husus olsa da, bati felsefesini sürekli meşgul etmiş. Nitekim David Hume, Immanuel Kant, Gazali, Heisenberg, Blonck, Von Neumann, John Locke, Berkeley ve Russel gibi felsefenin önde gelen isimlerinin görüşleri yabana atılır cinsten değildir.

Orta çağlara kadar; Aristo’nun, şebep, iş görerek bir sonucu doğuran şeydir¨öğretisi batı felsefesinde uzun yıllar mutabık kalınan bir şeydi. Bu öğreti aynı zamanda yukarda da bahsettiğimiz ¨mekanizm¨ dünya görüşüne yol açacaktı. Ancak bu mutabakat daha sonraki yıllarda bozulacaktır.

Mesela Gazali Determinizmi eleştirirken, hareket noktası olarak şu soruyu seçer: “Acaba, zorunlu ilişki olarak görülen şey, varlıkbilimsel bir zorunluluk mu, yoksa salt mantıksal (bilgi kuramsal) bir zorunluluk mudur?” Yani filozofların iddia ettiği zorunlu neden-sonuç ilişkisi, dış dünyada mı, yoksa sadece zihinsel, bir başka deyişle, mantıksal alanda mı geçerlidir? David Hume’a göre; neden-sonuç arasındaki zorunlu ilişkinin kanıtlanabilir bir ilişki olduğunu savunmak, her türden deneyimden önce, nedenin kendisinde, onun  meydana  getirebileceği sonuçları, ilk  bakışta  görebileceğimizi  kabul etmek demektir. Oysa bu olanaksızdır. (1)

Şöyle devam eder Hume:

¨Biri karşımıza birşey koydu ve bunun yol açacağı etkiyi, geçmiş gözlemlerimize hiç başvurmadan söylememizi istedi diyelim : bu durumda aklımız nasıl işlerdi acaba? Akıl bir sebepte saklı sonucu en incelikli araştırma ve inceleme yöntemleri ile dahi bulamaz. Çünkü sonuç sebepten tamamen farklı bir şeydir ve dolayısıyla sebebin içinde bir yerde keşfedilemez.¨

Bir örnekle devam edelim; hayatında hiç çiçek görmemiş (çiçek deneyimi olmayan) bir insana, çiçek tohumu gösterilseydi, ¨O tohum bir çiçeğe dönüşecektir¨ hükmünü verebilecek midir? Veya bu hükmü neye göre verecektir? Bu sonuca aklıyla veya sezgisiyle ulaşabilir miydi? Madem ki zorunlu neden-sonuç ilişkisine ait bizdeki bilgi, akıldan ve sezgiden çıkan bir bilgi değilse, o halde onun kaynağı nedir? İşte, David Hume’a  göre bu kaynak deneyler ve deneylerden elde edilen deneyimlerdir. (2)

Bu durumda “deneyim bize olgular arasında zorunlu bir neden-sonuç ilişkisinin bulunduğunu gösterebilir mi?” sorusunu sormak pekala mümkündür. Yine David Hume’a göre;  Onca deneyim bize, neden-sonuç ilişkisi konusunda ilk bakıştaşunları öğretir:

  1. Neden-sonuç mekânda bitişiktir;
  2. neden-sonuçtan öncedir;
  3. neden-sonuç arasında değişmez birliktelik vardır;
  4. aynı neden, daima aynı sonucu meydana getirir (3)

Ancak, Neden-sonuç ilişkisine yönelik deneyimin bize verdiği bu bilgiler, bizi gözlemlediğimiz olaylardan hareketle, gelecekte de aynı şeyin meydana gelmesini beklemeye götürür. Oysa ‘buna güven duyabilir miyiz?’

David Hume’ye göre, gelecek deneyim konusunda beslediğimiz güveni açıklamak için, geçmiş deneyime dayanmak, mantıksal açıdan aşılamayacak bir uçurumdur. Onca, şimdiye kadar gözlemlediğimiz durumların sayısı her ne olursa olsun, bundan hareketle geleceğe ilişkin kesin bir şey söyleyemeyiz (4)

Çünkü onun varlığını gösteren a priori (önsel) bir kanıt bulunmadığı gibi, deneysel bir kanıt da bulunamaz. Geçmişte iki nesneyi sürekli birlikte görme, bizde, onların gelecekte de birlikte olacağı konusunda güçlü bir inanç doğurur ve bu inancın temelinde alışkanlık yatar. Bu nedenle Hume, tekrardan kaynaklanan inançtan yola çıkarak olasılık sorunuyla nedensellik sorunu arasında güçlü bir bağ kurar.(5)

 “…Mantıklı hindi çiftliğe varır varmaz her sabah saat 9′da yem verildiğini fark etti. Ama iyi bir tümevarımcı olduğu için hemen bir sonuca varmak istemedi. Bekledi ve her gün tekrar tekrar gözlemledi. Bu gözlemlerini değişik koşullarda tekrar etti: Çarşambaları, perşembeleri, sıcak ve soğuk günler, yağmurlu ve yağmursuz günler. Her gün yeni bir gözlem ekledi ve sonunda bir sonuç çıkardı: “Her sabah saat 9′da yemek veriliyor bana”. Fakat bir yılbaşı günü kural bozuldu: Mantıklı hindi saat 9′da yemini beklerken boynu kesildi….”

Matematikçi ve epistemolog Bertrand Russell‘ın bu örneği bize tümevarım yönteminin zayıflığını ispat etmeye yetmez mi? İçinde yaşadığımız dünyada istikbali bir sebep-sonuç şablonuna yerleştiriyoruz. Eskiden olmuş şeylere bakarak olacak şeyleri kestirmeye çalışıyoruz. Bilimsel çalışmalar da böyle işliyor. Bir miktar deney ve gözlem yapılıyor, ardından bir “yasa” üretiyor bilim adamları.

Oysa sebep-sonuç ilişkisi bir kudret değil, adı üzerinde bir ilişki. Cisimlerde, varlıklarda bir şeye sebep olabilecek bir kudret yok. Ama bizim insan olarak ihtiyacımız var bu ilişkiye. Psikolojik bir ihtiyaç bu. Bunun bir yanılgı olduğunu idrak etmek ise hiç kolay değil. Meselâ Newton “yerçekiminin ne olduğunu bilmiyorum, sadece çekim kuvvetinin miktarını hesaplamaya yarayan bir formül yazdım ben” dediğinde diğer fizikçiler tarafından şüphecilikle suçlanmış.

Sebep-sonuç ilişkisinin bir vehim olduğunu en güzel dile getiren şu sözler yine  David Hume’a ait:

“…Gereklilik fikri algılarımızla teyid ettiğimiz bir şey değil. Demek ki içimizden gelen bir izlenim bu veya düşüncelerimizin sonucu.[...]Neticede gereklilik ya da sebep-sonuç ilişkisi (=illiyet) varlıklardan kaynaklanan bir olgu değil. Biz olayları gözlerken onları sebep ya da sonuç olarak birbirine bağlıyoruz. Gereklilik bizim düşünme alışkanlıklarımızın bir sonucu. “yan yana” gelen, aynı anda olan veya biri diğerinden önce meydana gelen olayları birbirine bağlamak için ürettiğimiz açıklamalar bunlar. Geçmişte olmuş olan şeylere bakarak gelecekte de böyle olacağı beklentisi içine giriyoruz. Akıl yürütme değil alışkanlıktır insanın rehberi. Eğer alışkanlık olmasaydı hiç bir şeyden emin olamazdık ve belleğimizde o an taze olanlar ve hemen o sırada algıladıklarımız dışında hiç bir şey  bilemezdik. Gereklilik hissi olmasaydı insanlar ne hareket edebilirlerdi ne de düşünebilirlerdi….” (Human Understanding / İnsan Kavrayışı adlı kitabından)

David Hume, çözümlemesini daha ileri götürerek, neden-sonuç arasındaki ilişkinin bizzat kendisinin deneyimlenip deneyimlenemeyeceğini sorar. Ona göre bu da olanaksızdır. Örneğin, bilardo topunun, diğer topa çarptığında, onu hareket ettirdiğini; hareketin, çarpmayla birlikte olduğunu görmek dışında, gerçek nedeni; yani harekete geçiren gücü, enerjiyi ya da kuvveti asla göremeyiz.(6)

 Nitekim:

 “Bilardo toplarının birinin itimi, ötekinin hareketiyle beraber gidiyor. Işte dış duyularımıza görünenin hepsi bu. Zihin, nesnelerin bu birbiri ardı sıra gelmesinden, hiçbir duygu, veya hiçbir iç izlenim edinemez. Bundan böyle nedenle sonuç olarak hiçbir özel, belirli halde, kuvvet veya zorunlu bağlantı düşüncesini telkin edebilecek hiçbir şey yoktur.” (7)

 Böylece “Bütünüyle ele alındığında zorunluluk, zihinde olan bir şeydir, nesnede değil” (8) sonucuna varır.

 Elhasıl David Hume, Russell, gibi düşünürler kainatta görünen sebep ile sonuç arasındaki ilişkilerin hiçbirinin rasyonel ve zorunlu olmadığını anladılar ve tabiri caizse korkudan tir tir titrediler. Zira bugüne kadar su bitkiyi büyüttü ancak yarın bunun garantisi yok dediler. Çünkü suyun bitkiyi büyütebilecek hiçbir özelligi yoktur ki bitkiyi büyüttüğü söylenebilsin. Yine Russell ;

  ”Yarın güneşin doğması için hiçbir sebep yoktur, doğmayabilir de,     garantisi yoktur” der.

 Tabi Russell ve David Hume gibi bu denli karamsar olmamak adına, Gazali Hazretlerine kulak verme zamanının geldiği kanaatindeyim.

 Evet Gazali Hazretleri de, söz konusu probleme benzer yaklaşım gösterdiği söylenebilir. Onun kanısına göre de, neden-sonuç ilişkisi, zorunlu bir ilişki değildir; en azından, dış dünyada ve nesnel gerçeklikler alanında böyle bir zorunluluktan söz edilemez.  Çünkü birinin varlığı, ötekinin varlığını, birinin yokluğu da ötekinin yokluğunu” zorunlu kılması gerekir. Ona göre, bu koşulları taşıyan bir ilişki dış dünyadaki olgular alanında değil, sadece mantıksal alanda geçerlidir (9)

Mantıksal alandaki bu zorunluluğu, dış dünyadaki ilişkilere taşımak bilgisizlikten kaynaklanan bir yanılsamadır; ya da Allah’ın anlık yaratmasına bağlı olarak, neden ve sonucun sürekli bir biçimde, yan yana ve birlikte görülmesinin doğurduğu, psikolojik alışkanlığın bir sonucudur (10)

Nedenselliğin zorunluluğuna inananların bu konudaki tek kanıtları deneyimdir. Oysa, deneyim sadece, nedenin sonuçla birlikte, yan yana ya da bir arada bulunduğunu göstermektedir. Yani hiç bir deneyim, sonucun nedenden çıktığını gösteremez.

Bediüzzaman Hazretleri’nin tabiriyle bu birliktelik, uzaktan baktığımızda yeryüzü ile gökyüzünün ufukta birleşiyor gibi gözükmesi gibidir. Fakat daha yakına vardığımızda onlar arasında büyük bir mesafe olduğunu görebiliriz. Aynı şekilde sebeplerin hakikatine uzaktan baktığımızda sebepler sonuçlara bitişik gibi görünür. Dolayısıyla  aslında her sebep birer ilannamedir:

  ”Evet, sebepler gayet adi, aciz, basit ve fakir iken; onlara isnad edilen neticeler gayet sanatlı, hikmetli ve kıymetli olması ispat eder ki: Bu neticeleri yaratan bu sebepler değildir. Bilakis bu sebepler Allah’ın memurlarıdır. Bismillah derler ve Cenab-ı Hakk’ın kuvvetine isnad ederek o işleri yaparlar.”

Tekrar Gazali hazretlerine dönecek olursak Gazali, metafizik anlayışının bir uzantısı olarak, Tanrı’nın anlık yaratmalarıyla ilişkilendirdiği “deneyimin, alışkanlığın, yanyanalığın ve birlikte varoluşun’ neden-sonuç ilişkisinin zorunluluğunun ve sonucun neden tarafından oluşturulduğunun kanıtı olmayacağını göstermek için, doğuştan kör adam örneğini verir. Örnek şöyledir:

Doğuştan kör ve gece ile gündüz arasındaki işık farkı konusunda insanlardan hiçbir şey işitmemiş olan bir insan olsun. Bu kimsenin körlüğü gündüzün kalkarsa ve göz kapaklarını açıp, renkleri görürse, renklerin kavranmasını sağlayan şeyin göz olduğunu sanır. Gözün açılması ve karşısındaki nesnenin renkli olması yeterlidir ona göre. Bu yanılgı ne zamana kadar sürecektir? Güneş batıp hava kararınca renkler kaybolacaktır. O zaman güneş ışığının renklerinin cisimden yansıdığını akledebilir. Bu renklerin göz üzerinde izlenim bıraktığını, renk görmek için ışığın gerekli olduğunu bilinceye dek karanlıkta göremeyeceğini aklına getirmez” (11).

Kısaca zorunluluk kavramı Gazali’ye göre, yalnızca mantık alanına aittir. Öylesi bir nedensellik bir dahaki sefere olabilir de olmayabilir de. Böylesi olasılıkların olduğu bir yerde zorunluluktan bahsedilemez. Çünkü bunları bize zorunlu gösteren şey, geçmişten gelen alışkanlıklarımızdır. O halde filozofların zorunlu olarak varlığını kabul ettikleri neden sonuç ilişkisi, Gazali’ye göre doğal bir zorunluluk değil, sadece bir alışkanlık veya alışkanlığın diğer bir anlamı olan psikolojik bir zorunluluktur. Gazali hazretleri ve David Hume’nin zorunlu nedensellik problemine yaklaşımları benzerlik gösterse de, problemi çözümleyiş biçimleri farklı: David Hume nedensellik sorunuyla olasılık sorunu arasında bir bağ kurmakta ve tartışmalarını tümevarım sorununa uzandırmakta. Hume, neden-sonuç arsındaki bağın, ya da sonuca yol açan gücün bilinemeyeceğini söyler; ama pratik yaşam için bu ilişkinin gerekliliğini vurgular.

Gazali ise, sebeplerin varlığını kabul eder. Sebepler vardır ancak tesir sahibi değildir. Onların acz, bilgisiz ve şuursuz olduğunu ve tesir sahibi olamayacağını savunur. Ve olayı Allah inancına bağlar. Şöyle ki, Allah bir şeyi yarattığında onu tekrar tekrar yaratmayı sürdürmektedir. Bu yüzden fiziksel dünyanın tek düzeligi adetullahın tecellisidir- nedenselliğin değil.

 

VIII – Gazetelerde ve Bilim Dergilerinde Yayınlanan ve Bize Bilimsel Bilgi Olarak Sunulan Haberlerin Sorgulama Denemesi: “Erkek ile Kadınların Seks Düşünme Oranları Nedir” “Erkekler Araba Kullanmada Kadınlardan Dahamı Başarılıdır” Benzeri Haberler Nekadar Güvenilir?

Haber: Güzel Kadın Aldatıyor

ABD’li bilim adamları, güzel kadınların, eşlerini veya sevgilililerini aldatma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

17 ile 30 yaşları arasındaki kadınlarla yapılan araştırmada tükürük örneği alındı. Teksas Üniversitesi tarafından yürütülen araştırmalara göre güzel kadınlarda kadınlık hormonu östrojenin bir türü olan ’östradiol’ isimli bir hormon buluyor. Bu hormon seviyesinin yüksek olduğu kadınların aldatma riski daha yüksek oluyor.

Ayrıca bu hormonun yüksek olduğu kadınlar, daha fazla partner değiştiriyor. Güzel kadınlar, çevresindeki erkeklerden daha çok ilgi görüyor ve kendilerine güvenleri daha yüksek. Bu yüzden de aldatmaya eğilimli oluyorlar.

Araştırmayı yapan Dr. Kristina Durante, bu hormon seviyesi yüksek olan kadınların sadece çocuklarına daha iyi bir baba ve iyi bir koca değil, daha fazla şey istediğini tespit etti. Bu kadınların standartları yüksek oluyor ve erkeklerden daha yüksek beklentileri bulunuyor. Ayrıca tıpkı erkeklerdeki testesteron hormonu yüksekliği gibi, cinsel istekleri daha yüksek oluyor. Araştırma için yaşları 17-30 arasında değişen 58 kadınla yüzyüze görüşüldü ve tükürük örnekleri alındı

(Kaynak: http://askmen.mynet.com/ask-ve-seks/bekar-erkegin-dusunceleri/6423-aldatan-kadin.html)

 

Eleştiri: Bu deneye belirli bir bölgede, 58 kadın üzerinde yapıldı, ve bu bilimsel bilgi için fazlasıyla yetersiz bir kanıt. Bu ancak “Amerikanın x bölgesindeki kadınların %0.1 inde yapılan araştırmaya göre güzel kadın aldatma oranı daha yüksek” cevabı olabilir. Aynı deney japonyada veya İran da yapılsa sonuç gerçekten aynı olurmu?

 

Haber: Erkeklerin aklının hep sekse takılı olduğu veya her 8 saniyede bir seksi düşündüğü yolundaki iddialar yanlış çıktı

Ohio Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Terri Fisher, iki yardımcı asistanı ile birlikte 283 üniversite öğrencisini denek alarak kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdi. Prof. Fisher ve asistanları, öğrencilerden bir hafta boyunca, akıllarına “seks, yemek ve uyku” geldiğinde bunu hemen not etmelerini istediler. Erkekler arasında bir gün içinde seksi düşünme ortalaması “19 kez” oldu. Halbuki, erkeklerin “her 8 saniyede bir seksi düşündüğü” ileri sürülürdü.

Prof. Fisher, “Popüler algılama gerçeklikten bu kadar uzak olursa doğruları söylemenin zamanı gelmiştir” dedi. Araştırma, “Journal of Sex Research” dergisinde yayınlanacak. Ekibin çalışmasında hem erkek hem kadın öğrenciler yer aldı. Fisher, erkeklerin hep seksi düşündüğüne inanmanın, erkekleri küçük düşürücü olduğuna inandığını da söyledi.

KADIN ‘YEMEK’ DEDİ

Araştırma, her gün 19 kez seks düşünen erkeklerin günde 18 kez de yemek düşündüğünü ortaya koydu. Araştırmaya katılan kız öğrencilerin ise seksi günde 10 kez, yemeği ise 15 kez düşündükleri tespit edildi. Erkekler 11 kez, kadınlar ise 8 kez uykuyu düşündü. Prof. Fisher, erkeklerin cinsel arzularının en yüksek noktasının 20’li yaşlar, kadınların ise 30’lu yaşlar olduğunu söyledi.

HABERTÜRK

Eleştiri: Deney belirli bir yaş aralığındakilere (Üniversite öğrencilerine) ve tek bir üniversitede gerçekleşiyor. Deneklerden istenilen bir hafta boyunca, akıllarına “seks, yemek ve uyku” geldiğinde bunu hemen not etmeleri.

Dikkat edin, tek bölgede, belirli yaş gurubu içerisinde ve bir haftada ilkokul çocuklarının okul ödevi olarak büyüklerine anket doldurması gibi bir anket doldurma yöntemi ile adamlar “Erkeklerin aklının hep sekse takılı olduğu veya her 8 saniyede bir seksi düşündüğü yolundaki iddialar yanlış çıktı” sonucuna ulaşıyor, ve bunu ciddi bir haber gibi yayınlıyorlar. Bu bilim değil, olsa olsa ilkokul çocuk anketidir.

Dikkat edin, burada yeralan iki örnekte olduğu gibi birçok haber biz insanlara “Bilim” adı altında verilmektedir, fakat tüm bunlar bilimsel bir sonuca ulaşmaktan çok uzak, sizin arkadaşlarınız arasında yapabileceğiniz basit anketlerden çokta farkı olmayan deneylerdir. 

Butür deneyler ancak “Amerikadaki tüm üniversitelerde rastgele seçilen 100 er deneğe, cinellik düşündüklerinde iletişime geçen impulslar takılarak bir yıl boyunca gözlemlendiler. Deneklerden erkek olanlar gün içerisinde x saat, dişi olanların ise y saat cinsellik düşündüklerinde harekete geçen impulslarının aktif hale geldiği tespit edildi. Bu sonuçlara dayanarak 20-24 yaş ortalamasındaki üniversiteye giden Amerikalı gençlerden, sonuçların 24 saate bölünmesi ile elde edilen ortalamaya göre erkekler günde 19 kere, dişiler ise 8 kere cinsellik düşündükleri tespit edilmiştir.” gibi bir sonuç ancak bilimsel bilgi olarak değerlendirilebilinir.

Şöyle düşünün; gençlerin ekonomik durumları, o seneki devlet ekonomisi, nekadar çok gencin birayara toplanmasına sebep olan aktvitenin gerçekleştiği gibi ek ayrıntı gerektiren bilgilere girmedim bile.

 

IX - Richard Dawkins Dua Deneyini Anlatıyor ve Dua’nın Hiçbirşeye Yaramadığının Bilimsel Olarak Kanıtlandığını İddia Ediyor: Peki Hristiyan Bir Ülkede Tekbir Kişinin Yapıtığı Kısa Deneyden Sonuç Çıkartmak Gerçekten Nekadar Bilimselmidir?

 

IX – Ateist Bilim Adamları Bukadar Kibirlenmekte Gerçekten Haklımı? Sahi Olduğumuz Bilgi ve Bilim Seviyesi Gerçekten Dinleri ve Tanrı’yı Reddecek Bir Noktadamıdır? Dosmatik Ateist Bilim Adamları Bundan 100 Sene Sonra Bu Soruların Cevaplarını Bulduğunda Gerçektende “Tanrı Yok” Diyebilecekmi?

“Sorular ve Her Şey: Niçin ?”

* Bir evren malzemesi iğne ucu büyüklüğündeki bir noktanın içine nasıl sıkıştırılmıştı, malzeme nereden toplanmıştı, ne zamandan beri oradaydı, kim yapmıştı, neden yaptı ?

* Büyük Patlama’nın 10 üzeri -43‘ cü saniyesinin ötesini neden hiçbir zaman bilemeyeceğiz ? 

* Evrenden önce ne vardı, ondan önce neler oluyordu ? Ondan önce var olduğuna inanılan vakum neydi ve nereden gelmişti ? 

* Evrenin şu andaki genişliği 120 milyar ışık yılıdır. Onun dışında ne var ? 

* Genişleyen evren neyin içinde genişlemekte, genişleme sona erince evrenin genişliği ne olacak ? 

* Evrenin dışında neler var ? 

* Evrenin neresinde bulunmaktayız, bulunduğumuz yerin bir özelliği var mı ? 

* Bir karadeliğin tekillik noktasının genişliği 10 üzeri-32 mm’dir. Bu genişlik neden böyledir, neden sıfır değildir

* Bir karadeliğin tekillik noktasında neden sahip olduğumuz formüller artık işlemiyor, orada ne var, neler oluyor ? 

* Bir karadeliğin 1 cm küpü ’ü 200 milyon ton nasıl gelebilir ? 

* Karadeliğin arkasındaki kurt deliğinin 10 üzeri-32 mm’lik genişliğinden içeri giren cisimler nasıl geçebiliyor, nereye gidiyorlar ? 

* Kurt deliğinin öbür ucundaki Akdelik nasıl bir şey, onun açıldığı diğer evren bizimkine benziyor mu ? 

* İçinde sonsuz sayıda evrenin yer aldığı hiper uzay nasıl bir şey, büyüklüğü ne olabilir, içindeki diğer evrenlerde neler olup bitiyor, onların yasaları da bizimkiyle aynı mı ? 

* Big Bang’ın 10 üzeri-43‘ cü saniyesi ile karadeliğin tekillik noktası arasında sıkışmış durumdayız. Neden bunların ötesini hiçbir zaman bilemeyeceğiz, buralar bize yasak mı edildi, neden ? 

* Bizim bildiğimiz zaman Büyük Patlama ile başladı. Big Bang’dan önce de zaman var mıydı, var idiyse o bizimkinden farklımıydı, diğer evrenlerdeki zamanlar bizimkiyle aynı mı ? Büyük Patlama’dan önce de bir zaman mevcut ise, onun içinde neler oluyordu ? 

* Bir hiper zaman mevcut mudur, mevcut ise bizim evrenimiz onun hangi noktasında yaratıldı ? 

* Büyük Patlama’dan öncesini bilebilseydik orada neler görecektik ? 

* Hiper uzay mevcutsa onun neresindeyiz ? 

* Yanımızdaki evrenler nasıl bir yer, orada neler olup bitiyor, içinde sonsuz sayıda evrenlerin bulunduğu hiper uzay nasıl bir yerdir ? 

* Niçin evrende hiçbir şey yerinde sabit durmaz, niçin her şey daima bir hareket içindedir? 

* Evrende her şey doğar, büyür ve sonunda mutlaka ölür. Neden? 

* Evrendeki karadeliklerin varlığı artık bilinmektedir. Hesaplar onların arkasında birer kurt deliğinin ve onunda öbür ucunda birer akdeliğin bulunduğunu göstermektedir. Akdelikler diğer evrenlere mi açılmaktadır ? bütün bunlarla ölüm sonrası başımıza gelecekler arasında bir ilişki olabilir mi ? 

* Evren, atom ve canlı hücresindeki sonsuz karmaşıklık; neden bunlar daha basit olamaz mıydı ? Bütün bunlar insanın 70-80 yıllık bir yaşam süresi için çok karmaşık değil mi ? Acaba bu karmaşık sistemler ölüm sonrasında da devam edecek bir şeyler içinde mi yaratıldı ? 

* Bütün bunlar neden yaratıldı, yaratılması şart mıydı, yaratılması şart idiyse bu kadar karmaşık olması gerekli miydi ?

* Neden ortada bir evren mevcut, o olmadan olamaz mıydı ? 

* Evren sırlarla dolu, sırrını insanoğluna pek vermek istemiyor, fakat insan sürekli onun sırlarını keşfediyor. Doğa bizimle bir oyun mu oynuyor ? İnsanoğlu nereye kadar gidebilecek?

* Evrenin yarı çapı Planck uzunluğunun 10 üzeri 60 katıdır. Bir insanın boyu, evrenin yarı çapı ile Planck uzunluğu arasındaki mesafenin ortasına rastlar. Yani, evren bir tarafta boyumuzun trilyon defa milyar defa milyar katı büyükken, diğer tarafta aynı ölçüde küçüktür. Bu durum bir tesadüf mü yoksa biz özellikle bu boyutta mı yaratıldık ? Yoksa bizim evrende çok özel bir yerimiz mi var ? 

* Hidrojen atomundaki, proton ile elektron arasındaki elektromanyetik kuvvet, iki aynı parçacık arasındaki gravitasyon kuvvetinden 10 üzeri 40 defa büyüktür. Gözlenen evrenin boyu ile bir elektronun genişliği arasındaki oran da 10 üzeri40 dır. Bu iki sayının çarpımı olan 10 üzeri 80 evrendeki atomların sayısını verir. 

* Bir yıldızın yaşam süresi, merkezindeki bir fotonun yüzeyine ulaşması için geçen süre ile orantılıdır. Yıldızın ömrü onun kütlesine bağlı olup, yıldızın kütlesinden kaynaklanan gravitasyon kuvveti ile bir fotonun bir atomu geçip gitmesi arasındaki oran, yıldızın büyüklüğü ne olursa olsun, yine 10 üzeri 40 dır. Bu tesadüfler niçin ve nereden ileri gelmektedir ?

* Big Bang sırasındaki gravitasyon kuvveti milyarda bir oranında daha büyük olmuş olsaydı evren çoktan içine çökmüş olurdu. Gravitasyon birazcık daha küçük olmuş olsaydı galaksiler, yıldızlar şekillenmeyecek, birçok element inşa edilmeyecek ve bir canlı ortaya çıkmayacaktı. Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler olduklarından biraz daha farklı olsalardı, hidrojen atomu çok farklı olacak, karbon, oksijen şekillenmeyecek ve canlı yaşam oluşamayacaktı. Bütün bunlar insanoğlunun ortaya çıkması için mi yapıldı, eğer bu doğru ise neden evren insanoğlu için bu kadar anlayışlı davrandı, yoksa evrende çok özel bir yerimiz mi var ? 

* Proton’un ömrü 10 üzeri 32 yıldır. Proton da yok olunca ve evren de sonsuza kadar devam ederse, evren neye benzeyecek ? Dev karadeliklerin ömrü 10 üzeri 90 yıldır. Onlar da ölünce neler olacak ? 

* Başlangıcı olan her şeyin bir de sonu olduğunu biliyoruz. Evrenin bir başlangıcı olduğu artık biliniyor. Onun da bir sonu olacak mı ? Yoksa o sonsuz süre devam mı edecek ? Sonu olacaksa o sondan sonra neler olacak, sonsuz süre devam edecekse içindekiler ne şekillere girecek ? 

* Evren sırlarla doludur. Sadece gözlenebilen evrenin çevresi 120 milyar ışık yılı genişliğindedir. İçindeki galaksilerin sayısı 100 milyar, yıldız sayısı trilyon defa trilyondur. Yaşı 15 milyar yıl, bir protonun ömrü 1032 yıl, bir karadeliğin 1 cm 3 ’ünün ağırlığı 200 milyon ton, dev bir karadeliğin ömrü 1090 yıl, karadeliğin çapı 10 üzeri-32 cm, bir sicim parçacığının boyu yine 10 üzeri-32 cm, bir DNA’daki bilgi haznesi 20 üzeri 100 , vs. Bütün bunlar artık bilinmektedir. 

* Evren genişlemeye devam etmekte olup, daha 80 milyar yıl genişleyecektir. İçindekiler, insan aklının alamayacağı boyutlardadır. İçinde korkunç bir denge mevcut olup, trilyonlarca şey birbirini bozmadan işlemektedir. 

* Bu kadar muazzam olguların, bu kadar hassas bir denge içindeki olayların ve bütün bunları ihtiva eden sistemin kendiliğinden tesadüfen ortaya çıktığını kimse iddia edemez. Edenler, kozmoloji fizik, kimya ve moleküler biyoloji bilimlerinden hiç haberi bulunmayanlardır. Onlar sadece konuşmuş olabilmek için itiraz ederler.

* Evrenin bir başlangıcı bulunduğuna göre bir sonu da olacaktır. Matematiksel hesaplar, kozmoloji, relativite ve kuantum mekaniği onun bir başlangıcı olduğunu ve bir sonunun da olması gerektiğini ispat etmiştir. Büyük çöküşten sonra oluşacak tekillik noktasının tekrar, bir sonraki evren için, patlayacağı hesaplanmaktadır. 

* Hiperuzay, sonsuz sayıda evrenler, akdelik, karadelik, bizim evren, Büyük Patlama, Büyük Çöküş , vs: bütün bunlar, bu inanılmaz olayları programlamış olan, onları idare eden ‘sonsuz x sonsuz’ gücündeki bir ‘yaratıcının’ varlığını göstermektedir. 

* Atom: ortada bir çekirdek, etrafında dolanan elektronlar, arada muazzam bir boşluk. Bir atomun şekli neden böyledir ?

* Çekirdeğin içinde yüzlerce daha küçük parçacık, hepsi bir hareket içinde, hepsi birbiri ile etkileşmekte, hepsi doğar, yaşar, sonunda ölür, sonra yeniden yaratılır, hepsi bir şekilden başka bir şekle dönüşür, hepsinin ayrı bir görevi ve farklı bir yaşam süresi var. Neden ? 

* Neden protonun bir pozitif elektrik yükü varken, nötronun hiçbir yükü yok ? 

* Protondan 1836 defa küçük olan bir elektron onunla aynı miktar yükü nasıl üzerinde taşıyabilir ? Elektrik yükü nedir ? 

* Atomda, çekirdekle elektronlar arasındaki o büyük boşluk neden ? Niçin elektron diğerlerine göre çok ufaktır ? 

* Parçacıklar neden hem parçacık hem dalgalar halinde davranır ? Neden bir parçacığın aynı anda hem hızı hem pozisyonu bilinemez. Bir parçacığın ne zaman ne yapacağı nereye gideceği neden asla belli değildir ? 

* Enerjinin temelindeki şey nedir, neden asla yok olmaz, sadece şekil değiştirir ? 

* Enerji ve madde asla yok olmayacağına göre, canlılar ölünce onların enerjileri nereye gidiyor ? 

* Zaman nedir, Büyük Patlama’dan önce nasıl bir zaman türü vardı ? 

* Evren ile atomun içindeki olaylar arasındaki büyük benzerlik neden ? Bir atomun içinde sonsuz sayıda parçacık bulunduğu doğru mu ? 

* Bir atom çekirdeği içine o korkunç miktardaki nükleer enerji nasıl depolanabildi ? 

* Neden parçacıklar hem dalgalar halinde hem parçacık gibi davranırlar ? 

* Neden parçacıkların ne zaman ne yapacakları asla bilinemez ? 

* Antimaddeye neden gerek duyuldu, şu anda antimadde varsa nerededir, neden her şeyin bir karşıtı bulunmaktadır ? 

* Enerji nasıl bir şey, neden her şeyin altında o var ? 

* Enerji sadece şekil değiştirdiğinden, canlılar ölünce onların sahip bulundukları enerji nereye gitmektedir ? 

* Süpersicim’in öngördüğü 11 boyutlu uzaydaki diğer boyutlar nerededir ? 

* Bilinen dört temel kuvvetin haricinde bir beşinci temel kuvvet mevcut mudur ? 

* Neden sadece ışık, hangi kaynaktan çıkarsa çıksın, daima 300.000 km/saat hızla yol almakta, neden bu hız evrenimizin en son hızı ve neden bu özellik başka hiçbir cisme tanınmadı ? Diğer evrenlerde daha büyük hızlar var mı ?

* Işık hızından daha hızlı gidebilseydik geçmişi mi yoksa geleceği mi görüyor olacaktık ? Işık hızında kütle sonsuz, boy sıfır oluyor ve zaman duruyor. Bunlar nasıl ve neden oluyor ? 

* Doğayı idare eden kuvvetler neden 4 tanedir ? 

* Süpersicim teorisi 11 boyutlu evreni öngörür. Şu anda 4 boyutu biliyoruz. Gerisi nerede ? 

* Işık neden daima sabit (300.000 km/sn) hızla yol alır ? 

* Işık hızından büyük hızlarda gitseydik geçmişi mi yoksa geleceği mi görür olurduk ? 

* Hücre: merkezinde bir çekirdek, onun içinde 46 tane DNA molekülü ve içine sarılı oldukları 46 kromozom, ayrıca RNA molekülü, çekirdekle hücre zarı arasındaki sıvı içinde yer alan binlerce endoplazmik retikulum, ribozom, golgi aygıtı, mitokondria, lisozom,peroksizom, sitoskeleton, ATP, ADP, haberci-RNA, transfer-RNA, aminoasitler, enzimler, proteinler ve sayısız diğer molekül. Hepsi bir hareket içinde, birbiri ile etkileşmekte, her biri ayrı bir görev yapmakta. Bir hücrenin içindeki mekanizma neden bu kadar karmaşık, o daha basit olamaz mıydı ? 

* Son derece karmaşık bir yapıya sahip hücre uzun evrim süreci içinde mi bu hale geldi yoksa hücrenin en verimli çalışabilmesi için böyle bir yapıda mı olması gerekiyordu ? 

* İlk hücre başka bir yıldızdan mı geldi yoksa kendiliğinden mi ortaya çıktı ? 

* İlk hücre bir kopyasını üretmesi gerektiğini nasıl bilebildi, ona bu talimatı kim verdi ? 

* Bir hücre ne zaman bölünmesi gerektiğini ve ne zaman bölünmeyi sona erdirip ölmesi gerektiğini nasıl bilebilir ? Neden her hücrenin farklı uzunlukta bir ömrü bulunmaktadır ? 
* Her biri saniyede 100 defa açılıp kapanan, her açılışta bir protein imali için bilgi çıkaran, açıldığında boyu 2 metre gelen, 46 tane DNA şeridi 1 mm’nin binde biri genişliğindeki bir hücre çekirdeğinin içine nasıl sığabilir ? 

* Bir DNA molekülünün iki şeridi arasındaki milyonlarca basamağı oluşturan ve çiftler halinde uç uca birleşen nükleodit bazlarını, her biri bir bilgiyi ifade eden, o özel diziliş sırasını hangi güç tanzim etti ? 

* Bir DNA molekülünün nükleoditlerine 3.5 milyar bilgi nasıl depolanabilir, bir insan vücudunun bütün fonksiyonları için birkaç on milyon bilgi yeterli iken 3.5 milyara neden gerek duyuldu ? 

* Hücreler ne zaman bölünmesi gerektiğini nasıl bilebilir, hücreler neden bir gün ölürler, bir hücrenin içindeki mekanizma daha basit olamaz mıydı ? 

* Neden sadece insanoğlunun beyni gelişti, neden sadece o ayakta durmayı öğrenebildi ? 

* Bilinç nedir, beyinle olan ilişkisi nedir ? 

* Acaba bilinç ve zeka sahibi olduğumuz için mi bir evren mevcuttur, onu düşünemeseydik bir evren yine olur muydu ? 

* Canlılar neden yaşlanırlar ? 

* Bütün hücreler bölünüp çoğalırken nöronlar neden çoğalamazlar ? 

* Yüzlerce aminoasit türü mevcut iken neden sadece içlerinden 20 tür, çeşitli birleşme şekilleri ile insanın yapı taşları olan proteinleri inşa eder ? Bu 20 aminoasitten birer veya birden fazlası, binlerce protein türünü oluşturmak için, bir araya gelmeyi nasıl bilebilir ? Önce birer cansız olan aminoasitler bir araya gelince nasıl birden canlanırlar ? 

* Yüzlercesi arasından sadece 20 aminoasitin bir araya gelmesi bir tesadüf müydü ? 20100 de bir olan bu ihtimal nasıl gerçekleşti ? Daha farklı tür aminoasitler veya farklı dizilişler olmuş olsaydı canlıların şekli nasıl olurdu ? 

* Aminoasitlerin yan yana dizilişlerinden meydana gelen binlerce farklı protein, yapacağı göreve göre özel bir şekil alması gerektiğini nasıl bilebiliriz ? 

* Bir enzim katalistik özelliğini nereden alır, bir saniyede 100.000 reaksiyonu işleme koyabilen bir enzim molekülü kendinden bir şey kaybetmeden nasıl aynı kalabilir ? 

* Genleri kontrol eden şey nedir, genler insan davranışlarından nasıl etkilenir, 
insan davranışlarının tamamı genlere mi bağlı ? 

* İnsan davranışları sadece genlere mi bağlı, genleri kim kontrol ediyor ? 

* Genome projesi bir gün tamamlanıp, insanın tam bir kopyasını yapmak mümkün olabilecek mi ? 

* Bitki hücrelerinde bulunan ve güneş ışığını enerjiye dönüştüren tek organel olan klorofil neden sadece bitkilere kondu ve neden hayvan türünün hücresine konmadı ? 

* Bir virüs dışarıda bir cansız iken bir hücrenin içine girince nasıl birden canlanır ? 

* Beyin ile bilinç arasındaki ilişki nedir, beyin nasıl düşünebilmekte ve bilgi üretmektedir ? 

* Bütün vücut hücreleri bölünerek çoğalırken, beynin hücreleri olan nöronlar hiç çoğalmaz ve 100 milyarı doğuştan yaratılır ve 20′sinden sonra azalmaya başlar ? 

* Son 3.5 milyar yıl içinde 2 milyar civarında canlı türü gelip geçti ve şu anda 35 milyon tür bulunmaktadır. Bu kadar çok türe neden gerek duyuldu ? 

* Mutasyonları gerçekleştiren doğa olayları nedir ? 

* Canlı türleri içinde neden sadece insanoğlu dik durabiliyor ve neden başka bir tür dik durmayı öğrenemedi ?

* Dünya üzerinde bir canlı yaşamın yaratılması için neden Büyük Patlama’dan 15 milyar, dünyanın oluşumundan 4.5 milyar yıl geçmesi beklendi ? 

* Sıfırdan yeni bir canlı yaşamı ortaya çıkmış olsa, onların şekil ve biçimleri nasıl olurdu ? 

* Bütün zamanlarda yaşamış türler içinde en gelişmiş tür insan olup, vücut ölçüsüne göre en büyük beyin ona tanındı. Neden sadece insanoğluna bu özellik verildi ? 

* Evren gaz, toz,, taş ve toprak gibi cansız elementlerden yaratılmış iken, dünya gezegeni üzerinde neden ve nasıl bir canlı çıktı, organik moleküller cansız moleküllerden nasıl çıkabilir? 

* İnsanların kendi kendilerini yok etmesinden daha önce acaba onları tamamen ortadan kaldıracak başka bir felaket olacak mı ? 

* Erkek ve dişi türler arasındaki farklar neden ? 

* Neden daima dişi türü doğurur ? 

* Canlılar neden uyurlar, uyku bir ihtiyaç mı yoksa bir alışkanlık mı ? 

* Diğer uygarlıklar mevcutsa, onlar neye benziyorlardır ? 

* İlk hücre dünyaya öbür yıldızlardan mı geldi yoksa atmosferde mi yaratıldı ? 

* Diğer gezegenlerde başka uygarlıklar mevcut mu, evrende tek miyiz, evren sadece insanoğlu için mi yaratıldı ? 

* Başka canlılar da varsa onların biyolojik yapıları nasıl, bize benziyorlar mı, hücre yapıları var mı, varsa aynı hücre organellerine mi sahipler, yoksa hiç düşünemediğimiz biyolojik özellikleri mi taşıyorlar ? 

* Diğer uygarlıklar varsa yerimizi biliyorlar mıdır, dünya gezegenine hiç ziyaret yapmışlar mıdır ? 

* Başkaları varsa onların sahip oldukları bilim nasıl bir şey, evreni, atomu nasıl görüyorlardır, bizimkiyle aynı olan bir matematiği mi kullanıyorlar ? 

* Evrendeki tek zeki yaratık biz isek, bu cömertlik neden, ne özelliğimiz var ki bu uçsuz bucaksız evren sadece bize tahsis edilmiş olsun ? 

* Evren sadece insanoğlu için mi yaratıldı ? 

* Einstein yasaları evrenin boyutlarında geçerli olduğuna göre bilimin son sınırına mı gelindi, daha ileri yasalar bir gün bulunabilecek mi ? 

* Doğayı merak etmeyip bilim ortaya çıkmasaydı, evreni, atomu, hücreyi hiç anlamasaydık daha mutlu olur muyduk ? 

* Evren onu düşündüğümüz için mi var, bir bilinç ve zeka sahibi olmasaydık hala ortada bir evren olur muydu ? 

* Neden buradayız, ne yapmak için yaratıldık ? 

* Ölünce her şey sona mı erecek, yoksa başka yerlerde bir şekilde insan yaşamı devam edecek mi? 

* İnsanoğlu ölümden sonra başına nelerin geleceğini bir gün bilebilecek mi ? 

* Öldükten sonra ruhumuz nereye gidiyor, neler yapıyor ? 

* İnsanoğlu bir gün her şeyin cevabını bulabilecek mi ? 

Ve, her şey : NİÇİN ? 

Yazar : Yalçın İNAN
Kaynak
(Resimler tarafımdan eklenmiştir)

Yazar aslında soruları bir noktaya yönlendiriyor : Yaratıcının varlığına ve kudretine. Bunu cevaplarla anlatmak yerine sorularla sorması kendi görüşüme göre daha etkili ve vurgulu olmuş. Aslında sorulardan ikisinede cevabını eklemiş :

“ Bu kadar muazzam olguların, bu kadar hassas bir denge içindeki olayların ve bütün bunları ihtiva eden sistemin kendiliğinden tesadüfen ortaya çıktığını kimse iddia edemez. Edenler, kozmoloji fizik, kimya ve moleküler biyoloji bilimlerinden hiç haberi bulunmayanlardır. Onlar sadece konuşmuş olabilmek için itiraz ederler.”

“Hiperuzay, sonsuz sayıda evrenler, akdelik, karadelik, bizim evren, Büyük Patlama, Büyük Çöküş , vs: bütün bunlar, bu inanılmaz olayları programlamış olan, onları idare eden ‘sonsuz x sonsuz’ gücündeki bir ‘yaratıcının’ varlığını göstermektedir.”

http://www.frmtr.com/garip-olaylar/2759042-uzay-insan-ve-yasam-hakkinda-bilimin-yanit-veremedigi-sorular-garip-tim-11.html

 

XI – Bilgiler Bile Birer İnançtır. “Ama Şu Olay İspatlandı, İnanç Olmaz “diyebilirsiniz. İster İspata Dayansın, İster Başka Bir Şeye, Yine De Ona İnanıp İnanmamız Bizim İnancımızdan Başka Birşey Değildir

Bilgiler bile birer inançtır

Bütün kabul edilen bilgiler de birer inançtır. Özel olarak örnek vermek gerekirse; Amerikalıların aya ayak basma olayına bir bakalım. Şimdi ben de dâhil olmak üzere Amerikalıların ilk aya ayak basanlar olduğuna hemen herkes bütün kalbiyle inanıyor. Bunun gerçekliğinin ispatı sayısız. Bir kere bu olay televizyonlardan naklen yayınlandı. Aydan örnek getirildi vesaire. Ama buna rağmen bu apaçık bilgiye inanmayanlar var. Bu konuda onların da kendilerince delilleri var. Bunun o dönemde Sovyetlere karşı psikolojik bir üstünlük sağlamak için hazırlanmış komplo olduğuna inanan insanlar bunun ispatlarını sundular. Ve bugün milyonda bir de olsa bir kısım insan onlara inanıyor.

Şimdi burada bizim bu aya ayak basış olayına inanmamız bizim inancımız. Bütün ispatlarına karşı bu böyle… Buna karşılık buna inanmayanların inanmamaları da onların inancı.

Bunu her bilimsel gerçek için genelleyebiliriz. Hatta gezegenlerin varlığı gibi en basit gerçekler bile inancımızdır. Bu bilgiye inanıp inanmamak, delilleri yeterli sayıp saymamak tamamıyla bize(bireye) kalmış bir şey.

Işık hızı aşılabilir mi? Evrim teorisi gerçek mi değil mi? Bütün bunlar da birer inançtan başka bir şey değildirler.

Şimdi çıkıp “ama şu olay ispatlandı, inanç olmaz “diyebilirsiniz. İster ispata dayansın, ister başka bir şeye, YİNE DE ONA İNANIP İNANMAMIZ BİZİM İNANCIMIZDAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR.

Birçok yanlış kuram nasıl çürütüldü sanıyorsunuz. Bilim adamları da dâhil olmak üzere o şey herkes tarafından bilimsel gerçeklik zannedilirken, birtakım bilim adamları tarafından bu bilgiye inanılmadı ve daha sonra bu kuşkucu bilim adamları o genel kabulleri kendi ispatlarıyla yıktılar. O yıkılan yanlış bilginin gerçekliğine inanların inancı onların inancı, o bilginin yanlışlığına inanarak o kuramı yıkan bilim adamlarının düşünceleri de onların kendi inancıydı.

Bir genel kabul kendince ispatlara bile dayansa bir inançtan başka bir şey değildir. O bilgiye inanıp inanmamak, ispatları yeterli ve mantıklı bulup bulmamak bizim bu inancımızı belirler.

Kısacası, bilgi = delillere dayalı kuvvetli inanç diyebiliriz. Bir takım deliller sonucunda o şeyin gerçekliğine tüm kalbimizle inanmaya bilgi adını veriyoruz. Adımızın ne olduğundan tutun da, yerçekiminin gerçekliğini kabule kadar her şeyi inancımızdır.

Ne yazık ki insanlar “inanç” ile “zannı” birbirine karıştırıyorlar günümüzde. Belirsiz ve delile dayalı olmayan şeylere inanmak zandır, tahmindir.

Kuran ise zannın, yani ispata dayalı olmayan şeylerin peşinden gitmeyi yasaklar:

İsra Suresi

36. Bilmediğin bir şeye inanıp ardına düşme, çünkü işitme, görme duyusu ve beyin, hepsi ondan sorumludur.

Hucurat Suresi

6. Ey iman sahipleri! Özü-sözü bozuk birisi size bir haber getirdiğinde, hemen araştırıp inceleyin/delil arayın! Yoksa bilgisizlikle bir topluluğu suçlar da yapmış olduğunuza pişmanlık duyar hale gelirsiniz.

Bu yüzden tüm hurafe inançlar yasaktır ve böyle delile dayalı olmayan şeylerin peşinden gidenlerin ahirette hüsrana uğrayacağı belirtilir.

Buna karşılık Kuran’ın Allah’ın sözü olduğu ve değişmediği gerçeği delillere dayanmaktadır. Bu delillerin çok önemli bir kısmını www.mucizeler.com sitesinde inceleyebilirsiniz.

Tüm bunları, yaratılışımızda bize işlenen temel vahiyle de birlikte ele alınca, Kuran’ın söylediklerinin tamamıyla gerçek olduğunu kolayca görebiliyoruz. Bize yaratılışımızda verilen temel ilahi bilgilere vurgu yapan ayetlere de örnekler verelim:

7: 172 Rabbin, Adem oğullarının bellerinden soylarını çıkarırken onları kendi kendilerine tanık tutar: “Ben, Rabbiniz değil miyim? ” “Evet, tanıklık ediyoruz, ” derler. Böylece diriliş günü, “Biz bundan habersizdik, ” diyemezsiniz.

7: 173 Yahut, “Atalarımız önceden ortak koştu ve biz de onlardan sonra gelen soylarıyız, bizi bidat ve hurafelere dalanlardan dolayı mı yok edeceksin, ” diyemezsiniz.

Bir tek Tanrıcı (hanif) olarak kendini dine adamalısın. Nitekim, ALLAH insanları böyle bir yaratılış ile donatarak yaratmıştır. ALLAH`ın yaratışında değişiklik olmaz. Bu, tam yetkin bir dindir, fakat insanların çoğu bilmez (Rum Suresi 30)

Bu temel vahyimiz sayesinde doğuştan Allah’ın varlığını ve tekliğini, insanlara iyi davranmanın güzel bir şey olduğunu vb. şeyleri biliriz. Tabii eğer bu yaratılış programımıza sırtımızı dönmemiş isek…

Ve içimizdeki bu temel bilgiler, Kuran’ın gerçekliği konusunda da bize önemli bir sağlama, ispat sunmaktadır. Yaratılışımızda bize işlenen vahiyle(ruhla) uyum içerisinde olduğundan Kuran, ayetlere iman etmekle yükümlüyüz. Çünkü delile dayanıyor gerçekliği. Bir zan değil, gerçek bilgi(inanç) söz konusu.

Rabbimizin bizden isteği; hurafeleri-zanları terk edip gerçek bilgiye-inanca yönelmemizdir.

Selam ve sevgiler.

http://emre1974tr.blogspot.com.tr/2011/07/bilgiler-bile-birer-inanctr.html

 

XII – Sonuç? Bilim, Tabiat’tan bilgi almak açısından çok büyük ve güçlü bir araçtır ama kadir-i mutlak değildir; Yapılması gereken, bilime değil bilimciliğe karşı fikren direnmektir

SONUÇ :

1. Bilim, Tabiat’tan bilgi almak açısından çok büyük ve güçlü bir araçtır ama kadir-i mutlak değildir. Yani Bilim sorduğumuz her soruya kesin ve doğru bir cevap verebilecek ve Tabiat’ı kendi Fiziksel Realite’sine uygun bir biçimde eksiksiz tanımamızı sağlayacak bir araç değildir.

Bilim, tabiatın küçük bir bölümünü gösteren optik bir filtre vazifesi görür. Her filtre de fiziksel realiteyi ister istemez deforme eder ve hakikati bizlere tam olarak yansıtamaz. Bu nedenlerden ötürü, bilimsel veriler, ne değişmez hakikatlerdir ne de hakikatin kendisidir. Belki de sadece bilimin bir öngörü veya mantık ve akıl  muvanezi içerisinde ve belli kriterler çerçevesinde olayları açıklama metodu olduğu söylenebilir.

 “Allah’ım bana eşyayı olduğu gibi göster” diyen Efendimiz (sav) de, olayların

hikmet boyutuna dikkat çekmemiş midir?

 2. Yapılması gereken, bilime değil bilimciliğe karşı fikren direnmektir.Bilime ve felsefeye uzun yıllar yön veren Newton’un mekanik tasarımından sonrakiler, bu kainat tablosunu aldılar ve “İlk Yaratıcıyı” dahi defterden sildiler. Yaratıcı’ya inanan bilim adamları tümden yok olmadılar ancak sesleri kışıldı. Daha da acı olan inanç ile bilim birbirinden koparıldı. Batı’nın fikir dünyasında, çoğu kez Vatikan yobazlığına bir tepki olarak doğan bu kopuş ne yazık ki İslâm coğrafyasına da sirayet etti.

Bugün sözde inançsız ama materyalist felsefeye iman eden bir topluluk var karşımızda. Bu sözde bilim adamları kendi materyalist felsefelerini bilim kisvesi altında bize yutturmaktalar. Yaratılışın yerini “oluş”, Yaratanın yerini “maddenin ezeliyeti” aldı. Newton’un yerine “Darwin”i layık gördüler. Söz konusu yeni kainat tablosunda boşluklar eksik değildi. Ancak bu boşluklar da evrimin tesadüfi darbe fırçalarıyla dolduruldu. Böylece düzenin değil, düzensizliğin ve tesadüflerin eseri bir “kâinat” tasavvuru bizlere dayatıldı. Bilim dergileri, kongreler ve millî eğitim yoluyla da bu çirkin iman kuşaktan kuşağa bulaştırılmakta.

Tabiat uyumsuzluk, çirkinlik, girdabında anlamsız acılar ve mücadelelerin yaşandığı manasız bir vahşet yeri olarak öğretilmekte. İnsan da vücut ve beyin faaliyetlerinin toplamına indirgenmiş haliyle. Her şey maddeye dönüşmüş, maddeci filtrenin nazarından kainata bakılır olmuş. Zira “Bilimcilik” dininin putu Akıl’dı ve bu vahiysiz akıl aslında akıl değil, tarih boyunca milyonların ölümüne sebep olan, insanlığa ağır ve kanlı bir bedel ödeten acımasız bir zombiydi.

 3. Nedensellik ve Determinizm noktasında, David Hume ve Russel vs… düşünürler gibi ¨Ya güneş bir daha doğmazsa¨ diyerek korkuya kapılmaya gerek yok. Zira kanaatimce… Allah var, sorun yok! Bediuzzaman’ın tabiriyle :¨Hakiki imanı elde eden, kainata meydan okuyabilir¨di. Üstelik ¨iman etmek” “inat etmek” değildi; iman etmek, görünenleri harf olarak okuyup görünmeyene işaret/ayet eylemekti. ” ve iman etmek varlığa şahit olmaktı, hayretti¨ (12)

 (Kaynak: http://www.derindusunce.org/2012/08/27/tumevarim-nedensellik-ilkesi-ve-bilimin-putlasma-sebepleri/#comment-48905) 

 

 

Bir Cevap Yazın