Ateislerden Hertürlü Kötülük Beklenir Düşüncesi Hakkında


Warning: Error while sending QUERY packet. PID=15894 in /home/hayat/public_html/wp-includes/wp-db.php on line 1868

I – Ateistten Bir Hayır Gelmez ve Hertürlü Kötülük Beklenir: Aslında Ateistlerden Fayda Gelir ve Ateistlerin Her Türlü Suçu İşleyebilecekleri Düşüncesi Doğru Değildir

II – Daha Fazla Eğitim; Beraberinde Dini Eğilimde Azalma Meydana Getirir

III – Din ve Kadın: Toplumlardaki Dini Eğilim ve Kadın Hakları İlişkisi

IV – Ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine: Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır?

V – Ateistin Altın Kuralı ve İyi Kalpli Gençler: Sevgi İçin Tanrı’ya İhtiyacınız Yok!

VI – Tanrı Yoksa Kötülük Yapsana Argümanı: ‘Bir teist eğer inanmıyorsan bunları yapsana diyorsa sadece iç dünyasını yansıtır’ Eğer gerçekten allah olmadığını anlayacak kapasitede olsanız siz adam mı öldüreceksiniz ?

VII – Aslında Kastedilen Asıl Soru Şu: “İçki Kötüdür Çünkü Tanrı Yasaklamıştır” Düşüncesi Ortadan Kaldırıldığında Bir İnsanı Kötülük Yapmaktan Ne Alıkoyabilir? 

VIII – Ne Yani Dinleri Kabul mu Edelim?: Akıl Çağında İnancın Eleştirisi I

IX – Akıl Çağında İnancın Eleştirisi II

 

I – Ateistten Bir Hayır Gelmez ve Hertürlü Kötülük Beklenir: Aslında Ateistlerden Fayda Gelir ve Ateistlerin Her Türlü Suçu İşleyebilecekleri Düşüncesi Doğru Değildir

Şirin Payzın: Ateistten Hayır Gelir;

 

Ateistlerin Her Türlü Suçu İşleyebilecekleri Düşüncesi Doğru Olamaz

“Pek çok kez ateistler için; “Onların içinde tanrı, cehennem korkusu yok.Bu sebepten dolayı ateistlerden türlü suçlar, türlü kötülükler beklenir” görüşü ortaya atılır.Oysa rakamlar bunun doğru olmadığını gösterir. Dünyada, bir tanrıya inananların ve inanmayanların oranlarının en çok ve en az olduğu 5 ülkeyi, veri ülkeler arasından karşılaştırdığımızda inançsızların yoğun olarak bulunduğu bir ülkede, inançlıların yoğun olarak bulunduğu ülkeye göre daha az suç(cinayet suçu) işlenir sonucu çıkar. Suç oranı 100.000 kişiye düşen cinayet sayısını gösterir.Kaynak, yazının sonunda verildi.

inanç suç or. inanç suç or.
Portekiz 0,81 2,5 ….Estonya 0,16 0,07
Cyprus 0,9 1,66 ….Çek Cum. 0,19 1,33
Romanya 0,9 2,51 ….İsviçre 0,23 0,89
Türkiye 0,95 6,23 ….Danimarka 0,31 0,88
Malta 0,95 1,75 .…Norveç 0,32 0,71

Tablodan görüldüğü gibi,veri ülkeler için inanç oranının en düşük olduğu 5 ülkede ortalama olarak 100.000 kişiye düşen cinayet suçu oranı 0,776 iken, inanç oranının veri ülkeler için en yüksek olduğu 5 ülkede ortalama olarak 100.000 kişiye düşen cinayet suçu oranı 2,93. Bu da bizi veri ülkeler için, inancın en yüksek olduğu 5 ülkede, ortalama cinayet oranının, inancın en düşük olduğu 5 ülkeye göre 3.77 kat daha fazla olduğunu gösterir.

Dolayısı ile, “Ateistlerin içinde tanrı, cehennem korkusu olmadığı için onlardan her türlü suç beklenir.” ifadesinin doğru olmadığı söylenebilir.nationmaster.com adresini veya wikipedia gibi kaynakları kullanarak diğer suç türleri, inanç oranları, ve birçok farklı konuda veri seti elde edebilirsiniz.

kaynaklar en.wikipedia.org/wiki/Demographics_of_atheism veri ülkelere göre ateist nüfusun dağılımı en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_murder_rate veri ülkelere göre cinayet suçu dağılımı

 

“Bir insanın ahlaki ve etik davranışları diğerlerini anlamasına, eğitimine ve sosyal ilişkilere dayalı olmalıdır, dini dayatmalara gerek yoktur. Zira ölümden sonra ceza korkusu veya ödül iştahı ile hareket eden kişi zavallıdır.” Albert Einstein

 

(Kaynak : http://ateist.wordpress.com/category/istatistiksel-veriler/)

 

II – Daha Fazla Eğitim; Beraberinde Dini Eğilimde Azalma Meydana Getirir

Dünya çapında 193 üye ülkesi bulunan Birleşmiş Milletler, çeşitli kriterleri göz önünde bulundurarak her sene hazırladığı İnsani Gelişme Endeksi‘ni yayımlamaktadır. Bu endeksin içerisinde, üye ülkelerin eğitim durumlarını ölçmeye ve belirtmeye yönelik olarak hazırlanan Eğitim Endeksi bulunmaktadır. Bu endeks, okuma-yazma oranı ile eğitime katılma süresi ve oranı göz önünde bulundurularak hazırlanmaktadır. Sıfır ile bir değeri arasında değer alan ülkenin eğitim endeksi değerinde, “bir” en iyiyi, “sıfır” ise en kötüyü tasvir etmektedir.

Dinin kökenlerinde cevabı bilinmeyen soruların da bulunduğu ve nitelikli bir eğitim ile bu sorulara cevap verilebileceği; cevap verilemese dahi doğru cevabın “tanrının işi” olmadığının anlaşılabileceği düşünüldüğünde ve rapordaki değerlere göz atıldığında; toplumunun eğitim seviyesi yüksek olan ülkelerde dini eğilimde azalma olduğu görülmektedir. Tam tersine, toplumunun eğitim seviyesi düşük olan ülkelerde ise dini eğilimde artış olduğu görülmektedir.

Rapordaki ülkelerin eğitim endeksi değeri (mavi çizgiler) ile ülkelerin dinsizlik oranı (kırmızı sütunlar) verileri göz önünde bulundurulduğunda eğitim ile dini eğilim arasındaki ilişki aşağıdaki grafikten görülebilmektedir:

(grafik için tıklayınız)

Doğrusal eğilim çizgilerinin de elde edildiği grafikten görüldüğü gibi; genel olarak, eğitim seviyesi yüksek olan toplumlarda dini eğilimin, eğitim seviyesi düşük olan ülkelere kıyasla, daha düşük seviyede olduğu göze çarpmaktadır. Yani, genel olarak, ‘toplumlarda okuma/yazma, eğitime katılma oranı ve eğitim süresi arttıkça, dini eğilimin azaldığı’ şeklinde bir yargıya varılmaktadır. Gerçekten de eğitim endeksinde ilk sıraları paylaşan Finlandiya, Danimarka, Avustralya, Küba, Kanada, Norveç gibi ülkelerde dini eğilim oldukça düşükken; son sıralarda yer alan Afganistan, Senegal, Pakistan, Bangladeş, Sudan gibi ülkelerde dini eğilim oldukça yüksektir.

Yani genellikle, bir ülkede dini eğilimin varlığı/şiddeti ile ülkede verilen eğitim ilişki içerisinde olma eğilimindedir ki rakamların ifade ettiği eğilim bu şekildedir. Yurttaşlarının eğitime katılma oranı ve ülkedeki ortalama eğitim süresi yüksek olan ülkelerde dini eğilim düşük olma eğilimindeyken, yurttaşlarının eğitime katılma oranı ve ülkedeki ortalama eğitim süresi düşük olan ülkelerde ise dini eğilim yüksek olma eğilimindedir.

Elbette bu ifade, eğitimin niteliğini barındırmamasından dolayı dünyadaki tüm ülkeler için genelleştirilebilir nitelikte olmayabilir. Ancak genel eğilimi yansıttığı konusunda herhangi şüphe olmadığı düşünülmektedir.

 

III – Din ve Kadın: Toplumlardaki Dini Eğilim ve Kadın Hakları İlişkisi

Sayılar; kadın haklarının, dini eğilimi düşük olan toplumlarda, dini eğilimi yüksek toplumlara göre daha iyi bir konumda olduğunu söylüyor. İkna olmadınız mı? O halde bu araştırmaya göz atın.

Düzeyi toplumdan topluma değişmekle birlikte, maalesef her toplumda kadın-erkek eşitsizliği görülüyor. Bu konuda çeşitli kurumlar çeşitli göstergeleri rapor halinde sunuyorlar. Örneğin OECD, her bir ülke için o ülkedeki kadınların işgücüne katılım verilerini rapor halinde yayımlıyor. Bu tablodan hareketle, toplumdaki kadın-erkek eşitliğine dair fikir sahibi olunabiliyor.

Benzer şekilde, The Economist dergisi, 2012 yılının mart ayında “Where to be female? Economic opportunity for women” (Nerede kadın olmalı? Kadınların ekonomik imkânları) başlıklı bir haber yayımladı. Bu haber, yine aynı derginin araştırma kolu olan The Economist Intelligence tarafından yapılmış bir rapor baz alınarak yayımlandı. 128 ülkenin yer aldığı bu rapor, bu ülkelerde kadınların ne tür imkânlara sahip olduğu konusunda bir puanlama yapıyor. 100 üzerinden yapılan puanlamada 100 değeri kadınlar için en iyi durumu tasvir ederken, sıfır değeri ise en kötü durumu tasvir ediyor. Değerlendirme yapılırken; kadınların işgücüne katılımları, finansal kaynaklara erişimleri, eğitim olanakları, hukuki ve sosyal statüleri göz önünde bulunduruluyor. Bu yönü ile rapor, içeriğindeki ülkeler için kadınların ne gibi olanaklara sahip olduğunu ve dolayısıyla kadın haklarını yansıtıyor.

  • Acaba, toplumların dini eğilimleri ile, kadınların ekonomik imkânları arasında bir ilişki olabilir mi?

Dünyaya bakıldığı zaman, dini eğilim arttıkça kadınların çeşitli olanaklarının maalesef azaldığı gözlemlenebiliyor. Örneğin, kadınların ekonomik olanaklara en çok erişim imkanlarının bulunduğu, kadın haklarının dünyada en iyi konumda olduğu İskandinav ülkeleri ve kadın erkek eşitliğinin yine dünyadaki en iyi örnekleri olan İskandinav ülkeleri (İsveç, Finlandiya, Norveç, İzlanda, Danimarka) dünyada dini eğilimin en düşük olduğu yerlerin başında gelmektedir. Benzer şekilde, rapora göre kadınların durumunun en kötü olduğu ülkeler Yemen, Sudan, Nijerya gibi ülkelerdir ve bu ülkeler aynı zamanda dini eğilimin oldukça yüksek olduğu ülkelerdir.

Toplumlardaki dini eğilimleri ile kadın haklarını analiz etmek amacı ile, bahsedilen rapordaki ülkeler ile toplumlarda yüzdesel olarak dindar olmayan nüfus karşılaştırıldı. Bu karşılaştırma yapılırken, kadın hakları ile ilgili veriler The Economist dergisinin raporundan, toplumlarda yüzdesel olarak dindar olmayan nüfusa dair veri ise WikiPedia’da yer alan Irreligion by country (ülkelere göre dinsizlik) maddesinden elde edildi. (Bu maddede yer alan verilerin alındığı araştırma, 1935′te kurulmuş olan Gallup Pool isimli araştırma şirketi tarafından dünya çapında gerçekleştirildi).

Elde edilen sonuçlardan hareketle bir grafik elde edildi. Aşağıdaki grafikte, kırmızı sütunlar yüzdesel olarak ülkelerdeki dinsiz nüfusu gösterirken, mavi çizgiler ise aynı ülkeler için rakamlara dökülmüş kadın hakları değerini gösteriyor. Siyah çizgiler ise doğrusal eğilim çizgileridir. Grafikten ve doğrusal eğilim çizgilerinden gözlemlenen sonuç; dinsizlik oranının yüksek olduğu ülkelerde kadınlar, dinsizlik oranının düşük olduğu ülkelere kıyasla daha iyi konumdadır şeklindedir. Grafiğin sol bölümünden sağ bölümüne doğru ilerledikçe; ülkelerdeki dinsiz oranı azalmaktadır ve aynı zamanda kadın haklarında kötüleşme eğilimi bulunmaktadır (ki siyah doğrusal eğilim çizgisi bu eğilimi ifade etmektedir).

Eğilim çizgisi Excel programı ile elde edildi ve veriler ile hiçbir şekilde oynanmadı. Dilerseniz, kaynakça kısmında verilen kaynaklardan hareketle siz de bu verileri Excel’e kaydederek grafiği elde edebilirsiniz.

Grafiği büyütmek için lütfen tıklayın: http://www.hayatinanlaminedir.com/resimler/2012/12/grafik.jpg Kırmızı sütunlar, yüzdesel olarak dinsiz oranını gösterirken, mavi çizgiler ise aynı ülkeler için kadın haklarını ifade eden ve 100 üzerinden değerlendirilen sayıları ifade ediyor. Siyah çizgiler ise, genel eğilimi gösteriyor.

Grafikte göze çarpan eğilim yeterince ikna etmemiş olabilir. Bu yüzden, istatistiksel olarak kadın hakları ile dini eğilim arasındaki ilişkiyi analiz etmek için aynı veriler SPSS istatistik paket programı yardımı ile karşılaştırılarak aşağıdaki sonuç tabloları elde edildi.

  • “Kadın hakları ile ülkelerin dini eğilimi arasında acaba gerçekten bir ilişki var mıdır?”

sorusundan hareketle yapılan ilişki analizi sonucunu gösteren tablo aşağıdaki gibidir:

Kadın hakları ile, dini eğilim arasında bir ilişki olduğu grafikten gözlemlenmişti. Şimdi, bu ilişkinin ayrıntılı olarak sayılara dökülmesi için yapılan analizin sonuç tablosu yorumlanabilir: Kadınların ekonomik imkanları ile yüzdesel olarak ülkelerdeki dinsiz nüfusu arasında anlamlı bir ilişki vardır. İlişkinin şiddetini yansıtan korelasyon katsayısı ise %80 düzeyindedir. %80 bulunan bu katsayı, yüzdesel olarak toplumlarda bulunan dinsiz oranı ile kadın hakları arasında güçlü ve pozitif yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Bu sonucun söylediği ise, yüzdesel olarak dinsizlerin oranının yüksek toplumlarda kadın hakları da aynı şekilde yüksek seviyede olma eğilimindedir ve dinsizlik oranın düşük olduğu toplumlarda kadın hakları da düşük seviyede olma eğilimindedir.

***

Bu tablonun söylediği ise şu şekildedir: Toplumların yüzdesel olarak dinsiz oranı, kadın hakları değerinin (100 üzerinden verilen değer) %60 kadarını açıklayabilme gücüne sahiptir.

***

Son olarak, toplumların dinsizlik eğilimi ile kadın hakları arasındaki ilişkiyi sayılara dökmeye imkan veren analiz sonuçlarını gösteren yukarıdaki tablonun yorumlaması ise şu şekildedir: Dinsizlik oranı ve kadın hakları değişkenlerinin Sig. (anlamlılık) değerleri sıfır olarak hesaplanmıştır ve bu yönüyle iki değişken arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunduğu yorumu yapılır.

Dinsizlik oranı, kadın hakları değeri (100 üzerinden) üzerinde açıklayıcı gücü bulunan bir değişken olarak kabul edildiğinde: (Toplumun Kadın Hakları Değeri)=40,84+0,523*Toplumun Dinsizlik Oranı formülü elde edilir. Formülün söylediği ise şu şekildedir: Ülkeler göz önünde bulundurulduğu zaman %1 daha fazla dinsiz popülasyonu bulunan toplumlarda kadın hakları değeri %0,5 daha fazla olma eğilimindedir.

Örneğin, bu formülden hareketle Litvanya için tahminde bulunalım. Litvanya’nın dinsiz oranı raporda %58 olarak verilmiştir ve diğer raporda kadın hakları konusunda puanı 100 üzerinden 72 olarak verilmiştir. Litvanya’da Kadın Hakları Değeri=40,84+0,523*58 —> Litvanya’da Kadın Hakları Değeri tahmini= 71,174. Gerçek değer ise 72 idi.

Aynı şekilde örneğin başka bir ülke olan Fas’ta raporlara göre kadın hakkı 100 üzerinden 47 puana sahip iken bu ülkede dinsizlerin oranı %6 dolayındadır. Aynı formül ile, Fas için bir tahminde bulunmak gerekirse: Fas’ta Kadın Hakları Değeri=40,84+0,523*6=45.25 —> Fas’ta Kadın Hakları Değeri Tahmini=45.02 olarak hesaplanır. Gerçek değer ise 100 üzerinden 47 idi.

Yeterince açık, değil mi? Dini eğilimin yüksek olduğu ülkelerde kadın hakları maalesef kötü durumda olma eğiliminde ve sayılar bu yargıyı doğruluyor.

Sonuç olarak bu araştırma ile, kadınların haklarının, dini eğilimin düşük olduğu ülkelerde dini eğilimi yüksek olan ülkelere kıyasla daha iyi konumda olduğu sayılar ile gösterilmiş oldu. Kullanılan sayıların hiçbiri hayali değildir ve uluslararası araştırmalarda kabul gören prestijli kaynaklardan elde edilmiştir.

Görüldüğü gibi ortada, sayıların söylediği bir gerçeklik var ve sayılar yalan söylemezler. Bu gerçeğe inanabilirsiniz, veya inanmayabilirsiniz. Ama, dini eğilimin arttığı ülkelerde kadın haklarının kötüleşme eğiliminde olduğu gerçeği değişmez. Gerçekten de dini eğilimin yüksek olduğu ülkelerde insanlar kadınların kot pantolon giymesini, araba kullanmasını dahi yasaklamak istemektedir. Bu tür ülkelerde kadınların tercihleri ikinci plana atılırken, yasa yapıcılar kadın bedeni üzerinde söz sahibi olabilmektedir, zina yapan kadınlar için ölüm cezası verilebilmektedir, veya kürtaj yasaklanabilmektedir. Bu tür ülkelerde kadın haklarının iyi bir seviyede olmadığı maalesef gözlemlenmektedir.

Diğer yandan, dinin gündelik hayatı şekillendirme derecesinin olmadığı veya düşük olduğu toplumlarda ise kadınlar çok daha iyi haklara sahiplerdir. Uluslararası araştırmaların raporlarının ifade ettiği görüşler de bu yöndedir.

Eğer, araştırmanın güvenilirliği hakkında en ufak bir şüpheniz bulunuyorsa veya sonuçların, kişisel görüşe dayalı olarak yorumlandığını düşünüyorsanız, istatistik alanında temel eğitim almış bir yakınınıza yukarıdaki tabloları yorumlatabilir veya benzer analizleri gerçekleştirmesini rica edebilirsiniz.

“Kadınların aşağı düzeyde olduğu iddiası, her ne kadar gerçek bir psikolojik anlayış ve kavrayışa ulaşmış olanlar tarafından kabul edilmese de, yasalar ve geleneklerle sürdürülegelmektedir. Bu bakımdan, toplumun bu konudaki hatalı tekniğini kavramak ve karşı önlemler almak için uyanık bulunmalıyız. Kadınlara karşı patolojik denilebilecek abartılmış bir saygı duyduğumuz için değil, ama bugünkü hatalı tutumumuzun bütününün sosyal hayatımızın gereklerine aykırı olmasından ötürü böyle bir savaş açmak zorundayız.” – Alfred Adler

Bu araştırma herhangi bir yerden alıntı niteliğinde olmayıp, bu blogda yayımlanmak üzere hazırlandı. Dilerseniz, araştırma sonuçlarını dağıtabilirsiniz. Kaynak olarak adres göstermeniz etik açıdan uygun olacaktır.

Verilerin alındığı kaynaklar: Women’s Economic Opportunity Index 2012 raporu: https://www.box.com/s/oe460dok04y3939pdnkp Ülkelere göre dinsizlik eğilimi: http://en.wikipedia.org/wiki/Irreligion_by_country

(kaynak : http://ateist.wordpress.com/category/istatistiksel-veriler/)

 

IV – Ateizm ve ahlâk ilişkisi üzerine: Allahsızlık Ahlâksızlık mıdır?

Günümüzde ateist veya dinsiz oranı en yüksek olan ülkelere baktığımızda, bu ülkelerdeki suç oranlarının, cinayetlerin, dolandırıcılıkların, tecavüzlerin, hırsızlıkların vs. ateist/agnostik oranı çok az ülkelere göre daha yüksek olmadığını (hattâ genelde çok daha düşük olduğunu) görüyoruz.(4) Veya bir ülkenin genel nüfusundaki ateist oranıyla, suçlular içerisindeki ateist oranını kıyasladığımızda, ateistlerin dindarlara göre çok daha az oranda suç işlediğini görebiliriz.(5) Gerçekleştirilen tüm bilimsel anketler, ateist bireylerin inançlı bireylere göre, işkenceye, idam cezasına, çocuklara fiziksel şiddet uygulanmasına, ırkçılığa, cinsel ayrımcılığa orantısal olarak daha fazla karşı olduklarını, temel insan hakları ve çevrenin korunması gibi konulara yine inançlı bireylere göre çok daha fazla değer verdiklerini gösteriyor.

Ateizm ve ahlâk ilişkisi

“Ahlâk ve adalete dair düşünceler, ancak ve yalnızca bir tanrının iradesiyle mi temellendirilebilir?” gibi bir soruyu incelemeden önce, soruda geçen ‘tanrı’, ‘ahlâk’, ‘adalet’ gibi sözcüklerden aşağı yukarı ne kastedildiğini kabaca belirlememiz gerekiyor. Elbette her sözcükte yapabileceğimiz gibi “ahlâk nedir” veya “tanrı nedir” gibi sorular da sorabilir ve sözde felsefî, essensialist tartışmaların bulanık ‘derinliklerine’ dalabiliriz. Anlaşılır içerikler ve net önermeler üzerinden değil de, salt kavramlar ve özcü tanımlar üzerinden yapılan bu gibi sözde ‘akıl yürütmelerinin’ faydasını son derece kısıtlı buluyorum.(2) Bu sebeple “ahlâk nedir” veya “tanrı nedir” gibi sorular üzerinden ‘derunî’ edebiyat üretmek yerine, bu sözcüklerle bu yazıda neyi kastettiğimin genel çerçevesini kabaca çizip, vakit kaybetmeden asıl meselelere girebilmeyi tercih ediyorum:

Tanrı kelimesinden kastım, günümüzdeki bütün monoteist dinlerin ve ayrıca deizmin ortak payda olarak varlığını iddia ettiği, evreni veya evrenin oluşumundaki ilk maddeyi yaratan, doğaüstü, sonsuz bilgili, bilinç ve irade sahibi varlık. Hani benim gibi ateistlerin, var olduğuna inanmadığı o varlık…(3)

Benzer şekilde ahlâk, etik, adalet, erdem, iyilik gibi (aslında tam olarak eşanlamlı olmayan) sözcükleri de bu yazıda, bu sözcükleri kullanan hemen herkesin ortak paydasını kapsayacak en genel çerçevede kullanıyorum: Meselâ zorda kalmadan sebepsiz yere ve kasten suçsuz insanları öldürmek, çocuklara karşı ağır fiziksel veya cinsel şiddet uygulamak, kadınlara tecavüz etmek vs. gibi eylemler hangi dünya görüşüne sahip olursak olalım, öyle veya böyle, neredeyse hepimizin ‘kötü’, ‘yanlış’, ‘adaletsiz’ diyeceği eylemlerdendir. Gölde boğulmakta olan masûm bir çocuğu kurtarmaya, yolunu kaybetmiş bir köre yardımcı olmaya, kolyesini düşüren bir kadına kolyesini iade etmeye ise yine hemen hemen hepimiz, herhangi bir anlamda ‘iyi’, ‘doğru’, ‘güzel’ deriz.

2. Tanrı fikrinin ahlâk için gerekli olması, tanrının varlığını kanıtlayabilir mi?

Aşağıda, ahlâk anlayışımız için tanrı fikrinin gerekli olmadığını, çünkü ahlâk anlayışımızı (hangi içerikte olursa olsun) tanrı fikri ile temellendirmenin zaten imkânsız olduğunu göstermeye çalışacağım. Ama bir ân olsun, tanrının her türlü ahlâk anlayışı için mutlaka gerekli olduğunu, tanrı fikri olmadan ahlâka, adalete, iyiliğe dair düşüncelerimizi hiçbir şekilde gerekçelendiremeyeceğimizi, bunun ancak ve sadece tanrı fikriyle mümkün olduğunu farzedelim. Bu varsayımımız, tanrının varlığına dair herhangi bir argüman işlevi görebilir mi? Biraz düşündüğümüzde herkesin vereceği cevap bence ‘hayır’ olmalıdır.

Tanrı fikri olmadan ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızın hepsi boş ve dayanaksız olsaydı bile, bu durum, olsa olsa, tanrının varlığının ‘istememiz gereken’ birşey olduğuna, ‘umarım vardır’ dememiz gerektiğine veya tanrı fikrinin etik mülâhazalar için gerekli bir normatif varsayım olduğuna işaret olurdu. Fakat tanrının gerçekten var olduğuna değil.

Tanrının varlığına dair deliller veya en azından varlığını daha muhtemel kılacak argümanlar, apayrı bir düzlemde yer almalıdır. Örneğin “evrenin mutlak bir başlangıcı olmalı” gibi kozmolojik argümanlar veya “bu kadar hassas dengeler üzerine kurulu ve bu denli karmaşık sistemler ancak bilinçli bir tasarımın ürünü olabilir” gibi teleolojik argümanlar sunulup tartışılabilir. Böyle bir tartışma, tanrının varlığı üzerine yürütülen bir tartışma olur. Ancak, “Tanrı fikri olmadan ahlâk ve adalet olmaz” gibi bir önerme doğru olsa bile, sadece tanrı fikrinin etik alanında gerekli bir aksiyom veya varsayım olduğunu gösterir, tanrının gerçekten var olduğunu değil.

Aynı şekilde, bu yazıda savunduğum gibi, ahlâka ve adalete dair düşüncelerimiz için tanrı fikrine ihtiyacımızın olmaması, hattâ etik görüşlerimizi tanrı iradesi ile temellendirmenin imkânsız oluşu da, tanrının yokluğuna dair bir argüman olamaz.

3. Ateistler ahlâksız mıdır?

Bazı teistlerde -sanırım bilhassâ yaşlı nesillerde- ateistlerin (en azından orantısal olarak) dindarlara göre daha erdemsiz olduğuna dair bir önyargının hâlâ hakim olduğunu hepimiz tahmin ediyoruzdur sanırım. Bu yazının ana konusu, bu tarz -deyim yerindeyse- avamî önyargılar değil aslında. İşlemek istediğim (aşağıda işlemeye çalışacağım) asıl dindar tezi şu: “tanrıya inanmayanlar erdemli, adaletli, dürüst olabilir. Ama bu ahlâk ve adalet anlayışlarını (tanrı fikrine başvurmadan) temellendiremezler, bu anlayışlarının bağlayıcı kaynağını, mahrecini sunamazlar.”

Yine de asıl konuya girmeden önce, çok kısa bir şekilde ateistlerin fiilen erdemsiz olduklarına dair önyargılar hakkında birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum. Günümüzde ateist veya dinsiz oranı en yüksek olan ülkelere baktığımızda, bu ülkelerdeki suç oranlarının, cinayetlerin, dolandırıcılıkların, tecavüzlerin, hırsızlıkların vs. ateist/agnostik oranı çok az ülkelere göre daha yüksek olmadığını (hattâ genelde çok daha düşük olduğunu) görüyoruz.(4) Veya bir ülkenin genel nüfusundaki ateist oranıyla, suçlular içerisindeki ateist oranını kıyasladığımızda, ateistlerin dindarlara göre çok daha az oranda suç işlediğini görebiliriz.(5) Gerçekleştirilen tüm bilimsel anketler, ateist bireylerin inançlı bireylere göre, işkenceye, idam cezasına, çocuklara fiziksel şiddet uygulanmasına, ırkçılığa, cinsel ayrımcılığa orantısal olarak daha fazla karşı olduklarını, temel insan hakları ve çevrenin korunması gibi konulara yine inançlı bireylere göre çok daha fazla değer verdiklerini gösteriyor.(6)

Ya da meselâ, dünya genelinde hangi ülkelerde iç barış düzeyinin yüksek ya da düşük olduğuna(7), hangi ülkelerde basın özgürlüğünün hangi oranda mevcut olduğuna(8), hangi ülkelerde çocuklara karşı (fiziksel, cinsel, psikolojik) şiddetin yaygın olduğuna(9) bakalım ve tüm bunları hangi ülkelerde dinlerin çok etkin olduğu ve hangi ülkelerde dinlerin nisbeten daha etkisiz, ateist oranının ise yüksek olduğu ile karşılaştıralım. Açıkça göreceğiz ki, ateist oranı yüksek ve genel olarak dinî inançların zayıf olduğu ülkelerde bu ve bu gibi alanlarda kötüleşme değil, bariz bir iyileşme var.

Elbette tüm bu istatistiksel gerçekleri açıklamak için, sadece din veya ateizm faktörünü öne süremeyiz. Tüm bu konuların karmaşık, içiçe geçmiş ekonomik, sosyolojik, siyasî, jeopolitik, tarihî vs. sebepleri var; din de bu içiçe geçmiş faktörlerden sadece bir tanesi, muhtemelen en belirleyicisi de değil. Ama her halükârda ateizmin insanları, toplumları daha ahlâksız, daha adaletsiz yaptığına dair herhangi bir ipucu yok. Aksine: insan hakları, kadın ve çocuklara insanca muamele, basın özgürlüğü, iç huzur, can ve mal güvenliği vs. gibi ahlâk ve adalet deyince (toplumsal bazda) ilk akla gelen standartlar, ateizm oranının yüksek olduğu ülkelerde bir hayli daha yüksek. Tüm bunların çok büyük ölçüde ekonomi ve eğitim düzeyiyle ilgili olduğunu elbette görmeliyiz. Örneğin bir ülkenin genel nüfusundaki ateist oranıyla, suçlular arasındaki ateist oranını karşılaştırdığımızda ve ateistlerin çok daha az suç işlediğini gördüğümüzde, bunun sebebini doğrudan din-ateizm faktöründe değil, ateist oranının daha yoğun olarak, eğitim düzeyi yüksek bireylerden oluşuyor olmasında aramalıyız. Bu alanda yapılan bütün ampirik araştırmalar, örneğin bilim insanları içerisindeki ateist ve agnostik oranının, mensup oldukları toplumdaki ateist/agnostik oranlarına göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Dünyanın her yerinde, bilim insanlarının (ilgili toplumdaki genel oranlarla kıyaslandığında) çok daha ufak bir kısmı tanrının varlığına inanmakta.(10) Dünya çapında en mühim bilimsel gelişmelere imza atan, alanlarında en saygın bilim insanlarının mensup olduğu ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyelerinin 90%’ından fazlası (!) ateist veya agnostik(11).

Tarihe bir göz attığımızda da, gerek bizde gerek Batı’da, dinin toplumsal hayatta daha etkin olması ile suçların, zulümlerin, katliamların, tecavüzlerin vs. azalması arasında bir bağlantı bulmak pek mümkün değil. Aksine bugün çoğumuzun kabul ettiği insan hakları, düşünce özgürlüğü, kadın ve erkeğin hukukî eşitliği, bireysel özgürlükler, demokrasi gibi değer ve hakların dinî öğretilere ve bu öğretilerin muhafızlarına karşı verilen uzun mücadeleler neticesinde elde edildiğini biliyoruz hepimiz.

İnsanın dürüst, erdemli, adaletli, ‘iyi kalpli’ olabilmesi için, doğaüstü, bilinç ve irade sahibi bir yaratıcıya inanması gerektiği önyargısı, hangi açıdan bakarsak bakalım, savunulabilir bir düşünce değil. Örneğin budizm dininde, bu şekilde bir tanrı inancı yok. Budistler, evreni yaratan, bilinç ve irade sahibi bir varlığa inanmıyorlar.(12) İslam’dan ve Hıristiyanlık’tan çok daha eski olan budizm dinine mensup insanların, müslüman veya hıristiyanlara göre daha ahlâksız, daha adaletsiz, daha zalim kişiler olduğunu söymemiz mümkün mü?

Ya da aynı şekilde tanrının varlığına inanmayan, yukarda bahsettiğim Bilimler Akademisi üyelerinin %90′ından fazlasının, dindarlara göre daha erdemsiz bir yaşam sürdüklerini, meselâ -teistlerden daha fazla- tecavüz, dolandırıcılık gibi şeyler yaptıklarını, çocuklarını ve eşlerini dövdüklerini, başkalarına kasten zarar verdiklerini söyleyebilir miyiz?

4. Ateizmin öngördüğü bir normatif ahlâk felsefesi var mıdır?

Teist retorikçiler, Dostoyevski’nin meşhur “Tanrı yoksa, herşey serbesttir” özdeyişini sıkça kullanırlar. Söylenmek istenen, tanrı gibi mutlak bir istinat noktası olmadan, insanların nasıl davranması gerektiğine dair normatif yargılarımızın -iddiaya göre- hiçbir makûl dayanağının, nihaî temelinin bulunamayacağı.

Teistlerin bu retoriğindeki asıl vurgu, “Tanrı yoksa neden insanlar fiilen iyilik de yapabiliyor?” sorusu değil. Bu salt betimsel bir soru. Ve bu soruyu, yani bugün ‘iyi’ olarak değerlendirdiğimiz ‘altrüist’ (fedakâr) ve ‘kooperatif’ (ortak işbirliğine dayalı) davranış kalıplarının ve merhamet, empati gibi duyguların gerek homosapiens türünde gerekse diğer birçok canlı türünde, biyolojik evrim mekanizmalarıyla milyonlarca yıllık evrimsel süreçte nasıl ve neden geliştiğini günümüz bilimleri gün geçtikçe daha etraflıca açıklayabiliyor zaten.(13) Teistlerin vurgusu daha çok şu noktada: “Tanrı yoksa, ayrıca insanlarda gözlemlediğimiz, ‘iyi’ olarak değerlendirdiğimiz davranış kalıpları salt evrim mekanizmalarıyla ve ‘kör’ doğal süreçlerle oluşmuşsa, şu şu kurallara (örn. başkalarına zarar verme! kadınlara tecavüz etme!) bugün neden uymamız gerektiğini, yani bu kuralların normatif anlamda şu an bizler için bağlayıcı oluşunun kaynağını, mahrecini açıklayamayız.”

Oysa felsefe tarihine bir baktığımızda, normatif ahlâk ve hukuk felsefesini geliştiren, hattâ günümüzde evrensel normlar olarak kabul edilen değerlerimizin gelişmesinde belirleyici rol oynayan düşünürlerin büyük çoğunluğunun, bu alanda herhangi bir tanrı fikrine ihtiyaç duymadıklarını, geliştirdikleri ve önerdikleri normları tanrı iradesine değil, bir şekilde insan aklına, iradesine ve doğasına dayandırdıklarını görüyoruz. Din bilginlerinin ezici çoğunluğu henüz köleliği meşrû görüyor ve savunuyorken, bunun adaletsiz olduğunu haykıran düşünürlerin büyük çoğunluğu bu düşüncelerini tanrı iradesine dayandırmıyorlardı (bkz. Kuran’da kölelik ile ilgili bazı ayetler).

Çoğu alanda olduğu gibi, ahlâk felsefesi alanında da “ateizmin bu alandaki tutumu nedir?” gibi bir soru, ateizmin ne olduğunu tam olarak anlamamaktan kaynaklanıyor. Ateizm (tek başına ele alındığında) bir tez değil, yalnızca ve sadece iddia edilen bir tezin (sunulan delil, kanıt, ipucu ve argümanların yetersizliğinden) kabul edilmeyişidir. En genel anlamıyla, evreni yaratan, doğaüstü, bilinç ve irade sahibi bir varlığın gerçekten olduğuna inanmayanlara ateist denir. Dolayısıyla ateistlerin, dünya görüşleri, felsefî yaklaşımları, siyasî tutumları birbirinden çok farklı, hattâ zıt olabilir. Örneğin ateist biri epistemolojik açıdan meselâ pozitivist, skeptisist veya eleştirel rasyonalist, ontolojik açıdan nihilist veya realist, siyasî açıdan örneğin sosyalist, milliyetçi veya liberal vs. olabilir.

Aynı şekilde ahlâk felsefesi alanında da ateist biri, değer ve normlarımızın örneğin deontolojik (ödevci)(14), ütilitarist (faydacı)(15) veya kontraktüalist (sözleşmeci)(16) felsefelerle temellendirilmesini benimseyebilir. Veya ahlâkî değer ve normların nihaî anlamda temellendirilemeyeceğine, zaten etik değerlerimizin var olan birşeyin keşfi değil, tamamen insan/toplum icadı olduğuna kanaat getirip, bu noktadan hareketle, farklı normlar arasında normatif kıyas ve tartışmanın imkânsız olduğunu (radikal değer rölativizmi)(17) ya da aynı noktadan hareketle bu gibi icatlarımızın birbiriyle kıyaslanabilir, tartışılabilir ve iyileştirilebilir olduklarını (örn. eleştirel rasyonalizm)(18) savunabilir.

Bu yazının konusu, tanrı iradesine başvurmadan seçilebilecek (yukarda sadece birkaçının örneklendiği) tüm bu felsefî yolların hangisinin (bana göre) daha makûl olduğu değil elbette. Yukardaki örneklerle vurgulamak istediğim, zaten koskoca felsefe tarihinde normatif hukuk ve ahlâk felsefelerinin tanrı iradesine başvurulmadan geliştirildiği, bugün kabul ettiğimiz evrensel değerlerin entelektüel altyapısının bu felsefeler tarafından oluşturulduğu, ‘ateizm’in tek ve ortak bir felsefeye sahip olmadığı, aksine herhangi bir tanrıya inanmadan da çoğu konularda farklı düşüncelere sahip olunup bunların özgür ve rasyonel bir şekilde tartışılabileceği.

Kendi adıma, bu yazıda, ahlâkî değer ve kuralların, tanrı iradesini kullanmadan nihaî bir şekilde temellendirilebileceğini bile iddia etmiyorum. Fakat tanrı iradesi üzerinden kesinlikle ve hiç bir şekilde temellendirilemeyeceğini iddia ediyorum.

5. Ahlâk anlayışımız, tanrı iradesi üzerinden neden temellendirilemez? Euthyphro’nun ikilemi

Bir teist kendi açısından, ateizmin zaafını göstermek için örneğin şöyle diyebilir:

“Ateistlerin, teistlere göre daha erdemsiz, daha adaletsiz filan olduklarını zaten iddia etmiyorum. Bence de gayet erdemli, adaletli, dürüst, ahlâklı ateistler olabilir ve vardır da.

Fakat ateistler, kendilerinin de uydukları bu ahlâkî değer ve kuralların normatif anlamda bağlayıcı oluşunun kaynağını, mahrecini açıklayamazlar. Herşeyin başlangıcı ve temeli olan bir yaratıcı iradesi olmazsa, ahlâk/adalet açısından iyi’ye neden ‘iyi’, kötü’ye ise neden ‘kötü’ dememiz gerektiğinin nihaî bir sebebi de olmaz.”

Bu görüş, ahlâken iyi ve kötüye dair düşüncelerimizi tanrı iradesi üzerinden nihaî bir şekilde temellendirebileceğimizden yola çıkıyor ve bu varsayımdan hareketle, ateizm açısından bunun mümkün olmamasını ateizmin bir zaafı olarak eleştiriyor. Oysa baştaki varsayım yanlış. Allah’ın varlığını ve örneğin Kuran’ın Allah kelâmı olduğunu kabul etsek bile, ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı Allah’ın iradesine dayandırarak temellendiremeyiz.

Ahlâken iyi ve kötü olanı, tanrı varsayımı ile temellendirmeye çalışan herkesin öncelikle yanıtlaması gereken soru şu olacaktır: Birşey (örn. bir davranış, niyet, tutum, durum vs.) tanrı ‘iyi’ (veya ‘kötü’) dediği için mi o şey iyi (veya kötü); yoksa tersine zaten iyi (veya kötü) olduğu için mi, tanrı o şeye ‘iyi’ (veya ‘kötü’) diyor?

Şayet birinci seçeneği kabul edersek, iyiliğin ve kötülüğün tek mutlak kriteri olarak tanrının iradesini baz almış oluruz. Buna göre hiçbir şey (hiçbir davranış, niyet, durum vs.) kendiliğinden (per se) iyi veya kötü değildir aslında. Sadece mutlak emir sahibi tanrının ‘iyi’ veya ‘kötü’ demesi ile o şey bizler için iyi ya da kötü kılınmış olur. Bu düşünceyi benimsediğimizde, ‘iyi’ sözcüğünü ‘tanrının istediği, onayladığı’, ‘kötü’ sözcüğünü ise ‘tanrının istemediği, reddettiği’ anlamında kullanıyor oluruz. Ahlâk, adalet, iyilik, kötülük gibi kavramların hiçbir özgün anlamı kalmaz ve sadece bizim dışımızda mutlak bir emir sahibinin öznel iradesine indirgenmiş olur. Tanrıya inanan başka başka dinler olduğundan ve bu dinlerin inandığı tanrıların iradesi kısmen birbirinden epey farklı olduğundan dolayı, ‘iyilik’, ‘kötülük’ gibi kavramların hiçbir intersübjektif bağlamı da kalmaz. Her teist, ‘iyi’ sözcüğünü ‘benim inandığım tanrının onayladığı’ anlamında kullanıyor olur. Örneğin başka birinin de tanrısı, ona diğer tüm dinlere inananları öldürmeyi ya da köleleştirmeyi emrediyorsa, o kişiye bu emri uygulamasının ahlâken ‘kötü’ birşey olacağını anlatmaya çalışan her türlü ortak dilden de mahrum kalırız. Aynı şekilde kendi dinimize mensup olmayan hiç kimseye, bizim dinimizin değerlerinin ne kadar da iyi ve güzel olduğunu anlatmaya çalışmamız daha en baştan tutarsız olur. Çünkü o şey zaten kendiliğinden iyi değil, sadece bizim inandığımız tanrının ‘iyi’ demesi sebebiyle iyidir. Daha da önemlisi, böylesi bir radikal ‘dezisionist’ ahlâk ve adalet anlayışını benimsediğimizde, inandığımız tanrı’nın kendisi için de ‘iyi’ veya ‘adaletli’ gibi sıfatları kullanmamız mantıken imkânsız olur. Çünkü bu anlayışa göre zaten ‘iyi’nin tanımı ‘tanrının istediği’ olarak konuluyor. Birşey herhangi bir nitelemenin bizatihî kriteri ise, o şey için ilgili nitelemeyi de kullanamayız. Hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil, sadece tanrının iradesiyle iyi veya kötü kılınıyorsa, tanrının kendisine iyi veya kötü, adaletli veya adaletsiz dememiz için, bir de tanrı-üstü veya tanrıdan bağımsız kriterimiz olması gerekirdi. Ama seçtiğimiz bu anlayışta, iyi ve kötü’nün tek mutlak kriteri zaten tanrının kendisi, yoksa hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil. Öyleyse tanrı da iyi veya adaletli olamaz. Aynı şekilde “tanrının şu buyruğu iyidir” gibi bir cümle de boş bir totoloji olur. Çünkü bu anlayışa göre, ‘iyi’nin tanımı zaten tanrı tarafından buyrulmuş olmasıdır, başka hiçbir şey değil. Kısacası bu anlayışı benimsediğimizde, ahlâk ve adalete dair düşüncelerimizi nihaî bir şekilde temellendirmiş filan olmayız; aksine kelimelerin tanımını keyfî bir şekilde değiştirerek ahlâk ve adalet kavramlarının aslî içeriğini tamamen boşaltmış oluruz.

Şayet ikinci seçeneği tercih edersek ve ”birşey kendiliğinden iyi (veya kötü) olduğu için tanrı o şeye ‘iyi’ (veya kötü) demiştir” dersek, o zaman da o şeyin, iyi (veya kötü) oluşunun tanrı iradesinden bağımsız bir aslî sebebinin olduğunu kabul etmiş oluruz. Herşeyi tanrı yaratmış olabilir. Ama yarattığı o şeyin iyi veya kötü olması, tanrı iradesine bağımlı olarak değişebilen birşey değildir bu görüşe göre. Sözgelimi tanrı isteseydi cinsel tecavüzün mümkün olmayacağı bir dünya yaratabilirdi. Fakat -bu anlayışa göre- tanrı tecavüzün mümkün olduğu bir dünya yarattıktan sonra, tecavüzün kötü olması tanrının ‘kötü’ demesine bağlı değildir artık, tecavüz eylemi tabiatı veya yaratılışı gereği kötüdür. Tanrı, -farz-ı muhâl- yarattığı bu dünyada “tecavüz iyidir” demiş olsaydı bile, tecavüz yine kötü olurdu. Herşeyi tanrı yaratmış olsa da, yarattığı şeylerin hangisinin iyi veya kötü olduğunun nihaî kriteri tanrının takdiri değil. Yarattığı şeylerin bazıları kendiliğinden iyi veya kötü. Dolayısıyla ahlâk ve adaletin nihaî temellendirmesini bu görüşle de sağlayamıyoruz.

Aşağıda örnekleyeceğim üzere her iki zıt görüş de hıristiyan geleneğinde de, islam geleneğinde de (hem de ehl-i sünnet içerisinden de) farklı itikadî mezhepler tarafından savunulmuş.

Bu konunun kader, özgür irade ve ‘hayır ve şerrin Allah’tan gelmesi’ meseleleriyle doğrudan bir ilgisi yok. Hayır ve şerrin -meselâ imtihan araçları olarak- Allah’tan geldiğine inanılsa da, buradaki soru başka bir düzlemde. İyi ve kötü’nün Allah’tan gelip gelmemesi değil soru. Soru: İyi veya kötü olan şey -Allah’tan gelse de gelmese de- kendiliğinden mi iyi veya kötüdür, yoksa sadece Allah’ın ‘iyi’ veya ‘kötü’ demesiyle mi öyle kılınmıştır.

Her iki anlayış da ahlâk ve adalete, iyilik ve kötülüğe dair normatif yargılarımızın nihaî bir temelini, kaynağını, mahrecini sunamıyor görüldüğü gibi. Ve bu sorunun üçüncü bir çözümü veya bu ikilemden herhangi bir kaçış da yok.

Örneğin “bir şeyin iyi veya kötü olması sadece Allah’ın öyle takdir buyurmasına bağlıdır” diyerek yukardaki birinci pozisyonu benimseyip, ardından “fakat Allah mutlak iyi olduğundan, zaten kötü şey buyurmaz” gibi bir cümle kurarsak mantıksal hataya düşmüş oluruz. Çünkü bu birinci anlayışa göre, zaten ‘iyi’ ve ‘kötü’nün tek tanımı Allah’ın öyle buyurmuş olması. Allah buyurmadan hiçbir şey kendiliğinden iyi veya kötü değil. Dolayısıyla “Allah kötü şey buyurmaz” cümlesi boş bir totoloji olur, çünkü Allah her ne buyurursa buyursun (örn. tecavüz) bu anlayışa göre, o şey tanım gereği ‘iyi’ olacaktır. Bunu kabul etmeyip, Allah’ın iyi olduğunu, dolayısıyla tecavüz gibi şeyleri emretmeyeceğini iddia edersek, zaten yukardaki ikinci görüşü benimsemiş, yani Allah’ın bu husustaki takdirinden bağımsız olarak (Allah yaratmış olsa bile) tabiatı veya yaratılışı gereği, kendiliğinden ‘iyi’ veya ‘kötü’ olan şeyler kabul etmiş oluruz.

Ya da meselâ, “bazı şeyler kendiliğinden iyi veya kötü değildir, Allah’ın buyurmasıyla öyle kılınmıştır (meselâ domuz eti veya erkeklerin ipek giymesi gibi yasaklar); bazı şeyler ise kendiliğinden kötüdür ve bu yüzden Allah ‘kötü’ demiştir (insan öldürmek, hırsızlık, tecavüz vs. gibi yasaklar)” diyebilir ve böylece üçüncü bir yol bularak ikilemden çıktığımızı sanabiliriz. Ama bu cevapta da yine, bazı şeylerin kendiliğinden iyi veya kötü olduğunu kabul etmiş oluruz. Demek ki -bu cevaba göre- ahlâk ve adalete dair anlayışımızı topyekûn ve niahî olarak salt tanrı iradesiyle yine temellendiremeyiz. O hâlde bu cevaba göre, tanrıya inanan biriyle inanmayan biri, ‘kendiliğinden kötü’ olan şeylerin (örn. bebekleri öldürmek, tecavüz vs.) normatif anlamda kötü kabul edilmesi gerektiğinin bağlayıcı ve nihaî sebebini arama yolunda tamamen aynı durumdalar. Çünkü her ikisi de o şeyin neden kötü olduğunun nihaî cevabı olarak tanrı iradesini gösteremez, bundan farklı herhangi bir kritere ihtiyaçları var.

Veya diyebiliriz ki: “kendiliğinden ‘kötü’ olan birşeyin kötü olduğunu tanrı iradesine başvurmadan, aklımız ve duygularımızla da kavrayabiliriz; ama aklımız ve duygularımızla birlikte topyekûn biz insanları da yaratan Allah olduğuna göre, nihaî sebep yine Allahtır.” Ama bu cevap sorumuzla ilgili değil. ‘İyi’ ve ‘kötü’yü tanrıyla iletişim (elçi, vahiy, kitap, ilahî ilham vs.) olmadan ayırtedebilir miyiz, değil sorumuz. İyi veya kötü olanın neden iyi veya kötü olduğunu soruyoruz. Örneğin tecavüzün kötü olduğu sonucuna tanrının bize verdiği akıl ve duygularımızla varabiliyor olsak da veya bu sonuca ancak tanrının bir elçi göndermesiyle ulaşabiliyor olsak da, soru değişmiyor; tecavüzü kötü kılan aslî sebep nedir? Tanrının ‘bu kötü olsun’ diye takdir ettiğinden ötürü mü kötü, yoksa tecavüz (bu imkânı Tanrı yaratmış olsa da) kendiliğinden, zâtında mı kötü.(19)

Eğer birinci seçeneği kabul edersek aslında ahlâk anlayışımızı temellendirmiş olmuyor, sadece tanım manipülasyonları yapmış ve yukarda özetlenen çıkmazlara girmiş oluyoruz. İkinci seçeneği benimsersek, ahlâk ve adalet anlayışımızı salt tanrı iradesiyle nihaî bir şekilde temellendiremeyeceğimizi kabul etmiş oluyoruz. Bu ikilemden çıkış yok. Çıkıyormuş gibi yapan, anlaşılmaz, bulanık cümlelerle, mantıksal tutarlılıktan yoksun sözde çıkarımlarla, ağdalı kavramlarla, çok derin bir takım hakikatlar sunarcasına edâlarla yazılmış bir yığın savunma yok değil elbette. Ama aklen ikna edici bir çıkış yok.

Ve eğer bir teist, bu noktada aklın sınırlarının aşıldığını ve itikadî alana girildiğini filan söylüyorsa, o zaman zaten konu da kapanmıştır. Çünkü konunun çıkış noktası, teistlerin “ateistler ahlâkî normlarının nihaî temelini açıklayamaz; tanrı iradesine başvurmadan iyi ve kötünün neden iyi ve kötü olduğu açıklanamaz” iddiasıydı. Fakat teistler, tanrı iradesine başvurarak böyle bir açıklamanın mümkün olmadığını itiraf ederlerse, o hâlde zaten tanrı iradesinin bu alanda işe yaramadığı kabul edilmiş olur.

“Sen ateistsin, dolayısıyla ahlâk ve adalete dair yargıları aklen tatmin edici ve nihâi bir şekilde temellendirmen gerekir. Ama ben zaten teistim, dolayısıyla sıkıştığım yerde ‘iman, itikad, ilahî hikmet, yaratılış sırrı’ gibi kavramlar kullanıp ahlâk ve adalete dair yargıları, aklen ikna edici olmasa bile, temellendirdiğimi iddia ederim, olur biter” tarzında bir tutumun abesliğini tartışmaya gerek yok sanırım. Böyle bir çarpık anlayışla her önüne gelen, dilediği gibi kavramlar üretip, hiçbir aklî gerekçe sunmadan, istediği gibi yeni ‘öğretiler’ kurar. Eğer tek kalırsa o kişiye deli muamelesi yaparız, en azından ciddiye almayız; fakat aynı akıldışı öğreti (savaşlar, siyasî güç mücadeleleri, sosyolojik şartlar ve de özellikle çocuklara bebek yaştan itibaren aşılanması gibi fiilî sebeplerle) çok takipçi bulur, geniş coğrafyalara yayılır ve asırlarca hayatta kalırsa, artık yerleşik bir din olduğundan saygı duyarız!

Şayet “benim objektif aklî kaidelere uyma sorumluluğum yok” gibi bir tutum sahiplenilirse, o zaman zaten hiçbir tartışmaya gerek de yok. Ama o zaman, “ateistler şu konuyu açıklayamaz; tanrı fikri olmadan şu konuyu kavrayamayız; tanrıya inanmak şu sebeplerle daha makûl olan seçenektir” gibi iddialarda da bulunulmaması, sadece “bu imandır, akılla bir ilgisi yoktur, kendi inancımın neden diğer inançlara veya inançsızlığa nazaran aklen daha makbul olduğunu açıklayamam, ama ben, tamamen kişisel, sübjektif, mistik vs. bir takım ‘sebeplerle’ iman ediyorum işte” denmesi gerekir. Her halükârda, “tanrı iradesine başvurmadan ahlâk ve adalete dair normatif yargılar nihaî bir şekilde temellendirilemez” iddiasının cevabı, ahlâk ve adalete dair normatif yargıların asıl tanrı iradesi üzerinden kesinlikle ve hiç bir şekilde temellendirilemeyeceğidir. Ya “birşey tanrı öyle dedi diye iyi veya kötüdür, dolayısıyla tanrı tecavüzü ve bebek katlini emretmiş olsaydı, tecavüz ve bebek katli de iyi olurdu ve bunda abes birşey olmazdı” denilecek ve tanrının kendisinin iyi olduğunu iddia etmek mantıken imkânsız olacak; ya da “tanrı iyidir, tecavüzü emretmez” denilecek ve dolayısıyla tanrının o husustaki iradesinden bağımsız olarak bazı şeylerin per se iyi veya kötü olduğu, tanrının o husustaki takdirinden bağımsız bir kriter kullandığımız kabul edilecek.

Bahsettiğim bu ikilem, felsefe ve teoloji dünyasında 2.400 yıldır biliniyor. Sokrates (Platon’un eserinde) diyalog arkadaşı Euthyphro’ya iyi’nin tanrılar ‘iyi’ dediği için mi iyi olduğunu, yoksa iyi olduğu için mi tanrıların ‘iyi’ dediğini sorar (diyalogun orijinalinde, ‘iyi’ sözcüğü yerine daha uhrevî bir anlam içeren eski Yunanca bir kelime kullanılıyor; İngilizcesi: pious; Almancası: fromm. Yaklaşık olarak dindar, takva sahibi, zahit, erdemli gibi anlamlara geliyor). Euthyphro ilkin soruyu anlamaz, Sokrates soruyu biraz daha açar. Euthyphro önce bir seçeneği kabul eder, girdiği çıkmazları Sokrates’in soruları sayesinde farkedince, diğer seçeneği benimser, orda da çıkmazlara girip, Sokrates’in sıkıştırması üzerine acil işleri olduğunu söyleyip tartışmadan kaçar.(20)

Euthyphro’nun ikilemi, tanrının yokluğuna dair bir argüman değil elbette. İkilem, ‘sadece’ (tanrı’nın varlığını kabul etsek bile) ahlâkın normatif bağlayıcılığının tanrı iradesiyle aklen tatmin edici bir şekilde temellendirilemeyeceğini, dolayısıyla teizmin ateizme nazaran daha makûl olduğu iddiası için öne sürülen ‘ahlâkın, iyiliğin temellendirilmesi’ argümanının geçersiz olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Euthyphro’nun ikilemi kendi başına ateizm için bir argüman değil, fakat teizmin ateizme yönelik ilgili eleştirisini çürüten bir argüman. Platon’dan bu yana ve özellikle Hıristiyan teolojisinde bu ikilem, oldukça yoğun bir şekilde tartışılmış, zeki hıristiyan ilahiyyatçılar tarafından ikileme karşı birçok reddiye yazılmış olmasına rağmen, ikilemi gerçekten başarıyla ‘çözen’ ya da ortadan kaldıran herhangi bir açıklamanın bulunamadığını görüyoruz.(21)

İslam felsefesi (kelâm) geleneğinde de bu konu hüsün-kubuh meselesi başlığı altında tartışılmış ve farklı islamî mezhepler farklı pozisyonlar savunmuşlar. Eşari mezhebi, şeylerin (örneğin davranışların, niyetlerin, durumların) kendisinde bir ‘kendiliğinden kötülük’ (kubh-ı zati) veya ‘kendiliğinden güzellik’ (hüsn-i zati) olmadığını, iyi ve kötü’nün sadece Allah öyle takdir ettiği için iyi veya kötü olduğunu savunur. Eşarîlere göre, Allah’ın buyruklarında aklî bir gerekçe (illet) aranmaz, Allah dileseydi şimdiki şeriata göre ‘kötü’ olan şeyleri ‘iyi’ de kılabilirdi. Mutezile mezhebi ise, tam tersine, bazı şeylerin (davranışların, niyetlerin vs.) zâtında bir ‘kendiliğinden iyilik veya kötülük’ olduğunu, Allah’ın kendiliğinden kötü olan birşeyi emrederek iyi’ye dönüştüremeyeceğini, aklen iyi olarak belirlenen şeyin yine aklın getirdiği sorumluluk ile yapılması gerektiğini savunur. Maturidî mezhebi ise, bu konuda mutezile ile hemfikir olup, bazı şeylerin zâtında bir kendiliğinden iyilik veya kötülük olduğunu söylemekle birlikte, mutezile mezhebi gibi “Allah kötü olanı emredemez” gibi ifadeler yerine “Allah kötü olanı emretmez” gibi ifadeleri tercih eder.(22)

İslam’ın sünnî geleneğinde mutezile mezhebi doğru yoldan sapmış olarak görülürken, eşarî ve maturidî mezhepleri ehl-i sünnet’in iki itikadî ana direği olarak benimsenir. Fakat görüldüğü gibi, en azından bu noktada, maturidîler eşarîlerden ayrılmakta ve mutezilîlerle özünde aynı pozisyonu benimsemekte(23).

Kısacası mutezile ve maturidî mezheplerine göre (ki sünnî Türkler’in ezici çoğunluğunun mensup olduğu hanefî mezhebi de bu noktada maturidîlerle hemfikirdir; zaten İmam Maturidi’nin kendisi de hanefîdir)(24), bazı şeyler kendiliğinden, Allah’ın bu husustaki takdirinden bağımsız olarak iyi veya kötüdür. Herşeyi Allah yaratmıştır, istese farklı da yaratabilirdi yahut hiç yaratmazdı, ama fiilen yaratmış olduğu bu şekliyle bazı şeyler Allah’ın iradesinden bağımsız olarak kötüdür (örn. tecavüz, hırsızlık vs.) ve Allah tarafından bu şeylerin emredilmesi düşünülemez. Dolayısıyla bu görüşe göre, ahlâken iyi ve kötü olanı nihaî bir şekilde Allah’ın iradesiyle temellendiremeyiz, çünkü zaten tanrı iradesinden bağımsız bir takım kriterler kullanmaktayız. Başka bir deyişle bu görüşü benimseyen bir müslüman ile sözgelimi bir ateist, “kötünün neden kötü olduğu, onu kötü kılan nihaî sebebin ne olduğu” sorusunda tamamen aynı durumdalar. Her ikisi de tanrı iradesine başvurmayan kriterler benimsemek durumunda.

Eşarîlere göre ise (ki eşarî mezhebi özellikle Arap dünyasındaki İslam anlayışına daha hâkimdir)(25) hiçbir şey kendiliğinden iyi ya da kötü değildir, sadece Allah’ın öyle takdir buyurmasıyla bizler için iyi veya kötü kılınmıştır. Allah dileseydi, tam tersine şimdiki şeriata göre kötü olan şeyleri iyi de kılabilirdi. Allah’ın buyruklarında aklî gerekçeler aranmaz. Dolayısıyla bu görüşten mantıken zorunlu olarak çıkan sonuca göre, “Allah’ın şu buyruğu iyidir” veya “adaletlidir” gibi şeyler söylememiz boş bir totoloji olur. Çünkü zaten ‘iyi’ veya ‘adaletli’ sözcükleri ‘Allah’ın buyurduğu şey’ olarak tanımlanmış. İyilik ve adalet gibi kavramların hiçbir özgün içeriği yok. Allah ne buyurursa iyi odur, ne yasaklarsa kötü odur. Allah eğer tecavüzü emretmiş olsaydı, tecavüz iyi olurdu ve bunda abes birşey de olmazdı. Çünkü ‘iyi’nin ‘iyi’ olması için benimsenen tek ve mutlak kriter sadece Allah’ın öyle takdir buyurmuş olması. Bu görüşe göre de, yukarda özetlediğim gibi, ahlâkı veya adaleti herhangi bir şekilde temellendirmiş olmuyoruz; aksine bu kavramların içini tamamen boşaltmış ve mutlak bir despotun keyfî iradesine indirgemiş oluyoruz.

Özetle, ne yaparsak yapalım, hangi açıdan bakarsak bakalım, ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı tanrı iradesi üzerinden nihaî bir şekilde temellendirmemiz zaten mümkün değil.

6. Ahlâkı tanrı iradesi ile ilişkilendirmenin zararlı sonuçları

Çoğu teist, gündelik düşünce ve davranışlarında muhtemelen bu konular hakkında çok fazla derinlemesine düşünmeden bu ikilem arasında gidip geliyordur sanırım. Bir yandan bebek katli, tecavüz, soykırım gibi şeyleri ‘kendiliğinden kötü’ olarak görüyor ve Allah’ın bu gibi kendiliğinden kötü şeyleri buyurabilir olmasını teorik olarak bile imkânsız görüyordur. Diğer yandan ise, inandığı tanrının, aslında aklına ve vicdanına pek de uymayan bazı buyruklarını veya anlatımlarını bir şekilde, tanrı öyle buyurmuş diye, zorlama bir takım yorum ve mazeretlerle sindirilir kılmaya ve içselleştirmeye çalışıyordur.

Örnek olarak Yahudileri ele alalım. Yahudilerin kutsal kitabı Eski Ahit’te (Yeşu, 6. Bap, 16-24. Ayetler) Musa’nın varisi Yeşu’nun Tanrının emriyle Eriha kentini nasıl yakıp yıktığı konu edilir. Bu ayetlerde Yeşu ve adamlarının, Tanrı buyruğu ile, kentteki “erkek kadın, genç yaşlı herkesi”, hattâ ”büyükbaş hayvanlara, eşeklere dek ne kadar canlı varsa” hepsini kılıçtan geçirdikleri ve kentin içinde (altın ve tunçlar hariç) ne varsa yaktıkları anlatılır. İsrailli psikolog George Tamarin, 1966 yılında 8 ile 14 yaş arası, binin üstünde İsrailli Yahudi öğrenci üzerinde şöyle bir inceleme yapar: Bir grup çocuğa Eski Ahit’ten bu dehşet verici kısımlar okunur ve çocuklardan Yeşu’nun davranışını doğru bulup bulmadıklarını işaretlemeleri istenir. Seçenekler ise “tam onay”, “kısmen onay” ve “tam red”. Ayrıca kararlarını yazılı olarak kısaca gerekçelendirmeleri istenir. Bu grupta bulunan çocukların %66′sı Yeşu’nun katliamlarına tam onay verir, %8′i kısmen onay verir ve %26′sı tamamen reddeder. Yeşu’nun bu korkunç soykırımını onaylayan çocukların hemen hemen hepsi gerekçe olarak tanrının iradesine atıfta bulunur. Tamarin, aynı deneyi başka bir grup İsrailli Yahudi çocuk üzerinde daha yapar: Bu gruba da yine aynı hikâye, fakat Tevrat’tan değilmiş gibi ve sadece ‘Yeşu’ ismi yerine ‘General Lin’ ve ‘İsrail’ yerine ‘Çin İmparatorluğu’ koyarak okunur. Bu grupta ise, çocukların %75′i Lin’in davranışlarını tamamen reddeder ve sadece %7′si tamamen onaylar.(26)

Görülüyor ki, normal şartlarda çocukların büyük çoğunluğu, böylesi vahşi ve barbarca bir soykırımı reddetmeye meyilli. Fakat aynı soykırım kendi tanrılarının iradesi olarak düşünüldüğünde çocukların çoğunluğu soykırımı doğru buluyor. Bu bize, tanrı ile ahlâk/adalet ilişkisinin ne tür bir ilişki olduğunu yeterince gösteriyor. Bu yazının en başına da almayı tercih ettiğim, Weinberg’in deyişine katılmamak mümkün değil: “Din, insan haysiyetine bir hakarettir. Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapar. Ama iyi insanların kötü şeyler yapabilmesi için din gereklidir.” (Bu cümlenin sonunu “din ya da dinler kadar dogmacı ve kapsayıcı bir ideoloji gereklidir” olarak genişletedebiliriz.)

İsrailli çocuklar böylesi bir beyin ve vicdan körertmesiyle eğitiliyor, fakat Filistinli çocukların durumu bundan daha iyi değil. Bu gerçek karşısında, dünyanın kanayan yaralarından olan Filistin-İsrail çatışmasında dinlerin hiçbir olumsuz, barışı zorlaştırıcı rolü olmadığını, meselenin sadece ve yalnızca sosyolojik, ekonomik, siyasî, küresel vs. faktörlerle ilgili olduğunu düşünmemiz pek gerçekçi olmaz sanırım. Sorunun birincil belirleyici sebepleri, dinî güdüler değil muhtemelen. Fakat her iki dinin de, sorunun barışçıl bir çözümünü haddinden fazla zorlaştırıcı derin etkileri var.

Normal şartlarda, başka bir yerde okusak veya dinlesek, hiçbirimizin akıl ve vicdanına sığdıramayacağı bu tarz anlatımları, Kuran’da da ziyadesiyle bulmak mümkün.

Düşünün ki, bir adam “dün gece rüyamda tanrı bana çocuğumu öldürmemi buyurdu, bu yüzden ben şimdi masûm oğlumu keseceğim” diyor ve cidden buna teşebbüs ediyor. Normal şartlarda bu adamın engellenmesi, ayrıca ceza mevzuatına göre mahkûm edilmesi ve/veya psikiyatrik destek alması gerektiğini düşünürüz. Ama bu anlatımdaki başrolü İbrahim Peygamber oynuyorsa ve hikâye Kuran’da (Sâffât/101-111) -ya da Yahudiler için Tevrat’ta (Tekvin=Yaratılış, Bap 22) – geçiyorsa, o zaman bu davranışı yüksek ahlâka ve imanın hikmetlerine dair eşsiz bir ilahî mesaj olarak görmeye zorlarız kendimizi. İbrahim’in nasıl da Allah’a tam itaat ettiğini, kayıtsız ve şartsız bir teslimiyet adına tüm ‘sıradan’ ahlâki ve duygusal çekincelerini çöpe attığını, ne kadar üstün bir kul olduğunu övebilmek için mazeretler ararız kendimize. Edebî yorumlarla, sözüm ona ‘felsefî’ bakışlarla, binbir türlü zorlama tevil hünerleriyle bu hikâyede verilen mesajın ne kadar derin, hikmetli ve erdemli olduğundan dem vurur, bu güzel mesajı almak istemeyenlerin artniyetli olduklarını, en iyi ihtimalde ise akıllarının ermediğini ya da kalplerinin mühürlenmiş olduğunu söyleriz. Ne de olsa hikâye Kuran’da örnek bir davranış olarak geçiyor. Rüyasında tanrı buyurdu diye masûm çocuğunu vahşice öldürmeye teşebbüs!..

Kuran’ın birçok sûresinde, sırf iman etmediler ya da emrolunduğu gibi davranmadılar diye, bugün ceza mevzuatı kapsamında bile değerlendirilmeyecek, bireysel özgürlük alanına giren eylemlerden dolayı, topyekûn genciyle yaşlısıyla, bebeğiyle ihtiyarıyla, kadınıyla erkeğiyle koskoca kavimlerin nasıl Allah tarafından katledildiği anlatılır (bu hikâyelerin de yine çoğu, daha detaylı bir şekilde Tevrat’ta da geçer). Nuh kavmini düşünün. Sırf kavmin çoğunluğu Nuh’a tâbi olmuyor ve tanrı buyruklarına itaat etmiyor diye, bir gemi yapılıyor, içine Nuh ve birkaç takipçisi ve her hayvandan birer çift konuluyor (!), sonra tanrı tüm gezegeni sele boğuyor, gemidekiler hariç ne kadar canlı varsa boğularak ölüyor. Hadi itaat etmeyen insanları da geçtik, gemiye alınma şansına sahip olmayan hayvanlara da mı yazık değil?

Bu ve buna benzer anlatımlar için, “bu kıssaları mecazî yorumlamak lazım, gerçekten öyle olduğunu sanmak yerine, anlatımların içerdiği mesajı almak lazım” gibi bir yorum getirilebilir belki. Zaten çok açık bir şekilde Kuran’dan çok daha önce oluşmuş, insan ürünü mitoloji ve efsanelerin türlü evrimler geçirerek, yine insan eliyle (fakat ‘vahiy’ kılıfıyla) Kuran’a alınmış halleri olduğu belli. Fakat buradaki konu zaten, bu gibi kıssaların gerçekten vukû bulmuş olup olmadığı değil. Mecazî de olsa, buradaki mesele, zaten kıssaların içerdiği mesajların her türlü insancıl ahlâk ve adalet anlayışımıza büsbütün aykırı olduğu.

Aynı Kuran’da Allah’a iman ve itaat etmeyenlerin cehennemde nasıl cezalandırılacakları adetâ sadist bir dille, canlı-kanlı tasvirlerle anlatılır. Ateşe atılacaklar, derileri yanacak, acıyı daha iyi tatsınlar diye sürekli derileri yenilenecek… Zincirler, demir halkalar, topuzlar ve çılgın ateşle işkence edilecek… Başlarından kaynar sular dökülecek… İrinli su içirilecek… Neden? Sadece inanmadılar ve itaat etmediler diye. Hangi mezhep veya anlayışa sahip olursanız olun, nasıl bir tefsir metodolojisi benimserseniz benimseyin, Kuran birçok ayetinde az buçuk entelektüel dürüstlüğü olan herkes için şüphe bırakmayacak netlik ve açıklıkla, İslam’dan haberi olup, müslüman olma imkânı bulunup da, müslüman olmayanlar için ebedî cehennem öngörüyor.(27) Hiç bitmeyen, sonsuza kadar süren korkunç bir işkence! Üstelik aynı (sözde) Tanrı, zaten insanların çoğunu baştan cehennem için yarattığını söylüyor.(28) Aklımıza ve vicdanımıza ihanet etmeden tüm bunları sindirmemiz mümkün mü?

Yine Kuran’da politeistlere ‘pislik’, itaat etmeyenlere ‘aşağılık’, ‘beyinsiz’, ‘soysuz’, ‘yaban eşekleri’, ‘maymun’, ‘domuz’ gibi türlü çirkin ifadelerle düpedüz hakaret ve küfürler yağdırılıyor.(29) Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluk kurmak yasaklanıyor (Mâide/51), İslam’a girmeyenlerle, boyun eğdirip kendi elleriyle cizye verene kadar savaşmak emrolunuyor (Tevbe/29).

Bazı islamî internet sitelerinde, Kuran’ın ne denli hoşgörülü bir din olduğunu göstermek için, Al-i İmrân Suresi’nin 119. Ayetinden bir cümle asılı durur anasayfada: “İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.” Gerçekten de kendi başına okuduğumuzda ne kadar hoş ve güzel bir cümle. Müslümanlara, “gayri müslimler sizi sevmese de, siz onları sevin” deniliyormuş gibi sanki. Oysa ayeti bir önceki ve bir sonraki ayetlerle birlikte okuduğumuzda görüyoruz ki, Kuran, tam tersine bazı müslümanların gayri müslimlere yakınlık gösteriyor olmasını kınıyor; bildik komplo teorisi, ötekileştirme ve şeytanlaştırma metotlarıyla, müslüman olmayanlara karşı empati ve sevgi duyma yasağı getiriyor. Üç ayeti dikkatlice bir okumaya çalışalım:

Al-i İmrân/118: Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.

Al-i İmrân/119: İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında “İnandık” derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.

Al-i İmrân/120: Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.

“Taş atana gül atarız”, “Yaradılanı yaradandan ötürü severiz”, “Ne olursan ol yine gel” gibi deyişlerle insan sevgisi ve hoşgörü öğütleyen tasavvufçular ve onların geliştirdiği ‘islamî’ ekoller yok değil elbette. Fakat onlar, Kuran sayesinde bu güzel ve erdemli düşüncelerine varmadılar, aslında Kuran’a rağmen vardılar. Her halükârda bu gibi güzel düşünceleri az buçuk destekliyormuş gibi duran birkaç Kuran ayetine karşın, kat be kat daha fazla ve çok daha açık ve net olan ters yönde bir sürü ayet buluyoruz.

7. Sonuç

Özetleyerek toparlamak gerekirse:

Ahlâk ve adalete dair normatif yargılarımızı tanrı fikri üzerinden temellendirmek (tanrının varlığını kabul etsek bile) teorik olarak imkânsız. Ya “tanrı neye iyi veya kötü dediyse, iyi veya kötü olan odur, tanrı tecavüzü emretmiş olsaydı, tecavüz iyi olurdu, bunda da abes birşey olmazdı, çünkü hiçbirşeyin zâtında iyilik veya kötülük yoktur, ancak tanrı iradesiyle o şey bizler için iyi ya da kötü kılınır” diyeceğiz ve ‘tanrı iyidir’ gibi bir cümle kurmak mantıken imkânsız olacak, ayrıca ahlâk, adalet, iyilik gibi kavramların içini boşaltarak mutlak bir despotun keyfî takdirine indirgemiş olacağız. Ya da “tanrı iyidir, tecavüzü, bebek katlini emretmez” diyeceğiz ve bazı şeylerin (tanrı yaratmış olsa da) tanrının iyi veya kötü demesinden bağımsız olarak kendiliğinden iyi veya kötü olduğunu, dolayısıyla iyi ve kötüye dair normatif yargılarımızı tanrı iradesi üzerinden temellendiremeyeceğimizi kabul etmiş olacağız.

Zaten bunca binyıllık felsefe ve düşünce tarihine bir göz attığımızda da, farklı normatif hukuk ve ahlâk felsefelerinin tanrı iradesine başvurmadan geliştirilip tartışılabileceğini, üstelik günümüzün çağdaş ve evrensel değerlerinin entelektüel alt yapısının ekseriyetle tanrı fikrine başvurmayan nonteist düşünürler tarafından hazırlandığını görüyoruz.

Ayrıca Kuran ve diğer ‘kutsal’ kitaplar, zaten günümüzün evrensel değer ve normlarına taban tabana zıt anlatım, emir ve yasaklarla dolu. Bu sebeple kişinin, iyilik ve adalete dair düşüncelerini inandığı tanrının iradesiyle ilişkilendirmesi hepimiz için fiilî tehlike ve zararlar içeriyor. ‘Normal şartlarda’ hepimizin ve teistlerin de kesinlikle aklen ve vicdanen reddedeceği davranış ve düşünce biçimlerini, teist kişi kendisinin kutsal saydığı kitapta okuyunca, sırf tanrı öyle diyor diye, doğru bulma, aklama, içselleştirme zorunluğu duyuyor.

Ateist oranı en yüksek olan ülkelerde suç oranlarının diğer ülkelere göre daha yüksek olmadığını, aksine iç barış, basın özgürlüğü, kadın ve çocuklara insanca muamele, can ve mal güvenliği gibi standartların hayli daha yüksek olduğunu, genel ateist oranıyla kıyaslandığında suçlular içindeki ateist oranının çok daha düşük ve meselâ bilim insanları içindeki ateist oranının çok daha yüksek olduğunu görüyoruz.

Tarihsel olarak baktığımızda da, gerek Batı’da gerek bizim coğrafyada dinin toplumsal hayatta daha etkin olduğu dönemlerde genel adalet, barış, huzur, özgürlük gibi standartların yükselmesi, dinin zayıfladığı ve inançsız bireylerin çoğaldığı dönemlerde bu standartların düşmesine dair en ufacık bir ipucuna rastlayamıyoruz. Aksine insan hakları, köleliğin kaldırılması, demokrasi, düşünce özgürlüğü, çocuk hakları, kadın ve erkeğin hukukî eşitliği gibi kazanımların Batı’da da bizde de dinlere karşı verilen siyasî mücadeleler sonucu elde edildiğini biliyoruz.

Netice olarak: Teizmin ateizme karşı öne sürdüğü ‘ahlâk ve adalet’ argümanının her açıdan geçersiz olması bir yana, bunun muhtemelen bu alanda öne sürülebilecek en çürük argüman olduğunu söyleyebiliriz.

Afak Adalı

Dipnotlar

(1) Steven Weinberg (nobel ödüllü fizikçi), Freethought Today, Nisan 2000

(2) Salt kavramlar üzerinden eşyanın ‘öz’üne ulaşılabileceğine dair gizli veya açık bir (yanlış) varsayımı bulunan, önermeler yerine kavramlar üzerine tartışmayı yeğleyen bu felsefe geleneğinin eleştirisi için bkz.

Karl R. Popper, The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları), 11. Bölüm: The Aristotelian Roots of Hegelianism (Hegelciliğin Aristocu Kökenleri), 2. Kısım.

(3) Bu cümlemin, “hem ‘varlık’ diyorsun hem de var olduğuna inanmadığını söylüyorsun, bu nasıl çelişkidir” şeklinde bir itiraza mâruz kalmayacağını umuyorum. Çünkü bu, Türkçenin cilvesinden (daha doğrusu bu noktadaki yetersizliğinden) kaynaklanan salt lafzî bir durum. Örn. peri kelimesini de TDK’nın internet sözlüğü şöyle açıklamış: “Doğaüstü güçleri olduğuna inanılan, hayal ürünü varlık.” Aynı şeyi meselâ mitolojilerde geçen yarı balık-yarı insan olan deniz kızları veya yarı at-yarı insan olan sentorlar için de düşünebiliriz. Yani birşeye Türkçedeki bu anlamıyla ’varlık’ dememiz, o şeyin gerçekten var olduğuna inandığımız anlamına gelmez elbette.

(4) Avrupa ülkelerinin hangisinde hangi oranda inançlı ve ateist insanların yaşadığını, örn. şu grafikte görebilirsiniz. Oradaki grafiğin kaynağı, 2005 yılında Avrupa Komisyonu tarafından hazırlatılan şu geniş çaplı araştırma: Social values, Science and Technology (S. 9-10). Araştırma, sadece dinlerin ve dinsizliğin demografisini değil, (örn. “bir bütün olarak baktığınızda yaşamınızdan ne kadar hoşnutsunuz?” gibi sorular üzerinden) mutluluğun demografisi veya siyasete ilgi, politik eğilim, dünya görüşü, eğitim durumu vs. gibi diğer birçok konuyu da içeriyor.

Suç istatistikleri için örneğin bkz. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Dairesi‘nin 2010′da hazırladığı International Statistics on Crime and Justice

(5) ABD için örn. bkz. 1997 rakamları.

Alman yazar Gero von Randow‘un bildirdiğine göre muhtelif sosyopsikolojik araştırmalar, dinsizlerin suç oranının “dikkat çekici bir şekilde daha düşük olduğunu” ortaya koyuyor: Die Zeit vom 22. März 2007, Ungläubige Demut.

(6) bkz. Phil Zuckerman, Atheism, Secularity, and Well-Being: How the Findings of Social Science Counter Negative Stereotypes and Assumptions

(7) Örneğin bkz. Global Peace Index

(8) bkz. Sınır Tanımayan Gazeteciler‘in verilerine göre 2009 için ülkelere göre basın özgürlüğü indeksi.

Her yıl dünya genelinde basın özgürlüğü hakkında rapor sunan Freedom House‘un 2011 raporunun haritası.

(9) Birleşmiş Milletler‘in 2006′da yayımladığı “Çocuklara Karşı Şiddet Hakkında Dünya Raporu” için bkz. World Report On Violence Against Children

(10) Bu alanda yapılan ampirik araştırmaların listesi için bkz. Studies of scientists’ belief in God (ve oradaki dipnotlarda geçen eserler)

(11) E. J. Larson/L. Witham, Leading Scientists Still Reject God, Nature 394 (1998), S.313. Makaleye internetten (ücretli kayıt işleminden sonra) şuradan da ulaşabilirsiniz.

(12) örn. bkz. Budizm’de tanrı ya da God in Buddhism (ve oradaki dipnotlarda geçen eserler)

(13) Bu alanda çok geniş ve sürekli gelişmekte olan bilimsel bir literatür oluşmuş bulunmakta.

Genel ve kısa bir bakış için örn. bkz.

Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları, 10. Baskı, S. 197-204.

(mevcut Türkçe çevirisi maalesef zayıf ve yer yer anlaşılmaz)

ilgili bölümü internetten okumak için bkz. orijinali:Richard Dawkins: Does our moral sense have a Darwinian origin? Almanca çevirisi: Richard Dawkins: Hat unser Moralgefühl einen darwinistischen Ursprung? Türkçe çevirisi: Richard Dawkins: Ahlaki Eğilimimizin Darwinci Bir Kökeni Var Mıdır?

(14) örn. bkz. deontological ethics ya da Deontologische Ethik

(15) örn bkz. utilitarianism ya da Utilitarismus

ütilitarist etik kuramının modern bir savunusu için bkz.

Bernhard Gesang, Eine Verteidigung des Utilitarismus (Ütilitarizmin bir Savunusu), Ditzingen 2003.

(16) örn bkz. social contract theory ya da Vertragstheorie

sözleşmeci etik kuramının modern bir savunusu için bkz.

Jan Narveson: The Contractarian Theory of Morals: Frequently Asked Questions

Almanca çevirisi: Die Kontraktualistische Theorie der Moral: Was Sie schon immer darüber wissen wollten

(17) örn bkz. Moral relativism ya da Werterelativismus ahlâkî rölativizmin kısa bir analizi için bkz. Jörg Schroth, Ethischer Relativismus und die moralische Beurteilung der Handlungen von Menschen in anderen Kulturen

(18) Eleştirel rasyonalizm çizgisinin, normatif etik alanındaki pozisyonları için bkz.

Karl R. Popper, The Open Society and Its Enemies (Açık Toplum ve Düşmanları); Facts, Standards and Truth, A Further Criticism of Relativism (Addendum). (1961 yılında 17. Bölüm olarak ilave edilen ek bölüm)

Hans Albert, Traktat über kritische Vernunft, Tübingen 1991, S.66-95 (3. Bölüm).

(19) Felsefî literatürde (farklı terimlerle ve farklı içeriklerle olsa da) “birşeyin bilinebilme sebebi” (causa cognoscendi veya ratio cognoscendi) ile “birşeyin öyle olma sebebi” (causa essendi veya ratio essendi) kavramları ayırtedilir. Skolastik felsefe geleneği, bu ayırım üzerinden çok fazla safsata üretmiş olsa da, ayırımın kendisi yadsınamaz. Örneğin Güneş’in ‘doğmasını’, Güneş ışığının göz organlarımız tarafından algılanıp beynimizde işlenmesi vs. gibi süreçlerle biliriz (causa cognoscendi); fakat Güneş’in bizim bulunduğumuz yerde belirmesinin reel sebebi, gravitasyon etkisiyle Dünya’nın kendi ekseninde dönmesidir (causa essendi). Aynı şekilde buradaki soru, ‘iyi’ ve ‘kötü’yü nasıl (örn. akılla mı, vahiyle mi) bilebiliriz sorusu değil. Örneğin bir teist ahlâken iyi ve kötü olanın ancak vahiyle bilinebileceğini de savunabilir, aksine Allah’ın her insana bahşettiği akıl ve duygularla bulunabileceğini de (ki her iki görüşü savunan mezhepler de olmuş). Fakat bu konu, metinde asıl incelenen “iyi veya kötü olan neden iyi veya kötüdür, o şeyi iyi veya kötü yapan nedir” sorusuyla aynı düzlemde değil. İncelediğimiz bu asıl soruya teizm açısından metinde bahsedilen ikilemden başka cevap yok.

(20) Platon, Euthyphron (Eski Yunanca – Almanca), Ditzingen 1986 (Otto Leggewie’nin çevirisi). internetten Almanca: Friedrich Schleiermacher’ın çevirisi İngilizce: Benjamin Jowett’in çevirisi

(21) bkz. Kurt Bayertz, Warum überhaupt moralisch sein?, München 2006, S. 75-89. Michael Martin, Atheism, Morality, and Meaning, (Prometheus Books) 2002.

(22) Prof. Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasî, İtikadî ve Fıkıhî Mezhepler Tarihi, çeviren: Sıbğatullah Kaya (Şura Yayınları), S.188-190. Aynı eserin başka bir Türkçe çevirisi; çevirenler: Hasan Karakaya ve Kerim Aytekin (Hisar Yayınları), Birinci Kitap S. 221-224.

(23) Prof. Muhammed Ebu Zehra: “Şu da bir gerçek ki, Maturidiler ile Mu’tezilîler arasında bu konudaki mevcut ihtilaf, düşüncenin özünde olmamış, bu düşünceyi dile getirme biçiminde olmuştur. (…) Bu konuda, Mu’tezilîler’le Eş’ariler arasındaki ihtilaf ise, düşüncenin özüne varan bir ihtilaftır. Çünkü ihtilafın temeli, eşyada iyilik ve kötülüğün zati (kendinden) olup olmadığıdır.” 22. dipnottaki eser (Şura Yayınları), S. 190. Diğer çeviri için bkz. (Hisar Yayınları), Birinci Kitap S.223

(24) bkz. dipnot. 22

(25) örn. bkz. Eşari Mezhebi veya Sorularla Risale

(26) G. R. Tamarin, “The Influence of Ethnic and Religious Prejudice on Moral Judgment.” New Outlook (1966), 9:1:49-58. bkz. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Kuzey Yayınları, 10. Baskı, S. 235-237.

(27) bkz. Allah neden bu kadar acımasız olsun? – Kuran’ın Sadist Tanrısı ve oradaki ayetler.

(28) A’râf/179, ayrıca bkz: Kuran’daki Kördüğüm: Kader ve Kaza Meselesi

Afak Adalı

(Kaynak : http://www.haberlink.com/haber.php?query=78772)

 

V – Ateistin Altın Kuralı ve İyi Kalpli Gençler: Sevgi İçin Tanrı’ya İhtiyacınız Yok!

Sevgi için Tanrı’ya ihtiyacınız yok

Umut etmek, umursamak, sevmek. Hepimiz bu güçlü ve temel duyguları hissetmişizdir. Bunlar insan olmanın ne demek olduğunu tanımlamaya yardımcı olurlar. İnsan hayatını doyurucu kılan bu önemli unsurlar hem inançlı, hem de inançsız insanlarca benzer şekilde tecrübe edilir.
Dinlere inanmayan insanlar için kullanılan bazı yaygın söylemler vardır. Bunlardan en popüler olanı, dinsiz insanların ahlaktan yoksun olduğu, ya da en azından dindar insanlar kadar güvenilir olmadıklarıdır.

Ancak insanın ahlakı ve terbiyesi inancına bağımlı değildir. Eğer tanıdığınız inançsız birileri varsa (ki herkesin mutlaka vardır), bunun doğru bir kanaat olmadığını zaten biliyorsunuzdur. İnançlılar arasında da, inançsızlar arasında da iyiler vardır. İnançlılar arasında da inançsızlar arasında da zalim olanlar vardır. Bir insanın ahlaki değerlerini inancına veya metafizik bakış açısına göre değerlendiremezsiniz.

Bir diğer yaygın söylem, inançsızların hayatının boş, anlamsız ve umutsuzluk dolu olduğudur. Bu da tıpkı diğeri gibi yanlış bir düşüncedir.İnançsız insanlar da inançılarla aynı duyguları hissederler, aynı duyarlılığa sahiptirler ve olayları benzer şekillerde algılarlar, acıyı ve zevki hissederler. Üzgün veya neşeli olabilirler, sempati veya iğrenme hissedebilirler, tutkuları ve amaçları vardır, başkalarına karşı duyarlı ve düşüncelidirler. Severler ve de sevilirler.

Bu tür yanlış düşüncelerin ortaya çıkış sebeplerinden biri dindar insanların umut, duyarlılık, şefkat ve sevgi gibi duyguların Tanrı’larından veya inançlarından temel aldığını düşünüyor olmalarıdır. İnançlı kişilerin inançlarından ilham alabildiği gerçeğini inkar etmiyoruz, ama doyurucu bir hayat için onların inançlarının herkes için zaruri olduğunu düşünmemeliler.

İnançsız olan bizler, doğaüstü güçlere inanmadan da anlamlı hayatlar sürüyoruz. Dahası, herkesin insan temelli olan, öbür dünyaya değil günümüze odaklanmış bir hayat görüşüyle hayatta anlamlı şeyler bulabileceğini düşünüyoruz.

Bazı insanlar geleneksel tanrı inançlarını entelektüel olarak terketmiş olsa da inançlarından vazgeçme konusunda tereddüt duyuyor, çünkü onları bugüne kadar rahatlatmış olan inançları olmadan hayatlarının nasıl olacağından korkuyorlar. İnançsızlar hakkında efsaneler duymuşlar ve ellerinde inançsız bir hayata dair tek kanıtın da bu yanılgılara dayalı efsaneler olduğunu düşünmekteler.
Ama bugün örneğin Amerika’da her 6 kişiden biri hiçbir dine inanmamaktadır. Sizin de çevrenizde veya ailenizde dinsiz yaşayan tanıdıklarınız vardır. İnancınız hakkında zor sorular soruyorsanız ve nereye gideceğinizi bilmiyorsanız, dinsiz olan ve bu şekilde gayet verimli, faydalı, değerli ve tamamlanmış hayatlar süren bir çok kişi olduğunu düşünmeye davet ediyoruz.

Kaynak
Çeviri: Bhr Klç – www.baharkilic.org
Yazı livingwithoutreligion.org sitesinden alıntıdır.

.

ateistin ayini

 

.

Ateistin altın kuralı ve iyi kalpli gençler

Enine tartışıldı da, boyuna eksik kaldı… “Hani laik ülkeydik, çocuklarımızın dindar olup olmayacağına devlet karar veremez” dendi.

“Kemalist zihniyetin yarattığı tornayı değiştirip, yeni nesilleri şimdi de oradan mı geçireceğiz” diye eleştirildi. “Dindar kimdir, neye denir” şeklinde irdelendi. “İsteseniz de artık bu devirde tek tornadan çıkmış gençlik yaratamazsınız” diye uyarılar yapıldı.

Ama…

Başbakan’ın “Biz muhafazakar demokrat bir parti olarak dindar bir gençlik yetiştireceğiz. Ateist yetiştirecek değiliz” sözündeki ikinci derecede vahim noktaya ilişen olmadı.

Halbuki Başbakan’ın bu önermesinin, ikinci bölümü olan “Ateist yetiştirecek değiliz” ciddi bir ayrımcılık içeriyordu. Ateist olma hali, olabilecek en fena şey gibi, aşağılama gibi, aklınıza gelebilecek her tür pejoratif manayı barındıran bir kelime gibi askıda duruyordu.

**

Öldürülen Turan Dursun’un hiç hatırlanmadığı, sürgünde yaşamak zorunda kalan ateist aydınlarımızdan İlhan Arsel’in ölümünün sadece bir gazetede 2 santimetrekarelik haber olduğu, ateistlerin canları ve malları pahasına kendilerini gizlemek zorunda kaldığı bir ülkede, ateizme sövmek için herkesin sosyal bir ehliyeti oluyor tabii.

Ne hakla” da diyemiyorsunuz… Ne de olsa yüzde 99’a karşı, paydası büyük, payı küçücük bir kesirsiniz…

ABD’de, iki yıl öncei ateist olan bir mahkum, hapishanede bir etüt grubu kurmak isteyince izin verilmemişti. Bunun üstüne, Amerikan anayasa mahkemesi şöyle dedi: “İnançsızlık da bir inançtır ve Anayasa’nın birinci maddesi olan ifade özgürlüğüne binayen, ateizm de bir din gibi muamele görmeli, ibadet etmek isteyen herkese gösterilen saygı, ateistlere de gösterilmelidir.

Ateizm elbette bir din değildir. İnançsızlık da inanç değildir.

Ve fakat inançsızlığın bir hak olarak zerre miskal anlaşılmadığı bir hapishanede, ya da hapishane benzeri özellikler gösteren ülkelerde ateistler, “Benim inançsızlığıma inanç muamelesi yapacak, saygı göstereceksin” diye talepte bulunabilirler. Ki bence “dolaptan çıkıp” böyle de yapılmalıdır.

**

Ayrıca… Beyhude bir nefes tüketmek adına şunları da söylemeden edemeyeceğim:

Niye dindar gençlik yetiştiriyorsunuz? Bir insanın Allah korkusu olmadan iyi ve ahlaklı olamayacağını düşünmek, insanın doğasını –en hafif deyimiyle- küçümsemektir.

Sadece Allah’tan, kitaptan korktuğu için düz duran bir insan, -en amiyane deyimiyle- yamuktur.

İyi kalpli insanlar veya ahlaklı bir nesil yetiştirmek için aslında öğretilecek tek bir ayet, kural, cümle, (adına ne derseniz deyin) vardır. O da Altın Kural: Kendine yapılmasını istemediğin şeyi kimseye yapma!

Ve tabii… Madem 9 yaşında çocuk seviyesinde tartışıyoruz meseleyi…

Öyleyse o minvalde ben de şu soruyla sonlandırayım mevzuyu: Bugüne kadar inançsızlığını dayatmak için başkalarına zarar veren, katliam yapan, savaş ilan eden, aydınları öldüren ateist gördünüz mü de, ateizmi dünyanın en kötü ihtimali olarak sunuyorsunuz?

İnançsızlığı hangi mantıkla tinercilikle nasıl bir tutuyorsunuz?

Madem konuyu açtınız, bunları da konuşacağız.

Ezgi Başaran
7 Şubat 2012

http://www.agnostik.org/20212-ateistin-altin-kurali-ve-iyi-kalpli-gencler.html

 

VI – Tanrı Yoksa Kötülük Yapsana Argümanı: ‘Bir teist eğer inanmıyorsan bunları yapsana diyorsa sadece iç dünyasını yansıtır’ Eğer gerçekten allah olmadığını anlayacak kapasitede olsanız siz adam mı öldüreceksiniz ?

‘ Eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceğini umut ettikleri için iyi kalplilerse; o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.”

Albert Einstein

“Ölümden sonra hayat yoksa adam öldürsene(ya da kötülük yapsana)” argümanı mantıktan yoksun önyargılı insanların sözüdür.Bu sözü söyleyen ahlak ve ateizmi yanlış biliyordur bana kalırsa.Ölümden sonra yaşamın olmaması bana bunları yapmamı gerektirmez çünkü benim seküler ahlakım buna el vermiyor ve ahlak dinle sağlanmaz.Richard Dawkinsin dediği gibi : Akıllı tasarım temelli bir ahlak istemiyorum

Ayrıca en çok kullandığım bir söz vardır
‘Bir teist eğer inanmıyorsan bunları yapsana diyorsa sadece iç dünyasını yansıtır’
Eğer gerçekten allah olmadığını anlayacak kapasitede olsanız siz adam mı öldüreceksiniz ?

Ateistler yaşamaya ve mutlu olmaya teistlerden daha çok önem verir bana kalırsa.Çünkü evrensel bir amacımız yoktur ve hayata gelmeyen sayısız insan arasında olasılıklar bunu gerektirdiği için varolduk.
Bu da hayatı daha anlamlı ve daha özel kılıyor.Mutlu olup kişisel hedefleri gerçekleştirebileceğimiz bir hayat….

Saçma bir düşünceye inanmayacak kadar; bununla zaman kaybetmeyecek kadar değerli bir hayat.Ölümden sonra hayat olmayışı başka hayatlara zarar vermemizi gerektirmez ve nitekim “genellikle” başka hayatlara zarar verenler tarih boyunca tanrıya inananlar olmuştur.

http://alfa-sorgulama.blogspot.com/2013/01/tanr-yoksa-kotuluk-yapsana-arguman.html

 

VII – Aslında Kastedilen Asıl Soru Şu: “İçki Kötüdür Çünkü Tanrı Yasaklamıştır” Düşüncesi Ortadan Kaldırıldığında Bir İnsanı Kötülük Yapmaktan Ne Alıkoyabilir?  

İngiltere onlarla başa çıkamıyor

Yaşları 15-16 ama her gün sokaklarda bu haldeler. İçki içip sağa sola sataşıp saldırıyorlar. Üstelik sayıları çığ gibi artıyor.

İngiliz kızları fena dağıttı

İngiltere’de genç kızların durumu giderek kötüleşiyor. Adalet Bakanlığı rakamlarına göre yaşları 15-16 olan binlerce genç kız alkol kullanıyor. Sadece kullanmakla kalmıyor, giderek daha çok suç işliyorlar. Her gün ortalama olarak 63 genç kız bu nedenle karakolluk oluyor.

SUÇ ORANI 3 KAT ARTTI

Son 7 yılda suça karışan bu yaştaki kızların sayısının 3 kat arttığını belirten polis yetkilileri, sadece geçen yıl 58 bin 500 kızın mahkeme önüne çıktığını açıkladı. İşledikleri suçlar ise şöyle sıralanıyor: Bıçaklama, saldırı, hırsızlaık, hakaret ve hatta cinayet.

Polis, bu olaylara karışan genç kızların neredeyse yüzde 70’inin alkolün etkisinde olduklarını da belirttiyor.

Erkeklerde ise suça karışma oranında geçen yıl yüzde 6’lık bir düşüş kaydedildi.

“ÇOCUK ANNELER” ARTMAYA DEVAM EDİYOR

İngiltere’nin en büyük sorunlarından biri haline gelen “çocuk anneler”in sayısı da hızla artıyor. Çocuk yaşta cinsellikle tanışan kızların büyük bir kısmı hamile kalıyor. Yarısından fazlası çocuk yaşta doğum yapıyor, birçoğu da kürtaja başvurmak zorunda kalıyor.

Okullarda cinsel eğitim ve hatta prezervatif dağıtmak gibi yolların denenmesine rağmen, İngiliz kızlarının çocuk yaşta cinselliğe, suça ve alkole düşkünlüğü önlenemiyor. İngiltere, genç kızların en fazla suça karıştığı ve en fazla “çocuk annelerin” bulunduğu Avrupa ülkesi.

(Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11115193.asp)

 

UYUŞTURUCU BATAĞINDAKİ AIDS MAHKUMU UKRAYNALI KIZLAR!..

Fotoğrafçı David Gillanders, Odesa’ya giderek uyuşturucu ve fuhuş batağındaki gençlerin rezil hayatını görüntüledi.

Ukrayna HIV/AIDS yayılma hızı bakımından Avrupa’da 1. sırada yer alıyor. Resmi verilere göre 2000-2006 yılları arasında HIV bulaşan kişi sayısı 2,18 kat artarak 65 bin kişiye, AIDS hasta sayısı ise 8 kat artarak 7200 kişiye ulaştı. QHA’nın Kırım Genel İstatistik Kurumundan aldığı bilgilere göre 1988 yılında ilan edilen 1-6 Aralık Dünya AIDS ile mücadele günü çerçevesinde birçok ülkede etkinlikler düzenlenecek. HIV/AIDS, toplumun sosyal ve demografik sağlığını tehdit eden sorunların başında geliyor.
2007 yılında Ukrayna’da ilk kez yapılan tıbbi demografik incelemelere göre Ukrayna nüfusunun neredeyse tamamı (%99) AIDS hakkında bilgiye sahip. Ancak HIV enfeksiyonundan korunma yöntemleri hakkında bilgi eksikliği var. Örneğin, 15-49 yaş grubuna ait kadın ve erkeklerin %92’si prezervatif kullanarak HIV virüsünden korunmanın mümkün olduğunu biliyor. Kişilerin yaklaşık %90’ı devamlı hasta olmayan bir kişiyle cinsel ilişkide bulunmanın HIV virüsüne yakalanma riskinin azalttığını biliyor. Şehirlerde HIV virüsünden korunma yolları hakkında bilgiye sahip olanların sayısı köylere oranla daha fazla ve bilgi düzeyi insanın refahı ve eğitim seviyesiyle doğru orantılı şekilde artıyor.
Devlet istatistik kurumu verilerine göre kadınların %90’ı ve erkeklerin %80’i 12-14 yaş arası çocukların AIDS’ten korunmak amacıyla prezervatif kullanmanın öğretilmesi gerektiğini kabul ediyor. Kadınların %80’i HIV testinin nerede yapılacağını biliyor. Kadınların neredeyse yarısı ve erkeklerin %21’i hayatında en az bir kere bu testi yaptırdı ve sonuçlarını öğrendi. Ukrayna’nın merkez bölgelerindeki kadınlar ile Ukrayna’nın güney bölgelerindeki erkekler HIV/AIDS sorunu hakkında daha çok bilgiye sahip.
Ukrayna’nın en önemli ticaret kenti olan Odesa’da ayda ortalama 90 kişi AİDS’e yakalanıyor.
Kadınların önemli bir kısmının fuhuş batağına düştüğü Odesa’da yaşanan dehşeti gösteren fotoğraflar geldi.
Fotoğrafçı David Gillanders, Odesa’ya giderek uyuşturucu ve fuhuş batağındaki gençlerin rezil hayatını görüntüledi. Evden kaçan ve harabelerde birlikte kalan bu gençlerin AIDS’e giden yolunu kare kare görüntüleyen usta fotoğrafçı iç burkan görüntülere imza attı.
İki haftasını bu sokak çocukları ve fuhuşa batan kadınlarla geçiren Gillanders, kızların uyuşturucu bulabilmek için vücutlarını pazarladığını görüntüledi.
Ukrayna’da AIDS’in sorumlusu olarak bu ülkeye seks için gelen yabancıları gösteren ünlü kadın hakları derneği FEMEN sık sık gösteriler düzenliyor.
HABERVİTRİNİ
İŞTE O DEHŞET GÖRÜNTÜLER

(Kaynak: http://www.habervitrini.com/haber/uyusturucu-batagindaki-aids-mahkumu-ukraynali-kizlar-478084/)

 

VII – Ne Yani Dinleri Kabul mu Edelim?: Akıl Çağında İnancın Eleştirisi I

akıl çağında inancın eleştirisi

“Akıl Çağında İnancın Eleştirisi”: Bölüm -1-

                                                                                                                      İlker Çağatay AŞIK

Kendi adıma ve eğer özverili bulunacaksa başkaları adına da belirtecek olursam; ahlaki ve düşünsel anlamda büyük bir üzüntü ve endişe duymamı gerektiren en tehdit eder türdeki bağnazlıkların, dinlerle alakalı olduğunu söylemeliyim.

Çünkü yalnızca kendimiz veya bir başkası için değil, bana kalırsa yaşadığımız bütün bir hayatın değerini anlamaya başvurma yolundaki en hüsrana uğratıcı, şaşkınlık verici engeller dinlerden gelmektedir. Ve bilginin, aydınlanmanın gerçek düşmanı saydığım bu masalsı ve vasat öğretiler karşısında, güçlü bir duruş ve akılcı bir tavır sergileyemememizin nedeninin de, kendimizi akılcı düşünmekten alıkoymamız olduğunu düşünüyorum.

Akıl bize yaşadığımız dünyaya anlam vermemizi mümkün kılacak kaynakları sağlar. Bu yüzdendir ki doğanın yasasını oluşturan da ahlaki melodidir. Ahlak söz konusu olduğunda öncelikle şu ana kadarki tüm bildiklerimizi unutup, bir kenara bırakmalıyız. Ahlak, kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir ve eğer evrensel olandan bahsedeceksek bu da “etik” yolu  ile gerçekleşmelidir.

Yine İnanç da kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir. Dinler, bu bireysel eylemi gerçekleştirmek için ahlakı öne çıkarır; ancak bu vaaz verme, nutuk atma, baskı kurma gibi kuru bir ahlakçılıktan öteye gitmez.

Bilimsel düşünmenin ve Bilimsel bir bakış açısına sahip olmanın önemli bir yanı var. Bilim kuşatıcıdır. Bilim, yanlışlar yaparak, yanlışlarından yola çıkarak en doğruya ulaşmaya çalışmak gibi akılcı bir ilkeyi benimser.

Bilim insanları her şeyden önce düşüncelerini türettikleri kaynağın sağlam bir kaynak olup olmadığını araştırmalıdır. Bu araştırmayı yaparken de geleneğin biriktirdiklerine değil; fakat aklın kurallarına uyum gösterilmelidir. Aklın kurallarından anlamamız gerekeni de ancak bilgelik, bilgece düşünce ile bulabiliriz; yoksa toplumun kemikleşmiş önyargıları ile değil.

Dünyada bilimin nüfus edemediği hiçbir varlık yoktur;  ama bilimin nüfus edebildiği şey varlık değildir. Dinlerin hedefi, bilimde olduğu gibi yeni olan değildir. Bu yüzden dinler hiçbir yeni olanın bilgisine erişemez, çünkü yalnızca ezelden beri insana, nesneye yüklemiş oldukları anlamı yineler durur. Daha bir saniye öncesinde farklıyken hemen bir saniye sonrasında daha farklı olan insan hakkında, hiçbir nesnel bilgiye, yargıya ve düşünceye sahip değildir.

Aydınlanma düşüncesinde metafizik reddedilmiştir. Metafiziğin reddedilmesi de geleneksel otoritelere, özellikle bilgiyi tekelinde bulunduran tutucu bir otorite olan Kiliseye karşı muhalefeti gerektiriyordu. Bu çerçevede Aydınlanma düşüncesinde toplumun yönetilmesinde dini ilkelerin değil, akılcı ve bilimsel ilkelerin geçerli olması gerektiği düşüncesi egemendir. Böylece Aydınlanma düşüncesi ile birlikte doğaüstü olanın yerini doğal olan, dinin yerini Bilim, bilginin kaynağı olarak Tanrı buyruklarının yerini doğa yasaları, bilgiyi üretenler olarak da din adamlarının yerini Bilim insanı ve düşünürler almıştır.

Eğer yapabilirsem buradan itibaren gerçekleştirmeye çalışacak olduğum şey, dinlerin insanı, nasıl da tehlike canlılara dönüştürerek vahşete sürüklediğini, toplumsal refahı hiçe sayarak ahlaki düzeydeki doğuştan gelen tüm saf yanımızı yok ettiğini ve zihinsel fonksiyonlarımızı neredeyse alaşağı ederek nasıl da sorgusuz sualsiz, hali hazırla yetinen bireyler yarattığının kanıtlarını hem bilimsel yoldan, hem de felsefenin kutsal sayılabilecek yardımlarına başvurarak kanıtlamaya çalışmak olacak. Bu süreçte ahlak alanında fazlaca durarak, ahlakın biyolojik ve evrimsel kökenine şöyle bir bakacağım.

İş öyle ki, bizimkisi gibi bir ülkede, kendi görüşüme göre insanlığı en derinden sarsan dinlerin başında yer alan İslamiyet’ten konuya başlamak yerinde olabilir.

Öncelikle insanın sahip olduğu duyu, duygu ve akıl gücünü kullanarak doğru bilgilere ulaşabileceğini vurgulayan İslâm dini, buna karşılık sırf atalarından öğrenildiği için herhangi bir inceleme, değerlendirme ve temellendirme yapmaksızın sorgulamadan taklit edilen bilgilerle hak inanç ve doğru davranışa ulaşılamayacağını ısrarla vurgular. Örneğin Kur’an-ı Kerim, körü körüne inanmayı istemez. Sık sık şu hitapları tekrarlar: Bakın, görün, düşünün, sorgulayın, ibret alın, aklınızı işletin. Buraya kadar her şey normal gibi gözükmektedir. Sanki bilinçli bireyler yaratmaya çalıştığını göstermek gibi bir girişimde bulunulur bu kitapta.

Ortaçağda İslam felsefecileri tarafından Kur’anın argümanlarının daha en başında yetersiz bulunmasıyla karşı ve lehde olmak üzere birçok görüş ortaya atılmıştır. Örneğin alemin ezeli olduğunu, dolayısıyla evrenin bir yaratıcısının bulunmadığını ileri süren Dehriyye akımı, adını ‘başlangıcı ve sonu olmayan zaman” anlamındaki “dehr” kelimesinden alan Ateist ve materyalist bir felsefe okuludur.

“Dediler ki hayat ancak yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman(dehr) helak eder, yorar.” (Casiye 45/20)

Bu ekolün en büyük temsilcisi olan İbnu’r-Râvendî, insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı olmadığı iddiasıyla peygamberlik, mucize, din ve ibadetlerin anlamsız-gereksiz olduğunu ileri sürmüştür.

“Tabiyye” akımı ise bir yaratıcının var olduğunu yadsımayan ancak peygamberlik ve din kurumlarını red eden deist bir yaklaşımdır. En büyük isimlerinden Ebu Bekir Razı; akıl gücü ve adalet gücü sayesinde iyi-kötü, doğru yanlış, güzel-çirkin, faydalı zararlı ayrımını yapabilecek donanımda ve eşit konumda yaratılan insanların bir peygamberin rehberliğine ihtiyaç duymayacağını ileri sürerek din kurumunu gereksiz ve anlamsız bularak, birçok çatışma ve savaşın nedeni olarak da dini göstermektedir.

İslam felsefecileri üzerinden İslamiyet’in yüzeyini şöyle bir sıyırdıktan sonra benim için mitolojik efsanelerden farksız olan peygamberlere  değinmek istiyorum.

İnsanlar arasında peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün güçlerle donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara murşid olarak göndermesi Allah’ın mutlak hikmet, adalet, merhamet ve eşitliğiyle bağdaşır bir durum değildir. Çünkü akıl ve adalet  duygusuyla donatılan insanlar sahip oldukları yetenekler açısından da eşit düzeyde yaratılmış olup daha üstün niteliklere sahip seçkin bir peygamberin var edilmesi bu eşitliği bozar. Tarihler arası tüm savaşların nedeninin arkasında da din bulunur, dinsel çatışmalar bulunur.

Yine dinlerin yaygın söylemlerinden biri de “Erdem” duygusu ile alakalıdır. Dinlerin bu kaypak söylemini hemen burada yıkmak istiyorum. Dinler göre erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılacak kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini filozof Pomponatius yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez. Erdemlilik gerçek anlamda bir değer olduğu için gerçekleştirilmelidir! Kötülük de zaten kendi öz cezasını kendi içinde saklamaktadır. Bunlara dışsal bir koşula bağlı olarak varlık kazandırılması tam bir yanılgıdır. Aristo’ya göre ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olmayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeyler de bütün insanların aynı bir önyargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ifade etmezler. Bunun sonucu olarak da büyücülük, ruhların çağrılması, doğaüstü güçler gibi şeyler tümüyle anlamsız ve batıl şeyler olmaktadırlar.

Yine kader ile ilgili olarak da, Tanrı’nın her şeyi önceden bilmesiyle, ahlaksal özgürlük öğretileri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü eğer tanrı her şeyi önceden görerek belirlemişse, o zaman insanların özgür istence sahip olduklarından söz edilemeyecektir. Ama eğer insanlar özgür istence sahip iseler o zaman da Tanrı insanların hareketlerini arkadan izleyecek ve bir bakıma yaratılmış olana tabi olacaktır. Bu durum Tanrı’nın sonsuz gücü ve bilgeliği ile bağdaşır görünmemektedir.

 

Ahlaki Dayanaklar:

İnsanlar gündelik yaşamda mantıksal şekilde davranmada çok defa başarısız oldukları halde, davranışlarını çok çeşitli düşüncelerin mantıksal bir sonucuymuş gibi göstermeye güçlü bir eğilim taşır. İnsanoğlu genelde en kolay yolu seçip, gerçekliği bulunan olasılıkları ihmal eder. Ya da korkakça bir anlayış ile duygusallık gösterip, kendisi böyle biri olmadığı için Tanrı’ya şükreder; bilmez ki böyle bir şükran hem kendisine hem Tanrı’ya tiksinç bir ihanettir.

İslamiyet anlayışındaki Tanrı anlayışı ile bu anlayışa giydirilen kutsal giysi, fetih, ganimet ve özellikle cinsel arzuların tatminine dayalı bir düşüncenin ayıp örteri haline geldiğini düşünmeden de edemiyorum.

Demem o ki; dinlerin ahlaklı bireyler yaratacakları fikri bir yana; bana kalırsa tam zıttı bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bunun nedenleri üzerine söylenebilecek şey ise, bizatihi dinlerin kendi içlerinde ahlaki istenç, iyi ve güzel, sözde erdem öğretileri kisvesi altında, bu fikirlere dayanan ve bundan kendilerini alıkoyamayacakları sapkınlık ve ahlaki otizm izleri, bilindik ve gözlemlenmiş, tecrübe ile sabit gerçek örnekler olarak gösterilebilir. Tüm bu eğilimin nedeni, din bağlılığı ile kişilerin kendi özgür istenci arasında bocalayış, karşı karşıya kaldıkları paradokslarla birlikte psikoteröpatik süreçler olabilmektedir. Örnek vermem gerekirse: “Yalan söylemek kötüdür.”  Burada ahlakın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Yani burada kişinin özgür istencini ve aklını asla dışarıda tutmayarak ona, yapıp yapmama özgürlüğün tanır. Dinler asla böyle değillerdir. Ve yine elimizde ahlakı iyice ölçüp tartacak bir ölçek yoktur. Bu bakımdan ahlakın içeriği belirli bir çevreye veya daha ilginci, tek tek kişilerin kendi anlayışlarına göre de değişebilir. Bu yüzden hangi davranışın ahlaklı ya da ahlaka uygun olduğu söz konusu olduğunda, durum içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Fakat neyin doğru, neyin yanlış olduğu konularında dinlerin bizim için ahlak emsali kesilmeleri gülünç olabilmektedir. Emir-Yasa buyruğu etrafında dönen bir sistemde, akıllıca bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bir şeyin sırf günah olması yüzünden yapılmıyor olması, o şeyin eğer günah olmaması durumunda da yapılabileceği anlamına gelmektedir. Ahlaki birey hırsızlığı günah olduğu ya da hapse gireceği gerekçesiyle yapmamayı seçmez, hırsızlığın zaten kendi içerisinde kötü olduğu gerçeği yüzünden bunu yapmamayı seçer. Burada görüldüğü gibi dinlerin bizi sürüklediği ahlaki uçurumlar acı verici boyutlardadır.

“Neden yalan söylememem gerekir?”, ya da “Niçin ahlaklı olmalıyım?” türünden sorular da üzerine ince ve derinlemesine düşünülmesi gereken sorulardır, basit ve bizi ikna etmeyen cevapları olmamalıdır. İnsan ruhunun ve tutkularının nasıl değişerek, sözgelişi nitelik değiştirdiğini, gereksinimlerimizin ve zevklerimizin ilk doğa durumundan nasıl da farklılaştığını, kısacası insanın ilk insandan itibaren derece derece geçirdiği zihinsel evrimlerini ve bu sürekli değişen insan isteklerini göz önünde tutarsak eğer; kutsal kitapların böyle kompleks ve değişken bir varlığın her aşamasındaki gereksinimlerini bu ölçüde hiçbir anlamda karşılayamacakları aşikârdır. Örneğin “özgürlük nedir?” diye sorduğumuzda, bunun cevabı, İncil’deki günahkârlığın Komutan Don Giovanni’ye yaptığı gibi özgürlüğün elini soğuk, katı sağ eliyle tutarken, sol eli de hilekârlığa, kandırmacaya, sihirbazlık numaralarına çalışması değildir.

Kant’a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insan doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiği ya da insanlık tarihine göz atıldığı zaman, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant’a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır. Burada şu noktayı iyi analiz etmeliyiz; dinler daha başından beri akılcı temeller üzerine kurulmamıştır. İnsanın iyiye ulaşma doğasına karşın, taban tabana zıtlıklar barındırmaktadır. Başka sıklıkla karşılaşılan yaratılışçı argümanlarından biri de; inançsız insanların korkunç bir boşlukta oldukları zor ve acı dolu zamanlarda bir dayanağının olamayacağını savunmaktır. Hâlbuki akıl sahibi kişi, bu dünyadaki her şeyin sürekli değiştiğinin, dolayısıyla her an üzüntüyle karşı karşıya kalınabileceğinin bilinciyle yaşar.

Bu bilinç ona her üzücü olay ve durumu doğal karşılama; kendi irade ve gücünü aşan olumsuzluklar karşısında sarsılmama; daha kötüsünün de olabileceğini, üzülmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, her sevinç ve mutluluk gibi üzüntü ve tasanın da gelip geçici olduğunu düşünerek üzüntüsünü hafifletme yolunu açar.

http://felsefegazetesi.com/akil-caginda-inancin-elestirisi-bolum-1/

 

VIII – Akıl Çağında İnancın Eleştirisi II

“Akıl Çağında İnancın Eleştirisi” Bölüm 2

Ortaçağ’da bir kız aşka düştüğünde fani aşkın bir günah olduğuna ve bu yüzden kutsal olana inanırdı. Akla dayanan temeller üzerinde her şeyi yeniden kurmak için var olan her şeyi yıkmak gerekir. Eski tip inançları, Ortaçağ tipi hüsnükuruntuculuğu ve bu ideolojileri süpürüp yenisini kurmak da, zihinsel putlarından kurtulmuş,

akıl sahibi bilge kanun koyucuların, insanların işidir; yoksa hayatını düzenlerken ahlak kurallarını rüzgârın içindeki bir sesten alan birinin işi değil. Kant’a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insanın doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiğinde ya da insanlık tarihine göz atıldığında, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant’a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır.

İslam’ın gerektirdiği gibi, kutsal metinlere uymayan masum insanların, Müslümanlarca kafalarının acımasızca kesildiği ya da 11 Eylül olayındaki gibi binalara uçaklarla çarpıldığı bir dünyada, bir başka birinin, “bu benim dinim değil” serzenişlerini oldukça komik ve gülünç buluyorum. Dinleri kendi içlerinde bir “tabu” haline getiren kişiler, ahlaki yaşamında bir dayanak olarak gösterdiği kutsal kitabındaki bazı ayetleri ve hadisleri ya bilmiyordur ya da hiç okumamıştır. “Bu benim dinim değil” derken, savunulan fikrin içeriğinin de iyi kavranılması bir şart haline geliyor. Büyük yanılgılardan biri; 14 asır önce yazılan ve ahlak emsali kesilen metinlerin, günümüz bilgi ve akıl çağı insanı için bir “doğru yaşama kılavuzu” niteliğinde olduğu kanısında olmaktır. Oysa insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı yoktur. En büyük ahlak kuralı olan ve ismine “empati” adı verilen, “kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, karşındakine de öyle davran.” ilkesinden öte, bağımsız ve daha derine uzanan bir ahlak kuralı olamaz.

Ahlakını dinlerden alan, özellikle İslamiyet’ten alan insanların, iyi’yi neden yaptıkları, kendilerine sormaları gereken kritik bir sorudur. Kant’ın en büyük ahlak kuralı olarak gördüğü “iyiyi isteme” kuralının dinlerde hiç de geçerli olmadığını bilmemiz gerek. Sevimli ve masum bir kediyi sevme ve onu öldürmek istememe düşüncemiz, öldürmenin kutsal kitaplarda günah ve kötü olduğunu yazması yüzünden değildir, öldürmenin kendi içerisinde bizatihi kötü olmasıyla alakalıdır. Ya da Hıristiyanlıktaki gibi bir kadına şehvetle bakan bir kişinin zina etmiş sayılması veya kişinin sarf ettiği her sıradan sözün hesabını tutması gerektiğini söylemesi bir ahlak kuralı olarak gündeme getirilirken, biz bunu hayatta zaten gerçekleşmiş olan şeylerin hata payı olmaksızın bütünsel olarak hatırlanması şeklinde algılarız. Ahlakın canlılarda doğuştan içkin olduğu ve ahlaki bir organa sahip olunduğu neredeyse kesinken, tehditkâr dinlerin ise ahlak dehası kesilmesi son derece gülünç olmaktadır. Dini ritüellerin bir parçası olagelmiş insan kurbanına dair pek çok örneği, propagandaya zafiyeti, şoven duygularla savaşa gitme istekliliğini, kadınların toplumdaki konumuna dair farklı kültürlerdeki ahlaki göreneklerin anlaşılması zor değişkenliği, engizisyonu, savaşlardaki işkenceleri ve en dikkate değeri soykırımları (pogrom) düşünün: Yahudiler, Tutsiler, Lehler, Litvanyalılar ve Amerikan yerlilerine uygulanan katliamlar bunlardan sadece bir kaçı. Ne yazık ki bu uygulamaların pek çoğu yönetimlerin ve dinlerin teşvik ve cesaretlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Örneğin Hıristiyanlık, tek bir insanın (İsa) kurban edilişini sanki eylemin kendisi işe yarayan bir şeymiş gibi göklere çıkarak bir dindir. Çünkü kurban kurumunun kendisi tarihsel bir facianın işareti, insanlarla doğanın eşit ölçüde maruz kaldığı bir tahakküm edimidir. Bu, insanların kurban edilmesi ile yamyamlık arasında bir ayrım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu “arkaik” (Tarih öncesi) yoksunluk durumudur.

Cezalandırmayı intikam alma olarak görmeyenler, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkacaklardır. Çünkü ölüm cezasına karşı çıkılmasının ana nedenlerinden birisi budur. Cezalandırma intikam almaya değil, suçu önlemeye, suçluları rehabilite etmeye yöneltmelidir. Ölüm cezasıyla öldürülen kişinin öğreneceği bir şey yoktur. Peki, özgür ve bir akla sahip bu suçlu bireyin değişme ve iyileşme umudunun ortadan kaldırılması iyi bir fikir midir? Düzgün işleyen ahlak organından (içkin ahlak) beklenenden ziyade, “dinler ve yönetimlerin aktardığı açıkça telaffuz edilen emirlere yatkın gözüktüğü sonucuna varmaktan insan kendini alıkoyamıyor.

 

Mitolojik Gerekçelendirmeler:

Dinler aslında içten içe günahın yeryüzüne inerek, tüm yaratılışın anlamı olduğunu vurgular durur ve her bir şeyi bu kapsamda değerlendirmenin kurnazlık dolu kolaylığına başvurmakla yetinir. Çocuğunun cehenneme gittiğine inanan bir babanın çekmiş olduğu müthiş ıstırabı düşündüğümüzde bile, bu bize dinler hakkındaki tehlikeli düşünceler ile ilgili fikirler verebilir. Akıllıca ve üzerine düşünülmüş bir ahlaktan söz edeceksek eğer, bunun taban tabana zıt sayılabileceği en akılsızca hareket olarak; bir kişi günahkâr mı, suçlu mu, yoksa iyi mi diye, din kitaplarına bakıp karar vermek kadar akılsızca bir şey yoktur.

Bu tür hamleler aslına bakarsak, tarihte çok daha geride yer alan, mitolojik dönemlerin “mit” haline gelmiş hikâyelerinde çok önceleri zaten gerçekleşmiştir. Örneğin Tepoztlánlar halkının yaşadığı dünya; iyi niyetlerini kazanmak, koruma sağlamak için yatıştırılması gereken saldırgan güçlerle ve cezalar uygulayan şahsiyetlerle doludur. El Tepozteco eğer ihmal edilirse yağmuru engeller, “Lis aires“, yani suda yaşayan ruhlar kendilerini gücendirenlere hastalık gönderirler, “Naguales” yani şeytanla işbirliği yapan insanlar, gece kötülük yapmak için domuz ya da köpeğe dönüşebilirler. Bir takım tehdit dolu Katolik figürler de vardır. Tanrı sevmekten çok cezalandırır, çoğu talihsizlik Tanrı’ya atfedilir. Tanrı’nın iyi şans getirdiği nadiren görülür. Diğer pek çok toplumda ise, insanlar bazı rakamları, günleri ya da durumları uğur veya uğursuzluk sayarlar.

Daha çarpıcı bir örnek ise Hintlilere aittir. Hintliler arasında TanrıVishnu ya daKrishna‘yı -evrenin lordunu- temsil eden ‘Jagannatha‘, yani Tanrı’nın imgesi her yıl inançlı kalabalıklar arasında danslar ve davullar eşliğinde bir geçit töreniyle sokaklarda gezdirilirdi. O zamanlarda daha erken selâmete kavuşmak amacıyla inananların ölümle karşı karşıya gelmek için kendilerini devasa tören arabasının tekerlekleri altına atmaları gerektiğine inanılırdı. Burada körü körüne bir bağlılık ve aldanmayı gerektiren karşı konulmaz bir güç olarak Tanrı’nın imgesi ‘Jagannatha‘ nın, büyük bir tehlikenin nedeni olduğunu görüyoruz. Bu karşı konulmaz güç imgesi, yani günümüzde “Juggernaut” olarak bilinen güç makinesi, yarattığı tehlike ve güven hissiyle birlikte heyecan dolu hız trenini akla getirir. Ancak dinler ve olası etkileri bu hız treni gibi kontrol edilebilir ve hareketi önceden tahmin edilebilir değildir. Biz, Jagannatha’ya kendini adayanlar gibi buna benzer aslında mitos kaynaklı günümüz dinlerinin gücü ve cenneti içine çekilmiş durumdayız.

Her nasılsa, inançları gereği bu gibi korkunç sayılabilecek davranışlar sergileyen insanlar, size bu davranışlarını her zaman mantıklı göstermek için bir neden öne sürerler. Bu tarzdaki davranışların arkasında “kalıntılar” dediğimiz değişmez eğilimler yer almaktadır. Aynı zamanda tüm bunlar, insan aklının varlık yapısından kaynaklanan, bitmek tükenmek bilmeyen korku ve endişelerinin olası birer yansımalarından başka bir şey değildir. Kısacası dinler, İlkbahar-Sonbahar değişimini Persephone’un kaçırılışına bağlayan kozmik mitosla aynı soydandır. Ve benim düşünceme göre, mitos’un tek tanrıcı bir şekilde kılık değiştirmesi ile birlikte günümüz büyük dinleri olan,Hıristiyanlıkİslamiyet gibi dinler ortaya çıkmıştır.
Ahlaki Temeller:

Evrim boyunca en yakın akrabalarımız insansı maymunlardan olan primatlar arasında zamanla gelişen toplumsallaşmaları sonucunda edindikleri duygular, bugünkü modern insanın kullandığı temel duygulardır. Bu açıdan bakıldığında, dinlerde ve bu dinleri benimseyen insanlarda görülen en giderilmesi güç tarzdaki, başka küçümseyici ve dışlayıcı eğilimlerden biri de; evrimsel sürecinde yalnızca düşünme yetisini kazanarak diğer canlılardan farklılaşan insan türünü, yani kendisini, morfolojik anlamda canlılık hiyerarşisinin en üst tepesine taşıyarak, hayvanların ve diğer canlıların aptal olduğu üzerine düşünüp; üstelik bunu bir de kendisine göre bütün yönüyle bir üstünlük kanıtı varsayarak, uygar bir insanın tarafsız ve adil yönünü, doğa halindeki eşitlik ruhunu reddetme gafletiyle birleştirmiş olmalarıdır.

Peki, o halde, doğru-yanlış veya iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? Bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünleri olduğu açıktır. Sonra da kültür olgusu ile gelişirler. Cinsel kıskançlık olgusunu düşünelim mesela. Birbirlerine karşı oldukça sahiplenici davranan primat atalarından oluşan uzun bir soy hattına sahibiz. (O zamanlar herkes kıllarla kaplıydı ama olsun.) Bu sahiplenme özelliği, kültürel etkilerle şekillendirilir ve ortaya evlilik kurumu gibi bir şey çıkar. İşte burada biyolojik evrimin başka çarpıcı bir önemini daha fark ediyoruz. Yani evrim gibi bilimsel bir teoriyi kabul etmeyi mutlak olarak reddetmekle, evrimsel süreci ve insanın gelişim aşamalarını görememekle hiç de sağduyulu bir karar alınmış olunmadığı durumu ortaya çıkıyor. Söz gelimi, yaratılışı kabul eden yaklaşımlar açısından, ilk bakışta insanın aklını henüz kullanamadığı safhaları aklımızın bir kenarında tutarsak eğer o halde diğer canlılarla kıyaslama yapma spektrumunun daha da daralmış olduğu çıkarımına varılıyor. Bu da, yaratılışçı fikirlerin tam anlamıyla, tüm çelişkili yönleriyle bizatihi tersyüz edilmesiyle sonuçlanmış oluyor ki buradaki ince fakat oldukça vurucu detaylar üzerinde zihnimizi bir süre dikkatle gezindirerek meşgul etmemiz gerekiyor.

Bir anlığına, ahlakınızı size ancak size din sağlayabiliyor diyelim. Kişiyi sonsuz yaşam vaadi ile ayartıp, emir/yasa/buyruk etrafında dönen sözde bir ödül-ceza döngüsü belirleniyor. Gelinen sonuç; bir şey kutsal metinlerde yazıyorsa eğer kişiye göre bu doğrudur: “Kuran’da yazıyor ki insanları kırmak günahmış, o zaman insanları kırmamalıyım.” Ahlaki bir davranışı yerine getirip getirmemenin burada olduğu gibi nedeninin yalnızca sevap ve günah ilkesine bağlı olarak, bunun da bize yalnızca yazı-tura atmak kadar şans bırakmasından ileri gelen, insanlık dramının bu fiyasko kitapları, bireyleri bence, “salt iyiyi isteme”den ve ahlaki olandan da oldukça uzaklaştırıyor. Bir taraftan, ahlakın temelinin Kalvinizm‘de yattığına inanan görüşler bile var. Burada dinlerin yaptığı, kutsal metinlerdeki bütün çelişkileri görmezden gelip, hiçbir dayanağı olmayan bilgileri sorgusuzca kabul etmemizi ve hiç yalan söylemeyen doğadan gerçekleri okumamızı engellemeyi istemektir. Çünkü doğadan gelecek olan her şey doğru olacaktır.

Örneğin, ahlaki değerlerle alakalı olarak, “büyüklerine saygılı ol” buyruğu aslında anlamı bakımından koşullu bir buyruktur. Çünkü buyruğa dikkat edilirse “Eğer büyüklerine  saygılı olursan bu işten sen kazançlı çıkarsın, seni severler, gözetirler, isteklerini onlara daha kolay kabul ettirebilirsin.” tarzında bir içerik taşımaktadır.

Kişi saygı göstermeyi onlar tarafından sevilmek, kayrılmak gibi bir tamım çıkarlı koşullara bağlı olarak yapıyor olabilir. Kant’a göre böyle bir eylem kötüdür çünkü niyetini yarar, çıkar taşıyan bir koşula göre bağlamış ve o koşulu gerçeklendirmenin peşinden gitmiştir. Oysa saygı göstermek bir insanlık ödevidir ve bir koşula bağlı olarak gerçekleştirilemez. Örneğin ateizmin zarar verilemez bütün yapısı onun felsefesi, materyalizmi ya da doğallığıdır. Felsefe dünyayı olduğu gibi görür. Dünyayı anlarken bunu Bilimin ve sosyal deneyimin ışığı altında yapar.

 

Ahlaki İkilemler Ve Bilimin Tesellisi:

Bilinç sahibi canlılar olan, insanların, tanrılar ve dinlerinin olmadığı bir evren modelini kabul ettikleri anda, kendi ahlaki yaşamındaki pusulasını nasıl belirleyecektir? Ya da daha önemli bir ayrım yaratmak istersek eğer; insan, Tanrı’nın yardımı olmaksızın iyi bir davranış sergileyebilir mi? Her ne şekilde olursa olsun, seküler ahlaki rölâtivistlerin bakış açısı içerisinde de ahlaki doğrulukları belirlemek elbette güçtür. Fakat bir şekilde yine bilimsel bakış açısı içerisinde “Nasıl yaşamalıyız? Ne yaşamaya değer? İyi bir hayat nelerden oluşur?” gibi kritik sorulara karşılık, bir anlamda tatmin ediciyanıtlar bulunabileceğini savunuyorum. Bu düşünce birden bizi, “sonuççuluk” gibi bir ilkeye götürecektir. Fakat ahlak felsefesindeki birçok kavram ve ayırt edici unsur, ahlaki doğruluk konusunu bilimsel bakış açısı içerisinde düşünmemize engel olmuştur. Bu yüzden tam olarak “sonuççuluk” la aynı çizgide olmayan, daha derine uzanan, bilimsel bir ahlaki peyzaj çizilebilir. Çünkü sonuççuluğun içerdiği sorunlardan birisi insanların, neyi sonuç olarak tanımlanabileceği konusunda çok yaratıcı düşünemiyor olması. Dolayısıyla çoğumuzun duymuş olduğu klasik “Cankurtaran Sandalı Etiği” ya da “Tramvay İkilemi” gibi ikilemler ortaya çıkıyor.

Mesela, eşine az rastlanır bir biçimde çözüm önerileri olan ve bu fikirleri yüzünden büyük tepkiler alan G. Hardin ‘in kendine özgü bir çözüm önerisi bulunmaktadır. ” Cankurtaran sandalı etiği” ismini verdiği bu metaforunda, eğer zengin ülkeler taşıma kapasitesi sınırlı sandallarına batmak üzere olan yoksul insanları almak isterlerse, sandaldaki herkes batacaktır. Bu yüzden Hardin, cankurtaran sandalına hiç kimsenin alınmaması gerektiğini savunur. Ona göre  bu en güvenilir yoldur. Çünkü 10 kişinin daha sandala alınması güvenlik payını yok edeceği için, sandaldakilerin de hayatını tehlikeye atacaktır. Sandaldakiler ancak bu koşulda hayatta kalabilirler. Bunun hümanistlerin hoşuna giden bir seçenek olmadığının farkındadır. Bu iyi insanlara Hardin, sandaldan inip gelenlere yer vermesini önerir. Böyle yapılması durumunda vicdan azabı çeken “iyiler” inecek, yerlerine vicdan azabı çekmeyen insanlar gelecektir. Sonuçta yer değiştirme halinde de “sandalın etiği” değişmeyecektir. Kısacası bu durum, yolu denize kum atarak doldurmaya benzer. Bazı insanları ölüme terk etmek, uzun vadede daha çok insanın ölmesini önleyecektir.

Elbette bu düşünce birçok tepkilere de yol açmıştır. Özellikle sıkı bir faydacılık perspektifinden konuya bakan Peter Singer, Hardin’in tersine zengin ülkelerin fakirlere ve açlık çekenlere yardım etme yükümlülüklerinin olduğunu savunur. Fakat Hardin’e göre bu dış yardım, yoksul sandallarının sayısını arttırmaya yarar sadece. Bir zengin sandalında nüfus 87 yılda ikiye katlanırken fakir sandalında 21 yılda ikiye katlanmaktadır. Dış yardım uzun erimde yoksulların çıkarına değildir. Yoksullar hızla ürediği için, dış yardımlar yoksulların daha fazla artmasına yol açacaktır. Yardım yoksul sandalının taşıma kapasitesini yapay olarak arttırmaktır sadece. Besin gelince doğum oranları yükselir, nüfus çoğalmaya başlar. Bu kez ilkinden daha fazla yardım yapılması gerekir. Bu bir çıkmaz olarak sürüp gider. Yardım politikalarının sonu yoktur. Yani hala yolu denize kum atarak doldurma durumu ile karşı karşıyayızdır. Bir başka etik metaforu da “Tramvay İkilemi” örneğinde mevcuttur. Bu ikilemler oldukla ikircikli konulardır ve sonuna kadar da çözülmeyi beklemektedirler.

Buraya kadar hiçbir iddia, Bilimin bütün ahlaki ikilemleri çözeceğini, hatta bilim insanları ve felsefecilerin çiftçiler ya da marangozlardan daha bilge olduklarını ileri sürmez. Ama bizim sosyalliğimizin doğasının daha derin anlayışının belli uygulamalarımıza, kurumlarımıza, geleneklerimize ışık tutabileceği, onları daha bilgece düşünmemize sebep olabileceği ihtimaline açık olmamız gerektiğini ileri sürer. Çünkü Bilim, tüm hüsnükuruntulara son verir. Bilimde belirli bir temsil edilebilirlik yoktur: kurbanlık hayvanlar gibi Tanrı’ya da kesinlikle yer yoktur. Temsil edilebilirlik evrensel bir işlevselliğe dönüşür. Atom temsili olarak değil, maddenin numunesi olarak parçalanır ve tavşan temsili olarak değil, görmezden gelinen salt bir örnek olarak laboratuarın çileli yollarından geçer. Bilim ara sıra umutlara ağır hipotezlerle karşılık verir, ama sonunda bunların da açıklamalar için yeterli olmadığını kabullenir. Bilim, saçma soruları hemen göz ardı edeceği yerde, bir gün bir dâhinin çıkagelip tasarılarıyla doğru yanıtı bulacağını hayal eden sıradan insanın beklentilerini doğrulamıştır. Dinler tarafından dünyaya hükmetme olasılığına duyulan sarsılmaz güven, daha kurnaz olan bilim sayesinde ancak gerçekçi bir dünya egemenliğine tekabül eder.

Aydınlanmanın en büyük armağanı rasyonalizm ve rasyonalizmin ilerleme düşüncesine duyduğu inançla şekillenen vizyon, akla duyulan güven sayesinde, bilimsel bilgi artışıyla her geçen gün dünyanın daha fazla açıklanabileceği, bilinebileceği düşünceleriyle perçinlenir. Böylece insan aklı giderek önyargılardan, batıl inançlardan, buna bağlı gereksiz hiyerarşilerden kurtularak rasyonel biçimde örgütlenebilen bir toplumsal modeli gerçek hale getirebilir. Yanlışlığı kanıtlarla çürütme şansı verildiği zaman, doğruluk en hızlı bir biçimde keşfedilir. Bilimsel görü bunu uslar. Çünkü gerçekler, dinlerdeki gibi var olan tüm dar görüşlü fikirlerden sıyrılarak var olmak zorundadır. Keşfetmemiz ve farkına varmamız gereken, insanlığın refahına ilişkin gerçek soruları yanıtlayan verilerdir. Ve amaç da, ortak değerlere dayanan küresel bir medeniyet kurmak olmalıdır. Bunu yaparken de kullanmamız gereken tek aracın, samimiyetle, dürüstçe ve akıllıca yapılan bir araştırma olduğunu düşünüyorum. Ve eğer dinler, evrendeki herhangi bir konuda haklı çıkarsa, tamamen şans eseridir.

Ve son olarak kesin bir şey var ki, ahlaki, etik ve insanı ilgilendiren diğer bütün değerlerin 14 asır öncesinin kurallarına göre işlemediğini mutlak bir şekilde kabul etmek durumundayız. Günümüzde, yani bilgi çağında, sinir sistemimizin ve aklımızın tüm evreni bir ağ gibi sarabilmekte olduğunu artık biliyoruz. Evreni, yaşadığımız gezegeni olanca açıklığıyla kavrayabiliyoruz. Bunun anlamı şu ki; bütün evreni, bütün bu dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Bunu yapmalıyız, çünkü bizler müthiş bir tesadüfün akıl almaz uçlarındaki düşünen canlılarıyız. Düşünmeyle, akıl yolu ile bilimin bize sağladığı anlayış ve algılama perspektifi ile varlığımızın en derin sorularına, ontolojik ve rasyonel bir şekilde yaklaşmamızı mümkün kılan bilimsel bakış açısı; insanoğlunun kendi varlığının en uç noktasına ve daha fazlasına ulaşabilmesini ekseriyetle mümkün kılıyor.

– İlker Çağatay AŞIK.

http://www.greenernautilus.com/?p=1981

Bir Cevap Yazın