Aleviler ve Alevilik Hakkında

I – Alevilik Nedir?

II – Nüfus Dağılımları ve Alevilik Tarihi

III - Hurûfîlik – Bektâşîlik Tarikâtı ve Safevîyye Tarikâtı – Kızılbaşlık

IV – Alevilik bir din,tarikat veya mezhep değildir !

V – Alevi ve Sünni Arasındaki Fark

 

I – Alevilik Nedir?

Alevîlik, (Arapçaعَلَوِیُّون‎) Türkiye’de Sünnîlik’ten sonra en fazla mensûba sahip olan İslâmî bir i’tikadî düşünce ekolü(mezhebi) ve tarikâtıdır. Bu inancın temsil ettiği tarîkat (yol)mensûpları Alevîler olarak adlandırılır. Alevîlik’te,Muhammed’in son peygamber olduğu, Ali’nin ise Velî’liği(İmam’lığı) esastır. Sünnîlik’teki Allah-Muhammed-Dört Büyük Halife tamamlamasından farklı olarak, Onikiciliki’tikadının da temelini teşkil eden Hâkk-Muhammed-Alitanımlaması ile, Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar sevgisini esas alan inançtır.

Alevîler’in dinî i’tikadı[değiştir]

Ana madde: Alevilik’te inanç

Alevîlik ve Şiîlik’te önemli bir yere sahip olanAli’nin Zülfikar isimli kılıcın üzerinde Ali Velîy’ûl-Lâh” yazan temsîlî bir resmi.

Siyâseten İslâmiyet’in İmamiye-i İsnâ‘aşer’îyye /Onikicilik fıkhî mezhebinden olan Alevîler,[1] i’tikadenHorasan Melametîliği’nden köken alan Hoca Ahmed Yesevî’in kurduğu “Sünnîliğin TasavvufîYesev’îyyeTarikâtı[2] ile Fâtımîler Halifeliği devrinde Orta Asya veTürkistan’da çok önemli fa’aliyetlerde bulunan Nâsır Hüsrev’in kurucusu olduğu Pamir Alevîliği’nin de altyapısını oluşturan “Şiîliğin Bâtınîİsmâilîyye” fıkhî mezhebinintesirleriyle gelişimini tamamlayarak ortaya çıkanTasavvufî-Bâtın’îyye i’tikadî mezhebi mensûplarıdır. Alevîlik içerisinde Kızılbaş, Dazalak, Kalender’îyye,Bedr’îyyeBektâş’îyye, Câm’îyye, Şems’îyye, Edhem’îyye gibi farklı birçok bâtınî tarîkat (yol) yer almaktadır. 13. asırda Babâîlik’ten ve 14. asrın sonlarından itibaren de yoğun olarak Hurûfîlik’ten etkilenenAnadolu kaynaklı Bektaşilik Tarikatı bunların içlerinde en meşhur olanıdır. 14. ve 15. asırlarda “Fadl’Allah Ester-Âbâdî” tarafından Şiîlikten ayrılarak zuhur eden “Hurûfîlik” mezhebinin tesirleri altında kendisini yeniden yapılandırmış olan Bektâşîlik, Alevîliğin içinde yer aldığı varsayılan bir tarîkat (yol) olması itibâriyleAnadolu Alevîliği’nin tamamını tanımlamamaktadır.

Temel inanç[değiştir]

Alevîlik, Hâkk-Muhammed-Ali üçlemesiyle Ehl-i Beyt, ve Oniki İmamları önemseyen Câferiyye Şiîliği ile ortak noktalara sahip olan bir yoldur.[kaynak belirtilmeli] Alevîlik’te incelenmesi gereken asıl inanç Vahdet-i Vücud veya Varlık birliği’dir. Ayrıca, Hurûfîlik’te de mevcut olan tanrının insan dâhil evrendeki her şeyin içinde olduğu inancı da vardır. (Kamusaltanrıcılık)

HÂKK-MUHAMMED-ALİ
HÂKK Muhammed-Ali
MUHAMMED ALİ
Allah-eser-green.png Muhammad2.png Alī.png
Sol Taraf: AllahOrta: Ebû’l-Kâsım Muhammed ibn ʿAbd Allâh ibn ʿAbd’ûl-MuttâlibSağ Taraf: Ali ibn Ebâ Tâlib.
Dört kapı kırk makam inancı

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki kâmil insan olma ilkelerini Hacı Bektâş-ı Velî’nin tespit ettiğine inanılır. Hacı Bektâş, “Kul Tanrı’ya kırk makâmda erer, ulaşır, dost olur” demiştir. [kaynak belirtilmeli] Alevîler kendi içlerinde bir çeşit hiyerarşi oluşturmuştur. Örneğin “yol”a gönül vermiş olana “tâlip” denir. Kişi, yolun kurallarını yerine getirip bilgi düzeyini arttırdıkça yükselir. Alevîlik’te “Yol” denen deyimin temelini Dört Kapı Kırk Makam anlayışı oluşturmaktadır.

Dört Kapı ve Mertebeleri şunlardır:

Her kapının on makâmı vardır.

Şeriat Kapısı’nın makamları:

  1. İmân etmek,
  2. İlîm öğrenmek,
  3. İbâdet etmek,
  4. Haramdan uzaklaşmak,
  5. Ailesine faydalı olmak,
  6. Çevreye zarar vermemek,
  7. Peygamberin emirlerine uymak,
  8. Şefkâtli olmak,
  9. Temiz olmak ve
  10. Yaramaz işlerden sakınmak.

Tarikat Kapısı’nın makamları:

  1. Tövbe etmek,
  2. Mürşidinöğütlerine uymak,
  3. Temiz giyinmek,
  4. İyilik yolunda savaşmak,
  5. Hizmet etmeyi sevmek,
  6. Haksızlıktan korkmak,
  7. Ümitsizliğe düşmemek,
  8. İbret almak,
  9. Nîmet dağıtmak,
  10. Özünü fakir görmek

Hakikat Kapısı’nın makamları:

  1. Edepli olmak,
  2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak,
  3. Perhizkârlık,
  4. Sabır ve kanaât,
  5. Hâya,
  6. Cömertlik,
  7. İlîm,
  8. Hoşgörü,
  9. Özünü bilmek,
  10. Âriflik.

Marifet Kapısı’nın makamları:

  1. Alçakgönüllü olmak,
  2. Kimsenin ayıbını görmemek,
  3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek,
  4. Allah’ın her yarattığını sevmek,
  5. Tüm insanları bir görmek,
  6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek,
  7. Gerçeği gizlememek,
  8. Mânâyı bilmek,
  9. Tanrısal sırrı öğrenmek,
  10. Tanrısal varlığa ulaşmak.

Dini ayinler ve günler[değiştir]

Alevîler, Muhammed’in son Peygamber olduğuna,Ali bin Ebu Talib’nin ise Veliliğine (ya daİmamlığına) inanırlar. Alevîler, ibâdetleriniCemevi’nde yaparlar. Kadir Gecesi’yle bağlantılı olarak üç gün ve Muharrem ayında ise on iki günoruç tutarlar. Muharrem’den sonra da üç gün Hızır Orucu tutarlar. Muharrem orucundan evvel üç günMasumu Paklar orucunu tutarlar.

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Alevilik)

 

 

II – Nüfus Dağılımları ve Tarihi

Nüfus dağılımı[değiştir]

Ana madde: Alevi nüfusu

Üçte biri İstanbul bölgesinde yaşayan Alevîler’in daha sonra en yoğun olarak bulundukları yöreler arasında AnkaraAdanaBalıkesirEskişehir,BursaAntalyaAydın ve Damal, Ardahanşehirleriyle, Orta ve Doğu Anadolu’da yer alanErzincanSivasMalatyaTunceli veKahramanmaraş illeri gelmektedir. Türkiye’de en çok Alevî köyü ise 57′si karışık olmak üzere toplam yaklaşık 548 adet köy olup Sivas ilinde yer almaktadır. Bunların ardından sırasıyla, ErzincanTokat,ÇorumMalatyaKahramanmaraşHatayTunceliAmasyaYozgatAdıyamanBingölErzurum,BalıkesirKarsManisaAydınAdanaMersinMuğla ve Ordu illeri gelmektedir. Anadolu dışında iseRumeliBalkanlar, ve Arnavutluk‘ta yaşayan Bektaşiler‘in yanısıra, Batı İran ve Kuzey Irak‘ta Yâresân, Kakai, Ehl-i Hak (Ali İlâhîlik)[4] gibi isimlerle anılan ve kendilerini Kürt Alevîleri olarak tanımlayan gruplar bulunmaktadır. Bugün İran’ın doğusunda Horasan‘da da küçük bir Alevî topluluğu vardır. Alevîler daha ziyâde dağlık olan merkezî otoritenin baskısının ulaşamadığı bölgelerde yaşamlarını sürdürmektelerdir.

Alevi tarihi[değiştir]

Ana madde: Alevi tarihi

Alevîlik inancıAnadolu’nun Müslümanlaşması sürecinde önemli izler bırakan, Hoca Ahmed YesevîEbu’l VefâKutb’ûd-Dîn HaydarHacı Bektaş-ı VeliAhi EvranTaptuk EmreYunus Emre ve Abdal Musa gibi önemli dînî şahsiyetlerin fikirleriyle yapılandırılmıştır. Ayrıca Alevîlik, Hallâc-ı MansûrSeyyid Nesîmî,İsmâ‘il Safevî (Hatai) ve Pir Sultan Abdal ile Hubyar Sultan’a da ayrı bir ehemmiyet vermektedir. Şah İsmâ‘il SafevîAlevî inancının Anadolu’da yayılmasında çok önemli ve etkin bir rôl oynamıştır. [5] Alevîlik inancınınAnadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Veli sayesinde ve ozanların nefesleriyle hayat bulduğuna inanılmaktadır.

Emevîler devrinde Alevîler [6][

İran baskısından usanan ve Şâmânîliğe bağlı olan Türklerin İslâmiyet’e girmeleri[değiştir]

Aslında bu İslâmlaşma hâdisesi daha Arap istilâsı vuku bulmadan başlamış, İran ruhânilerinin ve “Dehkan” adı verilen Fârisî yöneticilerinin baskısından usanan Maverâünnehir ahalisi İslâm’ı kendiliğinden kabullenmişlerdi. İslâmiyet’ten önce Tûran’a birçok Nesturî ve Zerdüşt rahipler gelmişler ve kendi inançlarına ait neşriyatta bulunmuşlardı. Din ve mezhebe ait olan ilgilerinde pek zayıf fakat Millî an’anelerine dinî talimlerden daha fazla bağlı olan Türkler, eski Şâmânî dinine benzer akidelere taraftar olmayı daha çok seviyorlardı. İslâmiyetin en kuvvetli olduğu ve Türkistan içlerine doğru yayıldığı dönemlerde dahi Şâmânî dininin kalıntıları bu bölgede hâlâ canlılığını muhafaza etmekteydi. Altay dağları ile İrtiş nehri boylarından Maverâünnehre kadar uzanan sahaya aralıksız akın eden Türk göçmenlerinin İslâmı benimsemiş olmalarına rağmen geleneksel yaşam tarzları asla değişmedi. H. 126 / M. 744 yılındaSemerkand’da çok önemli bir din değiştirme hareketi vuku buldu. İslâmiyet neşirlerinden “Ebû Sayda” adında bir şahsın çabaları ile pek çok Türk İslâmiyeti kabul etti.[7]

Emevî hâlifesi Ömer bin ʿAbd’ûl-Azîz’in Alevîler lehine aldığı kararlar [8][Selefleri tarafından uygulanmakta olan siyâset-i zâlimaneye son vermekle meşhur olan, ve Emevî hâlifeleri içerisinde en âdil olanı olarak ta tanınan Ömer bin ʿAbd’ûl-Azîz iktidara geldiğinde yaptığı ilk iş EmevîlerHâlifeliği’nin kurucusu “ Ebû Süfyân Oğlu Muaviye tarafından hutbelerde Hazreti Ali”, “Ehl-i Beyt ve bil’ûmum “Alevîler” aleyhinde bir sünnetmiş gibi zorunluluk haline getirilmiş olan lânet okuma âdetini nihâyete erdirmek olmuştu.[9] O zamana kadar Türkistan’da İslâm’a girmiş olan şehirlerden büyük büyük kütlelerin eski dinlerine avdet etmekte oldukları bu devirde Alevîler aleyhine Emevîler tarafınan sürdürülmekte olan takibât ve hakaretlerin yasaklanmasından sonra peygamberden rivayet edilen hadislerin yazılmasını gündeme getirmiş ve halktan haksız yere toplanmakta olan vergileri sahiplerine geri dağıttırmıştı. Çok faydalı sonuçlar doğuran bu kararların sıkı bir tâkipçisi olan halifenin tutumundan EmevîHanedanı hiç te memnun kalmamıştı. Çünkü onların ellerinde ve kadınların boyunlarında ne kadar altın ve cevâhir varsa, Beyt’ûl-Mâl-i Müslimîn’in talan edilmesiyle alınan bu ziynet eşyalarının kişilerin zâti malları olmayıp hepsinin devlet hazinesine ait olduğunu, ve tamamının iade edilmesi gerektiğini söyleyen bu âdil hâlife de sonunda Emevîler tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.[10]

Abbâsîler devrinde Alevîler[değiştir]

Ebû Mûslim Horasanî’nin Abbâsîler’in iktidara gelmesindeki hizmetleri[değiştir]

H. 129, M. 747 yılında Ebû Mûslim Horasanî’nin İmâm İbrahim tarafından bütün bu kıt’alar ile Irak dâîlerinin fiilen riyasetine tâyin edilmesiyle artık Türkistan’ın tamamı Şîʿa-i Bâtın’îyye adına hazırlanmış oluyordu. Ebû Mûslim Horasanî’nin komutasında Emevîler aleyhine başkaldıran ihtilâl fırkalarının çoğunluğunu oluşturan TürklerAbbâsîler’in kazandıkları başarılarda da en büyük pay sahibi olmuşlardı. Sonunda hilâfet mâkamı Türkler’in sağlamış olduğu destek sayesinde Abbâsîler tarafından ele geçirilmiş oldu. Fakat Şîʿa’nın fedâ ettiği bu kadar canlar, Ehl-i Beyt’e ait bir hakkın elde edilmesi için nehirler gibi akıtılan kanlar ve Ehl-i Beyt nâmına yapılan onca büyük fedâkârlıkların dahi Alevîlerin hilâfeti ele geçirmeleri için yeterli olamaması gönüllerde kapanmaz yaralar açtı. Abbâsîler’in ikinci halifesi olan Halife Mansûr’un Türkler’e karşı takındığı hasmane tavırlar ve bilhassa Ebû Mûslim Horasanî’in katli üzerine ihtilâlciler derhal fa’aliyete geçmek suretiyle “Mübeyyize” (Beyazlar) fırkasını oluşturdular.[11]

İranlılar’ın Abbâsîler’e karşı ayaklanmaları

Tam bu sıralarda Merv şehrinde El-Mukannaʿ (Peçeli)[12] adında bir yalancı peygamber ortaya çıktı.Fosforlu maddelerle yüzünü parlatan ve ülûhiyet dâvasına kalkışan bu “peçeli” kişi, halka Allah’ın da insan suretinde olduğunu söylüyordu. Ebû Müslim Horasânî’nin Abbâsîler tarafından gaddarane bir şekilde kâtliEmevîler aleyhine ihtilâle katılan Horasanlılar ile tüm Maverâünnehir halklarını son derece müteessir etmişti.

Horasanlılar’ın Abbâsîler’e karşı teşkilâtlanmaları

Abbâsîler hilafeti ele geçirmeden evvel Horasan Şiîleri ile onlara iltihak etmiş olan Taberistan ve DeylemAlavileri Ebû Müslim Horasânî’nin nüfuzundan çekindikleri için Abbâsîler’in iktidarını kabullenmişlerdi. Daha sonra ise Ebû Müslim Horasânî’nin katli üzerine ayaklanan “Ravendîler”, İslâm Sünniliğini temsil eden Abbâsîler tarafından perişan edildiler. Bunun üzerine “Taberistan ve Deylem Alavîleri” ile bütünHorasanlılar intikam almak maksadıyla birleşerek Abbâsîler’e karşı kin ve husumet beslemeye başladılar. İkinci hicrî yüzyılın ortalarında Deylem’de yeni bir önderin yıldızının parladığı görüldü. Bu, Alevîler’in en mümtaz şahsiyetlerinden Nefs’üz-Zekiyye’nin diğer kardeşi olan “Yahya bin ʿAbd Allâh” idi. H. 176 / M. 793 yılında hilâfetini ilân etti. Dehşetli bir telâşa kapılan Abbâsî Halifesi Harun Reşid Bermekîler’den Fazl’ı Yahya’nın başlattığı ihtilâli bastırmakla görevlendirdi. Bermekîler ise, Alevîler’e son derece sevgi ve hürmet beslemekte ve Harun Reşid’in Alevîler’e karşı yürütmekte olduğu zulüm ve baskı politikalarına şiddetle muhalefet etmekteydiler.[13] Sonunda Fazl, Harun Reşid ile Yahya’yı barıştırmayı başardı. Bütün Haşimî hanedanının imzalarını taşıyan bir imân-nâme ile “Yahya bin ʿAbd Allâh” serbes bırakıldı. Fakat, daha sonra Harun Reşid sözünde durmayarak Yahya’yı öldürttü.[14][15]

Türkler arasında Müslümanlığın sür’atle yayılmaya başlaması

Kâşgar’da oturan “İlk Han” iktidarının kurucusu Abd’ûl-Kerîm Sâtuk Buğra Han’ın maiyetinden iki yüz bin çadır halkı İslâm olmuştu.[16] H. 346, M. 958 tarihinde Tibet yaylâsında yaşayan Şâmânî Türkler de Arslan bin Kâdir Han’ın yönetimi altına girdi. Arslan bin Kâdir Han’ın İslâma dâvetini kabul eden on bin çadır halkı Müslüman oldu. Artık muhtelif Türk aşîretleri birbirlerini görerek İslâma girmeye başlamışlardı. Türk devletlerinden olan Tolunîler, Ahşidîler, Gaznevîler gibi Selçuklular da Abbâsîler’in resmi mezhebi olan Sünnîlik aleyhinde bir cephe oluşturmaktan kaçındılar. Bu Türk devletlerin hükümdarları “Es-Sultân’ûl-Galib”, En-Nâsır’ed-Dîn”, Es-Sultân’ûl-Kâhir” gibi lâkaplar ile anılıyordu.[17]

Alevîler tarafından iskân edilen ülkeler

Alevîler kendi güvenliklerini teminat altına alma açısından DeylemMazenderanTaberistan ve İran’da askerî harekâta uygun olmayan sarp dağlar üzerinde yer alan yüksek yaylâlardaki nehirlerin kıyılarında ikâmet etmekteydiler. Bağdat’taki hilâfet merkezinden çok uzakta bulunan bu muhitlerde Alevîler’in mevkileri hâlifelerin nüfuzundan çok daha fazla etkili olmaktaydı. “Dâî-i Kebîr” ve “Dâî-i Sâgîr” nâmı altında bağımsızlıklarını ilân eden “Sâhib-î Zuhurlar” hep bu çevrelerden yetişiyordu. Abbâsî Hâlifesi “Müstâin bil-Lâh” devrinde “Duât’û-Alevîyye” mensubu “Yahyâ bin Ömer Kûfî” huruç hareketi başlattığında Irak’ta Ehl-i Beyt’e bağlı ne kadar Alevî varsa hepsi onun önderliği altında birleşerek Abbâsî Orduları’yla kanlı bir muharebeye giriştiler. Bu şiddetli harpte katledilen Yahyâ’nın başının Bağdat’ta teşhir edilmesinden son derece müteessir olan Alevîler uzak ülkelere yerleştiler.[18]

Alevîler’in Türkistan’a doğru yayılmaları

Hicrî 98 / M. 717 yılında “Yezid bin Mühelleb” TaberistanCürcan ve etrafındaki şehirleri feth ettikten sonra bu muhitlerde Abbâsîler’den El-Mansur devrine kadar sürekli olarak kırk sene boyunca Alevîlik propagandaları yürütüldü. Hicrî 138 / M. 756 yılında ise Sünbâd (Sonpâth) adındaki bir Mecûsî İslâm âkideleri üzerinde bozguncu etkiler yaratan ve pek çok kişiyi peşinden sürükleyen yeni bir mezhep ortaya attı.[19]

Fâtımîler devrinde Alevîler[değiştir]

Abbâsîler ile Fâtımîler arasındaki Hilâfet mücadeleleri

O asırlarda, “Doğu İslâm Âlemi” Bağdat’taki Abbâsîler ve Mısır’daki Fâtımîler olmak üzere iki ayrı merkezin etrafında toplanmışlardı. Batıda ise Suriye Emevîleri’nin çöküşünden sonra hayatta kalmağa muvaffak olabilen “Endülüs Emevîleri” vardı. Bütün bu merkezlerin hepsi de Hilâfet makamını kendilerine mâletmek maksadıyla diğer muhasımlarıyla en kanlı çekişmelere girmekten asla geri kalmıyorlardı.FâtımîlerEhl-i Beyt’e olan akrabalıklarından dolayı kendilerinin Hilâfet makamına lâyık olduklarını ileri sürmekteydiler. Abbâsîler’in Sünnî mezhebini redetmekte ve Hânedan-ı Âlevîyye’ye müntesip olduklarını hatırlatacak bir ad ile kendilerini tüm Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin mutlak temsilcisi ve Hilâfet makamının da vârisi olarak görmekteydiler. Sünnîliğe aykırı mezhepleri kabullenmiş olan hükûmetlerden Büveyhîler, Rüstemdârlar, Bâvendîler ve tüm Taberistan Alevîleri Fâtımîler’i Hâlife olarak tanımakta, Samânîler,GaznelilerSelçuklular da Abbâsîler’in Hâlifeliğini kabul etmekteydiler.

Şîʿa-i Bâtın’îyye tarikât ve mezheplerinin Türkler arasında yayılması[değiştir]

Selçuklular Devrinde Bâtınîlik hareketleri[değiştir]

Hulefa-yı Fâtımî dâîlerinin Abbâsîler’in hükümran oldukları ülkelerde kuvvetli bir propaganda teşkilâtı oluşturdukları sıralarda şiîliğin korunması adına çok dikkatli davranan Selçuklu hükümdarları da Sultan Tuğrul’un i’tikaden Mu’tezile’den olan, Kerrâmîlik[20]mezhebine mensup veziri “Amid’ûl-Melik” gibi Şîʿa-iBâtın’îyye’nin en önemli dâîlerinden biri tarafından istenildiği bir şekilde yönetilmekteydi. Selçukluların Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemesiyle birlikte Selçuklu ordularıyla birlikte yürüyen Şîʿa-i Bâtın’îyyedâîlerinin nüfuz alanı da Anadolu’nun içlerine doğru yayılmaktaydı.

Türkler’in eski dinî inancı

Âlâ’ed-Dîn Cüveynî’nin ifadesine göre eski Türkler kendi dinî reislerine “Tuyuk” [21], dinlerine ise Arapçada kullanılan “Namus” ve “En-Nevâmis-i İlâhiye” kelimesinin ilk kökü olan “Nom” ismini vermişlerdi. Yunancaya “Numus – Havus” şeklinde geçen bu kelime “ezelî irâde ve mukaddesât” manâsında, Sanskrit dilinde ise “Tanrı”[22] kelimesinin karşılığı olarak kullanılıyordu. Türkler kendi ruhânîlerine “Tüyun/Tuyon,” kâhin ve sihirbazlarına ise “Kam” adını veriyorlardı.[23] Ayrıca Türkler, dinî kitaplarına da “Nom”, Tüyunlara da “Nomiler” derlerdi. İslâmiyet’ten sonra ise Oğuzlar Kamlarına “Ozan” adını verdiler. “Şâmân” kelimesi ise bunun Avrupalılar tarafından bozulmuş haliydi. Şâmânlar, toplumda “doktorluk,” “sihirbazlık” ve “kâhinlik” olmak üzere üç ayrı mesleği birlikte icrâ etmekteydiler. Büyük Türk düşünürü Ziya Gök Alp’e göre Avrupalılar tarafından yanlış olarak “Şâmânizm” olarak adlandırılan Türkler’in eski dinlerinin asıl doğru isminin “Tuyonizm” olması gerekir. [24] Yine Ziya Gök Alp’in savunduğu fikirlere göre, Türkler’in dinî bidâyette her ne kadar “Naturizm” olarak algılanmaktaysa da gerçekte bu bazı rumuzlardan ibaret olan ve birtakım timsallere tapınılan “Sembolizm” anlamına gelir. Farklı şartlar altında yaşayan toplumlar arasına yayılmış olan bu i’tikad sisteminde din ile sihrî birbirinden ayıracak olursak, bir tarafta bir nev’iAnimizm’den ibaret bir Şâmânîlik, öte tarafta da mâbudlar ve kâinat sistemine mâlik olan bir “Tuyonizm” görülür. [25]

Türk Mistisizmi
Ana maddeler: MistikŞaman, ve Şamanizm

Kökleri Orta Asya Şâmânlığına kadar dayanmaktadır. Şâmânîlik Grönland’dan Doğu Sibirya’ya kadar yayılan geniş bir alan üzerinde yaşayan birçok Türk-Moğol kavimleri, hattâ Laponlar ve Eskimolar arasında yaygın olan ortak bir “sihrî dîn” sistemidir.[26] İslâmiyet ve Hristiyanlığın tam olarak nüfuz etmeyi başaramadığı yörelerde halâ hâkim olan bu din, onların sonradan girdiği bölgelerde bile ikinci plânda yaşamaktadır.[25] Milâdî Sekizinci yüzyıldan beri Türkler arasında yayılmağa başlayan Budizm,Manichéisme, İslâm ve Hristiyanlık etkilerine rağmen Şamanizm, bütün bir dinî Panthéon’a sahip olan dinler gibi yabancı i’tikatları bünyesine toplayan geniş bir kayıtsızlık hali göstermesi nedeniyle, kuvvetinden pek bir şey kaybetmemiştir. Bu nedenle de Şamanizm’e “Türk paganizmi” adını vermek hiç te mübağalalı olmaz. Onda en belirgin surette görünen nitelik gök tabakaları, ahiret ve mabûdlar âlemi ile zenginleştirilen bir “Çok – Tanrıcılık” yanında, yine aynı zenginliğe hâiz olan bir Natürizm’in süregelmesidir.[27] Gerek sihir gerekse dîn şeklinde Türk mistisizminin izlerinine aşağıda yeniden gözden geçirilen Türk i’tikadlarında da rastlamak mümkündür:

  • Yakutlar insanın ölümünden sonraki kaderi hakkında pek müphem bir fikre sahiptir. Böyle bir soru onları kesinlikle alâkadar etmez. Cennet ve cehennem hakkında her hangi bir fikre sahip değildir. Öte âlem ile alâkalı görüşleri Yunan veya Arap mitolojisindeki gibi “réel – şe’ni” ve mahsus unsurlardan müteşekkildir.[28] Aralarından çoğu ahiret hayâtını bile düşünmezler.
  • Bütün Animistler gibi ruhların tekrar yaşadıkları eski topraklar etrafında dolaştığına ve insanları rahatsız edeceğine inanırlar.[29] Ruh hakkındaki tasavvurları tamamıyla maddî ve mahsus eşya tasavvuruna bağlıdır. Ruh, insandan ayrı olup ağırlığa ve mekâna sahip olan bir mevcudattır. Bu ferdî ruhların üstünde yukarı ve aşağı göklerde büyük cetlerin mâbutlaşmış olan ruhları vardır. Onlarda her şeyden önce maddî bir varlığa sahiptir. Yerler, içerler, kızarlar ve tüm beşerî ihriraslara sahiptirler. Onlarla insanlar arasında bazen dostça bazen de düşmanca ilişkiler mevcuttur.
Moğol istilâsında Bâtınîlerin rôlleri

Moğol istilâsı esnasında Şîʿa-i Bâtın’îyye’nin tahrikâtı sebebiyle Moğol mezaliminin sahası epey genişlemişti. Save ve Nişapur şehirlerinin tahrip edilmesinden sonra Mazenderan ülkesini istilâ eden Moğollar Bâtınîlerin kışkırtması neticesinde önce bütün Sünnîleri öldürdüler, daha sonra da bu harekâtın ne kadar ahlâkî olduğunu bilumum Şiîleri katletmek suretiyle kanıtladılar.[30] Bu devirde Şîʿa-iBâtın’îyye’nin Dâî Â’zamlık makamında “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye Reisi Nûr’ed-Dîn Muhammed Sânî” oturmaktaydı. Elemût’un propagandaları neticesinde Bağdat’taki çok önemli Şiî teşkilâtı, bütünBâtınî âlemini yönetmekte olan “Hükümet-i Melâhide-i Bâtın’îyye” merkezine bağlandı.

Bâtınîlik ve tasavvuf

Tasavvufun Şiîlik ile alâkalı olduğu ve bazı mutasavvıfların müteşeyyî’ oldukları bilinmekle beraber, bu olguyu bütüne yayarak tasavvuf Şiîlikten doğmuştur ve her ikisinin kökeni de İran’dadır demek mümkün değildir. Tasavvufun kökeni epey eski zamanlara dayanmaktadır. Yeni Eflâtunculuk, Yunan felsefesi, Kabalizm ve İran etkilerinin henüz oluşmamış olduğu eski devirlerde de tasavvuf hareketlerine rastlamaktayız. Bu ilk mistiklere ait eserlerden günümüze kadar elimizde kalanları bulunmamakla beraber, sadece rivayet ve menkıbeleri hayâtta kalmıştır. Tasavvufa Helenistik etkiler Hâkim Tirmizî’den sonra Fârâbî’nin getirdiği yenilikler sayesinde girmeye başlamıştır. Şiî/Müteşeyyî’ Sûfîlerle Sünnîmutasavvıfları birbirleriyle karıştırmamağa özen göstermek gerekir. Bu nedenledir ki, İslâm ortadoksluğundan farklılık gösteren her fikir hareketinin Şiî veyahutta Şiîlik ve Bâtınîlik ile ilgili olduğunu ileri sürmek hatalı olur. İslâmî felsefe akımlarından bazılarının hiç te Bâtınî olmamalarına rağmen kendilerini dışarıya karşı böyle göstermektedirler.[31]

Göçebe Türk kabilelerinin dinî inanç ve akidelerinin kaynakları

Maverâünnehir ve Suğud ülkelerine dolaşan göçebe Türkler, Arap haricîliğinden tutun da Manichéisme veMazdek gibi eski İran kökenli dinlerin etki alanlarına girmiş oldular. Kûfe’den nakledilen elli bin hâne Irak Nebtîleri ve Suriye Nusayrîleri gibi çeşitli toplulukların inançlarının kalıntılarıyla, eski Nestûrî ve Yâkûbî Hristiyanları ile Şâmânîlerin akideleri de hep bu Tûrânîler’in mânevî dünyalarının havasını etkilemekteydi. Bu nedenledir ki, göçebe Oğuz Türklerinin i’tikadları arasında birbirleriyle tezat teşkil eden pek çok inanışlar mevcuttu. Bu çeşitli i’tikadlar Samânîler ve Gazneliler’in hâkim oldukları çevrelerde Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu esnasında Türk kabileleri arasında tüm canlılığıyla yaşamağa devam etmekteydi. Bu inançların kaynakları hakkındaki bilgilere ise ancak Sultan Gazneli Mahmud’un Hindistan seferi esnasında Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmed el-Birûnî gibi senelerce Budist tapınaklarında yaşamış ve araştırmalar yapmış olan âlimlerin eserleri sayesinde erişilebilmişti.[32]

Anadolu Selçukluları devrinde “Alevîlik hareketleri”[değiştir]

Bu devirde Anadolu’da Bâtınîliğin en önemli propaganda merkezini Sultan Mes’ud evvel tarafından yaptırılmış olan Mes’udiye tekkesi temsil ediyordu. Anadolu Selçukluları’nın nüfuz ve hâkimiyet sahaları tamamen Moğollar’ın denetim ve müsaadesine tâbi bulunuyordu. Birçok şehirlerde İlhanlılar’ın himâyesi altında Şiîliği neşreden “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından açılan zâviyelerin sayıları da gün geçtikçe artmaktaydı. Moğollar’ın nüfuzuyla Mes’udiye Medresesi müderrisi Sünnî âlimlerden “Şeyh Mecd’ed-Dîn İsâ” azledilerek yerine Şîʿa-i Bâtıniyye’nin en değerli dâîlerinden “Şems’ed-Dîn Ahmed Baba” atandı.

Bâtınîliğin Türkler arasında yayılması

“Horasan Erenleri”[33] nâmıyla Oğuz boyları arasında kendilerine yer edinen Şia-i Bâtıniyye dâîleri” ve millî lisân ile konuşarak halkın ruhiyatına pek uygun telkinlerde bulunan Bâtınî-Babalar,” iptidaî bir şer’ait içerisinde yaşamlarını idâme ettirme mücadelesi sürdüren, ve şehirliğin ince yaşam tarzını bilmeyen “Türk Özleri” yanında kendilerini birer “Veli” olarak tanıtmayı başarıyla becermişlerdi. Bâtınîler, süslü nâzım lisanından bir şey anlamayan bu aşîretler arasında düzenledikleri sazlı ve şaraplı meclislerde geçmişin tüm hurafe ve efsanelerini halka nakletmek suretiyle insanların gönüllerinde ilâhi duygular uyandırmaktaydılar.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılması ve Alevî-Bâtınî Babaların Anadolu’ya yayılması

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünün başlangıcı olan Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni’nin Kösedağ yenilgisi ( H. 640 / M. 1243 ) üzerine Anadolu’nun tamamı Moğollar’ın denetim alanı içerisine girdi. Anadolu’nun tamamı Aksaray’da ikâmet eden ve barışı tesis etmek ile görevlendirilmiş bir Moğol valisi tarafından yönetilmekteydi. İşte bu fetret devrinde, Celâl’ed-Dîn Harzem Şâh Menküberti’nin ordularıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Bâtınîye dervişleri de devletin takibatından kurtulmuş olarak fa’aliyetlerini serbestçe sürdürmekteydiler. Anadolu’nun her tarafında Şiî ve Bâtınî-Alevî babalar tarafından ardarda zâviyeler açılmaktaydı. Sultan Mes’ud Evvel’in Amasya’daki tekkesine Baba İlyas Horasanî gibi Şîʿa-iBâtın’îyye Mezhebi’nin en meşhur bir dâîsi postnişin olmuştu. Vaktiyle, İlhanlı saraylarında mâkam ve mevki sahibi olan Şiî âlimler Anadolu Selçukluları’nın Moğollar’ın himayesi altına girmeleri fırsatından istifadeyle Anadolu’ya yayıldılar.

Baba İshâk Hâlifeliği’nin ilânı[değiştir]

Müridi Sâd’ed-Dîn Köpek’in Anadolu Selçuklu vezîr-i â’zamlığına yükseltilmesi ve kazandığı başarılardan son derece memnuniyet duyan Baba İshâk Kefersudî, o zamana kadar Baba İlyas Horasânî nâmına yaptığı dâvetlerden vazgeçerek kendisini ön plâna çıkarmağa başladı. Yirmi bin ihtilâlciden oluşan bir kuvvet ile H. 632 / M. 1235 yılında huruç hareketi başlattı. “Emîr’ûl-Mü’minîn Sadr’ûd-Dünya ve’d-Dîn veResûl’ûl-Lâh Baba İshâk ünvânıyla hâlifeliğini ilân etti. El-Mukannaʿ benzeri bir şekilde Hazreti Muhammed’in ruhunun Hazreti Ali’ye, Ali’den de kendisine hulûl ettiğini iddia ediyordu. Şimşat, Urfa, Kefersud, Maraş, Ayintâb’dan gelen ve Suriye kıt’asındaki Halep Bâtınî merkezinden takviye edilen binlerce fedainin katılmasıyla birdenbire elli bin kişilik büyük bir ordu haline dönüşen Şîʿa-i BâtıniyyeFırkaları” AmasyaTokatSivasÇorum’dan batıya doğru ilerlemeye ve civar şehirlere saldırmağa başlamışlardı. Bâtınî – Babâî Ordu’su önlerine gelen bütün engelleri yıkıp hızla Konya’ya doğru ilerliyorlardı. Babâîler’in bu huruç hareketi karşısında tecavüze uğrayan memleketlerin seçkinleri, ulemâ ve eşrafı Mısır’a, Pâyitaht Konya’ya ve Anadolu’nun diğer hücra köşelerine doğru kaçışmaktaydılar. Sonunda durumun vahameti ve ihtilâlin ne kadar geniş bir alana yayıldığı hükümdara anlatıldı. İhtilâlin müsebbipleri arasında olduğu anlaşılan Baba İshâk Kefersudî’nin müridi Vezîr Sâd’ed-Dîn Köpek derhal i’dam edildi.

Hacı Bektâş Veli[değiştir]

Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Velâyet-Nâmeüzerinde uzmanlaşmış yazarların nakletiklerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Kutb’ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serhasî’ye, ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanîvasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektâş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.[34]

İlhanlılar devrinde Alevîler[değiştir]

H. 656 / M. 1258 yılında Bağdad Abbâsîleri’nin çökmesi sonucu Mısır’a kaçmayı başaran ayni aileden “Mûstensir bil-Lâh Ahmed bin Zâhir” Mısır hükümdarı “Melik Zâhir” (Baybars) tarafından M. 1261 tarihinde hilâfete geçirildi. Bu durum “Alevîler” tarafından eskiden kendilerine ait olan Fâtımî hilâfet makâmının gasp edilmesi olarak algılandı. Fâtımî halifelerinin yeniden canlandırılması ve Mısır’ın gelecekteki siyâsî güvenliğinin teminat altına alınmasına yönelik bir tedbir mahiyetinde olan bu hareket, yeni Mısır Abbâsî hâlifesinin konumunu da Mısır hükümdarının yanında bir tekke şeyhinden fazla bir nüfuza sahip olamayan bir kukla durumuna indirgiyordu. Durumun kendi aleyhlerine vahim bir şekilde geliştiğini çabuk kavrayan Alevîler olanca güçlerini Moğol Kaanları’nın teveccühünü kazanmak için sarfetmeğe başladılar.

Ebû Said Bahâdir Han’ın H. 736 / M. 1336 tarinde vefatı üzerine Hulâgû’nun erkek evlâdından gelen soyu da böylece tamamen kurumuş oldu. Ebû Said’in vefâtını müteakip ortaya bazı küçük devletçikler ortaya çıktı. Bu yeni “Emaretler” arasında en fazla göze çarpan iki hükümetten birisi Emîr Çoban diğeri ise“İlkâniyan” adını alan Celâyiroğulları’ndan “Emîr Hasan” sülâlesiydi. Muzafferîler de, Serbedârlar da siyâsi birer oluşum yarattıktan sonra Timur’un ortaya çıkmasıyla yok olup gittiler.[35]

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Anadolu’da Bâtınîlik[değiştir]

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebali ile Yıldırım Bayezid’in eniştesi “Emîr Şems’ed-Dîn-i Buharî” tarafından, Kirmastı’da meşhur “Geyikli Baba”, Antalya Elmalı’daAbdal Mûsâ ve Eskişehir Karacahisar’da “Kumral Baba” gibi daha birçok “Şia-i Bâtın’îyye” dâîleri adına zâviyeler yaptırılarak bunlara büyük vakıflar bağlanmıştı. Kazdağı yamaçlarında yaşayan Yürükler’in haraç rüsumları “Emîr-i Buharî” zâviyesine tahsis edilmişti.[36][37] İkinci Murad’ın ise her şehirde muakkak bir tekke yaptırdığı ve Üçüncü Murad Han’ın ise tasavvufî şiirleriyle Osmanlı Padişahları arasında ayrıcalıklı bir mevkiye sahib olduğu bilinmektedir. Fatih’in ûlema ve şeyhlere verdiği önemi ise Mevlânâ Câmî’ye gönderdiği paralardan ve Maverâünnehre bulunduğu ihsanlardan anlaşılmaktadır. Fatih, Hoca ÛbeydʿAllâh-ı Ahrar’ın halifelerinden Şeyh’ûl-İlâhî Semâvî’yi de Edremit’ten alıp İstanbul’a getirtmişti. Ayrıca, Sadr’ed-Dîn Kunevî’nin “Cem’ûl-Gayb” isimli meşhur eserini şerhettirmiş ve İstanbul Zeyrek yokuşunda adına bir de zâviyye inşâ ettirmişti. Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Veli’yyûl Horasanî’ye göre Batı Anadolu’nun fütuhatıHacı Bektâş’ın hâlifeleri sayesinde gerçekleştirimiş olup, Osman Gazi’de Hünkâr’dan nâsip alanlar arasındandır. [38][39][40][41]

Sultan Orhan tarafından yapılan teftişler neticesinde Baba İlyas Horasanîhulefasından Sultan Höyüğü Vakfı’na aitGeyikli Baba Alevî tekkesi padişahın iltifâtlarına mazhar olmuş ve Padişah tarafından buraya pek çok hediyeler gönderilmişti.[42]

Âhilik ve Alevîlik[değiştir]

Anadolu Selçukluları dönemi ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sürecinde “Âhilik” Anadolu’daki sosyal yaşantının gelişmesine çok önemli katkılarda bulunmuştur. Kendi kural ve kurullarına sahip, günümüz esnaf odalarına benzer bir işlevi olan “Âhilik Teşkilatı” iyi ahlâkın, doğruluğun, kardeşliğin, yardım severliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Âhiler’in reisi olan ve Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran’nınHacı Bektâş Veli ile de dostlukları vardı. Sivas’taki Âhiler çok geniş bir teşkilâta sahip oldukları gibi Babâîler ile de sıkı münasebetlerde bulunuyorlardı. Bayburt’taki Âhiler’in başkanlığına ise “Âhi Emîr Ahmed Bayburdî” getirilmişti.

Erenler[değiştir]

Alevîlik tarihinde yer edinmiş, üstün vasıflara sâhip efsanevî özelliklere hâiz bilgelerin, evliyâ ve uluların tamamını tanımlamak maksadıyla kullanılan isimdir. Osmanlı Türkleri’nin başlattığı fetihlerin en ön saflarında giden, geyiklere binerek düşmanı ürküten, bazen yeşil elbiselere bürünerek beyaz atlara binen, doğa üstü güçlere sahip olduklarına inanılan bu efsanevî erenlerin aniden düşmanın gözlerine görünmeleri ve birdenbire hâsımlarının karşılarına dikilmeleri şeklinde hikâye edilen ve “Bâtın’ûl-Mezhep Babalar” tarafından sürekli olarak anlatılan bu masallar o devrin ilkel zihinlerine birer kerâmet olarak sunulmaktaydı. Bunları nakleden Bâtınî-Babaların sayıları ise gün geçtikçe artmaktaydı.[43]

Türkler’de aşîret teşkilâtı[değiştir]

Türkler bidâyette yirmi dört boya ayrılmışlardı.[44] Oğuzlar hesapsız aşîretlerle, Uygurlar yüz yirmi boya, Orta Asya’dan göç etmeğe başladıklarında ise Türkler dört bin boya bölünmüşlerdi.[45] Oğuzlar’ın bu yirmi dört boy teşkilâtı bütün Türk devletlerinin esasları arasında dâima görülmektedir. SelçuklularEyyubiler,KölemenlerAkkoyunlularHarezmşahlar, ve Anadolu Türkmenleri de hep ayni teşkilâtı sürdürmüşlerdir.

Oğuzlar’da aşîret teşkilâtı[değiştir]

Oğuzlar kendi aşîretlerine “Öz” adını verirlerdi. Her aşîret bir “İl” ile birleşmiş ve o ilin bir parçası olarak kendine yer ayırmış olup, aşîretin bağımsız hayâtı yoktu. “İl” ise tam teşekkül demekti. Tatarlar’da ise aşîret tamamen bağımsızdı. Tatar kavmî birçok şubelerden oluşmaktadır. Her aşîret kendisine mahsus husûsî bir alana sahiptir.[46] Çerkesler’deki aşîret yapısı da “Evliyâ Çelebi tarafından nakledilmektedir.[47]

Anadolu’daki Türk aşîretlerinin Şiîleşmesi hâdisesi[değiştir]

Sultan Ebû Said Bahâdir Han’ın H. 736 / M. 1336 tarinde vefâtından sonra bu Türkler elli iki aşîrete ayrıldılar. Her yüz haneye bir bey seçilerek Anadolu Selçukluları tarafından Bizans sınırlarına yerleştirildiler. MalatyaKayseriSivasAmasya taraflarında yurt edinen bu kabileler Selçuklular’ın yıkılmasını müteakip ait oldukları mezhepleri sebebi ile, ve “Şîʿa-i Bâtınî’yye” babalarının da teşvikleri neticesinde dâima İran’a tâbi olmuşlardı.[48] Anadolu Selçukluları ile mezhebî ihtilâf halinde bulunan bu aşîretler, Âlâ’ed-Dîn-î Key-Kûbâd-ı Evvel ve Gıyas’ed-Dîn-i Key-Hüsrev-i Sâni gibi hükümdarların mutasavvıflara karşı göstermiş oldukları sâmimi alâkaları gördükçe, devletle aralarında olan ihtilâfı unutuyorlardı. Gelgelelim, Babâîler İsyânı neticesinde devletin şüphe ve tereddütlerinden kurtulamayan bu aşîretler, “Uç Beyleri” tarafından yönetilmekte olan vilâyetlere dağıldılar.

Şiî Türk aşîretlerinin Osmanlılar’a bağlanması[değiştir]

Selçuklular’ın yıkılmasından sonra “Uç Beyleri” ile birlikte bağımsızlıklarını ilân eden Osmanlılar’ın denetimi altındaki bölgelere “Şîʿa-i Bâtınî’yye Dâîleri” de yerleşmişlerdi. Ayni zamanda İran’a tâbi olan ve kendilerine tarhedilen vergi yükümlülüklerinin altında şiddetle ezilen aşîretler Yıldırım Bayezid tarafından taltif edildiler. Kadı Burhan’ed-Dîn’in hâkim olduğu memleketleri Yıldırım’ın zaptetmesiyle buralarda yurt edinmiş olan bütün aşîretler de Osmanlı Devleti’nin yönetimini tanıdılar.[49][50]

Bektâşîliğin Anadolu’da yayılması[değiştir]

Hacı Bektâş halifelerinden Tavas, Uşak, SöğüdBalıkesirEdremit’e kadar uzanan ve Akdeniz ile bağlantı kuran yörelerde, güneyde ise Burak Baba gibi daha birçok dâîlerle birlikte Osman Gazi’nin yurdundaSöğüt ile Sakarya Nehri kıyılarında, ve yükseklerdeki Türkmen ve Yörük yaylâlarında dolaşan “Kumral Baba” benzeri birçok “Şîʿa-i Bâtın’îyye” dâîleri Kocaeli bölgesine yerleşen Türkler arasında Bâtınîliği yaymaktaydılar.[51]

Osmanlılar üzerindeki Bektâşî etkisi[değiştir]

Orhan Gazi’nin cülûsuna kadar geçen süre zarfında kendilerini mutasavvıf olarak tanıtmış olan bazı babaların nüfuzları, bunların Osmanlı Devleti tarafından rehberlikleri kabul edilecek derecede artmıştı.Osman Gazi’ye elifli taç giydirdiği rivayet edilen Hacı Bektâş ile Orhan Gazi’nin kardeşi Âlâ’ed-Dîn Paşa’nın Şeyh Edebali hankahına mensup birer derviş olmaları bu etkinin ne kadar kuvvetli olduğunun bir delilidir. Bu şiddetli tesirler neticesinde Osmanlı ülkelerinde BektâşîlikMelâmîlikHurûfîlik gibi Şîʿa-iBâtın’îyye şubeleri kolayca yayılmaktaydı. Orhan Gazi tarafından bir velî olarak benimsenen “Key’alû Baba” Bursa’nın fethinde bulundu. Hâlbuki, Osmanlı Devleti kurulduğu ilk günden itibaren Sünnî bir devlet yapısına sahipti.[52] Buna rağmen Hoylu / Tokatlı Burak Baba’nın Osmanlılar’daki benzeri olan bu Şiîdervişin “Keremyan Emîri” ile Turgut Alp’ın şeyhi olduğu bilinmektedir. Orhan Gazi’nin İnegöl ilçesini Key’alû Baba’ya “dirlik” olarak tahsis ettiği ve vefâtından sonra da mezarının üzerine büyük bir türbe inşa ettirdiğini “Şekayık” kaydetmektedir.[53]

Timur dönemindeki Şiîlik propagandalarının Anadolu Alevîliği üzerine tesirleri[değiştir]

Seyyid Kâsım Envar’in neşriyât alanında yürüttüğü kuvvetli Şiîlik propagandaları ve bütün müridleri aracılığıyla gerçekleştirdiği şiddetli etkiler, Sünnî Hükûmet-i Gürgânîye’yi çok güç durumlara düşürmüştü. Şâhrûh’a süikasd tertiplemiş olan “Ahmed Lûr” ile Fadl’ûl-Lâh Ester-Âbâdî’nin hemşirezâdesi olan “Hoca Adud’ed-Dîn” de Seyyid Kâsım Envar’in müridlerindendi. Şiîlik’ten ortaya çıkan yeni mezhepler arasında bulunan “Hurûfîlik” te yine bu ekibin yoğun gayretleri sayesinde zuhur etmişti.[54] “Seyyid Ni’met’ûl-Lâh Gürgânî (Şâh Ni’met’ûl-Lâh-î Velî )” ile “Seyyid Ali Hemedânî” müridleri bilhassa İran ve Azerbeycan yolu üzerinden bu âkideleri etrafa yayarak Anadolu’ya gelmekteydiler. Seyyid Ali Hemedânî’nin Kûtb’ûd-Dîn Haydar hakkındaki medhiyelerinin dillerde dolaştığı bu devirde Anadolu’ya göç eden Seyyid Kâsım Envar’in müridleri Anadolu’da halktan hem rağbet görmekte, hem de teveccüh ve iltifatlara mazhar olmaktaydılar.[55]

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Alevilik)

 

III - Hurûfîlik – Bektâşîlik Tarikâtı ve Safevîyye Tarikâtı – Kızılbaşlık

Anadolu’da 13. Asra damgasını vuran Babâîlik hareketinin devamı niteliğinde olan ve İran Râfizîliği’nin yayılmasına hizmet eden iki büyük tarikât, 14. Asrın sonlarında ortaya çıkan Şiîliğin Hurûfîlik mezhebinin şiddetli tesirleri altında fa’aliyetlerini sürdüren Bektâşîlik ile, 15. Asrın sonlarında ortaya çıkan ve 16. Asrın başlarında Anadolu’da derin izler bırakan Şah İsmâ‘il Safevî’nin takipçilerinin oluşturduğu Kızılbaşlıkolmuştu.

Hurûfîliğin Bektâşîlik üzerinde yarattığı tesirler[değiştir]

Bektâşîlik ve Kızılbaşlık’ta kendisine İsmet(Günahsız) sıfatı atfedilen Ali[64] tasviri; İslam peygamberi Muhammed’den sonra İslâmiyet’i kabul eden ilk erkek olarak resmedilmiş.

Hurûfîlik akımı İranlı bir Şiî mutasavvıf olan “Fadl’Allah Ester-Âbâdî” tarafından kuruldu. Helep sınırlarından Batı Anadolu’ya doğru hareket eden “Hurûfîler” Seyyid Nesîmî’nin H. 820 / M. 1417 yılında Halep’te i’damından sonra Irak’tan Azerbeycan’a, ve oradan da Doğu Anadolu’ya kadar olan bölgelerde Hurûfîliği yaydılar.[65]Nesîmî’nin Divânı ve menâkıbnâmesi birçok mutasavvıf için iyi bir kaynak ve sermaye teşkil etti. Nesîmî, daha Fadl’Allah Yezdânî’nin “Hurûfîlik” mezhebinin ortaya çıkmasından beş asır önce yaşayan Hulûl ve ilhada yönelik söylemleri nedeniyle de ayni âkıbeti paylaşmış olan Hallâc-ı Mansûr’un muıkibi olarak telâkki edildi. Aslen İbâh’îyyûnolan “Hurûfîler”, ayni zamanda Mücessime’den olduklarından ötürü Allah’ı cisim olarak, Bâtınîliğin esas umdesi olan hulûle olan inançları nedeniyle de “Fadl’Allah Hurûfî” şeklinde tecelli ettiğine i’tikat ederler.[66]

Hurûfîler’in Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığnmaları[değiştir]

H. 796 / M. 1394 yılında Hurûfîlik akımının kurucusu “Fadl’Allah Yezdânî” i’dam edilince, başta damadı “Ali’ûl-A’lâ” olmak üzere Hurûfîler’in çoğu Kırşehir’deki Hacı Bektâş Dergâhı’na sığındılar. Böylece Hurûfîliği Kırşehir’de Hacı Bektâş Tekkesi’nin yoldaşları arasında Hünkâr’ın tâlimatı diyerek yaymaya başladılar. H. 822 / M. 1419 yılında vefat eden ve kendisini Hacı Bektâş’ın hâlifesi olarak tanıtan “Ali’ûl-A’lâ” adındaki bu Hurûfî-Babasının bütün tâlimatı günümüzdekiBektâşî inanışlarıyle tam bir ittihad göstermektedir. Aynı zamanda bu tarikâta, “Âşık” adı verilen ellerinde saz ve koltuklarında şarap tulumbaları taşıyan şahsiyetleri getirenler de Hurûfîler’dir.[67][68]

Hurûfîlik ve Bektâşîlik’te mukaddes addedilen risaleler[değiştir]

Bektaşilik Tarikatı” Hurûfî tesirlerine maruz kaldıktan sonra, Hurûfîliğin inanış ve kuramları hakkındaki esasları içeren Fadl’Allah Yezdânî’nin Câvidannâme’si, Şeyh Sâfî’nin Hakikâtnâme’si, Ali’ûl-A’lâ’nın Mâhşernâme’si, Emîr Gıyâs’ed-Dîn’in Üstüvânâme’si, Frişte Oğlu’nun Ahiretnâme’si ve yine bu konuda yazılmış olan Aşıknâme, Hidâyetnâme, Mukaddeme’t-ûl-Hâkayık, Muharremnâme-i Seyyid İshâk, Nihâyetnâme, Tûrabnâme, Miftâh’ûl-Gayb, Tuhfet’ûl-Uşşak, Risâle-i Nokta, Risâle-i Hurûf, Risâle-i Fazl’ûl-Lah, ve Viran Abdal risalesi[68] gibi eserler Bektâşî Tarikâtı canlarının üstâdları tarafından saygıyla birer kutsal kitap muamelesine tâbi tutulmaktadır.

Kızılbaş ve Safevîler[değiştir]

Safevîler adlarını bir Sünnî olan Sultân’ûl-Halvetî [69] Tac’ed-Dîn İbrahim Zahid el-Geylânî’nin kızı “Bibi Fâtıma” ile evlenen ve böylece Tac’ed-Dîn’in vefâtından sonra da kendi adıyla anılan Safevî Tarikâtı kuranSafî’ûd-Dîn-i İshâk Erdebilî’den almaktadır. Şeyh Cüneyd devrinde Şiîliğin “İmamiye-i İsnâ‘aşer’îyye/Onikicilik” mezhebini resmen benimseyen Safevî’îyye TarikâtıCüneyd’in torunu İsmâ‘ilzamanında kurulan Safevî Devleti’nin de altyapısını oluşturdu.

İsmâ‘il Safevî’nin himâye altına almak istediği“Anadolu Alevîleri” Çaldıran Savaşı esnasında aralarındaki mezhebî akrabalıktan dolayıSafevîler’e destek verdiler. Safevî ordusundaki askerler, kafalarına İsmâ‘il’in babası Şeyh Haydar’ın icâdı olan ve On İki İmam inancını anımsatmak maksadıyla da “On İki kıvrımılı – kızıl renkli kumaş ile sargılanan mihverler”taktıklarından ötürü Kızılbaş olarak adlandırıldılar.

Kızılbaşlığın kökeni: Kızıllar(Muhammira) Mezhebî[değiştir]

“Muhammira (Kızıl-Giyinenler Fırkası) Mezhebi”, El-Mukannaʿîyye, Hürremdîn’îyye ve Kûl’îyye gibi aslenMazdekçî olan fırkalar tarafından oluşturulan mezheplerin mensuplarını tanımlamada kullanılan bir ortak üst kimlik tâbiriydi. Hürremdîn’îyye Mezhebi ise aslen Azerî ve Türkmen boylarından oluşan “Bâbek’îyye” ve “Mâzyâr’îyye” fırkalarından müteşekkildi. Bû’ Müslim’îyye, Muhammira, ve İshâk et-Türk’îyye gibi hep Türkler’den oluşan bu mezheplerin tamamı “Rizâm’îyye” mezhebinin uzantıları olup “Riyâh’îyye” fırkası ile birlikte Râvend’îyye’nin taraftarlarından müteşekkil olan mezheplerdi. Bu mezheplerin hepsinin ortak yanlarıysa i’tikaden Mücessime’den olmaları ve “Muhtâr’îyye”, “Hâşim’îyye”, “Kebr’îyye” mezhepleri gibiGhulat-i Şîʿa]]’dan olan ve Hazreti Ali’nin oğullarından Muhammed bin Hânifîyye’nin ulûhiyetini esas alan “Keysân’îyye” mezhebinden türeyen kollar olmalarıydı.[70] Abdülbaki Gölpınarlı‘ya göre ise KızılbaşlarHûrremîler’in ruhânî torunlarndan başka birşey değillerdi.[71]

Safev’îyye Tarikâtı ve Alevîlik[değiştir]

Karakoyunlular’ın Safev’îyye Tarikâtı’nın i’tikadî eğilimleri üzerindeki tesirleri

İran’da zamanın en güçlü hanedanı olan Karakoyunlu hükûmdârı Cihan Şah Şeyh Cüneyd’e Erdebil’i terk etmesini aksi takdirde şehri yakıp yıkacağını bildirmişti.[72] Bu hâdise üzerine Şeyh Cüneyd,Karakoyunlular’ın hasımları olan Akkoyunlu Uzun Hasan’dan sığınma talebinde bulunmuş ve daha sonra da Uzun Hasan’ın kızkardeşi “Hatice Begüm” ile evlenerek bu ilişkiyi bir akrabalığa dönüştürmeyi başarmıştı. Şeyh Cüneyd’in Şirvanşahlar üzerine düzenlenen bir seferde ölümü üzerine yerine geçen oğluŞeyh Haydar da, Uzun Hasan’ın Trabzon Rum İmparatorluğu Prensesi Theodora Despina Hatun’dan olan kızı “Martha Âlemşâh Begüm”[73] ile evlendi. Bu evlilikten doğan İsmâ‘il ise daha sonra Safevî Devleti’ni kurdu. Uzun Hasan’ın “Pontus Rum Prensesi Theodora Despina Hatun”[74] ile evlendirilmesinin sebebi ise Theodora Despina’nın babası Trabzonlu IV. Yuhannes Komnenos’un kendi ülke toprakları olan Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı istilâsından korunması için Uzun Hasan’nın yardımına muhtaç olmasıydı.[75]

İsfahan’da Şâh CamiindekiSafevîyye’nin işareti olan Safevî Yıldızı.

Akkoyunlu Şiî Hükûmeti devrinde Anadolu’da Alevîlik hareketleri

Sekizinci hicrî asırda Anadolu hemen hemen tamamıyla Şiî bir hüviyete bürünmüştü. Harezm’den geri dönen aşîretler, asırlar boyunca çeşitli mezhep mücadelelerinden bitâp düşmüş bir çevrenin sâhip olduğu i’tikadları da beraberlerinde getirmişlerdi.İlhanlılar’ın yıkılması ve Moğol saraylarında yaşayan Şiî ulûlarının buralardan tardedilmelerinden sonra Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin oluşumuna kadar geçen süre zarfında bu aşîretler bağımsız olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdi. Diyâr-ı Bekir Türkmen Beyliği’nin “Akkoyunlu Aşîreti” tarafından kurulması üzerine İlhanlı ve Moğol saraylarını terk eden Şiî âlimleri bu topraklara sığındılar. Çünkü Akkoyunlu Hükûmeti Şiîliği resmî mezhebi olarak kabuletmişti. H. 837 / M. 1434 tarihinden sonraŞiîlik olanca gücüyle Anadolu’daki intişarına devam etmekteydi. H. 892 / M. 1487 yılında KarakoyunlularAkkoyunlular tarafından mağlûp edilince ülkeleri ellerinden çıktı. Bilâhare Akkoyunlular da H. 907 / M. 1502 tarihinde Nahçivan civarında İsmâ‘il Safevî Hatai ile giriştikleri meydan muharebesini kaybederek tarih sahnesinden silindiler.

Şiîler’in kurduğu Safevî Hükûmeti devrinde Anadolu’daki “Şîʿa-i Bâtın’îyye” hareketleri

Akkoyunlular çökmesi üzerine İsmâ‘il Safevî önce Tebriz’i kendisine payitaht edindi ve sonra da buradan İran’ın tamamının fethine başladı. Dokuzuncu hicrî asrın Şiî’ûl-Mezhep mutasavvıfları arasında seçkin bir yere sâhip olan “Hoca Ahmed Hitlânî” ve onun baş müridi olan “Seyyid Muhammed Nûrbahş” Safevîler’in ortaya çıkmasında çok mühim gayretler sarfederek başlıca rolü üstlendiler.

Safevî – Osmanlı siyâsî mücadelesi[değiştir]

Şah İsmail ile Şeybani Hanlığıkurucusu Börçigin Ebu’l-Khayr Han arasındaki savaşta Kızılbaşlar.

Safevi Hanedanı doğu ve batısında yer alan Sünnî Türkdevletleri’ne karşı kendi istiklâlini sürdürebilmek için, İran’da Şiîliğiresmi bir devlet mezhebi şekline sokmağa ve İran’ın çeşitli mıntıkalarında yaşayan Sünnîler’e de zorla kabul ettirmeğe mecburdular. Siyasî bir maksada yönelik olan bu harekete karşı da, Osmanlı Devleti’nin Sünnîliği şiddetle yüceltmesi veSafevîler’in Anadolu ve Rumeli’de sürdürmekte oldukları şiddetliŞiîlik yanlısı propagandalarına en hâşin şekillerde mukabelelerde bulunması din kisvesi altında gizlenen siyâsî menfaatlere dayalı tarihî zaruretlerden başka bir şey değildi.[76]

Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde Kızılbaş – Bektâşî mes’eleleri[değiştir]

Tarihi İpek Yolunun kara bölümünü kontrol eden ve bu ticareti elinde bulunduran Türkmenler’in gittikçe güçlenerek Karadeniz ve Akdeniz’deki limanlara inmeleri baştaOsmanlılar olmak üzere Ceneviz ve Venedikliler‘i telaşlandırmıştır. Safevî Şahı İsmâ‘il‘in daha fazla batıya gelmemesini isteyen Osmanlılar Çaldıran‘da Şah İsmâ‘il‘in ordusunu bozguna uğratarak bölgede kesin hâkimiyet sağlamıştır. Yükselme ve varlık döneminde sessiz kalan Alevîler, Osmanlı Devleti’nin duraklama döneminde çiftçilerin vergi sorunları (ekonomik), Tımar sistemi’nin bozulması (askerî) ve iyice teokratikleşen yönetim gibi nedenlerle Celali ayaklanmalarını başlattılar. Bu ayaklanmalar Kuyucu Murat Paşa ve IV. Murad gibi padişah ve sadrazamlar tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Osmanlı Devleti’nin gerileme döneminde Pir Sultan Abdal’ın bir vali tarafından asılması üzerine sorunlar yeniden baş gösterdi ve Sivas bölgesi ayaklanmaya başladı. Daha sonra, Amasya ve Tokat bölgelerinde başlayıp süren ayaklanmalara, Tanzimat sonrasında Tunceli de katıldı. Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde Dersim ayaklanmaları ile devam eden Celali ayaklanmaları Türkiye Cumhuriyeti’in kurulmasıyla sona ermiştir.

“Yezdânizm” ve “Ghulat-i Şîʿa” ile “Kürt Alevîliği” üzerindeki tesirleri[değiştir]

“Yezdânizm”[77]İslâmî-Bâtınî inançlarla her hangi bir alâkası bulunmayan Yezîdî gnostik dini,[78] Hitit mitolojisinden esinlenerek antik Anadolu paganizmini Kürt-Alevî kimliğini benimsemiş kitleler arasında yeniden canlandırmağa uğraşan Işık Alevîliği,[79] ve İslâm tasavvufunun özellikle de Bektâşîliğin Mazdeizmi’tikatları üzerinde oluşturduğu tesirler neticesinde yeniden biçimlenen Yâresânî Kürt tarikâtı [80] gibi“gayrî-İslâmî İran-Kürt kökenli gruplar” [81] arasında mevcut inançları tanımlamak maksadıyla ilk defa“Mehrdad R. Izady” [77] tarafından kullanılan yeni bir tâbirdir.[82]

İran’ın İslâmîyet’ten evvelki dinleri

Arab istilâsına uğramadan evvel, İran’da dinî bir birlik mevcut değildi. Mazdeizm’den ayrı olan Budizm,Hristiyanlık gibi dinlerin yanı sıra Manichéisme,Mezdekisme ve benzerleri gibi birçok mezhepler mevcuttu.Sasânîler Devri’nde İran’ın resmî dininin Zerdüştçülükolmasına rağmen Zerdüşt ruhban sınıfının şiddetli takipleri dahi bu gibi mezheplerin gizli ya da âşikâr olarak yaşamalarına engel olamamıştı.

İran’da İslâmîyet öncesi dinlerden günümüze kalan ve hâlen yaşamakta olan bayramlar

Arab istilâsından sonra ise İranlılar’ın âdet ve âyinleri tamamen kaybolmayıp asırlarca hayâtiyetlerini sürdürmüştü. Bilhassa Nevruz” ve “Mihrguân” Bayramları bu gibi âdetlerin başında yer almaktaydılar. Hattâ İran’ın İslâm öncesi bayramlarından en önemlisi olan Nevruz Bayramı”, daha sonraları İslâm’ın an’anesi içinde kendisine çok ayrıcalıklı bir yer edinmiştir. “Mihrguân (yani Mithra) Bayramı”, ise Mihrayının başında tâ ki İran Moğollar tarafından istilâ edilene dek kutlanmaktaydı. İran’da bütün eyaletlerde Araplar tarafından tahrip edilmemiş birçok “Ateşgâhlar” (pyrées) da mevcûttu. Bunların başında en meşhurlarından olan “Azür Ferbegû”, “Azür Güşnasb” ve “’Azür Bürzin Mihr” adındaki üç büyük Ateşgêdegelmekteydi.[83][84]

Abbâsîler Devri’nde Manichéisme’in İslâmiyet ile olan mücadelesi

Abbâsîliğin en önemli niteliklerinden biri, Arab unsurlardan ziyâde İranlılar’ın rolüyle Devlet ile Eglise’nin “Ehl-i Sünnet vel Cemaat adında İslâm-Ortadoksluğu çatısı altında birleştirilmesi olmuştu. Zenâdika’nın ittihamı rejim aleyhtarlarına karşı devletin en mükemmel silahını oluşturmaktaydı. Örneğin, İbn’ûl-Mukaffa’“Süfyan bin Muaviye” tarafından Zindiklik bahanesiyle i’dam edilmişti. “Şair Beşşar İbn-i Bürd” Halife Mehdi’nin sarayında uzun yıllar geçirdikten sonra veziri Yakup İbn-i Davud’un aleyhinde hicviyeler yazması nedeniyle kırbaçlanarak, şair “Ebû Nüvâs” ise Halife Emîn’e telmihan yazdığı şiirler nedeniyle zehirletilerek öldürülmüşlerdi. Her ikiside Zindiklik ile itham edilmişlerdi.

Halife Ebû Câ’fer devrinde ise Mâniler nisbeten daha iyi muamele gördüler. Halifenin tâbibi “Hasib”kendisinin Hristiyan olduğunu açıkça söyleyen bir “Zindik” idi. Ayni halifenin kâtibi “Yezid bin El-Feyz” deMâni idi. Mâniler ve kendilerine “Dehrîler” adı verilen hür düşünceli ve materyalist feylesoflar, Halife Mehdizamanında ise Zindiklik töhmetiyle i’dama, hapse ve i’tisafa uğradılar. “İbn-i Râvendî” yandaşı olan “Salih bin Abd’ûl-Kuddus” de H. 166 / M. 783 yılında Halife Mehdi tarafından i’dam ettirilmişti.

Manichéisme’in İslâmiyet’in Mu’tezile mezhebiye mücadelesi ve Alevîlik üzerine tesirleri

Uyghur Mani-chéens, Onuncu / On Birinci yüzyıllara ait duvar boyaması. “Museum für Indische Kunst, Berlin-Dahlem” Müzesi.

Mâniler’in dinî eğitimlerinin İslâmiyet’in dinî âkideleri üzerine de bir hâyli tesirleri olmuştu. Bazı İslâm mezhepleriMâniler ile mücadelelerini sürdürürlerken onlarla kaynaşarak, ya doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Manichéisme’in tesirine tâbi oldular. İslâm âlemindeManichéisme’nin gelişme devri tam olarak öncelikleMu’tezile’nin en güçlendiği zamana ve ikinci derecede deŞî’îliğin en kudretli olduğu döneme tekabül etmektedir.Mu’tezile reislerinin birçoğu Mânilerle dinî ve metafizik mes’elelerle alâkalı münazaralar yapmak suretiyle mücadele ediyorlardı. Bu karşılıklı yapılan münazaralar esnasında Mâni i’tikadlarının Şî’îlik üzerine önemli tesirleri olmuştu. Halife Mehdi zamanında, “Ebû Muhammed Hişâm bin El-Hakem”, “Ebû Ali Muhammed İbn-i Abd’ûl-Vahhab El-Cübbaî”, Yahya bin Halid’in kâtibi ve Zindiklik ile de itham edilmiş olan “Ebû Muhammed Hasan bin Mûsâ El-Nevbahtî”, Ahmed bin Muhammed bin Hanbel”, “Ebû Muhammed bin Zekeriya Er-Râzî” ve İbrahim’ün-Nazzam’ın tilmizlerinden “Ebû Affan Er-Rakî” gibi İslâm âlim, ve kelâmcılarının Manichéismeve onun âkideleri aleyhine yazmış oldukları kitaplarda hétérodoxe nitelik taşıyan ve hususiyle de Mâniliğeait bilumum mezhepleri reddetmeğe başlamışlardı. Diğer taraftan ise “İbn-i Tâlut”, “Ebû Şâkir’ûd-Deysânî”, İbn’il-A’da El-Harizî”, “Abd’ûl-Kerîm bin Ebî’l-Evcâ”, “Salih bin Abd’ûl-Kuddus”, “Hammad-ı Acered”, “Yahya bin Ziyâd” ve “Muti bin İlyâs” gibi müellifler Manichéisme âkidelerini müdaafa eden eserler yazmışlardı.

(Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Alevilik)

 

 

IV – Alevilik bir din,tarikat veya mezhep değildir !

Alevilik bir din,tarikat veya mezhep değildir !

Her Alevi,İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından ,Türkmen etiğindendir .

Alevilik gerçekten dogru bilinmesi gereken ve araştrılması gereken bir olgudur .Bir çok aydınımız kötü niyetli olmammasına ramen bu konuda yeterli bilgiye sahip değildir .Tabiki dışarıdan bakınca bir kavram kargaşası göze çarpmaktadır . Kelimeler ve anlamları nelerdir ?

1- Alevi kimidir ?
2- Kızılbaş kimdir ?
3- Bektaşi kimdir ?

Bu üç kelime çogu zaman içiçe ve yanyana kullanılır .Söylediğim gibi dışarıdan bakınca ayırt etmek zor .
Alevi kelimesi(Anadolu’da) şu üç olguyu içinde taşır ;

1- Caferi mezhebinden olmayı .
2- Hacı Bektaş tarikatından olmayı
3- Türkmen etiğinden gelmeyi.

”Alevi ” kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir tüm Hz.Ali ve Ehli Beyt tarftarlarını kapsar fakat Anadolu’da sadece ”Kızılbaş Türkmenleri” tanımlar , İran’da ise Hz. Ali soyundan geleneleri tanımlar .

Konumuz ”Anadolu Alevliğidir ”yani Kızılbaş Türkmenler ;

Kızılbaş kelimesi ise 15. yy da Safevi Türkmen devleti yani Şah İsmail yanlısı Caferi mezhebinden (Ehli-beyt taraftarı) Hacı Bektaş tarikatından Türkmenlere verilen addır. Kurulan devletin adı da çogunlukla ”Kızılbaş devleti ”olarak geçer .

Kemalpaşazade Safevi devletine Anadolu’dan giden Türkmenleri şöyle ifade eder;

”Türkler terk ittiler diyarların
Yok bahaya sattılar davarlarını ”

Osmanlı kaynakalrında Kızılbaş diye ,genellikle ,isyancı ,talancı ,rafizi(din dışı),mülhid(Allah’ı inkar eden ),zındık (ahirete inanmayan ) diye ,Anadolu Türkmenleri kastedildir. Genellikle Osmanlının dönme -devşirme tarihçileri Türk ve Türkmen adlarını da Kızılbaş’a mesubiyetle ,anarlar.(.N.Çetinkaya -Kızılbaş Türkler s.389)

Oktay Efendiyev (Safevi Devleti’nin kuruluşunda Türk aşiretlerinin rolü ) ;

”V.Minorsky ,bu aşiretleri ,Türkmen diye adlandırır ve Safevileri Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen hanedanlarının doğrudan mirascıları olarak düşünür .İran’ da (Acem )Türkmen egemenliğinin 3. aşamasını Safevi devletınde görür.”

Anlaşılacağı gibi Kızılbaş Türkmendir,Türkdür.

İ.Onarlı’ya göre (Ş.K.Sultan Dergisi sayı 1 s.53);

”Kızılbaşlık deyimi yaygın olarak Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında kullanılmaya başlanmıştır .İlk Safevi öncüleri bu yıllarda kırmızı serpuşlu-oniki dilimli keçeden taç giyerlerdi .Giydikleri bu oniki terekli keçe başlıktan dolayı da Anadolu’daki Alevi-Bektaşi Türkmen topluluklara KIZILBAŞ denmiştir .Şah İsmail Safevilere KIZIL KEÇE BAŞLIĞI giyme zorunluluğu getirmiş ,1540 yılında Şah Tahmasb tarfından kaldırılmıştır .Buna rağmen uzun bir süre Türkmenlerce oniki dilimli kızıl başlık giyilmiştir .”

Osmanlı propagndası sonucu kötü bir anlam yüklenmiş ”Kızılbaş ”kelimesinin yerini 19.yy da tüm bu Caferi-Bektaşi Türkmenleri kapsayacak şekilede ”ALEVİ” kelimesi almıştır .

Bu konuda İbrahim Bahadır şunları aktarmaktadır ;

… Alevi kavramı” araştırıcılardaki genel kabule göre son iki yüz yılın kavramı … der ve ekler , ….Bunlar kendilerine Babailerin dışında Alevi demez onların Alevilikten anladığı Safevilerle ilişkisi olan Kızılbaşlıktır. Bektaşiler 16. yüzyıl sonrasındaki siyasal nedenlerle Safevileri desteklediklerine inandıkları Alevileri siyasete karışmakla suçlayıp sevmezler … Bir Arnavut Bektaşi yazdığı bir şiirde Kızılbaşları Yezit’ten daha kötü görür. Tekirdağ yöresindeki Bektaşiler ve Bedretiniler kendilerine Alevi denmesinden rahatsız olur. ( Bilgi toplumunda Alevilik kitabında Refiğ Enginin yazısı s,96) …

Yine Sn.N.Çetinkaya’nın a.g.e s.395 de şu tespit yapılmaktadır ;

Kızılbaş sözü ,aynı inançta (Alevi) olanların tamamını kapsamaz.
Kızılbaş sözü yanlızca Şii-Alevi inançlı Türk soylulara mahsustur .”Bunların dışındaki Şii zümrelere ve Bektaşilere bu ad verilmez ” Kızılbaşların erkanında Bektaşi erkanının büyük etkisi inkar edilemez ;fakat bu mezhebi bektaşilikle karıştırmamak lazımdır.Bektaşilik bir tarikattır ve her isteyen bu tarikata girebilir ise de kızlbaşlığa girlmez.Kızılbaş ,erkek olsun ,kadın olsun ,mutlaka kızılbaş soyundan gelir (Gölpınarlı,Kızılbaş Mad,İslam Ansiklopedisi C.VI.s.790 ).
Bunun içindir ki ”Bütün Kızılbaşlar Bektaşi,fakat bütün Bektaşiler Kızılbaş değildir ” genel tespitine varılmıştır .İran’da da Kızılbaş sözü yanlızca Şii Türkler için kullanılır .

Melikoff Kızılbaş-Alevi ile Bektaşinin arasındaki farkları Hacı Bektaş -Efsaneden Gerçeğe adlı eserinde (s.218) şöyle açıklamaktadır ;

”Fuad Köprülü ,Alevi ya da Kızlbaşları Kır Bektaşileri olarak tanımlamıştı :Gerçekte de onlar ,aynı olguda ,daha düzen-dışı (anarchique),daha az gelişmiş bir biçim sunmaktadırlar.

Bektaşililerde tarikate katılış ,sülük ,bütün gizili cemiyetlerinkinden farklı olmadığı halde ;Aleviler ,boy yaşamını sürdüren cemiyetlerin erginlik törenlerini yansıtırlar .

Bektaşilerde ,tarikate girmeyi isteyen ,uygun bulunursa ,bu imkana sahiptir .Fakat,Kızlbaş-Alevi olmak ,ancak kan bağı ile mümkündür .Hep söylenildiği gibi ,her Alevi bir Bektaşidir ,fakat her Bektaşi bir Alevi değildir : Başka bir deyişle ,Bektaşi olmak için Hacı Bektaş’a inanmış olmak yeter ,fakat Alevi olmak için Alevi doğmak gerekir .

Bektaşilerde tarikate giriş ve manevi yükseliş ,yani sülük ve kemal ile ,Baba, yani tekke sorumlusu olunabilir .Fakat Kızılbaş -Alevilerde Dede ,dinsel bir birimin ruhani başkanı ,meşru olamk için ,soy bağı Ali’ye ulaşan bir ocak’tan (aile,soy)gelmek zorundadır .

Her Kızılbaş -Alevi köy ,bir ocak’a bağlıdır .Bu ocak’tan gelen Dede yılda en az bir kez manevi bağı kapsamına giren köyleri ziyaret etmelidir ”

M.Fikret Oytan ”Bektaşiliğin İçyüzü”adlı ünlü eserinin önsözünde bu faklılığı söyle dile getiriyor ;

”Hadd-i zatinde bunların tuttuğu yolun aslı ,temeli biridi(Aleviler ve Bektaşiler için yapıyor bu tanımlamayı).Bütün itikataleri bir noktada birleşirdi.Aralarında ayrılık gayrılık yaratacak hiç bir sebep de yoktu. Şu kadar var ki, Aleviler kendilerini (Belden gelme ) ocakzade dedelere teslim etmektelerdi.Her ocakzade dedenin ,talibi sırf kendine münhasırdı .Bir dedenin talibine diğer dede karışamazdı. Bektaşilikte öyle değildi.bektaşi babaları gerek evli ,gerkse mücerred olsun ,kendilerini (yoldan gelme ) hak ve icazet sahibi sayarlardı ,herhangi talibe olursa olsun(Muhammed,Ali yolu)nu gösterebilirlerdi.”

Buradaki ”belden gelme ” Alevi dedelerinin soy bagı ile bağlı oldukarını ,”yoldan gelme” ise bektaşi babalarının eğitimle bu yola girdiklerini gösterir.

Melikoff’un ” Kızılbaş ” konusuyla ilgili yaklaşımı da şöyledir ;

”Bu zamandan başlayarak ,Kızılbaş öğelerle dolan Bektaşilik ,cemaat dışılığa (heterodoxie) kaydı .Böylece Ahmet Yesevi geleneğinden doğan ve kökleri Orta Asya’ya ulaşan bir akım ,Anadolu toprağı üzerinde yanlız cemaat dışı (heterodoxie) değil,aynı zamanda açıkça başkaldırıcı görünecek derecede çığrından çıktı ” (Melikof,Uyur İdik Uyardılar s.162)

Olay merkez-çevre çelişkisidir .Bektaşiler diğer yerleşik unsurlar gibi merkezdedir ,Kızılbaş-Türkmenler ise çevrededir ve göçebedir ,köylüdür .Şelçukluda da Osamnlıda da bu gerçek değişmemeiştir . Merkez-çevre çelişkisi , kavgası Baba İshak ayaklanması ve Çaldıran şavaşı ile doruk noktalara çıkmıştır .Çaldıran’da Bektaşi Yeniçeri ile Kızılbaş-Türkmen birbirini kesmiştir .İkisi de Caferi, ikisi de Bektaşidir fakat burada daha fazla önemli olan etnik birliktelik (Bektaşi devşirme,Kızılbaş Türkmen’dir ) ve merkez-çevre ilişkisidir .

Safevi tarihçisi Rumlu(Sivaslı) Hasan -Ahsenü’t Tevarih (Tarihlerin en güzeli ) s.52 adlı eserinde Kızılbaş devletine katılan Türkmen aşiretleri şöyle sırlamaktadır ;

906(1500-1501) Yılının olayları,

…Hakan İskender Şan ( Şah İsmail) Erzincan’ı onurlandırdıktan sonra . Şamlu , Rumlu ,Tekeli , Zülkadir , Afşar , Kaçar ve Varsak Türkmenlerine mesup , müritler ve sufi topluluklarından 7,000 kişi ,Karcadağ sufilerinden Muhammet Bey in evlatalrı ve yandaşları ile ikiyüz kişiyle , Dünayayı koruyan dergahta toplandılar .(Erdebil dergahı )…

Prof.Dr.Faruk Sümer’in söz konusu eserinde ;

”Safevileri kuran ,yöneten ,Anadolu dan destekleyen Türkmen Alevilerinin kimlikleri Bugünki Anadolu Alevilerinin etnik kökeninin Türk oldugunu kanıtlamaya yeterlidir” der.

Adı geçen eserde yer verilen Alevi -Kızılbaş Oymak-Boy isimleri şöyledir.
Rumlu – Ustacalu -Tekelü-Şanlı-Bozok -Dulkadır-Varsak-Çepni-Turgudlu-Türkmen-Bozcalı-Acırlu-Hınıslu-Çemişkezeklü-Avşar -Kaçar-Sad’lu-Arapgirlı-Alpavut-Bayat-İspirli-Sil Süpür-Baharlı-Çakirlu-
Bayburtlu-Otuzikliu-Karaman.

Selim name A.(III.Ahmet Kitaplığı) 3592. Sayfa 87 a-b de belirtilen Kızılbaş Oymakalrı ; Ustacalu,Mansur,Afşar, Bayburtlu ,Beyatlu,Tekelu,Eraşlu ve Taleşlu ,Türkmen,Çini,Hacılar,Şamlı,Zülkadirli,Arapkirli,Kaçar,Karadağlı,Varsak.

1628 yılında İskender Munsi tarfından verilen listede (O.Efendiyev a.g.m) ,Türk aşiretlerinin sayımı da yapılmıştır ;

Şamlu Aşireti ,Ustaoğlu ,Dulkadir ,Kaçar ,Avşar ,Türkmen ,İspirli,Rumlu ,Karadağlı ,Bayat ,Alpagut,Kazaklı,Gacirli,Bayburtlu ,Şamlulu’lar,Beydili,Abdili,Arapgirli,Nikaz Kabillererine bölünmüştü.

N.Çetinkaya -Kızılbaş Türkler sayfa 395-396 ;

Dede-Baba Bedri Noyan bunların hepsinin Caferi Mezhebınden olduğunu söyler. “Caferi toplulugu Türkiye’ de esaslı iki koldur: Esas Babağan (Bekataşiler) ve Dedeğan(Aleviler) dir. Bektaşilerin genel olarak köylerde yaşayan bölümüne Alevi denir” diye ayırır. Halk arasında bunlara KIZILBAŞ da denebilir. Sosyolog Prof.Dr Orhan Türkdoğan Alevi zümreler arasındaki küçük farklılıklara rağmen onları “Türk standart kültürünun temsilcileri” olarak tanımlar.

Bu gün Asya kıtasının bir çok yerinde rastladığımız KIZILBAŞ adıyla anılan zümrelerin hepsi de TÜRK VE TÜRKMEN ASILLIDIR. Anadolu ve Azebaycan’ ın dışında büyük çogunlukla İran’ da yaşarlar ki, bunlarında büyük ekseriyeti, Safeviler dönemi, Andoludan giden Türkmenlerdır.

Afganistan da bir çok Türk asıllı şiiler olmakla, bunlardan yanlızca Herat’ da bir zümre ile Kabil’ in bir mahallesini (kızılbaşlar mahallesini) teşkil eden bir zümre kızılbaş adını taşıyor. 1993 Şubat ayında Afganistan’ a yaptığımız bir seyahatde bu kızılbaş zümresinin varlığına şahit olmuştuk. Bunları bize anlatan dostumuz “bunlar vakti ile -batı yönünü göstererek- o taraftan gelmişler” diyordu. M. Bain Brich, Dünyada Türkler adlı kitabında şu malumatı verıyor:

“Kızılbaşlar Kabil de yaşar bunlar, Pers işgali sırasında kurulan ve İran Safevi Devletini destekleyen Türk aşiretlerinden alınan askerlerden oluşan garnizonun soyundan gelenlerdir”

Anlaşılan odur ki, bu Anadolu’ dan giden Türkmen vatandaş ve soydaşlarımızdır. Yine bunlar gibi Şah İsmail zamanında Özbekistan’ a yerlesen bir Kızılbaş zümresi vardır, bunlar TÜRK olarak adlandırılıyorlar, kendileri de kimliklerini TÜRK olarak ifade ediyorlar. Cumhuriyet Gazetesi’ nin 28,8,1998 tarihli nüshasında, gazetenin yazarlarından Mustafa BAlbay, Özbekistan seyahatı sırasında tanıştığı Nadir Beg’ e “kimler var burda?” diye sorduğunu ve Nadir Beg’ in de eliyle yerleştirip gelmiş gibi “şu karşı Amankutanda Kızılbaşlar var ” şeklinde cevap verdiğini anlatır….

Bektaşi kimdir ?
Bektaşi ;İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından, Türkmen etiği haricinde olan kişi ve gurpların adıdır .Yani Arnavut ,Sırp ,Rum ,Laz,Ermeni vs. etiğinden gelen ve Bektaşi tarikatına girenlere ”Bektaşi” denir .

Bektaşilik etnik köken belirtmez . Bir tarikattır isteyen herkes Bektaşi olabilir .Bir Bektaşi Babasından ”el almak ” bunun için yeterlidir .
Alevilik ise etnik köken belirtir .Türkmen olmayı bereberinde getirir.Anadoluda kendini Alevi-Kızılbaş olarak niteleyen gurupların tümü Türkmendir .
Aleviliğe girme diye bir uygulama yoktur . Düşkün olur çıkarsın ama eğer bir Alevi -Türkmen anne-babaya sahip değilsen Alevi olamasın .Alevilikte böyle bir uygulama yok .

Alevi-Kızıbaşalar ile Bektaşiler arasındaki farklardan birde ”Musahiplik” uygulmasıdır .Eski bir Moğul-Türk gelenegi olan ”Anda”lık yani ”Kan kardeşliği ” Türkmen-Alevi inancında”Musahip”lik adı altında yol ve ahiret kardeşliğine dönüşmüştür . Alevi-Kızılbaş uygulamsında olan musahiplik Bektaşilkte yoktur .

Alevi-Kızılbaş Türkmenler kendilerinden olanı ”BİZDEN ” diğer sünni,şaffi,gurupları ”YABANCI ” olarak tanımlarlar .

Alevi-Kızılbaşlar kendi içlerinde ”Kürt Alevi” veya” Zaza Alevi” diye birbirlerini tanımlamazlar ,sadce ”BİZDEN” tanımlaması vardır . ”BİZDEN” tanımlmasının içine tüm Alevi-Kızılbaşlar girer. Kürtlük genellikle onlara dışardan yapılan bir tanımlamadır.

Bu tanımlama bile Aleviliğin dışa kapalı bir olgu olduğuna delildir aynı zamanda geçmişten gelen soy birlikteliğini gösterir.
Anadolu’daki iki Türkmen başkaldırsında (Baba İshak ve Safevi olayı ) bu soy bağını etkin bir biçimde görürüz.

Alevilkteki ”DEDE”lik uygulması yine soya dayalıdır .Babadan oğula geçer . Bektaşilikteki karşılığı ”BABA”lık uygulması ise egitim -ögretim ve bir Bektaşi Babasından el almaya .

Bu bağlamda ,her Alevi (Kızılbaş-Türkmen )Bektaşidir ama her Bektaşi Alevi değildir .!!!

”İran Aleviliği (Şia) ” tanımlaması doğru bir tanımlama değildir . İranli şia ile Alevinin tek ortak noktası İmam Cafer mezhebinden ve ehli beyt taraftarı olmaktır .Başka hiç bir ortak yön yoktur . Aleviler şia değildir .

‘Boşnak ve Arnavut gibi Türk olmayan Alevi-Bektaşilerin sayısı oldukça azdır. Balkanlar’daki Alevi Bektaşi nüfusun büyük çoğunluğu Türkmendir.”

Alevi ve Bektaşi ayrı ayrı kavramladır iki ayrı gurbu tanımlar bundan dolayı,

”Balkanlar’daki Alevi -Bektaşi nüfusun büyük çoğunluğu Türkmendir” Doğru bir tanımlama değildir .
Türkmenler sadece Alevi-Kızılbaş olarak adlandırılır.

”Anadolu’daki Alevi nüfus etnik anlamda üç gruptur; Türkmenler, Araplar ve Kürtler.” tanımlamasıda dogru değildir .

Doğrusu Türkçe konuşan ,Arapça konuşan ,Kurmaç konuşan ,Dimilli konuşan Alevi-Türkmenler olacaktır .

Toplumların etnik kökenini konuştukları dil değil genetik ve kültürler benzerlikleri belirler .Aşiret ve boy bağları incelediği zaman bu dilleri konuşan Türkmenlerin aynı soydan geldileri görülecektir .

Zaten Aleviliği Doğudan Anadoluya gelen Türkler getirmişlerdir .Bitlis Hanlarına mesup oldugunu bildiren Şeref Han ,1585 yılında yazmış oldugu Şerefname adlı yapıtında Karaköse,Muş ,Palu ,Elazığ ,Malatya ,Urfa ve Antep üzerinde çizilecek bir hattın güneyinde kalanların ŞAFFİ KÜRTLER olduğunu ve kuzey ve kuzeybatısında kalanlarında TÜRK OLUP ALEVİLİĞİ benimsediklerini yazar .

Şeref Han ,Şerefname (Kürtlerin Tarihi ) adlı eserinde (Hasat yayınları s.189) ;
”…Öte yandan Çemişkezek hükümdarlarının adları da ,onların Türklerin çocukalrından ve torunalrından oldukarını kanıtlar ;çünki hiç bir vesileyle Arap ve Kürt adalarıyla ilgisi yoktur ;Arap ve Kürt adlarıyla hiç de benzemez.” der.

Şeref Han ,Alevileri ‘Kürt ‘ olarak kabul etmez .Dersim beylerinin de ‘Turani’ soydan oldukarını idda eder.

Tarihsel süreçte hiç bir tane Kürt veya Zaza etiğinden gelen Alevi -Kızılbaş önderi yoktur .

Tarihi hiç bir belgede Caferi mezhebini benimseyen ,Hacı Bektaş tarikatına giren ve Kızılbaş Safevi siyaseti güden Kürt -Zaza gurplardan bahsedilmez .

Bu gün Kürt olarak tanımlanan hiç bir Alevi aşiretin İran ,Irak ,Suriye veya Rusya’da kolları akrabaları yoktur . Şaffi Kürt aşiretler aynı aşiret adlarıyla bu ülklerde dagınık olarak yaşarlar .

Hilafetçi-Kürtçü bir ayaklanma olan ”Şıh Sait ” ayaklanmasına Dersim Aşiretleri destek vermemiş hatta devlet tarfında ”milis ”olarak şaffi-sünni Kürtlere karşı savaşmışladır .

Kürtlük Dersim’e 1970 ‘lerde gelen bir siyasi tanımlamamdır,etnik gerçekleri göstermez . 1960-1980 arası Dersim’de gelişen siyasi oluşmlar ve Kürtçü propaganda sonucu bazı siyasi Dersimliler atalarının söylediklerine inat kendilerini ”Kürt ”olarak yeniden tanımlamışladır . Bugün ise (1990 ‘lardan sonra) batından gelen yine ”siyasi” bir dayatmayla kendilerini ”ZAZA ”olarak yeniden tanımlamaktadırlar . Bu kadar kısa sürede etnik olarak bir değişim olmayacağına göre değişim sadce siyasidir . Örnek verecek olursak ;Zazacı propagandist ”Seyfi Cengiz ” Türkiye’de Kürt olduğunu ,Almanya’da Zaza olduğunu savunacak kadar kendisi ile çelişki içindendir .Siyaset batağına bulaşmamış Dersim’in yaşlı çınarlarına göre de Dersimliler ”Horasan’dan gelen Türkmenler”dir .

Uluslararası ”Kürtler Uzmanı ” Martin Van Burinessen (Kürtler,Kreyenbroek-Sperl cep yay.s.51) bir makalesinde şu tanımlamayı yapmaktadır ;

” Çok sayıda genç Türk Alevi için bir ölçüde farklı bir durum söz konusudur.Bunlar 1970′lerde siyasal sempati nedeniyle kendilerini KÜRT olarak yeniden tanımlamışladır .Bu değişim kolayca yapılabilmektedir,çünkü Türkçe,Kürtçe ve Zazaca konuşan Aleviler arasında evlilik yoluyla karışma görece yaygındır ve bunlar günlük hayatta genellikle Türkçe konuşurlar”.

M.V.Burinessen’in tespitlerine katılmamak mümkün değil,çünki bu günlerde o Kürtler ,Zaza oldular.

Dersimli bir Alevi kesinlikle Sünni-Şaffi bir Kürt veya Zaza ile kan bağı oluşturmaz yani evlilik yapmaz. Kan bağı kurduğu tek kesim yine ”Bizden ”kapsamına giren ”Kızılbaş -Türkmenlerdir ”.

Dersimli kendini ALEVİ olarak tanımlar . Kürt veya Zaza olarak tanımlamaz .

Sünni -Şaffi Kürt ve Zaza gurplarla , Dersimli Alevi aşiretler arsında dil,din,kültür,soy veya kan bağı yoktur.
Bunlar tamamamen faklı iki guruptur .

Bir çok Alevi ozan eserlerinde hangi etnikten oldukarını belirtirler ;
Pir Sultan Abdal” Kalktı göç eyledi Türkmen elleri ” , Ozan Nesimi”Türk evine gelesin hem çü NESİMİ olasın” ,Dadaloğlu ”Biner dövüşürüm der Türkmenoğlu” vs… örnekleri çoğaltmak mümkündür .

Alevilkteki İslam dışı uygulamalar Orta-Asya göçebe Oğuz- Türkmen kültürünün izleridir .Göçebe ve dış evliliğe kapalı olarak uzun yıllar Anadoluda yaşayan Aleviler Genetik ve Kültürel özelliklerini korumuşlardır .

Saygılarımla ,

Boz Atlı Hızır yardımcınız olsun !

Altuğ Öztürk

http://istanbul.indymedia.org/tr/news/2004/12/15692.php

 

V – Alevi ve Sünni Arasındaki Fark

Bugünlerde “Alevi Açılımı” üzerine tartışmalar hararetle devam ederken, daha Aleviliğin bazı kişilerin kafasında oturmamış olduğunu gördüm hayretle.

Aleviliğin Müslümanlığın bir mezhebi mi yoksa ayrı bir din mi olduğuna dair soru vardı insanların kafasında hala.

Aynı ülkede yıllardır beraber yaşıyorsunuz ve Aleviliğin daha nereye ait olduğunu ve ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bunu çok garipsedim.

Bu soruyu soranlar arasında entelektüel, topluma fikirleriyle önderlik eden kişilerin de olması olayı daha da şaşırtıcı kılmaktadır.

Belki hata biraz da Alevilerde idi. Kendilerini anlatmadılar, sadece anlaşılmak istediler. Ben de bir Alevi aileye mensup biri olarak anlatma gereksinimi duymadım hiç çünkü “herkesin inancı kendine” düşüncesi ile önemsemedim.

Ancak kafadaki sorular hayret verici derecede temel konular üzerinde olunca anlatmak gerekirmiş diye geçirdim içimden.

Çünkü Alevilik hakkında “temel ve çok genel bilgi” sahibi olmayanlar dahi varmış ülkemde.

Şaştım kaldım doğrusu TV ve gazetelerdeki tartışmaları takip ederken.

Bunun üzerine herkese çok genel de olsa bir bilgi sunmak istedim Alevilik hakkında. Ve bunun üzerine kalemime sarıldım (tabii lafın gelişi, bilgisayar tuşlarına sarıldım aslında.)

Tartışmalarda dikkatimi çeken sorular üzerinden giderek Alevilik’in ne olduğunu temel ve basit olarak açıklayacağım izninizle:

1.Alevilik Müslümanlığa dahil bir mezhep midir yoksa ayrı bir din midir?

Cevap çok basit.

Alevilerin Hz.Muhammed’den başka bir peygambere inandığını gören oldu mu? Hayır.

Alevilerin inanışlarının simgesi olan söz nedir: Allah, ya Muhammet, ya Ali.

Kimmiş Alevilerin peygamberi: Hz.Muhammet.

Peki Hz. Muhammet hangi dinin peygamberidir?

Müslümanlık.

Nokta.

Ha, diyeceksiniz ki, peki Ali ne oluyor o zaman?

Hz. Ali Müslümanlığa bağlı bir mezhep olan Aleviliğin piridir.

Nokta.

Hz. Ali bir peygamber değil, bir halifedir.

Bu arada, size “Alevi”nin anlamını da söyleyim: “Ali’i sevenler” demektir.

Gelelim diğer bir soruya.

2. Aleviler neden camiye gitmez? Madem Müslümanlığın ibadet yeri cami ise, nereden çıktı bu cem evi?..

Cevap basit.

Çok genel bir kültür bilgisidir bu aslında.

Hz.Ali, düşmanlık ve husumet ve iktidar kavgası nedeniyle, bir camide öldürüldü mü öldürülmedi mi?

Öldürüldü.

Hem de kafası kesilerek.

Ve rivayet der ki, Ali’nin kafası ile top gibi oynanmış!

Aleviler böyle bilir. Bu yüzden Alevilerde Salı günleri çamaşır yıkanmaz ve tırnak kesilmez. Çünkü Ali’nin öldürüldüğü gün Salıdır, inanışa göre. O gün bir nevi yas günüdür Alevi için.

Üstelik düşmanları Muaviya ve Yezit, her kim ise, bununla da yetinmemişler, camilerin eşiğine Hz. Ali’nin adını yazmışlar, gelen geçen üstünden çiğneyerek geçsin diye!

İşte, bu olaylar bir kırılma noktası yaratmış Alevilerde ve bu olaylar yüzünden o gündür bugündür camiye gitmeyi bırakmışlar. “Ali’yi sevenler” Ali’ye sahip çıkmak için protesto etmişler camileri.

Siz olsanız ne yapardınız? Çok doğal ve insancıl bir protesto, değil mi?…

Peki, aradan yıllar geçti neden barışmadılar ve camiye dönmediler, diye sorar gibisiniz.

Hemen cevap vereyim.

Geçmiş olsun!

Camiyi terk edince, ibadet edecek bir mekan, bir yer aramış ve bulmuşlar: cem evi.

Ve bu bir gelenek halini alarak bugüne kadar gelmiş.

Geleneği bir süre sonra değiştirmek zordur takdir edersiniz ki.

3. Aleviler neden Atatürkçü, ilerici ve cumhuriyetçidir?

Hacı Bektaş-ı Veli’nin felsefesine ve Pir Sultan’ın isyankar şiirlerine bakın derim bunun cevabını bulmak için.

Aslında, Mevlana’nın düşünceleri de Alevi düşüncesine yakındır.

Aleviler, her şeyden önce “humanist”tirler. Sevgidir inanç felsefelerinin baş tacı.

Ve isyan gören, hakarete, iftiraya uğrayan herkes gibi onlar da devlete küsmüştür, kırılmıştır.

Ne zaman ki, din baskısına izin vermeyeceği bir yeni düzen kuran Atatürk doğmuştur, tüm Aleviler onu kucaklamış ve bağrına basmıştır.

Bağnazlık, din istismarı Alevilere göre bir şey değildir. Felsefeleri “laik ve demokratik yönetime” uyumludur.

Aleviler bir dinin “ibadet” boyutundan ziyade “inanç ve ahlak” boyutuna önem vermişler, bu da tasavvuf denilen dinin felsefesine kulak vermeye sevk etmiş onları, o yüzden, bu konuya ve hayata “değerler” üzerinden bakarlar. Bu da onlara olur olmaz “beyin yıkamalara” kanmayan bilinçli bir dünya görüşü kazandırmıştır.

4. Alevileri Sünnilerden ayıran bir başka temel özellik nedir?

Tabii burada kendini bağnaz ve çarpıtılmış dini inanışlara kaptırmayan gerçek dindar, ileri görüşlü Sünnileri ayırmak isterim. Bu bakımdan Alevilerle ilerici, gerçek dindar Sünniler arasında bir fark yoktur zaten.

Sorumuza gelirsek;

Nedir Alevi’yi aşırı dinci bir Sünni’den ayıran bu önemli özellik: Allah’a inanma şekli!

Aleviler “Allah sevgisi” ile büyür, aşırı dinci Sünniler “Allah korkusu” ile.

Ve bu bakımdan bence Alevilerin Allah sevgisi daha doğru ve sağlıklı ve hatta daha gerçektir.

Çünkü insan tabiatı gereği korktuğu bir şeye bir süre sonra ihanet edebilir. Korku insan tabiatına aykırı, onu hasta eden, tutsak eden bir şeydir ve gün gelir patlar.

Halbuki sevgi temelli bir inanışta, ihanete yer yoktur. İnsan sevdiği bir şeye ihanet etmeye, ona karşı suç veya günah işlemeye çekinir, değil mi?

İşte, Alevilerdeki Allah sevgisi onları suç işlemekten veya günah işlemekten alıkoyan en önemli fazilettir.

İnsan “sevdiği Allah’a” karşı dürüst olur.

Düzeltme: Yukarıda verdiğim bir yanlış bilgiden dolayı özür dilerim. Hemen düzeltme yapayım.

Kafası koparılarak öldürülen Hz. Ali değil, Kerbela’da Muaviye’nin oğlu Yezit’in askerleri tarafından, kafası koparılarak öldürülen Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’dir.

Hz. Ali’nin ölümü ise şöyle gerçekleşmiş: Ali mescide namaz kılmaya gelince, pusu kurulmuş ve boynundan kılıç darbesi almış, yaralanmıştır. Bundan 3 gün sonra bu darbenin etkisiyle ölmüştür.

Bu arada, Alevilerin camiyi terk etmelerinin sebeplerinden birini daha hatırlatmak isterim: Hz. Ali öldükten sonra, Muaviye’nin emriyle camilerde Hz. Ali’ye sövgüler, hakaretler yapılmıştır uzun zaman. Bu küfür ve sövgüler resmi ellerin emriyle adete bir polikita haline getirilmiştir!

http://blog.milliyet.com.tr/alevi-ile-sunni-arasindaki-fark/Blog/?BlogNo=269593

 

 

Bir Cevap Yazın