Adab-ı Fethullah / İnsan-ı Kamil / Tasavvufi Hayat

Adab-ı Fethullah  Şeyh Fethullahi Verkanisi – Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997 



“Hakkın sıfatları müride yansır” şirki (S..17-18) 

Marifet, Allah-u Teala’yı (cc) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfat ları müride yansır. 


‘İhdinnessiratelmustagıym’ dışında şeyh’e bağlanmak sapıklığı (S.18) 

Cenab-ı Hakk’tan (c.c) başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imam kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere kavuşmaya çalışmalıdır. 


Bir şeyhi rabıta ve şeyhe bağlanma sapıklığı (S.18) 

Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vaciptir. Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır. 

Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisi nin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak bilemediğinden sıkıntı ve ızdırap içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de aşırı korkar. 


“Şeyh müride Hz. İsa ve Lokman Hekim gibidir.”yalanı (S.20-21) 

Kudsi hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur: ” Yer ve gök beni kuşatamaz; ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.” 
Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah Tüsterî’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insanî kalbdir. Çünkü emir aleminde Allah-u Teâlâ’nın (c.c) tecel lilerinin yeridir. Kuşatır (yesanî) kelimesi Cenab-ı Hakk’ın (c.c) Zat’ını değil tecellisini kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir. İnsanî kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma gerekir. Bundan dolayı mürid insanî kalbin yeri olan hayvanî kalbe devamlı yönelerek bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talib şöyle düşünür: “Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insanî kalbim karardı ve yaralandı. Bunları ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi; bakışları ve tedavisi Lokman He kim’in tabibliği gibidir.” Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle yardım dileyerek arzuy la üstadına bakar. Teveccüh’te oturan kardeşle rini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. 



Şeyhi Allah ile bir tutma sapıklığı (S.21-22) 

Üstadının sesini duyunca Mecnun’un Leyla’nın sesiyle sevindiği gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir duyguyla yardım dilemeyi arttırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u Teâlâ’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun affetmesi ayrıdır. 

Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, velinin yardımı nerede… ikisi arasında çok fark vardır. 

Müridinin yarar görmesi için teveccüh süresince Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kıram’ın yardımı hazırdır diye inanması gerekir.’ Fakat bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O’da bu feyzi ancak kabule uygun edeb sahibine verir. 


Şeyh mürid için bir ilahtır. (S.23) 


Yarar sağlamak için müridin korku, ümit, haz ve sevgi hallerini arttırması gerekir. Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe teyz almak için o nefesini içine çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır. Ve kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. Üstadının nefes alıp vermesi boyunca onun yardımı ve feyz vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin beyazlaştığmı düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasım ister. Teveccüh’ün sonuna kadar bu olay devam eder. Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıkların derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır ve zikir eğitimi yapılır. 


“Şeyhi rabıta ederken bir hal belirmezse mürid şeyhinden yardım istemelidir.”şirki (S.24) 

Rabıta’nın birçok çeşidi vardır: 

I- Üstadın Huzurunda: Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Müridde şuhud 
(olanğandışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalb sızlaması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister. Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde her hangi bir hal belirmezse mürid üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. 



“Mürid şeyhinin Allah ile kendi arasında aracı olduğuna inanır.” Küfrü (S.25) 

Zira talib Cenab-ı Hak’kın (c.c.) herşeye kadir ve üstadının da kendisiyle, Allah-u Teâlâ (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düsünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır.


“Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır.”şirki (S.25-26) 

II- Üstadın bulunmadığı yerde rabıta: 

1) Hatme yapılırken rabıta: Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalb huzuru elde edilir. Hatme duası okunur ken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhani yetleri hazırdır. Herbiri kendilerine uygun muh abbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme), dünyayı terketme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılma- sına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler. 


“Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur.Şeyh müridin içine girer.” Sapıklığı (S.26-27) 

2) Şekli (surî) ve manevî rabıta: 

a) Şekli rabıta: Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısında oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonrada tüm bedenine yayılır. 

Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir (telebbüs – elbise rabıtası) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür. Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerin saldırısı arttığında, kalbin sıkıntılı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözüyde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır.

Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürid kendisinin zarf olduğunu şeyhinin de içine, girdiğini düşünür. Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, onda fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki, birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. 


“Bu rabıta kalb ile bilinir.” Yalanı (S.27) 

Manevi rabıta: Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalb ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas (içtenlik) doğar. Bazan her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan herbiri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazanda her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar. 


Artık şeyh mürid nazarında her şeyi kuşatan ve herşeyde tasarruf eden bir ilahtır. (S.27-30) 

Bu rabıtanın çeşitleri:

• Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır. 

• Üstadın herşeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadının kemâlâtının dışa vurdu ğunu açıkça görmek. 

• Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri (evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrıl maktan üzülmek. 

• Bir günahtan kaçınırken, yolda, yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek (Bu durumda edebli olunmalıdır.) 

• Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır. 

• Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerler karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek. 

• Mürid bütün ibadetlerini, hal ve hareket lerini tümüyle rabıtalı yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma veya vermeden önce ve sonra rabıta yapmalıdır. Çünkü iki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş gibidir. 

• Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe uyulur. 

• Dost ve arkadaş toplantısında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir. Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanı mında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur. Bu gerçek sevgi ruhu saflaştırır. Maddi sevgi usanç, gevşeklik, tembellik, bezginlik ve gaflete neden olurken manevi sevgi kişiyi cezbe ve gerçeğe eriştirir. 

• Mürid diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşılarsa rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlasını azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar. 

• Hased (çekememezlik) ve gıpta (imren me)’yi önleyen manevi rabıta: Güzel binek, değerli giyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici dinlenme yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür: “Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.” Bu şekilde düşününce hased ve gıbta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara (gözdeğme si) da engel olur. 

Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümidsizlik gördü; Allahu Teâlâ’ya (c.c) yalvararak rica etti. Onun duası nedeniyle Cenab-ı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allahu Teâlâ’ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir. 


Mürşid dediği Şeyh mürid için puttur. (S.54-55) 

Mürşidi hatrında ihlasın en düşük derecesi: Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhinin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır. 

İhlasın en yüksek derecesi: Şeyhinin tüm hareketlerinin, sözlerinin ve hatta latifelerinin (esprilerinin) nefsi, dünyevî, ve uhrevî (ahiret için) yarar için değil, ancak ruhanî ve Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rızası için olduğuna inanmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en düşük derecesi: Şeyhinin tüm isteklerini kendi isteklerinden daha üstün tutmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en yüksek derecesi: Kendi arzularını şeyhinin arzularında yok etmesi, her hangi bir istek belirtmemesidir. Şeyhinin bir isteği ve emri olursa onu istemesi, bir şey emretmezse hiç bir dilekte bulunmamasıdır. Öyle hale gelmeli ki onun emri olmadan hiç bir şey yapmamalıdır. Bununla beraber şeyhiyle zahirde kavuşmayı şiddetle istemelidir. Zahirde kavuşunca, manen kavuşmayı yanık kalble şiddetle arzu ederek kendisini hiç bir şeyin oyalamasına izin vermemelidir; kalbindeki aşkı hiçbir şey söndürmesin ve onu yolundan gördüğü hiçbir şey alıkoymasın. Allahu Teâlâ’ya (c.c) yaklaştıkça ilahi makamlardan ne kadar uzak olduğunu anlar. Çünkü yakınlığın ve kavuşmanın dereceleri sonsuzdur. 

Mürşidine teslim olmanın en düşük derecesi: Müridin kendi üzerinde şeyhinin tasarrufatını (etkilemesini) görmesidir. Böylece mürşidinin emri altında olduğunu bilir. 

Adab-ı Fethullah – Şeyh Fethullahi Verkanisi, Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997

 

İnsan-ı Kamil – – Abdulkerim Ceyli
cilt 1 

 
“İnsanın zatı Allah’ın aynıdır.” İftirası (S.131) 


Bir kul, bu kevnî mertebeden yükselir; kudsi mertebeye geçip, ondan kendisine gelen bir keşif olursa, bilir ki: İşte, Allah’ın zatı kendi zatının aynıdır.. Böylece, zatı idrâk etmiş olur. 



“Keşfe nail olunca senin o olduğunu, onunda sen olduğunu anlarsın.”iftirası (S.133) 


Zat-ı ilâhiyi idrâk üzerinde duralım.. Bu da, bilmen gerekli bir konudur.. Özünde tam bir yüceliğe sahip bulunan zat-ı ilâhiyi idrâk şu yoldan olur: 

Bileceksin ki; sen osun; o da sen 

Ne var ki bu: Kuru bir bilgi ile değil: Hak ka pından ihsan olunan ilâhî bir keşfe sahip olmakla olur 

Anlatılan keşfe, ilâhî bir ihsanla nail olup senin o olduğunu; onun da sen olduğunu bildikten sonra anlarsın ki: Bu böyledir.. Bunun böyle oluşundaysa.. ne bir ittihad ne bir hulul vardır..



“Allah varlığın aynısıdır.” Yalanı (S.189) 

O, şu varlığın aynıdır.. Bu varlık da onun aynıdır.. 

“Sebebine gelince: Onun evveli, aynen âhiridir; önü aynen sonudur.. 



Peygamber’e “Rabbimi bir delikanlı suretinde gördüm.”İftirası (S.195) 


İlâhî TEŞBlH cemal suretinden ibarettir.. Cemal-i ilâhî için manalar vardır.. Bu manalar, ilâhî isimler ve sıfatlardır.. 

Aynı şekilde, cemal-i ilâhî için suretler de var dır.. Bu suretler ise., üstte anlatılan manaların tecellilerinden ibarettir.. 

Bu tecelliler ise., dıştan görülüp tutulan şey lerle; akıl yolu ile anlaşılan şeyler üzerine gelenlerdir.. Dıştan gelenler için, Resulüllah S.A. efen dimizin: 

— «Rabbımı taze bir delikanlı suretinde gördüm..» Hadis-i şerifini misal olarak gösterebiliriz.. 



“Hak kuluna Allah isminde tecelli edince , kul da Allah olur.” İftirası (S.220) 

Yüce ve sübhan olan Hak, kuluna: ALLAH is pitinden tecelli ettiği zaman o kul, kendi nefsinden yana fena bulur.. 

Böyle olunca kendisinden gaye: ALLAH olur O’nda ve onun için.. 

Bundan sonra, o kulun varlığı; zaman hadiselerine bağlanma köleliğinden kurtulur.. Bu kâinat bağları ile bağlılık durumu, kalkar; çözülür.. 

İşbu durumlardan sonradır ki, o kul; 

a) Tek zat olur.. 

b) Sıfatlarda tek olur.. 

c) Analar ne? babalar ne? hiç birini tanımaz olur.. 

Durum ki anlatıldığı gibi oldu. 

a) ALLAH’ı zikreden kimse; okulu zikreder.. 

b) ALLAH’a bakan kimse, o kula bakmış olur.. 

İşte., bütün bu olanlardan sonradır ki: Hal di li garib ve acib yoldan terennüm etmeye baş lar. 



“Allah ilmiyle tecelli ederse o kul olmuş ve olacak her şeyi bilir.”yalanı (S.229-230) 

Anlatılan bu birlikten’sonradır ki; yüce zat o kula, İLMÎYE sıfatı ile tecelli eder.. 

İşte, bu ilim sıfatı tecellisini aldıktan sonradır ki o kul: Bütün âlemi, içinde bulundukları duruma göre bilir.. 

Anlatılan âlemlerin bütün dallan ve kollan, o kulun ilim çenberine girer.. 

Başlangıcından taa, sonuna kadar.. 

Böyle olunca: O kul herşeyi bilir. Nasıl oldu, 

ne şekilde oluyor ve sonunda nasıl olacak?.. 

Bütün bunları bilir.. 

O bilir: Bu iş, olmamıştır.. 

O bilir: O olmayan şey, ne sebeple olmamıştır? 

O bilir: Olmayan bir şey, olunca, nasıl olur? 

Ve nasıl olacak?.. 

Bütün bu anlatılanlar; o kulda bir ilim olarak mevcuttur” 

Ama aslî bir ilim.. 

Ama hükmî bir ilim.. 

Ama keşfe, zevke dayanan bir ilim.. 

Öyle bir ilim ki., yani: Öyle bir bilgi ki, malum olup bilinenlere onun zatından sirayet edip geçmiştir.. 

Hem de, icmal yolundan.. 

Hem de, tafsil yolundan.. 

Hem de, küllî ve cüz’i yoldan.. 

Onun tafsili icmalinde gizlidir. Ama, gizliden de gizli bir gayb âleminde.. Ledünnî ve zatî olaraktan.. 

O, öyle bir gelişle gelmektedir ki; gaybın da gaybı âlemin, tafsilinden gelmektedir, bu şehadet âlemine çıkmaktadır.. 

Böyle olunca, onun icmal tafsili, gaybında mü şahede olunur.. 

Toplu icmali ise., gaybın da gaybındadır.. 

Sıfat tecellisi içinde, olana; ilmin gelişi, zahir de olan bir şey değildir.. Gizlinin de gizlisi âlemde, o ilmin içine dalan bilir! 


“Allah kula basariyet ismiyle tecelli edince bütün gabi alemleri görür.” Yalanı (S.230-231) 

BASARİYET.. 

Yüce Allah, kullarından bazılarına da, bu BA SAR sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu tecellide, o kulun durumu şöyle olur: 

Bu tecelli yüce Allah katından; ilme, ihataya, keşfe dayanan bir tecellisi ile geldiği zaman, onun için tam bir BASAR tecellisi yolu açılır.. 

Bu açılış, o kulun görüş açılışıdır.. İlminin u- zandığı yere kadar ne varsa, hepsini görür.. 

Bu makamda: 

• Hakka dönük ilmin sözü geçmez.. 

• Halka dönük ilmin sözü de geçmez.. 

Bu makamda sadece: BASAR tecellisine nail olan kulun görüşü vardır… 

Varlıkları tümden, içinde bulundukları halleri ile, o kul görür.. 

Ama, gizlinin gizlisi bir âlemde.. 

Burada pek hayret veren bir nokta vardır ki; şudur: O kul, gizlinin gizlisi âlemdeki herşeyi bildiği halde; bu şehadet âlemindekilere karşı bile mez ve göremez. 



“Semi ismiyle tecelli edince bilir ve onun için uzak ve yakın birdir.”iftirası (S.232-233) 
“SEMİ” 

Yüce Allah kullarından bazılarına da, bu sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu SEMİ’ sıfatı tecellisine eren kul: 

— Cemadat hükmünde bulunan (taş, toprak, vb.) şeylerin konuşmalarını dinler.. 

Bitkilerin sözlerini işitir.. 

Cümle canlı varlıkların dillerinden anlar.. 

Meleklerin sözlerini de anlar.. 

Bütün değişik dilde konuşanların lügatlerini bilir.. 

Hali anlatıldığı gibi olan bir kul için: Yakın ile uzağın hiç bir farkı yoktur.. Onun katında uzak, yakın gibidir.. 

Yukarıda anlatılan manaları biraz açalım.. 

Yüce Allah bu SEMİ’ sıfatı ile, o kuluna tecelli ettiği zaman: Bitkilerin dillerim, cemadatın gizli sesini, bütün değişik dilleri; ondaki ahadiyet gücü ile, o kul işitir ve anlar.. 

Bu tecelli sayesinde ben: Rahmaniyet ilmimi rahmandan dinledim.. 

Kur’an okumayı öğrendim.. Bir ölçü birimi olan rıtıl oldum.. 





Ceyli Allah ve Kur’an adına yalan söylüyor. (S.234-237) 

Bu hitab için, bir örnek verelim.. Mesela»: Ona şu nida gelir: 

— Sen sevgilimsin.. Sen sevdiğimsin.. Arzula nan sensin.. 

Sen kullardaki yüzümsün.. 

Sen, en üstün gayesin.. En çok aranan sensin. 

Sen, sırlar içinde sırrımsın.. 

Sen, nurlar içinde nurumsun.. 

Gözümsün; süsümsün.. 

Cemalim sensin; kemalim sensin.. 

İsimim sensin.. Zatım sensin.. Vasfım sensin.. Sıfatım sensin.. 

Ben, senin isminim.. Ben senin resminim.. 

Nişanın benim.. Alâmetin benim, sevdiğim.. 

Sen, bu kâinatın özüsün.. Bütün bu varlıklar, ve olanlardan maksad sensin.. 

Müşahedeme yaklaş; ben, sana varlığımla yaklaştım.. Uzak durma; çünkü ben: 

— «Biz, ona şah damarından daha yakınız..» (50/16)