Adab-ı Fethullah / İnsan-ı Kamil / Tasavvufi Hayat

Adab-ı Fethullah - Şeyh Fethullahi Verkanisi - Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997 



“Hakkın sıfatları müride yansır” şirki (S..17-18) 

Marifet, Allah-u Teala’yı (cc) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfat ları müride yansır. 


‘İhdinnessiratelmustagıym’ dışında şeyh’e bağlanmak sapıklığı (S.18) 

Cenab-ı Hakk’tan (c.c) başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imam kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere kavuşmaya çalışmalıdır. 


Bir şeyhi rabıta ve şeyhe bağlanma sapıklığı (S.18) 

Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vaciptir. Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır. 

Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisi nin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak bilemediğinden sıkıntı ve ızdırap içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de aşırı korkar. 


“Şeyh müride Hz. İsa ve Lokman Hekim gibidir.”yalanı (S.20-21) 

Kudsi hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur: ” Yer ve gök beni kuşatamaz; ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.” 
Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah Tüsterî’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insanî kalbdir. Çünkü emir aleminde Allah-u Teâlâ’nın (c.c) tecel lilerinin yeridir. Kuşatır (yesanî) kelimesi Cenab-ı Hakk’ın (c.c) Zat’ını değil tecellisini kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir. İnsanî kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma gerekir. Bundan dolayı mürid insanî kalbin yeri olan hayvanî kalbe devamlı yönelerek bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talib şöyle düşünür: “Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insanî kalbim karardı ve yaralandı. Bunları ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi; bakışları ve tedavisi Lokman He kim’in tabibliği gibidir.” Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle yardım dileyerek arzuy la üstadına bakar. Teveccüh’te oturan kardeşle rini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. 



Şeyhi Allah ile bir tutma sapıklığı (S.21-22) 

Üstadının sesini duyunca Mecnun’un Leyla’nın sesiyle sevindiği gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir duyguyla yardım dilemeyi arttırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u Teâlâ’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun affetmesi ayrıdır. 

Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, velinin yardımı nerede… ikisi arasında çok fark vardır. 

Müridinin yarar görmesi için teveccüh süresince Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kıram’ın yardımı hazırdır diye inanması gerekir.’ Fakat bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O’da bu feyzi ancak kabule uygun edeb sahibine verir. 


Şeyh mürid için bir ilahtır. (S.23) 


Yarar sağlamak için müridin korku, ümit, haz ve sevgi hallerini arttırması gerekir. Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe teyz almak için o nefesini içine çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır. Ve kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. Üstadının nefes alıp vermesi boyunca onun yardımı ve feyz vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin beyazlaştığmı düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasım ister. Teveccüh’ün sonuna kadar bu olay devam eder. Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıkların derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır ve zikir eğitimi yapılır. 


“Şeyhi rabıta ederken bir hal belirmezse mürid şeyhinden yardım istemelidir.”şirki (S.24) 

Rabıta’nın birçok çeşidi vardır: 

I- Üstadın Huzurunda: Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Müridde şuhud 
(olanğandışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalb sızlaması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister. Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde her hangi bir hal belirmezse mürid üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. 



“Mürid şeyhinin Allah ile kendi arasında aracı olduğuna inanır.” Küfrü (S.25) 

Zira talib Cenab-ı Hak’kın (c.c.) herşeye kadir ve üstadının da kendisiyle, Allah-u Teâlâ (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düsünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır.


“Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır.”şirki (S.25-26) 

II- Üstadın bulunmadığı yerde rabıta: 

1) Hatme yapılırken rabıta: Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalb huzuru elde edilir. Hatme duası okunur ken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhani yetleri hazırdır. Herbiri kendilerine uygun muh abbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme), dünyayı terketme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılma- sına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler. 


“Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur.Şeyh müridin içine girer.” Sapıklığı (S.26-27) 

2) Şekli (surî) ve manevî rabıta: 

a) Şekli rabıta: Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısında oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonrada tüm bedenine yayılır. 

Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir (telebbüs – elbise rabıtası) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür. Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerin saldırısı arttığında, kalbin sıkıntılı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözüyde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır.

Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürid kendisinin zarf olduğunu şeyhinin de içine, girdiğini düşünür. Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, onda fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki, birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. 


“Bu rabıta kalb ile bilinir.” Yalanı (S.27) 

Manevi rabıta: Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalb ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas (içtenlik) doğar. Bazan her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan herbiri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazanda her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar. 


Artık şeyh mürid nazarında her şeyi kuşatan ve herşeyde tasarruf eden bir ilahtır. (S.27-30) 

Bu rabıtanın çeşitleri:

• Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır. 

• Üstadın herşeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadının kemâlâtının dışa vurdu ğunu açıkça görmek. 

• Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri (evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrıl maktan üzülmek. 

• Bir günahtan kaçınırken, yolda, yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek (Bu durumda edebli olunmalıdır.) 

• Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır. 

• Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerler karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek. 

• Mürid bütün ibadetlerini, hal ve hareket lerini tümüyle rabıtalı yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma veya vermeden önce ve sonra rabıta yapmalıdır. Çünkü iki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş gibidir. 

• Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe uyulur. 

• Dost ve arkadaş toplantısında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir. Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanı mında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur. Bu gerçek sevgi ruhu saflaştırır. Maddi sevgi usanç, gevşeklik, tembellik, bezginlik ve gaflete neden olurken manevi sevgi kişiyi cezbe ve gerçeğe eriştirir. 

• Mürid diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşılarsa rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlasını azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar. 

• Hased (çekememezlik) ve gıpta (imren me)’yi önleyen manevi rabıta: Güzel binek, değerli giyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici dinlenme yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür: “Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.” Bu şekilde düşününce hased ve gıbta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara (gözdeğme si) da engel olur. 

Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümidsizlik gördü; Allahu Teâlâ’ya (c.c) yalvararak rica etti. Onun duası nedeniyle Cenab-ı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allahu Teâlâ’ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir. 


Mürşid dediği Şeyh mürid için puttur. (S.54-55) 

Mürşidi hatrında ihlasın en düşük derecesi: Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhinin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır. 

İhlasın en yüksek derecesi: Şeyhinin tüm hareketlerinin, sözlerinin ve hatta latifelerinin (esprilerinin) nefsi, dünyevî, ve uhrevî (ahiret için) yarar için değil, ancak ruhanî ve Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rızası için olduğuna inanmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en düşük derecesi: Şeyhinin tüm isteklerini kendi isteklerinden daha üstün tutmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en yüksek derecesi: Kendi arzularını şeyhinin arzularında yok etmesi, her hangi bir istek belirtmemesidir. Şeyhinin bir isteği ve emri olursa onu istemesi, bir şey emretmezse hiç bir dilekte bulunmamasıdır. Öyle hale gelmeli ki onun emri olmadan hiç bir şey yapmamalıdır. Bununla beraber şeyhiyle zahirde kavuşmayı şiddetle istemelidir. Zahirde kavuşunca, manen kavuşmayı yanık kalble şiddetle arzu ederek kendisini hiç bir şeyin oyalamasına izin vermemelidir; kalbindeki aşkı hiçbir şey söndürmesin ve onu yolundan gördüğü hiçbir şey alıkoymasın. Allahu Teâlâ’ya (c.c) yaklaştıkça ilahi makamlardan ne kadar uzak olduğunu anlar. Çünkü yakınlığın ve kavuşmanın dereceleri sonsuzdur. 

Mürşidine teslim olmanın en düşük derecesi: Müridin kendi üzerinde şeyhinin tasarrufatını (etkilemesini) görmesidir. Böylece mürşidinin emri altında olduğunu bilir. 

Adab-ı Fethullah – Şeyh Fethullahi Verkanisi, Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997

 

İnsan-ı Kamil – - Abdulkerim Ceyli
cilt 1 

 
“İnsanın zatı Allah’ın aynıdır.” İftirası (S.131) 


Bir kul, bu kevnî mertebeden yükselir; kudsi mertebeye geçip, ondan kendisine gelen bir keşif olursa, bilir ki: İşte, Allah’ın zatı kendi zatının aynıdır.. Böylece, zatı idrâk etmiş olur. 



“Keşfe nail olunca senin o olduğunu, onunda sen olduğunu anlarsın.”iftirası (S.133) 


Zat-ı ilâhiyi idrâk üzerinde duralım.. Bu da, bilmen gerekli bir konudur.. Özünde tam bir yüceliğe sahip bulunan zat-ı ilâhiyi idrâk şu yoldan olur: 

Bileceksin ki; sen osun; o da sen 

Ne var ki bu: Kuru bir bilgi ile değil: Hak ka pından ihsan olunan ilâhî bir keşfe sahip olmakla olur 

Anlatılan keşfe, ilâhî bir ihsanla nail olup senin o olduğunu; onun da sen olduğunu bildikten sonra anlarsın ki: Bu böyledir.. Bunun böyle oluşundaysa.. ne bir ittihad ne bir hulul vardır..



“Allah varlığın aynısıdır.” Yalanı (S.189) 

O, şu varlığın aynıdır.. Bu varlık da onun aynıdır.. 

“Sebebine gelince: Onun evveli, aynen âhiridir; önü aynen sonudur.. 



Peygamber’e “Rabbimi bir delikanlı suretinde gördüm.”İftirası (S.195) 


İlâhî TEŞBlH cemal suretinden ibarettir.. Cemal-i ilâhî için manalar vardır.. Bu manalar, ilâhî isimler ve sıfatlardır.. 

Aynı şekilde, cemal-i ilâhî için suretler de var dır.. Bu suretler ise., üstte anlatılan manaların tecellilerinden ibarettir.. 

Bu tecelliler ise., dıştan görülüp tutulan şey lerle; akıl yolu ile anlaşılan şeyler üzerine gelenlerdir.. Dıştan gelenler için, Resulüllah S.A. efen dimizin: 

— «Rabbımı taze bir delikanlı suretinde gördüm..» Hadis-i şerifini misal olarak gösterebiliriz.. 



“Hak kuluna Allah isminde tecelli edince , kul da Allah olur.” İftirası (S.220) 

Yüce ve sübhan olan Hak, kuluna: ALLAH is pitinden tecelli ettiği zaman o kul, kendi nefsinden yana fena bulur.. 

Böyle olunca kendisinden gaye: ALLAH olur O’nda ve onun için.. 

Bundan sonra, o kulun varlığı; zaman hadiselerine bağlanma köleliğinden kurtulur.. Bu kâinat bağları ile bağlılık durumu, kalkar; çözülür.. 

İşbu durumlardan sonradır ki, o kul; 

a) Tek zat olur.. 

b) Sıfatlarda tek olur.. 

c) Analar ne? babalar ne? hiç birini tanımaz olur.. 

Durum ki anlatıldığı gibi oldu. 

a) ALLAH’ı zikreden kimse; okulu zikreder.. 

b) ALLAH’a bakan kimse, o kula bakmış olur.. 

İşte., bütün bu olanlardan sonradır ki: Hal di li garib ve acib yoldan terennüm etmeye baş lar. 



“Allah ilmiyle tecelli ederse o kul olmuş ve olacak her şeyi bilir.”yalanı (S.229-230) 

Anlatılan bu birlikten’sonradır ki; yüce zat o kula, İLMÎYE sıfatı ile tecelli eder.. 

İşte, bu ilim sıfatı tecellisini aldıktan sonradır ki o kul: Bütün âlemi, içinde bulundukları duruma göre bilir.. 

Anlatılan âlemlerin bütün dallan ve kollan, o kulun ilim çenberine girer.. 

Başlangıcından taa, sonuna kadar.. 

Böyle olunca: O kul herşeyi bilir. Nasıl oldu, 

ne şekilde oluyor ve sonunda nasıl olacak?.. 

Bütün bunları bilir.. 

O bilir: Bu iş, olmamıştır.. 

O bilir: O olmayan şey, ne sebeple olmamıştır? 

O bilir: Olmayan bir şey, olunca, nasıl olur? 

Ve nasıl olacak?.. 

Bütün bu anlatılanlar; o kulda bir ilim olarak mevcuttur” 

Ama aslî bir ilim.. 

Ama hükmî bir ilim.. 

Ama keşfe, zevke dayanan bir ilim.. 

Öyle bir ilim ki., yani: Öyle bir bilgi ki, malum olup bilinenlere onun zatından sirayet edip geçmiştir.. 

Hem de, icmal yolundan.. 

Hem de, tafsil yolundan.. 

Hem de, küllî ve cüz’i yoldan.. 

Onun tafsili icmalinde gizlidir. Ama, gizliden de gizli bir gayb âleminde.. Ledünnî ve zatî olaraktan.. 

O, öyle bir gelişle gelmektedir ki; gaybın da gaybı âlemin, tafsilinden gelmektedir, bu şehadet âlemine çıkmaktadır.. 

Böyle olunca, onun icmal tafsili, gaybında mü şahede olunur.. 

Toplu icmali ise., gaybın da gaybındadır.. 

Sıfat tecellisi içinde, olana; ilmin gelişi, zahir de olan bir şey değildir.. Gizlinin de gizlisi âlemde, o ilmin içine dalan bilir! 


“Allah kula basariyet ismiyle tecelli edince bütün gabi alemleri görür.” Yalanı (S.230-231) 

BASARİYET.. 

Yüce Allah, kullarından bazılarına da, bu BA SAR sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu tecellide, o kulun durumu şöyle olur: 

Bu tecelli yüce Allah katından; ilme, ihataya, keşfe dayanan bir tecellisi ile geldiği zaman, onun için tam bir BASAR tecellisi yolu açılır.. 

Bu açılış, o kulun görüş açılışıdır.. İlminin u- zandığı yere kadar ne varsa, hepsini görür.. 

Bu makamda: 

• Hakka dönük ilmin sözü geçmez.. 

• Halka dönük ilmin sözü de geçmez.. 

Bu makamda sadece: BASAR tecellisine nail olan kulun görüşü vardır… 

Varlıkları tümden, içinde bulundukları halleri ile, o kul görür.. 

Ama, gizlinin gizlisi bir âlemde.. 

Burada pek hayret veren bir nokta vardır ki; şudur: O kul, gizlinin gizlisi âlemdeki herşeyi bildiği halde; bu şehadet âlemindekilere karşı bile mez ve göremez. 



“Semi ismiyle tecelli edince bilir ve onun için uzak ve yakın birdir.”iftirası (S.232-233) 
“SEMİ” 

Yüce Allah kullarından bazılarına da, bu sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu SEMİ’ sıfatı tecellisine eren kul: 

— Cemadat hükmünde bulunan (taş, toprak, vb.) şeylerin konuşmalarını dinler.. 

Bitkilerin sözlerini işitir.. 

Cümle canlı varlıkların dillerinden anlar.. 

Meleklerin sözlerini de anlar.. 

Bütün değişik dilde konuşanların lügatlerini bilir.. 

Hali anlatıldığı gibi olan bir kul için: Yakın ile uzağın hiç bir farkı yoktur.. Onun katında uzak, yakın gibidir.. 

Yukarıda anlatılan manaları biraz açalım.. 

Yüce Allah bu SEMİ’ sıfatı ile, o kuluna tecelli ettiği zaman: Bitkilerin dillerim, cemadatın gizli sesini, bütün değişik dilleri; ondaki ahadiyet gücü ile, o kul işitir ve anlar.. 

Bu tecelli sayesinde ben: Rahmaniyet ilmimi rahmandan dinledim.. 

Kur’an okumayı öğrendim.. Bir ölçü birimi olan rıtıl oldum.. 





Ceyli Allah ve Kur’an adına yalan söylüyor. (S.234-237) 

Bu hitab için, bir örnek verelim.. Mesela»: Ona şu nida gelir: 

— Sen sevgilimsin.. Sen sevdiğimsin.. Arzula nan sensin.. 

Sen kullardaki yüzümsün.. 

Sen, en üstün gayesin.. En çok aranan sensin. 

Sen, sırlar içinde sırrımsın.. 

Sen, nurlar içinde nurumsun.. 

Gözümsün; süsümsün.. 

Cemalim sensin; kemalim sensin.. 

İsimim sensin.. Zatım sensin.. Vasfım sensin.. Sıfatım sensin.. 

Ben, senin isminim.. Ben senin resminim.. 

Nişanın benim.. Alâmetin benim, sevdiğim.. 

Sen, bu kâinatın özüsün.. Bütün bu varlıklar, ve olanlardan maksad sensin.. 

Müşahedeme yaklaş; ben, sana varlığımla yaklaştım.. Uzak durma; çünkü ben: 

— «Biz, ona şah damarından daha yakınız..» (50/16) 

Sözünün sahibiyim.. 

Kulluk ismi ile bağlanıp kalma.. 

Rabb olmasaydı, kul da olmazdı.. 

Ben, seni nasıl izhar ettimse, sen de beni izhar ettin.. 

Senin kulluğun olmasaydı; benim de, rübubiyet vasfım olmazdı.. 

Ben, seni nasıl bulduysam, sen de beni öyle buldun.. 

Senin vücudun olmasaydı, benim vücudum da olmazdı.. 

Sevgilim, yaklaş yaklaş.. 

Sevgilim, yüksel., yüksel.. 

Sevgilim, seni vasfım için istedim; kendim için yaptım.. 

Kendin için başkasını isteme; senin için de benden başkasını arzulama.. 

Sevgilim, bütün kokularda beni kokla.. 

Sevgilim, bütün taamlarda beni ye. 

Sevgilim, mevhum şeylerden beni çıkar.. 

Sevgilim, malum şeylerden bana akıl yolu bul.. 

Sevgilim, bu hissedilen şeylerde beni müşahe de et.. 

Sevgilim, el değdirilen şeylerde bana dokun.. 

Sevgilim, giyilen şeylerde beni giy.. 

Sevgilim, benden murad sensin.. Benimle künye aldın.. Namıma künye alan sensin.. 



Yukarıda anlatılan kelâmlar o kadar güzeldir ki, o kadar tatlıdır ki., o yoldan yapılan ihsanlara ne doyulur, ne de o latifelerden bıkılır.. 

KELÂM sıfatı kendisinde olanlardan bazıları da: Hak’la konuşur.. Ama, halk dili ile.. 

Söylenen sözü bir yönden duyar.. Ama, o bilir ki: O söz, bir başka yönden gelmektedir.. 

Halktan biri ona seslenir; o da duyar.. 

Ama, Hak’tan duyar.. Halktan değil.. 

Bu manada şöyle söylerim: 

Leylâ ile olurdum, gayrı yoktu görsem bile; 

Cemadatla konuşurdum Leylâ’ya hitab ile.. 

Şaşılacak bir şey yoktur, onlarla konuşsam da; 

C emadattan cevab aldım, Leylâ’dan cevab ile.. 

KELAM tecellisine nail olan kullardan bazıla rını; yüce Hak cisimler âleminden alır, ruhlar âlemine götürür.. 

Mertebe bakımından, bunlar en yüce mertebelerin sahibidir.. 

Bazı kullar, bu yüce hitabı kalbinde bulur.. Kalben, yüce Hak’la konuşur.. 

Bazıları, ruh ile, dünya semasına yükselir.. 

Bu sınıfa mensub olanlar arasında; ikinci ve üçüncü semaya yükselen zatlar da vardır.. 

Haliyle, bu yükseliş, kimin kısmetîndeyse.. kısmeti ne kadarsa, o kadar olur.. 

Sıdre-i müntehaya yükselen kimseler de vardır.. 

Yükselirler; konuşmalarını orada yaparlar.. 

Hâsılı: KELÂM teceilisine nail olanlar, haki katler âlemine girdikleri kadar yüce Hakkın mu hatabı olurlar.. 

Bu böyledir; başka türlü olamaz.. Zira, her şeyin bir yeri vardır.. 

Yüce ve sübhan Hakkın şanı ise., her şeyi, ye rinde yerine getirmektir.. 

KELÂM sıfatının tecellisi, Hakkın kelâmına muhatab olacak kimselerden bazıları için bir şeref köşkü kurulur.. 

Hem de, nurlu ve parlak bir şekilde.. Pırıl pı rıl yanan bir köşk gibi.. 

Bazı kullar da, iç âleminde parlayan bir nur görür.. Yüce Hakkın hitabına, o nurlu yönden nail olur.. 

Bu nurun şekli değişiktir.. 

Bazan, çokluğu kavranabilir ve: 

— Şu kadardır.. 

Denebilir.. 

Bazan, o nurun çokluğunu anlamak mümkün değildir.. Çok çoktur.. Çoktan da çoktur.. 

Anlatılan nur, yuvarlak daire biçiminde olabi lir.. 

Uzayıp giden bir şekilde de olabilir.. 



“Kelam tecellisine erişince Hakk’ın kelamını duyarsın ve sen de mabut olursun.”iftirası (S.238-239) 

Kelâm tecellisine erip yüce Hak kın kelâmını duyanlar için: 

— Sidre-i müntehaya yükselen kimseler de vardır.. 

Demiştik.. Bunların nail olacağı kelâmın bir şeklini burada anlatmamız yerinde olur.. 

Bunlar arasında şu hitaba nail olan vardır: 

— Sevgilim, senin benliğin işte benim kimliğimdir.. 

Sen, aynen osun., o ise., ancak benim; sevgilim.. 

Senin bu yaygın halin, benim terkibimdir.. Çokluk yönün, benim birliğimdir.. 

Senin terkibin dahi, benim yaygın halimdir.. 

Senin cehaletin, benim bilginidir.. 

Senden murad, benim.. 

Ben, senin içinim, benim için değil.. Sen de, benim içinsin.. Senin için değil. 

Sevgilim, sen üzerinde vucud küresinin dön-d üğü bir noktasın.. 

O varlık küresinde, sen abd olmaktasın; aynı z amanda, mabud da olursun.. 

Nur sensin.. Zuhur sensin.. 

Sen bir güzelliksin; bir suretsin. 

Tıpkı insana lâzım olan göz; bu göze de lâzım. olan insan gibisin.. 



“Kula irade sıfatı tecelli edince her şey onun arzusuna göre olur.” Yalanı (S.240-241) 

İRADE.. 

SIFATLAR TECELLİSİ içinde ehliyet kazanan bazı kimselere yüce Allah, İRADE sıfatı ile tecelli “eder.. 

Bu tecelliye nail olunca, yaratılmışlar hep onun iradesi ve arzusuna, göre olur.. 

Bu tecellinin yolu, kelâm sıfatından geçer.. 

Yüce Allah, mütekelîim sıfatını o kulda tecelli ettirince; o kul, bu sıfatın ahadiyet yönü ile, m ahlukatta iradesini yürütmeye başlar.. 

Artık her şey, onun arzusuna göre olur. 

Burada, önemli bir noktaya işaret edeceğiz.. Özellikle dikkat edilmesi gerekir.. 

Çünkü, bu tecelliye erenlerden, bazısı gerisin geri dönmüş; yüce Hak’tan yana gördüğü şeyleri in kâr yoluna sapmıştır.. 

Bu, şöyle olmuştur: 

Yüce Hak, o kimseye; ilâhî olan gayb âlemin de, her şeyin kendi arzusu ile olduğunu göstermiş tir.. 

Hem de, müşahede yolü ile., açık bir şekilde.. 

Kul, orada bu hale sahib olduğunu görünce; aynı şeyin bu şehadet âleminde de olmasını iste miştir.. 

Ne var ki, bu olamaz.. Çünkü o durum, zatî özellikler arasında sayılır. Bunu sezememiştir.. 

İşte., anlatılan talebi yerine gelmeyince, o ay- nen gördüğü müşahedeyi inkâr etmiştir.. 

Gerisin geri dönmüş ve kalb sırçası kırılmıştık.. 

Bu müşahededen sonra Hakkı da inkâr etti. Onu bulduktan sonra, yitirdi.. 



“Kulda kudret tecelli edince gizli şeyler görünmeye başlar.” Yalanı (S.241) 


KUDRET .. 

SIFATLAR TECELLİSİ içinde bazıları bu’ KUDRET sıfatı tecellisine geçer.. 

Bu geçiş sonunda, tümden eşya onun kudreti ile olmaya başlar.. 

Ama gaybî âlemde., gizlide.. 

Aynı âlemde bulunan, onun model varlığında olur.. 

Bu tecellide bir yükselme kaydedip ilerlerse.. ondan da öteye geçerse., gizli tuttuğu şeyler, ken disine görünmeye başlar.. 




“Uluhiyet sıfatı tecelli edince zıdları özünde toplar.” Yalanı (S.246) 

ÜLÛHİYET.. 

Bazılarına da: yüce Allah, ÜLÛHİYET sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu tecelliye nail olan kimse., zıdları özünde toplar.. 

Beyazı ve siyahı bir eder.. 

Yükseklikleri de, aşağıları da şümulüne alır.. 

Toprağı da, incileri de bir görür.. 

Bu tecellide, kulun aklı: İsme, vasfa erer.. Ama, açılıp kapanmayı kabul etmez. 

Bunun katında o gibi işler, susuza su gibi ge len serap gibidir., git git bulunmaz., sonu yok.. 

Bir şey bulamaz; sonunda, Allah’tan başka.. 

Allah’ını bulur; Allah da onun hesabını görür.. 

Sağlı sollu kitabı alır; ve şu âyetin okunuşunu duyar: 

— «Uzaklık, zalim topluluğa..» (23/41) 



Zat sıfatı tecelli ederse gavs olur, mehdi ,hatem ve halife odur.”Yalanı (S.263) 


Yukarıda anlatılan LATİFE iki şekilde olur: 

a) ZATÎ.. 

b) SIFATI.. 

Şimdi bunların manasını açalım..” 

Anlatılan latife, ZATÎ olduğu zaman, insana ağlanan bu heykel: 

O kâmil ferd olur.. Her şeyi özünde toplayan bir gavs olur.. 

Bu varlığın isleri onda çevrilir.. 

Yapılan secde ve rükûlar onun için olur.. 

Yüce Allah âlemi onunla korur.. 

— Mehdi ve hatem.. 

Tabirleri, onu anlatmak için kullanılır.. 

İşte.. HALİFE, odur.. 


“Putlarda zahir olan benim , şu putların tümü benden başkası değildir.” (S.357-358) 

Buraya kadar anlatılan âyet-i kerimedeki mana ise.. şu ayet-i kerimedeki sözü tefsir etti: 

“İlah yoktur; ancak ben varım..» (20/14) 

Bundan, şunu anlatmak istiyor: 

— İbadet edilen ilâhlık durumunda ancak ben varım.. 

Bu putlarda zahir olan benim: Felekler, tabiatlar hep benim.. 

Cümle meznep ve din ehlinin kulluk ettiği her şey benim.. 

Şu putların tümü, BEN’den başka değildir.. 

Bundandır ki, onlara: . 

–ilâhlar.. 

Lafzını tesbit ettim.: Bu. lafzı onlara da ad koy dum.. 

Haliyle onlara verilen bu isim, hakikatte al dıkları durum icabıdır.. 

..Ve bu isim: Mecaz yolu ile değil, hakikat ola rak verilmiştir. 

Zahir ehlinin: 

— İlâhlar, ismi, onlara tapanların verdiği isimdir.. Hak Taâlâ ise., verdiği isimle bunu murad etmiştir.. Yoksa, kendi özlerinde, bu ismi hak ettikleri için vermemiştir.. 

Dedikleri gibi değildir.. Halbuki bu, yanlıştır.. Ve, Hakka iftiradır.. 

Çünkü bu eşyaya tümden; hatta bu vücudda bulunanların hemen her biri için, hakikatta Allah’ ın zatı yönünden gelen bir isimdir. Hem de, hakikî olarak.. 

Zira, sübhan olan Yüce Hak bu manaya göre, eşyanın aynıdır. 



Cennet ve Cehennem ebediliği uzarsa olmaz,bu ebediliğin tükenmesi zaruridir.”iftirası (S.373-374) 

Şunu da bilesin ki.. 

— Mümkin.. 

Vasfını alanlardan her şey için bir EBED durumu vardır.. 

Meselâ: 

Dünyanın EBED’i: Âhirete geçmesidir.. 

Âhiretin EBED’i: İşin Yüce Hakka geçmesidir.. 

Burada, önemli bir nokta var ki onu da açıklamak gerekir.. 

O nokta: Mümkinlerde bulunan: 

— E B E D.. 

Vasıflarının kesilmesine hükm’ olunmaktır.. 

Bunlar arasında: Cennet ehlinin EBED’lerini: cehennem ehlinin EBED’lerini saymak gerekir.. 

Bu EBED durumlarının elbette tükenmesi za rurîdir.. 

Eğer onlar devam eder; bekaları babında hûküm uzarsa., olmaz. 

Olmaz; zira: Hakkın EBED’lik durumu; kendi zatından başkası için, EBED’in bitiş hükmünü ver mekten yana bizi bağlar.. 

Kaldı ki: Hiç bir mahluk için yüce Hakkın bekasında, aynı seyir hakkı yoktur.. Yani: Kendi ba şına. 

Bu babdaki hüküm budur.. 

Biz, sözü makul bir ibare ile, bu şekilde ortaya çıkarmış olsak dahi esas manasında bir değişiklik olmâz. 

Çünkü: Biz onu, açık bir keşif yolu ile elde et tik.. 

İsteyen inanır; isteyen inkâr eder. 



Cili’nin ve tasavvuf’un uydurulan ilahları (S.437) 


Halbuki, efrad ve aktabdan her biri için, bu varlık ülkesinde tasarruf vardır.. 

Bunlardan her biri: Gecede ve gündüzde neler olur, onu dahi bilirler; kuş dillerini bilmek bunun yanında hiç kalır.. 

Bu manada Şiblî rh. der ki: 

• Kara karınca, kara taş üstünde, karanlık bir gecede yürür de, ben onun ayak sesini duymaz sam, kendim için: 

• Ben, kandırılmışım; Rabbımın mekre uğramışıyım.. 

Derim.. 

Başka bir zat ise, şöyle demiştir: 

— Ben o gibi hareketleri anlamadığımı nasıl söyleyebilirim?.. Onun hareket için hazırlanışı, be nim gücümle olmaktadır.. 

Onu. hareket ettiren benim.. Nasıl onu anlamadığımı, söyleyebilirim.. Hem de, onu hareket ettiren olarak.. 

İnsan-ı Kamil cilt 1 – Abdulkerim Ceyli, Üçdal Neşriyat, İst-1980

 

İnsan-ı Kamil - Abdulkerim Ceyli 
cilt 2 

 
“Kıyametten sonra iblise lanet yoktur. İlahi yakınlığa döner.” İftirası (S.176) 

Kıyamet günü geçtikten sonra, İblis’e lanet yoktur… 

Z i r a: 

—Kıyamet günü.. 

Dediğimiz DİN GÜNÜ, tabiî zulmetin hükmü kalkar.. 

Nitekim DİN GÜNÜ tefsiri, bu kitabın KIRKINCI BÖLÜM’ünde geçti.. 

Bu manaya göre iblis: ilâhî huzurdan, ancak kıyamet gününden önce kovulur ve tard edilir.. Zira onun, asli durumu bunu gerektirir.. 

“Ünün aslının iktizası ise., tabiî engellerdir.. Ru hun ilâhî hakikatlerle tahakkukuna engel olur.. 

Amma, bundan sonra.. Tabiî durumlar, kemalât cümlesinden sayılır.. Ona lanet yoktur, sırf yakınlık vardır… 

Ve o zaman İblis, önce olduğu gibi, ALLAH ka tında bulunan ilâhî yakınlığa döner.. 

Bu ise.. cehennemin zevalinden sonra olur.. 

Çünkü: ALLAH-ü Taâlâ’nın yarattığı her şey, cennette önceden bulunduğu hale dönecektir..

Bu asalet durumu, kat’îdir.. 

Bu manayı anla… 



Cili’ye göre “Bütün gayri müslümler cezasını çektikten sonra ilahi saadete nail olurlar.”iftirası (S.327-339) 

Bunlar on millete ayrılır.. Bu on millet, çeşitli milletlerin aslıdır.. Teferruata geçilecek olsa, bit mez.. O kadar ki çoktur.. 

Hepsinin dayanağı şu on millettir: 

• Küffar.. 

• Tabaiyye.. 

• Felâsife.. 

• Seneviyye.. 

• Mecus.. 

• Dehriyye.. 

• Berahime.. 

• Yahud.. 

• Nasara.. 

10. Müslimun.. 

Bu anlatılan taifeden hangisi olursa olsun; ALLAH-ü Taâlâ: Bir kısmını, cennet için; bir kısmını da, cehennem için yaratmıştır.. 

Hele geçmiş zamanlardaki küffara bir bak: O zaman da peygamberlerin daveti ulaşmayan bel gelerde oldukları halde, yine ikiye ayrılmışlardır.. 

Onların bir kısmı hayır işlemiş; ALLAH-ü Taâlâ, cennet mükâfatı vermiştir.. 

Bir kısımları da şer işlemiş; ALLAH-ü Taâlâ ce hennemle cezalandırmıştır.. 

Kitap ehlinin durumu da budur.. 

Şeriat gelmeden evvel, onlar için hayır şuydu: Kalblerin kabullendiği, nefislerin sevdiği, ruhların hoşlandığı.. 

Şeriat geldikten sonra da, onlar için hayır şu oldu: ALLAH’ın kullarının ibadet emrine uyması.. 

Şeriatın nüzulünden önce ser ise., şu idi: Kalb lerin kabul etmediği, nefislerin kötü gördüğü, ruhların acı duyduğu.. 

Şeriatın nüzulünden sonra ise., şer: ALLAH’ın 

kullarına yasak ettiği şeyler oldu.. 



Bütün bunlar, ALLAH’a ibadet ederler.. Ama, .nasıl ibadet etmeleri uygun ise, öyle.. 

Zira onları, ALLAH-ü Taâlâ. zatı için yaratmıştır., kendileri için değil.. 

Onlar, hakkı olduğu şekilde, Yüce Hakkındır.. 

Sonra.. 

Sübhan olan Yüce ALLAH, bütün bu milletleri: İsimlerinin, sıfatlarının hakikati olarak yaratmıştır.. Hepsine zatı ile tecelli eylemiştir.. 

Bu sebeple: Bütün zümreler, ona ibadet eder ler.. 

KÜFFARA GELELİM: 

Bunlar, bizzat ALLAH’a ibadet etmektedir.. 

Şöyle ki: Sübhan olan yüce Hak baştan sona, bu varlığın hakikatidir.. Küffar da bu varlık cüm lesinden sayıldığına göre., onların hakikati odur.. 

Onlar, kendileri için bir RABB olmadığı yolunda inkâra sapıp kâfir oldular.. 

Bu böyledir.. Çünkü, ALLAH-ü Taâlâ onların hakikatidir.. Onun için bir RABB olamaz.. Mutlak RABB kendisidir.. 

Böylece onlar, aynen zatları neyi gerektiriyor sa., ona göre ibadet ettiler… 

PUTA İBADET EDENLERE GELELİM: 

Bu dahi, Yüce Hakk’ın varlık sırrına dayanır. O: Hülulsüz, katıksız olarak, vücud zerreleri nin her birinde, kemali ile vardır.. 

Bu açıdan, Yüce ALLAH, onların ibadet ettiği put ların dahi hakikatidir.. 

Bu manaya göre: Ancak ALLAH’a ibadet etmiş olurlar.. 

Bunun böyle olması onların bilmesine mühtaç değildir.. Aynı şekilde, onların niyetlerine de muhtaç değildir.. 
Zira: Hakikatlerin gizliliği ne kadar uzarsa uzasın; elbette iş neyse., onun üstünde açık zuhurla rı zarurîdir.. 

Şu mana da, onların içten Hakk’a tabi olduk larının sırrıdır.. 
Şöyleki: Onların kalbleri, bu işte hayır olarak lehte onlara sehadet eder.. İtikadlan da bu işin hakikatına bağlıdır.. 
Bu mana ise.. Kulunun ona ait zannıdır.. 
Bu manada, şu hâdis-i şerif önemlidir: 
- «Müftüler fetva verse dahi: kalbine danış..! 
Bu kalb fetvası umumî manadadır.. Hususî kalb fetvasına gelince., o zaman iş değişir.. 

Her kalb doğru fetva veremez.. Her kalbden fetva sorulmaz., danışılmaz.. 

Bundan bazı kalbler murad edilmiştir; hepsi değil.. 

Bu, itikada dayalı incelik; onların yaptığı işin hakikatına uygundur.. Onları, bu yoldan hakikat, işin zuhuruna çeker götürür., ama, âhirette.. 

ALLAH-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu: 

— «Her cemaat, kendilerinde olanla sendir-» (30/32) 

Yani: Dünyada da böyledir; âhirette de.. Bu böyledir.. Çünkü: İsim müsemmadan ay rılmaz.. 

Onları şenlikle isimlendiren odur.. Onları, bu şekilde vasıflandırdı.. 

Bu vasıf ise., mevsufa mugayir değildir.. 

Ancak: 

— Her cemaat, kendilerinde olanla şen oldu.. 

Denseydi.. o zama n, bu fiil sığası ile gelmiş olurdu.. Yukarıdaki manaya aykırı düşerdi.. Muzari sığası ile: 

—Şen olur… 

Deseydi.. o zaman, arada bir açıklık olurdu.. 

Amma, isim böyle değildir.. O, sürenin deva mını gerektirir.. 

Yani: Onlar, dünya hayatında yaptıkları ile sendirler.. Âhirette ise., halleri ile şendirler.. Ellerinde bulunanla daimî bir şenlik içindedirler.. 

Bu mana icabıdır ki: Dünyaya geri çevrilseler; yine kendilerine yasak edilen şeyi yaparlar.. Yaptıkları işin sonucunu azap bildikleri halde.. Zira o işte, bir lezzet, lütuf bulurlar.. Bu lezzet dahi, o azapta bekalarının sebebidir.. 

Zira Hak Taâlâ’nın rahmeti icabıdır ki: 

Kuluna âhiret azabı dilediği zaman, onun için bu azapta gizli bir lezzet yaratır. Azap görenin cesedi de, ona aşık olur.. 

Böyle olur ki: O azaptan ALLAH’a ilticası ve o azaptan ALLAH’a sığınması yerinde bir şey olmaya.. O lezzet, onun için var oldukça azap içinde kala.. 

Ama, ALLAH-ü Taâlâ, onun azabını hafifletmeyi dilediği zaman, o lezzeti yitirir.. O zaman rahmete yönelmeye muztar kalır.. ALLAH-ü Taâlâ’nın şanı odur ki: Muztar kalmışın duasına icabet ede.. 

İşbu durumdaysa.. o kulun azaptan ALLAH’a il ticası ve ona sığınması yerinde olur.. Hak Taâlâ ise.. onun sığınmasını kabul buyurur… 

Yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Küffarın ALLAH’a ibadeti zatîdir.” 

Onlann bu şekilde ibadeti, her nekadar kendi lerini saadete götürür ise de., dalâlet yoludur.. 

Dalâlet yolu olması da, o yoldan saadet husulünün uzadığıdır.. 

Zira o yoldan gidene, hakikatler inkişafı, an cak âhiretin azap tabakalarına girdikten sonra mümkündür.. Bunların tümü, dünyada tabiat ateşi tabakalarına dalmasının cezasıdır.. Beşeriyeti ica bı onlara, sözle dalmıştı; işle dalmıştı; halle dalmıştı.. 

Bu cezasını bitirdikten sonra, ALLAH’a vardıran yolunu da kat etmiş olur.. Bunun böyle oluşu, ken disine gelen nidanın uzaktan oluşudur.. 

Ancak, bu hallerden sonra, ilâhî saadetine nail olur.. İlk adımda yakınlık bulanların erdiğine erer.. 

Bu ilklere yakından nida gelmiştir… A n l a.. 

TABİATÇILARA GEÇELİM ; Bunlar, ALLAH-ü Taâlâ’ya dört sıfatı cihetinden ibadet ederler.. 

Bu ilâhî dört sıfat şunlardır: Hayat, ilim, kud ret, irade.. 

Bunlar, vücud binasının aslıdır.. Hararet, bürudet, rutubet, yübuset ise., o dört sıfatın, bu kâi nat alemindeki zuhur yerleridir.. 

Rutubet, hayatın zuhur yeridir.. 

Bürudet, ilmin zuhur yeridir.. 

Hararet, iradenin zuhur yeridir.. 

Yübuset, kudretin zuhur yeridir.. 

Bütün bu zuhur yerlerinin hakikati ise., anlatılan sıfatların sahibi olan Yüce Sübhan’dır… 

Anlatılan zuhur yerlerinde var olan, bu ilâhî incelik, sair tabiatçıların ruhlarına da açılınca; bu ilâhî dört vasfın eserim de, gördükten sonra., bu varlığı: Hararet, bürudet, yübuset ve rutubete bağladılar.. 

Ve., kabiliyetler, ilâhî istidat ciheti ile bildi ki: Anlatııan sıfatlar, bu suretlerin manasıdır.. 

Yahut: 

- Bu kalıpların ruhudur.. 

- Bu zuhur yerlerinde zahir olanlardır.. 
Şeklinde anladıklarını da söyleyebilirsin.. 
İşbu sırrın icabıdır ki: Anlatılan tabiî kuvvet lere ibadet olundu.. 

Bazısı bunu bilerek yaptı.. Bazısı da bilmeden ‘ yaptı.. 

Bilen önde gitti; cahil de katıldı.. 

Her ne ise., onlar, Hakk’ın âbid kullarıdır.. Amma, sıfat cihetinden.. Neticede işleri saadete ula şır.. Tıpkı, bunlardan önce anlatılanların durumu gibi.. 

İslerinin bineği olan hakikatlerin zuhuru ile, durum anlatıldığı gibi olur… 

FELSEFECİLERE GELELİM : 

Bunlar Yüce Sübhan’a isimleri cihetinden iba det ederler.. 

Zira: Yıldızlar, onun isim mazharlarıdır.. ALLAH-ü Taâlâ ise., zatı ile, onların hakikatidir.. 

Şöyle ki: 

Güneş, ALLAH isminin mazharıdır.. Nuru ile, bütün yıldızların yardımına koşar.. Tıpkı: Bütün isimlerin, ALLAH isminden yardım aldıkları gibi.. 

Kamer, (ay) Rahman isminin mazharıdır.. Zira: Yıldızların en kâmilidir.. Güneşin nurunu taşır.. Tıpkı: Rahman isminin, bütün isimlere nazaran, en yüce mertebeye sahip olduğu gibi.. Bunun beyanı daha önce, kendi yerinde yapıldı.. 

Müşteri, Rabb isminin mazharıdır.. Zira o: Se mada yıldızların en saadetlisidir.. Tıpkı: Rabb is mi, mertebeler içinde özel bir mertebeye sahip ol duğu gibi.. Zira o: Merbubun hükmüne göre, kibriya kemâlini şümulüne almıştır.. 

Zühal., bu yıldız, vahidiyet mazhandır.. Zira, bütün felekler onun kapsamına girer.. Tıpkı: Bü tün isimler ve sıfatlar vahid ismi altında olduğu gibi.. 

Merih, kudret mazharıdır.. Zira o: Kahhariyet fiillerine ait bir yıldızdır.. 

Zühre ise., iradenin mazharıdır.. Zira o: Ken di özünde, çok seri bir tekallübe sahiptir.. Aynı şe kilde Yüce Hak: Her an bir başka şey murad eder.. 

Utarit, ilim mazharıdır.. Zira o: Semada kâtiptir.. 

Baki kalan malum yıldızlar ise., onun güzel isimlerinin mazharlarıdır., ki onlar, sayılabilirler.. 

Bilinmeyip baki kalan yıldızlar ise,, sayıya gel meyen isimlerin mazharlandır.. 

İşte., felsefecilerin ruhları, bu manaları tadınca.. ki bunu: İdrâk yönü ile tadarlar.. Bu idrâki ise., kendilerinde var olan, ilâhî fıtrat istidadından alırlar.. 

İşbu durumda, anlatılan yıldızlara ibadet etti ler.. Bu ibadet ise., her yıldızda bulunan ilâhî latife içindir.. 

Sonra.. 

Hak Taala bu yıldızların hakikati olduğuna göre.. onun zatı namına mabud olması icab eder… Onların ibadeti, bu sırra dayalıdır.. 

Bu varlıkta, Âdemoğlu ve onun dışında kalan hayvanatın ibadet etmediği hiç bir şey yoktur.. 

Meselâ: Bukalemun, güneşe ibadet eder.. 

Meselâ: Necaset böceği kötü kokuya ibadet eder.. 

Ve.. hayvanatın diğer çeşitleri… 

Bu varlıkta, ALLAH’a ibadet etmeyen hiç bir canlı yoktur.. 

Ya takyid yollu ibadet eder, ki bu: Zuhur yerine veya yaratılmış bir şeydir.. 

Ya da itlak yolludur.. 

İtlak yollu ibadet eden, muvahhiddir.. Yani: Tevhid ehlidir.. 

Takyid yollu ibâdet eden ise… Şirk ehlidir.. müşriktir… 



Hâsılı: Anlatılanların ve anlatamayanların tümü, hakikat üzere ALLAH’a ibadet etmektedir.. Şunun için ki: Hakkın varlığı ondadır.. 

Zira, Hak Taâlâ, zatı cihetinden şunu iktiza eder ki: Hangi şeyde zuhur ederse., o şeye ibadet oluna. 

Halbuki o: Kâinatın bütün zerrelerinde zuhura gelmiştir.. 

Bundandır ki: İnsanların bazısı tabiata bağlı şeylere vücudun aslıdır diye ibadet etti. Onlardan, yıldızlara ibadet edenleri de var.. Madene ibadetleri de var.. Ateşe ibadet edenleri de var.. 

Hâsılı: Varlıkta hiç bir şey yoktur ki: Bu âlem-de bir şeye ibadet etmiş olmasın… Ancak, MUHAMMEDİ olanlar müstesna.. 

Bunlar, mutlak yoldan, ALLAH’a ibadet ederler.. 

Bu ibadetlerini mahlukat parçalarından hiç bi ri ile takyıd etmemişlerdir.. Bütün varlık olması yönü ile, ona ibadet etmişlerdir.. 

Sonra.. Bunların ibadeti, bir yana bağlı, bir yandan ayrı; batına bağlı, zahirden ayrı oımak gi bi bir ilgiden yana da pek nezihdir… 

Bunların yolu: Sonunda zatına vardıran ALLAH’ın yoludur.. 

Bu sebepledir ki: İlk adımda yakınlık derecesini bulmuşlardır.. 

Bunlar o zümredir ki, ALLAH-ü Taâlâ, şu cüm lesi ile onlara işaret etmiştir: 

— «İşte.. bunlar, yakın mekândan nida olunmuşlar..» (50/41) 

Bunlar, cihet yönü ile, tabiata bağlı şeylerden birine, yıldızlara ibadet edenlere benzemezler.. 

Hele putçular ve benzerleri gibi hiç değildirler.. Zira, putçuların durumuna şu âyetle işaret olunmuştur: 

— «Bunlara uzaktan nida olunur…» (41/44) 
Zira, bunların Hakka dönüşü, ancak ibadet et tikleri zuhur yönünden olmaktadır.. Sadece, ona o olduğu için ibadet ettiler, Hak bilerek değil.. Böyle olunca da onlara başka yönden bir zuhur olmadı.. 
İbadetlerine dayanak bildikleri bu durum ise., onlara göre uzaklığın taa, kendisidir.. 

Ancak… Ancak… esas konağa vardıktan sonra., uzaktan çağırılan da, yakından çağrılan da aynı olur” 

Bunu anla; olur mu? 

SENEVİYYE KISMINA GELELİM: 

Bunlar, Yüce ALLAH’a zatı cihetinden ibadet et tiler. Zira, ALLAH-ü Taâlâ, bütün zıdları özünde top lar.. Hakka ait mertebeleri, halka ait mertebeleri şümulüne alır. 

İki vasıfta, iki hükümle zuhur eyledi.. 

Dünya ve âhirette, iki sıfatla zuhur eyledi.. 

Hakka bağlı hakikate mensup olan, nurlarda zahir olandır.. 

Halka bağlı hakikate mensup olan da, zulmet ten ibarettir.. 

İşbu ilâhî sır icabıdır ki: Nura ve zulmete iba det ettiler.. Zira, bu ilâhî sır:’İki vasfı, iki zıddı, iki itibarı, iki hükmü camidir.. Onun bu cami oluş şeklini, nasıl istersen öyle söyle.. Nasıl dilersen öyle hükmeyle.. 

Çünkü Sübhan ALLAH, o dilediğin şeyi ve zıddı zatı ile camidir.. 

Hâsılı: Seneviyyeler, Yani: Puta ibadet eden ler, bu ilâhî latife icabı ona ibadet ettiler.. Bu iba det şekli de, Yüce Sübhanın zatı nasıl iktiza ediyor sa.. Öyle oldu.. 

Çünkü: Hak, olarak isimlendirilen odur.. Halk olarak isimlendirilen odur… Nur odur; keza zulmet- de.. AMMA MECUS.. 

Bunlar, ALLAH-ü Taala’ya AHADİYET yönü ile ibadet ettiler.. 

Şundan ki: Ahadiyet, bütün mertebeleri isim- leri ve sıfatları ifna eder.. Ateş de aynıdır.. 

O da, anasır arasında en çok güce sahip olan dır.. En üstünüdür.. Hizasına gelen bütün tabiî kuvvetleri yok eder.. 

Ona yaklaşan her tabiî kuvvet, mutlaka galip kuvveti ile ateşe çevrilir.. 

Ahadiyet de aynıdır. Ona mukabil duran İsim ve sıfat mutlaka onda” kaybolur.. Onda muzmahii olur.. 

İşte.. Onların ateşe ibadetleri, bu latife icabı dır.. O ateşin hakikati ise.. ALLAH-ü Taâlâ’dır.. 



Heyula zuhurundan önce, tabiat rükünlerinin 3 rüknüydü.. Ki bunlar: Ateş, hava, su ve topraktır.. 

O heyula bu rükünlerinden hangisine isteseydi; o zaman girebilirdi.. 

Ancak, bu rükünlerden birinin suretini giy dikten sonra, artık o suretten soyunamaz.. Böyle bir şey onun için mümkün değildir.. Başka bir surete de artık giremez.. 

Vahidiyet gözünde, esma ve sıfatın durumu da aynıdır.. 

Bu esma ve sıfatlardan her birinin ikinci bir manası da vardır.. 

Meselâ: Mün’im, müntekimin kendisidir.. 

Ancak, isimler, ilâhî mertebelerde zuhura ge lince., o zaman her isim, iktiza ettiği hakikati ifa de eder.. 

İşte., o zaman, Mün’im müntekimin zıddı olur..; 

Ateş ise., tabiat kuvvetlerinin sırasına göre, isimlerden vahidiyetin mazharıdır.. 

Ne zaman ki, Mecus ruhları, bu miskin kokusu nu aldı; başka koku almaktan yana nezleye tutuldu; alamadı. 

Ve., ateşe ibadet ettiler.. 

Amma, Vahid, Kahhar ALLAH’tan başkasına ibadet etmediler.. 

DEHRİYE FASLINA GELİNCE.. 

Bunların ibadeti, Yüce Hakk’a hüviyeti yönü iledir.. 

Bu manaya işaret olarak, Resulüllah Selamun Aleykum. efendimiz şöyle buyurdu: 

— ” Dehre sövmeyiniz; zira dehr, o ALLAH’tır..” 
Bu, onun hüviyetini ifade eder.. 

BERAHİME İSE.. 

Bunlar, mutlak yoldan. ALLAH’a ibadet ederler.. İbadetlerini ne nebi cihetinden yaparlar; ne de resul.. 

Bunlar derler ki: 

— Bu vücudda ne varsa o. ALLAH için mahluktur.. 

Bu sözleri ile onlar, bu varlıkta yüce ALLAH’ın vahdaniyetini ikrar ederler.. Ama, nebileri ve resulleri inkâr ederler.. 

Bunlar. kendilerini İbrahim evlâdı sanırlar.. 

Kendilerinin yanında bir Kitap olduğunu, bu kitabı da, İbrahim Halil a.s. kendiliğinden yazdı., diye anlatırlar.. 

- Kitap Rabbı katından geldi.. Demezler.. 

— O kitapta hakikatler anlatılır.. Beş cüzdür.. Bundan dört cüzü, herkesin okumasını mu bah sayarlar.. 

Beşinci cüzü ise., kendilerinden ancak bazı fertlere, okumayı mubah sayarlar.. Bunun sebebi ise., onun derinliğidir.. 

Onlar arasında bu beşinci cüzü okuyan meşhur olur.. 

Bunların netice yolu İslama çıkar.. Resulüllah Selamun Aleykum. efendimizin dinine girer.. 

Bu taife çoğunlukla Hind ülkesinde bulunur.. 

Orada, birtakım insanlar vardır ki; bunların kılığına girerler, BERAHİME olduklarını iddia ederler, ama bunlardan sayılmazlar.. 

Bunlar, BERAHİME arasında puta ibadetle tanınmıştır.. 

Halbuki, onlardan biri puta ibadet ettimi, kendilerine göre BERAHİME sayılmaz.. 

Hâsılı: 

Yukarıda cins cins anlatılan zümreler, bu ibaet şekillerini kendilerinden icad ettikleri için; şekavetlerine sebep oldu.. 

İsterse, bu iş, onlan saadete götürsün.. 

Zira şekavet: Saadet zuhurundan evvel., onların sabit kıldıkları uzaklıktan başka bir şey değildir.. 

İşte.. şekavet bu manadır., anla.. 
İnsan-ı Kamil cilt 2 – Abdulkerim Ceyli, Üçdal Neşriyat, İst-1980

 

Tasavvufi Hayat Mehmet Ildırar, Sey-Taç Yay. 


1




Bunlar Allah’ın velisi değil, şeytanın evliyası (S.9)



İşte bunun gibi evliya-ı izamın elini tutmak, hakikatte enbiyanın elini tutmaktır. “Hakikatte sizin elleriniz üzerinde benim kudret elim vardır” kelam-ı mübareği ile Allah’ın elini tutmaktır.

 

Bir menkıbe ile mukaddimemizi noktalayalım:

 

Mevlana Halidi Bağdadi (k.s.) hazretlerinin halifesi Seyyid Taha hazretlerine Ermeni komşusu geldi: “Sizin dininizde komşu hakkı vardır, Hristiyan olan komşuya da vardır. Benim sana bir işim düştü. Bizim hiç çocuğumuz olmuyor. Sen Muhammed (a.s.)’in varisisin. Bir dua ediver de çocuğumuz olsun.” Seyyid Taha hazretleri yanındaki sofiye: “Bizim sürüye git, koyunlardan iki tane kıl kopar da getir.” dedi. Sofi istenileni getirdi. Seyyid Taha hazretleri Ermeniye: “Şu iki kılı al, yumuşak bir şeye sar. Hanımın, karnına bağlasın. İnşallah çocuğunuz olur.” dedi. Ermeni kılları aldı gitti. Her sene ikiz çocukları oldu.

 

Muhteremler, çocukları halkeden Cenab-ı Allah’dır. Evliyanın işi, ahlakıyla, kemalatıyla Peygamber’in ahlakına varis olduğundan, Allah’a ellirini kaldırıp dua edince, duası kabul oldu. Bu yüzden bizler kendimizi ıslah etmedikçe evliyadan fayda ummak olmaz. Musibetlerin, yüzümüzü Hakk’a dönmek için olduğunu da unutmamak gerekir. Ancak, takatımızın yetmediği hallerde ariflerin, evliyanın ellerini tutmakla manen ve maddeten güçleneceğimiz de bir gerçektir.



Allah’a Rasulune ve Hz. Ali’ye iftira (S.13-14)



İmam -ı Ali (r.a.)’ye Resu l – i Ekrem (s.a.v.) buyurdu:

 

-Ya İmam, Allah’a asi olanların en büyükleri kimdir?

 

-Allah ve Resulü bilir.

 

-Birisi Salih Peygamberin devesini kesip şehid eden, biri de senin b aşına zehirli kılıcını vurup kanını akıtandır.

 

-Ya Resulallah benim başıma zehirli kılıç mı vuracaklar?

 

-Evet

 

-Kim?

 

-İşte şu senin kölen. İsmen, cismen bildi.

 

Hz. Ali (r.a.) o köleye dedi ki:

 

-Sen beni bir gün katledersin

 

-Ya Ali, mümkün mü? Gel, ben seni bir gün katletmeden şu k ılıncı al, sen beni katlet.

 

-Allah günah işlemeyenin boynunu vurmayı helal etmedi.

 

Ama sen beni katledersin.

 

Hakikaten o köle Hz. Ali’yi katletti. Bizler Hz. Ali (r.a.) değiliz ki sabredelim. Yarın başımıza geleceği bugünden söyleseler, deli oluruz da yarına tahammülümüz kalmaz. Onun için Allah birçok esrar-ı ilahiyeyi gizli tutmuştur.



Tacü’l – Arifin Ebü’l Vefa Allah adına yalan söylüyor. (S.22-23)

 

Evliya-i izamdan Tacü’l-Arifin Ebü’l Vefa hazretleri bir gün müridleri ile beraber bir sahraya çıktılar. Orada bir sofra kurup yemek yediler. Yanlarından bir yolcu geçiyordu. Ebü’l Vefa hazretleri yolcuyu çağırdı ve “Sofraya buyurun.” dedi. Yolcu karnının tok olduğunu söyleyince “Ey yolcu, misafirin hakkıdır. Bari elimdeki bir lokmayı ye.” diyerek saadetli eliyle yolcunun ağzına lokmayı koydu. Lokmayı yiyen yolcu “Allaha ısmarladık” deyip gitti.

 

Tacü’l-Arifin, o zat uzaklaşınca sofi cemaatine şöyle dedi: “Bu yediği lokmadan bir oğlu olsa gerek. Onun adına Hüseyin koysa gerek. O, büyüyünce evliyadan olsa gerek. Bize de gelip mürid olsa gerek.” Meğer o yolcunun çocuğu olmuyordu. Tacü’l-Arifin’in verdiği lokmayı yiyince kan oldu. Hanımı hamile kaldı. Vakti gelince bir oğulları oldu. İsmini Hüseyin koydular. Babası çok zengindi. Çocuk büyüyünce sürülerinin başına çoban oldu. Sürülerin sayısı, ineklerin sütü arttı. Herşey bereket kazandı. Rai, Arapçada çoban demektir. Hüseyin Rai, Hz. Tacü’l-Arifin’i duydu. “Allah yoluna girmeden bir kamil el tutmak gerek.” diyerek yerini öğrenip Ebü’l Vefa hazretlerinin yanına geldi.

 

Ebü’l Vefa hazretleri, uzaktan Hüseyin gelirken, “Haza eserü’l lokma” dedi. 15 veya 20 sene önce o meseleye şahid olanlar, tebessüm ettiler ve dediler ki, “Ne lokrnadır ki Allah ona,bu zatı getirdi”

 

Hüseyin Rai, Ebü’1-Vefa hazretlerinden ders aldı. Kamil bir zat oldu.Ravda ismindeki köyün ahalisindedi. Şeyh Vefa hazretleri, bulunduğu semte şeyh olmasını söyledi. Zaviye kurdu, nice azmışları yola getirdi. Ölünceye kadar halkı ve gafilleri irşad ile meşgul oldu. Derman arayan nice dertlilere yardım elini uzattı. Bütün bunlar Hz. Seyid Tacü’l-Arifin Ebü’l Vefa’nın yüce himmet ve bereketiyle oldu.



Böyle veliler olduktan sonra İslam’da Tıbba hiç önem verilir mi ? (S.28)



Fatih Sultan Mehmed’in hocası Akşemseddin hazretlerinin torunu Şeyh Abdülkadir hazretlerine, gözüne ilaç sormak maksadıyla görmeyen bir kadın getirdiler. Mübarek buyurdu: “Bu gece bize konuk ol, sabahı dek görelim Mevla ne ilaç eyler.”

 

Ertesi sabah kadının gözleri iyileşmiş ve görür olmuştu. Abdülkadir hazretleri, bu gece konuk ol, derken “Mevla bizimle beraberdir, ilacı vermeye muktedirdir.” İnancı ile, öyle sıdk ile (Allah’dan istedi ki Rabbü Teala hazretleri onun bereketli nuraniyet hürmetine kadının gözlerini açtı.




Sakalın mı çıkmıyor hem şeyhe müracaat et (S.28)

 

Kataroğlu ismiyle tanınan çok zengin bir bey vardı. Sakalı bitmemiş, köse idi. Akşemseddin hazretlerinin oğlullarından Nurü’-l Hüda ismindeki muhterem zata gelerek: “Allah aşkına, babanın hatırına himmet eyle de sakalım bitsin.” dedi. Nurü”l Hüda Kataroğlu’nun yüzüne baktı, tükürüğünü eline aldı. nerede tüy çıkmadıysa tükürüğü ile yüzünü sıvazladı. “Git var yat. Sabah ola sakal bite.” dedi. Kataroğlu yattı, sabah kalktı,simsiyah sakal bitmiş.

 

İşte “Allah beraberdir” budur. Nurü’l Hüda ile Allah beraberdir de bizimle değil mi? Nurü’l Hûda’nın yakınlığı bizde yok. O. ağaçtan elma koparır gibi kudrel-i Sübhaniyeyi müşahede ediyor.

 

Kataroğlu sabah kalkıp simsiyah sakalı görünce, çok zengin olduğundan. Nurü’l Hûda’ya altın sırma işlemeli bir cüppe getirdi. Nurü’l Hûda sırmalı kaftanı aldı,”bekledi. Bir kelp geldi. Cüppeyi ona giydirdi ve:”Allah adamına sırmalı kaftan yakışmaz, köpek süsüdür.” dedi. Köpek sırmalı kaftanı aldı gitti. Bu da “zinetlerin terki” oldu.




“Zikir meclislerinde evliyanın ruhları hazırdır, ve onların ruhani yardımları olmadan mürid terbiye edilemez.” Yalanı (S.30-31)



Dördüncü sebep. Bağdat’ın ulu evliyasından Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine sordular:

 

-Evliya-i izamın menkıbelerinden, sözlerinden mürid için ne gibi fayda vardır? Cüneyd-i Bağdadi hazretleri buyurdu ki:

 

-Bunların sözleri aziz ve celil olan Allahü azimüşşan hazretlerinin fer kişilerinin, Allah ordusundan olan askerlerinin sözleridir. Zira Sûre-i Fetih’in 4 ve 7, Sûre-i Müddesir’in 31 ve Sûre-i Hud’un 120′inci ayet-i celilerinde Rabbim Teala şöyle beyan buyurmuş (Bu ayetlere Feridüddin Attar hazretlerinin verdiği toplu meal şöyledir): Şayet müridin kalbi kırılır, morali bozulursa, onunla kuvvetlenir. Allahü azimüşşan’ın o er kişileri olan velayet sahiplerinin ruhaniyetlerinden medet umar. Allahü azimüşşan onların ruhaniyetleri ile onun ruhuna inayet, kuvvet ve kudreti indirmeyi vesile kılar.

 

İmam-ı Fahreddin Razi hazretleri, şeytandan istiaze bahsinde ! “Euzü” den maksadın Allah’a sığınmak olduğunu ve ruhani olan er kişilerin diğer bir tabirle evliya-i izamın ulvi ve kudsi ruhaniyetlerinin, süfli ruhlara ve nakıs insanlara yardım etmesiyle yüzlerini Hakk’a çevireceklerini beyan etmektedir.

 

Gavs-ı Hizan hazretleri de Minah ismindeki eserinde buyuruyor ki: Hiçbir mürşid-i kamil ruhaniyet alemindeki evliya-i izamın ruhlarının yardımı olmadan asla müridlerini terbiyet edemez.

 

Şu halde hatme-i haceganda, sohbetlerin içerisinde, zikir meclislerinde evliya-i izamın, sâdat-ı kiram olan mübarek insanların ruhaniyetleri hazır olur. O ruhaniyetler, Allah’ın nuraniyet ve kudretiyle, o kullar üzerine, tıpkı bulutun hazır olup yağmuru indirdiği gibi feyz-i ilahinin, bereket-i subhaniyenin yağmasına vesile olur. Yoksa Allah’ın kudreti dışında evliya-i izam bir şey yapamaz.



Bu veliler kahine ihtiyaç bırakmıyor. (S.39)

 

Muhammed Şemseddin hazretleri Miftahü’l Kulub’da:

 

“Bir insan dünyanın en büyük alimi olsa, aynı zamanda da ‘dünyanın en büyük abidi olsa nefs-i muinime makamını geçemez” diyor. Adetullahda doğuştan veli gelenler vardır. Bunlardan biri de İbrahim Düsuki hazretleridir. Seyid İbrahim Düsuki, doğuştan veli olduğunu ve iki kerametle dünyaya geldiğini söylüyor ve babasının Seyid Abdülmecid, annesinin Seyide Patıma olduklarını hatırlatarak: “Zamanın evliyasından Muhammed bin Harun ne zaman babamı görse ayağa kalkarmış. Bir gün ayağa kalkmamış. Bunun sebebini babam kendisine sormuş. Muhammed bin Harun şöyle cevap vermiş: “Ya Seyid, ben sana kalkmıyordum. Senin zürriyetinden Gavs-ı Samedani Gavsü’l Azam İbrahim isminde bir evladın gelecek, cihanın kutbu olacak, ben ona kalkıyordum. Yakın vakitte o ruh ana rahmine düştü. Şimdi anasını görsem, ona kalkarım.” Şu halde tasavvuf nurani inkişaftır. Nefsin cibilliyeti muktezası esaretinden kurtulmak içindir.




Keşf’ül Mahcub yazarı Osman Hucviri Allah adına yalan söylüyor. (S.39-40)



Keşfü’l Mahcub sahibi Osman Hucviri buyuruyor: Şeyhimin anlattığına göre, yılların birinde evliyaullah bir çölde toplanmıştı. Benim pirim Hazret-i Husr, beni yanına alıp o çöldeki velilerin toplantısına götürdü. Velilerin her biri değişik şekillerde geliyordu. Kimisi taht üzerinde getirildi. Kimileri kuşlar gibi uçarak geldiler. Her birisi kendi kemalatına göre, Allah’ın kudretiyle göz açıp yumuncaya kadar geldiler. Nihayet nalınları parçalanmış, asası kırılmış, başı açık bedeni yanık bir genç yorgun argın toplantıya geldi. Şeyhim Husr hazretleri derhal yerinden kalkarak, o genci yüksek bir yere oturttu. Ben ise bu işe taccüb ettim. Şeyhime, sonradan gelen bu yorgun ve perişan genci niye yüksek mertebeye oturttuğunu sorunca, onun yüce bir veli olduğunu söyledi ve: “O velayete tabi değil bilakis velayet ona tabi idi. Diğerleri yorulmadan kerametle geldiler. Bu ise Allah’ın düşmanı olan nefsini ezmek için öyle geldi. Bu sebepten en yüksek makama çıkarıldı.” buyurdu.




Allah adına uydurulmuş bir masal (S.40-41)

 

Arifibillahın biri vefat etti. Elleri sımsıkı kapalı, gözleri de yumuktu. Gasil veren gassal yıkamak için ellerini de, gözlerini de açamadı. Gayb aleminden ses geldi: “Onun ahdi var. Cemalimizi görmeden, hak ve hakikat eline geçmeden ikisini de açmam dedi. Cenneti görse de açmaz illa cemali görecek.”İşte tasavvuf bu hallerdir.



Tasavvufta müşrik olmanın bir örneği ‘Rabıta’ (S.90-99) 
RABITA

 

Rabıta’nın lügat anlamı, iki şeyi birbirine bağlamaktır. Tasavvuf ıstılahatında rabıta, ilahi ve zati sıfatlarla muttasıf şuhud makamına ulaşmış kamil bir şeyhe kalbi bağlamaktır. Yani bu müridin şeyhine bağlanması demektir. Bu bağlanma şeyhin huzurunda, şeyhin gıyabında suretini, siretini, nuraniyetini, kudsiyetini hayalen kendisi ile birlikte/ muhafaza etmek; yanında bulunduğu zaman edebe bürünüp himmet ve inayeti Allah’dan niyaz ederek mürşidden beklemektir. Mevlana Halid Zülcenaheyn hazretlerinin bildirdiğine göre rabıta, müridin, fenafillah makamına ulaşmış olan şeyhinin suretini hayalinde saklayarak ruhaniyetinden istimdad dilemektir.

 

Rabıtanın yapılış şekilleri:

 

Birincisi: Talib olan mürid tarafından kamil mürşidin sureti tam karşıda hayal edilip iki kaşı arasına bakmak suretiyle, ruhaniyette onunla beraber olduğu tasavvurunda bulunmasıdır. Bu nakış ve bağlanışta mıhlanarak baka kalma, kendinden geçip kaybolma hali başlayıncaya kadar rabıtada manevi birlik ve beraberliği sürdürmek lazım gelir. Rabıta ile kendinden geçmek olabilir. Ölü gibi yere düşer, görenler vefat etti zannederler oysa o bakış ve bağlanışta mıhlanarak çakılmış bir çivinin duvardaki hali gibi, şeyhinin ruhaniyet ve siretine baka kalarak kendinden geçme hali meydana gelmiştir.

 

İkincisi: Müridin kendisini, mürşidinin heyet ve kıyafetindeymiş gibi görmesidir. Salik yine kendinden geçinceye kadar bu hali muhafaza eder. Bu durumda olan salik zatını mürşidin zatında, sıfatlarını mürşidin sıfatlarında yok etmek, böylece ruhaniyet ve üstünlüklerini onun suretinde bulmak mevkiindedir. “Benim mürşidim ikindiden sonra bir cüz Kur’an okur. Hiçbir zaman virdini bırakmaz. Binlerce insan gelir, sabreder, herkesin derdini dinler, hastayım demez, hiçbir şeyden şikayet etmez. Kuvvetinin yettiğine ruhaniyetle, yetmediğini Mevlayı müteale arz ederek hayırlarını taleb eder. Sabır, metanet, vakar sahibidir. Onun bütün derdi kendi derdini unutup ümmet-i Muhammed’in derdine melhem olmaktır.” düşüncesi ile mürşidin sıfatına bürünerek onun gibi olmak, her gün onun halinden bir hal kapıp, onun hali devam bir sıfatla cem olup,kendisini onun gibi oluncaya kadar o hali devam ettirmek rabıtadır. Yani suretini değil siretini ve ahlakını ona benzetebilmek için yavaş yavaş halini değiştirmektir.

 

Tarikat-ı Nakşıbendiyede hamiyet sahibi olan bir mürid şöyle buyurmuştur: Mürşidinden ve şeyhlerinden aldığı bu manevi sıfat ve hailen emsaline nakletmedikçe hamiyet sahibi bir mürid olunamaz.

 

Bugün siyasiler kendi partilerinin amaçlarını nice vasıtalarla yaydıkları gibi, bir mürid de şeyhinden aldığı feyiz ve güzel halleri ümmet-i Muhammed’e nakletmeye mecburdur.

 

Abdulkadir Geylani hazretleri buyuruyor: “Şeriatta zekat olduğu gibi tarikatın da zekatı vardır.” Şeriatın zekatı, nisaba malik olanın muayyen maldan, muayyen nisbette vermesi; tarikatın zekatı marifet, muhabbet, seyr-i sulukda iyi bir amel ve mertebeye ulaşmak için çalıştığı, noksan ve fena huylarını iyi hallere yükselttiği gibi ümmet-i Muhammed’e tebliğ etmektir. Bu vazifeyi yapmadıkça ebna-yı cinsi, nev-i beşer o müridden davacıdır. Bu yüzden her mürid asgari bir kişinin hidayetine vesile olmaya çalışmalıdır. Nasıl cenaze omuzlardan sıra sıra götürülürse, bu asırda ümmet-i Muhammed’ in çirkin hallerini cenazeye benzetmek suretiyle, onun kulpundan tutmak şarttır. İnsan, Allah rızası için gayret ederse, bu asırda ümmet-i Muhammed’in hidayetine vesile olabilecek sohbetler, bantlar dağıtıp tasavvufa dair kitaplar verebilir. Gittiği yere pasta,çikolata, çiçek götürmek yerine tasavvuf ve tarikat hayatının nurani bir eserini götürebilir.

 

Üçüncüsü: Gümüşhanevi hazretlerinin beyanıyla: “Mürşidin suret ve nuraniyetini karşısında görüp, onu kalbinin tam ortasına indirmek ve kalbini uzun ve geniş bir dehliz farz ederek, mürşidini o dehlizde yürüyor, kendisine doğru geliyor şeklinde canlandırmaktır.”

 

Demek ki, rabıta mürşidle kurulan muhabbetin huzurunda olduğu gibi gıyabında da ızharıdır.

 

Kıymetli mü’minler, şu bir hakikattir ki, birçokları rabıta-ı şerifini şeriatta yeri olmadığını söylerken, içtimai hayatımızda, kendi şahsi hayatımızda rabıtasız bir vaktimizin, dakikamızın geçtiğini düşünemeyiz. Herkes birini, bir şeyi düşünür. Köyünü, iznini, anasını, akrabasını… düşünür; gönlünü bağlar, rabteder. Nişanlı, nişanlısını, anne, askerdeki oğlunu düşünür. Bu da rabıtadır. Hırsız çalacağı şeyi planlar, haram bir rabıtadır. Hayat safhamızın her anında bir rabıta bulunur. İnsanoğlu gönlüne bir şey getirmeden, ölü gibi, bir saat duramaz. Biz de sofi olarak, sevdiğimiz evliyayı unutamayıp düşünüyorsak, güzel hallerini gözümüzün önüne getiriyorsak neden bunda şirk olsun?

 

Müridin makam ve mertebelerine göre değişikm rabıta şekilleri vardır.

 

Birincisi, mübtedi mürid oturup gezdiği her yerde, şeyhinin huzurunda durduğu gibi durmalı, hayalen mürşidinin kendisinden ayrılmadığına, daima kendisi ile berabermiş gibi olduğuna -değil hareketlerine, hislerine bile vakıf olduğuna- inanmalıdır. Uykusunda, annesinin yavrusunu başucunda beklediği gibi, şeyhi de ayak ucunda sabaha kadar onu bekliyormuş gibi, farzetmelidir. Kamil bir mürşid, bir anneden daha şefkatlidir, kamil olan ruhaniyeti Allah’ın azametinden çekmiş olduğu feyizleri müridine akıtır. Abdestli olarak zikirle yatan, selatü selamla yatıp uyuyan, uykusunda evliya-i izamı sanki başucunda duran bir anne gibi düşünen mürid rabıtanın başlangıcındadır, ikincisi, mutavassıt yani orta halli bir müridin hayatının her anında sanki Resulullah’ı görüyormuş, onunla hareket ediyormuş gibi; şeyhiyle Resulullah arasında, Resul-i Kibriya’nın ruhaniyetini, risaletini milyonlarca anneden daha şefkatli olarak “Ümmeti, ümmeti” dediğini, bizlere şefaaçi olduğunu, o şefaatiyle noksan amellerimizin Allah’a kabul ettirilmesine vasıta olduğunu bilmesi lazım gelir. Şu halde, kamil bir sofi, Resulullah’ın risaletini ve ruhaniyetini daima düşünmek mecburiyetindedir. Şeyhler gökteki yıldızlar ve ay gibi ise Resul-i Kibriya (s.a.v.) bütün alemi aydınlatan güneş gibidir. Onun ruhaniyetinin bulunmadığı, nurani kemalatının ve mü’minlere olan yardımının ulaşmadığı bir mekan düşünmek mümkün değildir. Üçüncüsü, vuslata yaklaşma kabiliyetinde olan salihin, mürşidine ve

 

Resul-i Kibriya Efendimizin ruhaniyetine sığındığı gibi, ihsan üstünden Allahu Azimüşşan’ı hatırdan çıkarmamasıdır. Yani mürşidini düşüne düşüne Resulullah’ın nuraniyetini anlamağa çalışır. Buradan da, bütün mükevvenatın Allah’ın yed-i kudretinde olduğunu idrake başlar “Ben Rabbimi görmüyorum ama kudret-i ilahiye, benim tırnağımın büyümesinden, bir harfi konuşmamdan, kafamdaki idrak ve hissiyatıma kadar her şeye vakıftır.” bilincinde olur. Bu bilinçle kimseye kötülük edemez.

 

İnsan, her üç günde bir makam geçmeye çalışsa, hali güzelleşse, kamil bir insan olsa, Peygamber (s.a.v.)’i görür hale gelir. Ebu’l Abbas Mürsi hazretleri: “Ben 40 senedir Resul-i Kibriya (s.a.v.)’i bir an görmesem kendimi mü’min saymam.” buyurmuştur. Nice evliya-i izam ruhani halini inkişaf ettire iki cihan serveriyle müşerref olup, cesed-i pakini açık şekilde görüp, görüşmüşlerdir.

 

Şah-ı Nakşıbend hazretlerinin halifesi Alaaddin Attar hazretlerine rabıta-i şerif hakkındaki düşüncesi sorulduğunda: “Şeriatta helal, tarikatta vazife, hakikatta haramdır.” buyurdu. 
Hakikatta haramlığının nedeni sorulunca: “Mürşid bir önceki rehberdir, sonra Resul-i Kibriya rehberdir; hakikatta Allah’ın azametini unutmamak lazımdır. Allah’ı daima görür gibi huzur-ı ilahide olduğunu hatırlamalıdır. Bu da teveccüh] ve murakabe yapan, zat-ı muhterem olan şeyhlerin makamıdır. Şu halde esas olan Allah’dan gafil olmamaktır, şeyhden gafil olmamak değil.” cevabını verdi.

 

Rabıta herşeyden de önce mürid için nurani bir vazifedir. Vesveselerin, havatır dediğimiz gönlümüze doğan düşüncelerin kovulması için şeyh hazretleri bir musluğun süzgeci mesabesindedir ki gafleti izale etmeye yarar. Rabıta yapıla yapıla sonunda murakabe derecesine geçilir. Seyid Muhammed Raşid hazretlerinin bir-iki saat rabıta yapması Allah’ın rahmet ve inayetinin inmesiyle, bir balık deniz içinde dolaşıp nasıl menfaat görürse, Allah’ın rahmetinin her an yağdığını murakabe ede ede tamamiyle ruhaniyeti kamil bir sıfat kazanmasına vesile olmuştur. Şu halde “hakikatte haramdır” sözü Allah’dan gafil olmamak demektir.
Rabıtanın şeriatta hükmü vardır, tarikatta vazifedir. Nice hadis, tefsir ve fıkıh alimleri rabıta yapa yapa büyük evliya olmuşlardır. 

Rabıtanın delilleri 

Kur’an-ı azimüşşan’da ve hadis-i şeriflerde rabıtanın delilleri olduğunu evliya-i izam bildirmişlerdir. Bunların en önemlilerinden biri de Gavsü’s Sakaleyn (insanların ve cinlerin gavsı), allame, müceddid-i zaman ve tarikat-ı Nakşıbendiye vasıtasıyla Gavsü’l azam olan Mevlana Halid Zülcenaheyn’in Risale-i Halidiye’deki beyanlarıdır. Mevlana Halid Bağdadi hazretleri rabıtayı bid’at kabul edenler için müstakil bir risale yazmıştır. Rabıtaya delil olan ayetler: 

Ey iman edenler Allah’dan korkun, bir de sadıklarla beraber olun.” ayet-i kerimesini Hace Ubeydullah Ahrar hazretleri şöyle tefsir etmiştir: 
Sadıklarla beraber olmak, imanında, amelinde, ahdinde, sözü ve özünde doğru olanları, hakikatten ayrılmayanları seçin, onlarla bir olun demektir. Hakiki beraberlik, sadıklar meclisinde kalp huzuruyla bedenen bulunmakla beraber gıyabında o kemalatları tahayyül ederek ve onların yaşadığı hayatı aynen yaşayarak hayalen, zikren, fikren ve amelen olan beraberliktir

Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için böyle deliller gösterdik. Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandir.” 

Önce mutezile imamı olup sonra ehl-i sünnete geçen büyük tefsir sahibi Zemahşerihazretleri bu ayetin tefsirinde Hz. Yusuf’un gaybi olarak “Sakın, sakın ha” sesini işittiğini, bu sese iltifat etmediğini ve bu sesin üç defa tekrarlandığını, neticede Hz. Yakub’un temessül ettiğini (sanki televizyonda görüldüğü gibi), bunun üzerine Hz. Yusuf’un kendisine gelip Züleyha’dan yüz çevirdiğini yazmaktadır ki bu rabıtaya açık bir işarettir.


Muhammed Ziyauddin hazretlerinin Molla Kasım’la yazdığı 77. cevab mektubunda:


“Mektubunda, gözümü kapattım üstadımın şeklini gördüm, diyorsun. Kardeşim, müridin rabıtada gördüğü üstadın şekli gerçi zahiri suretine benzer ama, o üstadın zahiri sureti değil, belki manadan ibarettir. O mürşidinin bir manasıdır. Rabıtada mezkur suretin zahir olması bir nevi kalbin tasfiyesine, nefsin kaydından kurtulmasına bağlıdır.” buyuruyor. Demek rabıta yapa yapa şeyhi görür hale gelmenin ahvali kalbin tasfiyesine bağlıdır. Nefsinin kayıt ve esaretinden kurtulursa şeyhini görür hale gelir. Onun için çok çalışıp çok cehdetmek lazımdır. Mektubun devamı şöyledir: “Gördüğün rüya senin için bir müjde olup onunla müjdeleneceğin şeyin size hasıl olmasını Allah (c.c.)’dan dilerim. Yine orada, taata ve çok çalışmanıza işaret var. Çünkü rüyada meyve gibi bir şey koparmak, ibadet edip neticesinde fayda hasıl olmasına delalet eder. Rüyada mürşidin suretini görmek rabıtanın tahsiline işarettir. Kardeşim, mürid ibadete çalışmayı kendine mahbup edinmesi, kendisine halet hasıl olup olmadığına bakmaması lazımdır. Şayet mürid kendine çalışmasından bir haletin husulünü gözetse öyle bir belaya düşer ki az kimselerden başka ondan kurtulamaz.”


Başka bir mektupta da, şekli görmekle beraber konuşmasını da dinlemenin daha kamil bir yol olduğunu, konuşmanın hükmünün ise şeriat-ı Muhammediye’ye uymak şartıyla ve mürşidine haber vermek suretiyle amel edilebileceğini haber vermiştir. Yani rabıtada gördüğü maneviyat şeriat-ı Muhammediye’ye uygun ise bu defa da mürşidine soracak. Mürşide danışılmadıkça amel edilmez.


Rabıtaya delil olan üçüncü ayet-i celile:
Ey iman edenler, Allah’dan korkun. Ona yaklaşmaya vesile arayın ve onun yolunda savaşın ta ki muradınıza eresiniz.“ 
Vesile mefhumu ile kasdedilen şudur: Emir taalluk edince ya Resulullah’a ya da onun manevi mirasçılarına duyulan muhabbet ve bağlılıkla, O’nun kavli ve fiili sünnetlerine aynen birlikte imiş gibi uymak demek olan rabıta Allah’a yaklaşmak için en faziletli bir vesiledir.


Dördüncü ayet-i celile
Habibim de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin, suçlarınızı örtsün.” 
Burada Peygamberimize uyulması görmeyi gerektirir. Bu görme, ya gözümüzle görmek ya da manevi olarak düşünce dünyamızda canlandırmak şeklinde gerçekleşir. Uymak, hem onun sıfatlarına hem manevi haline uymayı gerektirir.


Hanefi imamlarından Şeyh Ekmelüddin Şerh-i Meşarik adlı eserinde “Beni gören Hakk’ı görür.” hadis-i şerif bu ayetin tefsiri gibidir, der. Devamla, ittihadın (birleşmenin) ya uykuda ya da yakaza halinde ve bir şahsı toplamaktan ibaret olduğunu söyleyerek bu birleşmenin beş aslı gerektirdiğini ifade eder. 
Bunlar: l- Zatta birleşmek 2- Sıfatta birleşmek 3- Halde birleşmek 4- Fiillerde birleşmek 5- Mertebede birleşmek. 
Şu halde “Beni gören Hakk’ı görür.” hadisi ile bu beş halden biri insanda meydana gelirse, bu rabıtanın hakikatına işarettir. Kendisinden bu beş hal hasıl olan kimse dilediği zaman o aıhlarla da toplanır.


İmam-ı Fahreddin Razi hazretleri “Euzu besmele”nin tefsirinde süfli ve günahkar ruhların ulvi ve Allah katında makbul ruhların ruhaniyetiyle makam ve mertebece yardım görebileceğini anlatmıştı. Gavs-ı Hizani hazretleri de: “Bir halife, makamı ne kadar ali olursa olsun, sadat-ı Nakşibendi’nin ruhaniyetleri ona yardım etmedikçe müridlerini irşad edemez.” buyuruyor. Onun için sadat-ı kiramın ruhları, mübarek mürşidlerle bir arada bulundularında zatta, fiilde, sıfatta, halde ve mertebede de buluşurlar. Bu yüzden mürşid-i kamillerin ruhaniyetleri sadat-ı kiramın ruhlarıyla hatme-i haceganda ve vird çekerken buluşurlar. Teveccühde yapılan iş, sadat-ı Nakşibendi’nin ruhlarını çağırmaktır. (Teveccühe güneş doğduktan iki, ikibuçuk saat sonra aç karnına girilir. Binlerce insan gelir. İlk girenler bir tarafa, daha önceden girenler bir tarafa oturur. İki sıra olunur. Yüzler birbirine bakar, sırtlar da sırt sırta gelir. Gözler yumulu, bir-iki saat sürer. Teveccühde sultanımız her bir müridin başında ruhani feyiz ve bereketiyle yardımda bulunur.) Hatme-i haceganlarda gözler yumulur. Bunun sebebi, gelen sadat-ı kiramı görmemek içindir. Gözler açık olursa, onların nurlarından gözlere zarar gelmesi çok muhtemeldir.


Şafii imamlarından İmam-ı Gazali, İhya’da namazdaki son oturuşta “Esselamü aleyke” dendiği zaman Peygamber Efendimizin muhterem şahsiyetini gönlünde hatırlamayı unutmayarak, ol vecihle hitapta bulunması ve bu selamın melaike-i kiram tarafından huzur-ı risalete arz ve takdim ile şeref-i mukabeleye mazhar olunacağına inanılması gerektiğini anlatmaktadır. “Ettahıyyatü lilahı vessalavatü vettayyibat esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh. Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin” Bu meselede, iki cihan serveri Efendimizin ruhaniyetini risaletinin cihetiyle, Allah’ın habibidir, hatemü’l enbiyadır. Benim mürsel peygamberimdir diyerek öylece düşünüp selam verdiğinde namaz kılanlarla kılmayanları ayırd etmek, Resul-i Kibriya Efendimizin “ve aleyküm selam” sesini duyabilmek kadar rabıtayı inkişaf ettirmek de vardır. Şu halde biz “Ettahiyyatü” yü okurken namazın içinde veliyi düşünmek olmaz.


Sultanımız buyurdu: “Namazda şeyh rabıtası olmaz, namazda bunu yapanın namazı ifsad olur. Kasden namazını bozduğundan azab-ı ilahiyeye duçar olur.” İhya’da ise “Ettahiyyatü” de, “Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin” de kendisini de o salihlere dua zımnında katabileceği ve verdiği selama Allah Resulünün mukabele etmesini isteyebileceği bildirilmiştir. O halde “Ettahiyyatü” yü okurken Efendimizi şeklen değil risaleti cihetiyle, bu benim peygamberim Habib- i Hüda’dır, Hatemü’l Enbiya’dır diye düşünüp, “Ben selamımı verdim, Efendim selamımı aldı inancı ile günde yirmi defa bunu tekrarlamak, bize ruz-ı cezada şefaat edeceği inancını ve sevincini verir. Bu konuda, Şafii imamlarından Şahab İbni Haceri’l Mekki, Risale-i Şerh-i Abbasiye’de şehadet kelimesinin manasını izah ederken buyuruyor ki: Esselamü aleyke sözünde Hazret-i Peygamber Efendimizin muhatab olması, ümmetten namaz kılanların belli olması, daima ümmeti ile hazır ve nazır bilinmesi, üstün amellerinden olan salavatta ise ümmetine şehadet etmesi manası vardır. Böylece iki Şafi imam birbirini teyid etmektedir.


Şafi imamlarından Şehabeddin Sühreverdi, Avarifü’l Maarif adlı eserinde salavatın yaklaşmaya vesile olduğunu, namazda mü’minler Hazret-i Peygamber Efendimize selam ederken, şeklini canlandırarak değil, Allah’ın Habibi ve Resulü olduğunun düşünülmesi şeklinde buyurmuş, ama namazın içinde Peygamberimizden başka evliyanın olmayacağını bildirmiştir. Hanefi mezhebinin ileri gelenlerinden Şerif Cürcani hazretleri de Şerh-i Mevakıf sonlarında, namaz dışında velilerin şekillerinin tahayyül edilebileceğim, bunun şeyhin vefatından sonra feyiz verebilecek ruhani bir güç olduğunu bildirirken, bunun namaz içinde olmayacağını belirtmiştir.


Birçok kişinin psikolojik bakımdan başkalarını talid ile hayatlarına yön verdikleri göz önünde bulundurulursa, “İnsan sevdiği ile bareberdir” hadis-i şerifine göre, kişinin başkaları ile beraberliği olgunluğa erişebilme bakımından büyük değer taşır. Bu asırda, insanların her hareketine psikolojik faktörlerle yön verilmeye çalışıldığı görülmektedir. Rabıta-i şerif de müridin sevdiği Allah ehlinin halidir ki, asrımızdaki dünyevi menfaatler göz önüne alınırsa, o da müride hem dünyevi hem de uhrevi menfaatler verir.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de bu konuyla ilgili olarak 17 inci Lem’anın 13 üncü noktasında “Medar-ı iltibas olunmuş beş meseleyi verir” başlığı altındaki beşinci meselede: “Mürşidin ruhu ve kalbi bir aynadır. Cenab-ı Hak’dan gelen feyze ma’ kes olur. Müritten aksedilmesine de vesile olur.” demektedir. Buna göre nasıl elime bir ayna alıp karanlık bir odaya tutarsam, odayı aydınlatır, nasıl güneşin ışığını başka bir yere yansıtırsa mürşidin ruhu ve kalbi Allah’dan gelen feyz-i ilahiyi ayna gibi yansıtır.





a)Mürid rabıta ile şeyhin batıl bir ilah edinir. (S.99-102)


Rabıtanın tesirsiz oluşu


Şeyh Muhammed Ziyaüddin hazretleri Nurslu Abdullah’a yazmış olduğu 13 üncü mektupta şöyle diyor: “…Bununla beraber rabıtanın size tesirsiz oluşunun sebebi, şartlarının yerine getirilmemesindendir. O şartların bazısı şunlardır ki, ne olursa olsun mahbubtan başka hiçbir şeye kalben iltifat etmemektir. Mümkünse virdlerini ayrı ayrı vakitlerde yani sabah, kuşluk, öğle, ikindi namazından sonra, mümkün olmazsa yatmadan önce yapmanız, akşam Ve yatsı namazlarından sonra da rabıta niyetiyle gözünüzü kapamanız lazımdır. Sadatın böyle yaptığı düşünülerek sureten bir şey görmesek dahi adetlere uyma bakımından tefekkür etmeniz lazımdır.”


Muhammed Raşid (k.s.) hazretlerinin: “Ben rabıtadan feyiz’ alamıyorum demeyin, siz bilmezsiniz, rabıtaya oturduğunuz dakikada muhakkak surette menfaat görürsünüz.” buyurduğunu duydum.


Şeyh Ahmed Hıznevi (k.s.) hazretlerinin Molla Zeynüdin‘e yazdığı beşinci mektubunda rabıta hakkındaki hükmü şöyledir: “Hayali rabıta yapmayı daha önce sana emrettik. Hayali rabıta şöyledir: Mürid, sanki üstadı her zaman kendisiyle berabermiş gibi onu hatırından çıkarmayıp onu anmasıdır.”


İmam-ı Rabbani hazretleri: “Hayali rabıta, pirin gölgesinin (rabıtasının) hayale getirilmesi, Hakk’ın zikrinden efdaldir.” buyurdular. Bu şöyle tefsir edildi: Bu efdallik, menfaat vermesi bakımından olup faziletçe değildir. Allah’ın zikrinden daha üstün bir şey olmaz. Yani, bir kimse bir zikri yapsa, ondan hasıl olan sevap deftere; geçerken hasıl olan feyz-i ilahiye de kalbine girer. Ama ardından bir günah işleyen kimsenin, kalbine inen o feyz-i ilahiyeyi o günah siler süpürür. Kaybolan feyzidir, sevabı durur. Halbuki mürid rabıta yapmağa başlasa, kalbini münevver ve mücella etse, nefsin ağırlıklarından kurtulsa o kalb münevver ve mücella olduğundan, Allah’ctan inen feyz-i ilahiyeyi tutar; çektiği zikir, amel, itaat kaybolmaz, devamlı olur. Şu halde rabıta, tarlanın hazırlanışı gibi, kalbin nuraniyetiyle tamirine yarar. Kalb mamur olunca zikir de kaybolmaz, ulvi bir makam kazanır. Şeyh Fethullah şöyle buyurmuştur: “Nefsi, şeyhin hayalinin vasıtasından yani rabıtadan başka hiçbir şeyle öldürmeye gücün yoktur. Ancak nefsin zulmetini şeyhin rabıtası öldürür. Bu iş devamlı yapıla yapıla kalpte vesvese kalmaz. Kalp beslene beslene iyi bir mahsul alındığı gibi, rabıta yapa yapa huzur melekesi kazanılır.”


Bazı evliya-i izam, rabıtanın nuru güneşin, zikrin nuru ise çıranın nuru gibi dediler. Bu, devamlılık cihetiyledir. Zikrin nuru az, rabıtanınki çok demek değil, rabıta hiç çıkmadan durur da gaflete girmezse, işte o nur feyizlere işarettir. Onun için Gavs-ı Azam Seyid Sıbgatullah Arvasi (k.s.) hazretleri, rabıtadan ayrılmayın, diyerek daima en ulusunun rabıta olduğunu söylerdi.


Şeyhülekber Şeyh Fethullah Verkanisi hazretleri Şeyh Muhammed Ziyaüddin hazretlerine öğle namazından sonra ikindiye kadar rabıta yapmasını emretmiş, sıcak bir yaz gününde, hiç kımıldamadan, gözünü açmadan rabıta yapmıştır. Şeyh Muhammed Ziyaüddin hazretleri de Şeyh Ahmed Hıznevi’ye aynısını emretmiş; sonra halini sormuş: “Elhamdülillah bu rabıtadan çok fazla feyiz buldum.” cevabını almıştır. Hazret (k.s.)’de: “Rabıta insana Allah’ın nurunu, feyzini devamlı sel gibi akıtır.” buyurmuştur.


Gavs-ı Hizani hazretleri şöyle buyurmuştur: “Zikretmeksizin, sırf rabıta sayesinde hedefe varmak mümkündür fakat bunun tersine rabıtasız yalnız zikirle Mevla’ya varılmaz.” İmam-ı Rabbani’nin, rabıtanın menfaatçe üstünlüğünü bildirmesi, bu sözle teyid edilmiş oldu. Şu halde bütün kusurumuz rabıtanın devamlı olmayışındandır. Rabıtamız devamlı olsa, zikrimizi de yapsak nefsin azgınlığı gider ve günah kapısı kapanır.


Şazeli tarikatının piri şeyh Hasan Şazeli, “Bir insan zikir çekmez hale gelirse, bu kalbindeki fitneden ötürüdür. Bir insanın kalbine günah ve isyanın fitnesi girerse, Hayırlı amel olan zikrü rabıtayı bıraktırır.” buyurmuştur.


Sıbgatullah Arvasi (k.s.) hazretleri, rabıta şeyhinin vird şeyhinden daha üstün olduğunu belirtmek üzere, “Vird şeyhinin müridi, virde devam ettiği halde tarikattan dönebilir ama rabıta şayhinin müridi ihlaslı oldukça tarikattan dönmez.”buyurdu..


Şeyh Abdurrahman Tahi (k.s.) hazretleri de rabıta ile ilgili olarak şunları söyledi: Bir mürid, yedi gün boyunca kalbini rabıta üzerinde yoğunlaştırırsa ve kalbinde rabıtadan başka bir şey kalmazsa, o insan rabıtayı gerçekleştirmiş olur. Eğer bu mürid bir sene rabıtayı böyle devam ettirse bir daha tarikattan geri dönme olmayacağı gibi, ilahi bir istikamet ve Allah yolunda kökleşmiş bir tarikata salik olur. O mürid günah-ı kebair işlemedikçe bir cuma ile diğer cuma arasındaki küçük günahları; günah-ı kebair işlemedikçe bir Ramazan ile diğer Ramazan arasındaki küçük günahları, günah-ı kebair işlemedikçe iki hac arasındaki küçük günahları yıkanır.


Şah-ı Nakşıbend (k.s.) hazretlerinin halifesi Muhammed Parisa (k.s.) hazretleri buyuruyor: “Allah ile kul arasında perde, dış suretlerin gönülde nakış yer etmesiyledir. Bu nakışlar, perişan sohbetler, türlü renkler, şekiller yüzünden ziyadeleşir. Ne kadar mihnet ve meşakkat karşılığında olursa olsun, bu nakışlan silmeye çalışmalıdır. Talibe bunları nefyetmek vaciptir. (Buradaki vacip, muhakkak gereklidir demektir.) Gerektir ki hayali azdıran şeylerden uzaklaşıp saf gönülle Allah’a yönelesin. Allah’ın adeti o hikmet üzerinedir ki, mihnet ve meşakkat olmadan, hissi lezzet-ve şehvetleri yenmeden bu mana ele geçmez. Mü’minin istediği rahat ahirettedir.”


Seyid Sıbgatullah Arvasi (k.s.) hazretleri de: “Zikir kalbi arındırır, rabıta kalbe yükselme verir. Kamil velilerin sohbetleri kırmızı yakut gibidir. Bir ülkeyi gezsen böyle bir yakuta rastlamazsın.” buyurmuştur. Biz de bu sözlere “Menakibi evliya illah nüzüli rahmetillah” yani “Allah’ın evliyalarını anlatmak semadan rahmet yağdırır.” hadis-i şerifini ekliyoruz. Gavs hazretlerinin şu sözleriyle sohbetimizi bağlıyoruz: “Mürşidin tekkesine gelen, bir defa gelse bile, aldığı manevi yük, zayi etmediği takdirde ona ömrü boyunca yeter.” Ama bu yükü kimileri mürşidin tekkesinde unutuyor, kimileri yolda bırakıyor, kimileri evinin kapısından sokmadan kaybediyor, kimileri de evinin kapı ve penceresini açık bırakıp haramiye çaldırıyor!


b)Müslüman şehadetini bozan tasavvuf masalları (S.114-120)


Târikat-ı Nakşiyede rabıtanın sağladığı menfaat çok fazladîh Rabıta ile mürid, kalbine giren vesveseleri çıkartır, kalb huzurunu bulur. Şeyhin rabıtası ilahi nuraniyet kazandırır. Böylece zikrin faziletinin bereketi kalbe daha tesirli olur. Tarlayı sürdük, çapaladık, tohunu attık. Hazır tarlaya yağan rahmet nasıl menfaat verirse, evliya-i izamın feyz-i Rabbanisi de müridin kalbine yağmur gibi gelir.


Allah’ın feyzi yalnız evliyaya değil bütün Varlıklara yağar. Kainattaki herşey Allah’ın feyzi ve inayeti ile ayaktadır.


Şeyh Muhammed Raşid hazretlerinin sağlığında, kardeşi ve halifesi Abdülbaki hazretlerine soruluyor: “Ya seyidim, bir insanın rabıta zamanında dünya işi olsa, bu rabıtayı sonra kaza mı edecek, ne yapacak?” Şöyle cevap verdi: “Bizi birisi çağırırsa, 25 estağfirullah çekip gözümüzü açarız. Giderken gözler açık olduğu halde rabıta devam eder. Mecbur olmadıkça konuşmayız, elimiz işte olsa da gönlümüz rabıtada olur.



Başka bir sual: “Seyidim, kitaplarda çeşitli rabıtalar tarifedilmiş. Siz nasıl yapıyorsunuz?” 


Rabıta akşam namazından sonra yapılır. 15 dakikadan az olmaz, birbuçk saate kadar uzayabilir. Rabıta yapacak olan yüzünü kıbleye döner. Otururken sağ ayağını sol ayağının altından çıkarır. Gözlerini yumar. 25 estağfirullah çeker. Kendi sesini duyacak kadar söyler. Estağfirullah’lar ile, günün ağırlıkları ve dünya didişmelerinden kirlenen kalbini silmeye başlar. Daha sonra Sultanımızı azim, nurani ve latif bir makamda düşünür. Mesela bir kürsüde. Durduğu yerin başından arş-ı alaya uzanan nurani bir sütun tasavvur eder. Allah’ın rahmet-i ilahiyesi su tltanımızın başına nurani bir sütun ile iner ve birleşir. Mürid, o nurani sütundan nurani bir ziyanın kılıç gibi kendi kalbine aktığını düşünür. Kalpteki günahların, mermere damlayan asit gibi kalpte yara açtığını düşünerek, bu nurun o yaralara melhem olup kalbi cilalandırdığına inanır. Cilalaya cilalaya bir hafta kadar rabıtanın içinde kaybolurs; rabıtası yoğunluk kazanır ve o insan istikamet sahibi olur. Huzur- ilahiye yönelerek amel-i salih sahibi olur. Tarikattan çrkmak istese de artık çıkamaz.


“Şeyh Abdurrahman Tahi (k.s.) hazretleri hastalığı zamanında yanındaki nurani zatlara şöyle dedi: Beni ziyarete gelenlere tenbih edin, edeple otursunlar. Çünkü velilerin ruhları ziyaret maksadıyla devamlı odamda bulundukları için, gelenlerin edep noksanlıkları dolayısıyla, velilerin rahatsız olmalarından korkarım.Yine aynı zat son hastakğında şunları anlattı: Bir gün bile oyuna katılmazdım. Çünkü annem, başka çocuklara günah olmasa da benim için günah olacağını söylerdi. “O çocuklar cahildir, onlara azap yok, oysa sen alim gibi sayılırsın. Bu yüzden senin için azap da, günah da var.” derdi. Böylece günahtan kaçmaya başladım. Tıpkı Yahya (a.s.) gibi. Oyun oynayan çocuklar Yahya (a.s.)’a niçin oynamadığını sorduklarında: “Ben dünyaya oyun oynamaya gönderilmedim” cevabını verdi.


“12 yaşıma kadar böylece korku ile yetiştim. Bu yaşta bir gaflet eseri mecazi aşka kalkıştım ama çabuk kurtuldum. 13 yaşımda Molla Ziyaüdctin Arvasi’ye başvurdum. Bu zat muhabbetin mecazına yer olmadığını, hakikatına gitmemizin vazife olduğunu ferman ederdi.


Daha sonra Hacı Emin Şirvan i hazretlerine baş vurarak onun tariki ile Rufai tarikatına girdim. Zikirlere ve nafile ibadelere başladım. Cezbe ve muhabbetle ileri gittim. Daha sonra Şeyh Hamza Telvi hazretlerine vararak ona biat ettim Bir süre onun müridi olarak kaldım. Bu arada cezbe ve muhabbet halim daha kuvvetlendi.


Bir süre sonra saf, temiz, gerçeğe yaklaşmış kamil bir şeyh olarak tanıdığım Kadiri şeyhlerinden Seyit Nureddin Birgivi hazretlerine intisab ettim. Yeni şeyhim beni tasarrufu altına aldı. Oruç tutmamı, az yememi, sık sık mezarlıklara gitmemi emretti ve riyazetler verdi. Öyle olurdu ki, geceleyin kalkar, Tahi köyünün mezarlığına varır, üstü açık bir kabirin içine girer sabah namazına kadar zikir çekerdim. Bir defasında şeyhim bana, bir gece ve bir günde yüz yetmiş bin Lailahe illallah çekmemi emretti ve dedi ki: “Lailahe illallah cümlesini ateş taşı kabul et, kalbini de bir demir say. Kalbini bu zikir ile, muhabbet ve cezbe ile döv. Buna, demirden kıvılcımlar çıktığı gibi kalbinden nurani kıvılcımlar çıkana kadar devam et.” Ben bu zikri çeke çeke kalbimden kıvılcımlar çıkmaya başladı. O zikrin ateş taşı tüm kalbimi aydınlatıyordu. Arkasından cezbeye dayanan bir huzura varıyordum. Öyle ki, bu kemalden daha üstün bir kemal olmayacağını zannettim. O sıralarda Kadiri halifesi de oldum.


Bitlis deresinin öbür tarafı olan Hizan vadisinde Gavs-ı Hizani hazretleri yaşıyordu. Oraya yakın Külad’da yaşayan ve Gavs hazretlerinin müridlerinden olan Süleyman Evbasi isimli sofi bana. uğradığında ona alaylı bir şekilde: “Külad’daki sofiler nasıldır, ne yapıyorlar?” diye sordum. Sofi Süleyman: “Vallahi Bitlis deresini geçsen böyle demezdin.” dedi. Ona, Gavs-ı Hizani’nin müridleri nasıl diye sormam gerekirdi. Sofinin bu sözü kalbimi etkiledi. O sırada halife idim ve birkaç da müridim vardı. Bu sözümün cezasını başımı ve sakalımı tıraş ederek çekmek istedim. Niyetimi söylediğim bir müridim bana: “Kadiri şeyhi sakal kazıtır mı?” dedi.


Allah, Gavs-ı Hizani hazretlerinin nuraniyetini-kalbime tecelli ettirdi. Müridlerime, gidip bu şeyhe bağlanacağımı söyledim. Bana: “Sen hâlifesin, müridlerin de var. Külad’a gidip cahil sofilere mi karışacaksın?” dediler.


Mü’minler hiçbir zaman kendi şeyhlerinin ululuğunu göstermek için başka bir şeyhi ve müridlerini kötüleyip küçümsernemelidirler. Onlar da Resulullah (s.a.v.)’ ın ordusundandır. Onlar da ümmet-i Muhammed’in hidayet bekçileridir.


Ben, sofilere: “Böyle konuşmayın, bu davadan vaz geçmem” dedim. O gece endişe içinde uyuyamadım. Seher vakti sofi Süleyman Evbasi’ nin evine vararak, şeyhi Gavs-ı Hizani hazretlerine götürmesini istedim. Sofi memnun oldu, birlikte yola çıktık. Bitlis deresini geçer geçmez acaip bir hisse kapıldım; Külad’ a varınca cennet bahçelerinden bir bahçeye ulaştığımı sandım. Beşinci şeyhim Gavs-ı Hizani hazretleri oldu. Kadirinin halifesi iken Nakşinin sofisi oldum.


Başkalarının bir yılda sağlamayadığı tasarrufu Cenab-ı Gavs Sıbgatullah (k.s.) hazretleri bende bir günde sağladı. O sırada dillerin Sıb gatullah edemeyeceği, kulakların danayamayacağı acaip haller gördüm, duydum. Daha önce elde ettiğim hallerin gafletten ve boşuna ömür h arcamaktan başka bir şey olmadığını anladım.


Gavsül azam hazretlerine intisab ettiğim ilk günlerde ağır bir hastalığa tutuldum. Hastalığım o kadar ağır seyrediyordu ki aklımı kaçıracağımdan korkuyordum. Bir gece İmam-ı Şafı hazretlerini ayakucumda, şeyhim Gavsülazam hazretlerini başucumda gördüm. İmam-ı Şafi hazretleri Gavsülazam hazretlerinden bana şefaatçi olmasını, hayatta kalmam hususunda himmetini kullanmasını istedi. Cenab-ı Gavs: “Ben ulu Allah’ın muradına karşı koyamam.” diye buyurdu. İmam-ı Şafi hazretleri bırakmadı. “O kitap yazıyor, henüz bitirmedi. Himmetini kullan şu zat ölmesin.” Ölüm meleği geldi. İmam-ı Ş afi hazretleri: “Azrail (a.s.) onun yerine babasının ruhunu alsın.” dedi. Gavsül azam hazretleri: “Olmaz, adamın hanımını ve kızını acıya düşürmeye hakkımız yok.” deyince İmam-ı Şafi hazretleri: “Öyle ise Azrail (a.s.) onun yerine kızının ruhunu alsın, babası razı olur fakat annesi kızından ayrılmaya razı olmaz.” derken her iki imam benim yerime Azrail’in kızımın ruhunu almasında görüş birliğine vardılar. Bu sırada ben gözümü açtım. Hanımın, “kızım öldü” diye ağlıyordu. Hanıma işin iç yüzünü anlatınca, bu defa da sevindi.


Allah katında evliyanın ne kadar makbul olduğu görülüyor. Evliya-i izam ve şeyhlerimiz bu yüce makamlara tasavvuf ve tarikatın kemalatı ile ayak bastılar.


“Musa (a.s.) buyurdu: “İmana gelecek musibet cesede gelir.


Cesede gelecek musibet mala gelir.”


Hz. Musa zamanında, ümmetinden biri: “Ya Musa, bana hayvan dilini öğret.” dedi. Musa (a.s.): “Bunu bilsen ne çıkar, gel bundan vazgeç, Allah’a itaatkar ol.” karşılığını verdi. Adam çok ısrar edince ona, evine gitmesini ve birkaç hayvanın konuşmasına şahid olabileceğini söyledi.


Adam evine gitti, yemek yediler. Sofranın örtüsünü çocuklardan biri pencereden bahçeye silkeledi. Evin köpeği ile horozu koşuştular. Lokmayı horoz kaptı. Köpek ona, haksızlık ettiğini, sabahleyin de yem yediğini, dökülenlerin kendi hakkı olduğunu söyleyince horoz, üzülmemesini, o gün sahibinin katırının ayağı kırılacağını, böylece öldürmek zorunda kalacaklarını ve köpeğin de bol bol hissesine yiyecek düşeceğini anlattı. Ev sahibi bunları anlayınca çok sevindi. Katırı hemen sattı.


Ertesi gün yine sofra artığını silkelediler. Yine yiyecekleri horoz kaptı. Köpek kızdı. Horoz: “Bugün ev sahibinin öküzünün ayağı kırılacak, o da öküzü kesecek, merak etme sana da pay düşer.” dedi. Bunu duyan adam öküzü de sattı.


Üçüncü gün yemekten sonra yine örtü silkelendi. Yine horoz kaptı. Köpek, yalan söylediği için horoza kızdı. Bunun üzerine horoz: “Biz asla yalan söylemeyiz. Allah bize arş-ı alada öten meleğin sesini duyurur. Efendi katırı da, öküzü de sattı. Ama bugün efendi ölecek. Cenaze için çift öküz kesecekler, bol bol yersin.” dedi. Efendiyi tasa aldı. Kendini kime satsın! Katırın da öküzün de satıldıkları yerde ayaklan kırıldı. Ziyan, sattığı adamaların üzerine kaldı.


Adam Musa (a.s.)’a koştu. Durumu anlattı. Hz. Musa ona : “İmanın da gidecek. Allah’ın sırrına agah oldun. Allah sana sır olarak hayvanların dilinden kader muktezası, suçlarına karşı ceza olarak hayvan cezası verdi. Mala gelenler her bir cezanın karşılığıdır, sebebi vardır. Allah senin imanına zarar vermeden cesedine verir. Allah’ın adeti l budur. Cesede zarar vermeden malına verir. Cesedine zarar verecekti, imalına verdi. Sen onları sattın. Zarar o adamlara gitti, bile bile zalim oldun. Şimdi imanın gidecek, kafir öleceksin.” Adam çok pişman oldu. “Ya Nebiyallah! tövbe olsun, benim hayvan dili bilmek neyime idi. Beni Allah için bağışla” diye yalvardı. Hz. Musa elini açtı, Rabbim Teala bağışladı. “İmanına dokunmam ama cesedini alırım.” dedi. Musa (a.s) adama bu durunu söyledi. Adam, evine gitti ve öldü.


Mala gelen cana geleceğin kefaretidir. Ya maldan ya candan çıksın. Yeter ki iman gitmesin.


Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin huzuruna mavi gözlü sarışın bir genç girdi. Selam verdi, konuştular. Ayrıldı, gitti. Cemaat baktı ki bu tanınan bir sofi değil. Delikanlının kim olduğunu sordular. “Sıtma hastalığı idi.” cevabını verdi. “Seni üç gün sıtmaya yakalayacağım, rızan var mı?” diye sorduğunu ve kendisinin de: “Mevladan gelen sefa da hoş, cefa da! Buyur efendim.” dediğini anlattı, S ofiler cezbeye yakalandılar ve: “Dua et, aynı hastalık bizi de üçer gün sarsın.” dediler. Allah’a dua etti. hepsini üçer gün sıtma tuttu.


Allah’ın nurani ameldeki her bir ahvali ahirette maddi sıfatlara dönüşecek. Yoksa sıtma hastalığı sarışın,mavi gözlü bir adam değildir. Rabbim ona öyle tecelli ettirdi.


Muhteremler, Hakk’ın emri hoştur. Çekilen cefa boş değildir. İnsanın şükretmesi lazımdır. Said Nursi hazretlerinin “Hastalar Risalesi”ni okuyan hasta olmayı adeta niyaz edecektir. Hastalık aynıyla nimet, aynıyla şifadır. Sonbahar yapraklan nasıl dökülürse, bir musibet, bir dert, bir hastalık da günahları döker. Arifin biri: “Bela, Allah’a yakınlık alametidir.” buyuruyor.


Hz. İbrahim (a.s.) nasıl Halilullah oldu? Allah (c.c.) Halilini bütün melaikeye göstermek için, onu niçin sevdiğini bildirmek için cilve-i Rabbaniye olarak sığırın çiğ derisi içine koydurttu. Hz. İbrahim’i onun içinde diktiler, gülle gibi atmağa kalktılar. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki melekler hayrette kaldı. Allah’ın meleklerinin yardımını dahi talep etmedi. Melekler yardım teklif ettiler. Hz. İbrahim: “Rabbim benim halimi bilir. Ben Cibril (a.s.)’dan dahi yardım istemeye haya ederim.” dedi. Ondan sonra İbrahim (a.s.) Halilullah ismini aldı. Yusuf (a.s.) kırk sene zindanda, Yunus (a.s.) balığın karında kaldı. Eyüp (a.s)’ın dertler vücudunu sardı. Musa (a.s)’ın Firavun’dan ve Beni İsrail’den çekmediği kalmadı. Günahlarımız alemleri dolduracak kadar, bırakalım da dünyada temizlesin . Allah (c.c.) inayetiyle bağışlasın , günahlarımızı dünyada temizletsin , ahirete bırakmasın . Amin.

 

Nakşi tarikatına bağlı mutasavıfların batıl rabıta izahları (S.129-133)



Tekrar rabıtaya dönüyoruz. 6 ve 7 inci sohbetlerimizde rabıtanın şeriatta helal olduğunu ayetlerle izah etmiştik. Rabıta vasıtadır. Rabıta, şeyhin suretini, siretini, ahlakını kalpte zabtu rabt edip hatırdan çıkarmamaktır, demiştik.


Bütün evliya-i izam rabıtadan geçmiş olup milyonlarca müridlerinin rabıta yaptığını ve bu rabıtalarla kemal sıfatlar kazanarak ahirete intikal ettiklerini görüyoruz. Bu da rabıta ile insanın Allah’a yaklaşabileceğini gösterir. Rabıta tasavvuf yolunun en önemli bir hükmü olup, insanın murada ermesine ve nefsini terbiye etmesine vesiledir. Bunun için Gavs-ı Hizani hazretleri: “Nefsin ıslahı ancak şeyhin gölgesi iledir.” buyurmuştur. Abdurrahman Tahi hazretlerinin bildirdiğine göre şeyhin gölgesi, şeyhin elini tutmak olup bundan maksad Allah’a varmak, nefsin ve şeytanın tuzaklarından kurtulup evliya-i izamın terbiyesine yani gölgesine sığınmaktır. Demek ki rabıta şeyhin feyzinin akmasıdır ve kalbin boş meşguliyetlerden kesilerek evliya-i izamın nuruyla nurlanmasıdır.


-Gâvsül azam”Arvasi hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurdu


“Nakşibendi şeyhleri ve onların öğrettiği kimselerin okuyup bağışladığı tehlil ile ölülerden kabir azabı kalkar.” Rabıta yapa yapa kamil i nsanlar o mertebeye gelir ki, bir cenaze vukua geldiğinde yetmiş bin k elime-i tehlili okursa iman sahibi kabir ehlinden muhakkak kabir azabı kalkar.


Abdurrahman Tahi (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Benim rabıtayla aramdaki bağlantı sağlamlaşıp, rabıtamda şeyhde fani olur hale gelince, tuvaletteyken bile rabıta benden ayrılmıyordu. Bundan büyük utanç duyuyordum. Ama her bir meseleyi mürşide sormak vazife-i kudsiye olduğundan, bu durumu da pirim Arvasi hazretlerine sordum. Buyurdular ki: “Bu ruhani bir haldir. Ondan utanç duyma. Ayrıca Hz. Ebu Bekir (r.a.), Muhaınıned (s.a.v.) Efendimize aynı durumdan yakındı. Peygamber Efendimiz de bunun ruhani bir durum olduğunu ve utanmamasını söyledi. Şu halde rabıta en sonunda, beşerin bize göre çirkin sayılan hallerinden bile, kendinden ayrılmaz hale gelir.


Rabıta ilerledikçe mürid mürşidleri rabıtada görür ve konuşur. Gerek Şah-ı Hazne’nin mektubatında gerekse Sadat-ı Nakşıbendinin Mübarek Sözleri’nde bu mesele ayniyle vardır.


Abdurrahman Tahi hazretleri, şeyhinin kendisine baş üzerinde rabıta kurmasını emrettiğini söyledi. Bu çeşit rabıtanın faydası şeytanı kolayca kovmaktır. Başka bir sefer de Gavs-ı Hizani hazretleri şöyle buyurmuştur: “Siz rabıtada şeyhinizi başınızın üzerinde bağdaş kurup oturuyor gibi farz edin. Böyle devam ederseniz mürşidiyle rabıtada konuşma hali daha çabuk meydana gelir. Çünkü bu durum müridin mürşidine karşı olan edebinin fazlalığına işarettir.


Gavsımızın bildirdiğine göre, rabıta esnasında veya rüyada mürşid kendisine şekil olarak belirir ve kelam olarak konuşmaya başlarsa, işitilen sözler şeriat ölçüsüne vurulur. Şeriata uyuyorsa mürşide danışılır. Mürşid emir vermedikçe, onun manevi olarak rüyada veya rabıtada verdiği emri icra edilmez. Molla Kasım’a yazılan 77 inci mektupta Şeyh Mııhammed Ziyaüddin hazretleri bu mesele hakkında: ‘”Şeyhe teslim olmak lazımdır. Yani mürid, mürşidinin huzurunda, ölü yıkayıcının yanında cenaze nasıl kıpırdamıyorsa, öylece nefsini teslim edip kendisini bir cenaze gibi bilmelidir. Müridde bu halin ziyadeleşmesine yardımcı olan şey, daima onlardan bahsetmek ve hayalinde tutarak sıkı rabıta yapmaktır. Şeyhe muhabbet, şeyhe teslimiyetin meydana gelebilmesi bunlarla mümkündür.” diyor.


“Mürid : “Gözlerimi kapattım, üstadımın şeklini gördüm.” derken rabıtada gördüğü üstadın şekli, zahiri suretine benzer ama o, üstadın zahiri sureti olmayıp belki manevi suretidir. Manadan ibarettir.


“Mürid mürşidini başında tahayyül edebileceği gibi kalbinin yanındaki boşlukta da tahayyül edebilir. Böyle tahayyül etmesi mürşidin az’alarından, mesela gözünden gözüne, kulağından kulağına feyz-i ilahiyenin akmasına sebep olur. Eğer rabıta esnasında gaflet beliriyor ve bu gaflet devam ediyorsa, bundan kurtulmak için abdest tazelenir. Bazan da gusül alınır ve yeniden rabıta kurulur.


Mürid rabıta yaparken mürşidinin şeklini canlandıramıyor veya feyiz alamadığı gibi bir düşünceye kapılıyorsa, rabıta terk edilmez. Rabıtadan maksad, şeyhiyle nurani irtibatının olduğuna kani olmaktır. Bu kaanat ile oturan bir mürid muhakkak şeyhinden feyiz alır.


Bediüzzaman Said Nursi hazretleri 17 inci Lem’anın 13 üncü notasında (Altıncı Sohbette geçti) medar-ı iltibas olunmuş beş meselenin beşincisinde, kamil bir mürşidin ruhu ve kalbinin, Allah’ın feyzini müridin kalbine aksettirmekte bir ayna olduğunu bildirmektedir. Birinci meselede ise: “Turuk-ı hakda seyr-i sülük eden kimse, kendi ubudiyetine bakmak lazım gelirken, Hakk’ın işine karışmamalı.” demektedir. Yani mürid yalnızca emr-i ilahiyeye uymakla mükellef olduğunu bilmeli, ne zaman veli, ne zaman kamil, ne zaman keşif sahibi olurum gibi düşüncelere kapılmamalıdır. Kul, emrolunanı yapar. Emreden ne icabederse ikram ya da makam, ona verir. Beklenmez, istenmez, verilir. İtilası bozan bir meseleye girmemek lazımdır. İhlası kazanmanın yolu, dünyanın darü’l hizmet, ahiretin darü’l mükafat olduğunu bilmekledir. Kulun Rabbinden razı olduğunun alameti, Allah kulunu ne halde bulunduruyorsa ona rıza göstermesidir. Ona razı isen abd. razı değilsen asi olursun. Bu rızanın yolu kalbin huzurudur. Kalbin huzurunun yolu. kalbin tasfiyesidir. Onun tasfiyesi, nefsin tezkiyesi olup ondan murad istikamettir. Hakkın rızası istikamettir. Onun için İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri buyurmuşlar:


Def tarikat Nakşibendi terk’-i amed terk- i ciz


Terk-i dünya terk-i ukba terk-i hesti terk-i terk


Nakşibendi tarikatına göre dört şeyi terketmeden vuslat meydana gelmez. Terk-i dünya. Allah’a ibadet hususunda kulun ilk yapacağı şeydir. Fudayl bin İyad hazretleri dünya için tımarhane, hastahane demişti. Terk-i ukba olmaz, insan ya cehennemdedir, ya cennette. Ancak cennet ibadetlere karşılık olarak islenmez. Nice er kişiler cennet değil de cemal isterler. Terk-i hesti, kendini terketınektir. Yani kendisi ve yaptıkları ile övünmeyi terketınektir. Zira ne yaparsak Allah katında bilinir, hiçbiri kaybolmaz. Terk-i terk, bütün hepsini terketmek, terkettiklerini de anmamaktır. Bu işin sonu yani sofiliğin sonu istikamettir.


Huzura kavuşmanın ikinci kapısı istikamet makamıdır. Sünnete muhalif olan bid’atı, haramları, ibadetleri bozacak fenalıkları terketmek, ibadet ve taatı yerli yerinde yapmak istikamettir. İbadeti bozacak fenalık ihlassızlık ve riyadır. Övünmek de ibadeti bozar. Namaz kılmak şeriat, tacdil-i erkan ile, vaktinde kılmak istikamettir. Oruç tutmak şeriat, orucu bozan şeylerden kurtulmak istikamettir. Şu halde istikamet, emredilen şeriat amelinin en mükemmel şekilde yerine getirilmesidir. İstikamet, kamil insanın itikad, ibadet ve ahlakında meydana gelir. İtikadda ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadına uyarak, ibadette hakkıyla yaparak, ahlakta kamil bir insan olarak teşekkül eder.


Gavsü’l azam Hasan Şazeli (k.s.) hazretlerine göre, tevazu ile hüsn-i muaşerette bulunmak, mahlukatta ayıp görmekten sakınmak, mükevvenatın halikına daimi bir edep ile bulunmak, Allah Resulünün sünnetlerine sarılmak istikamettir.


Şeyh Ahmed Gümüşhanevi (k. s.) hazretlerine göre istikamet, Allah’la kul arasında olan ahidleri yerine getirmek, ifrat ve tefritten sakınmak, mubahlarla herşeyi ortalama ayarlamaktır. Allah’ın emirlerine nefsi teslim etmek, yani Allah senin hakkında neyi murad etmişse ondan razı olmaktır.


İstikamet için önce tövbe lazımdır. Tövbe etmekdikçe zulmetten kurtulunmaz. Tövbe etmek için kamil bir mürşidin elini tutmak, Allah’ın feyz ve inayetinin onun eliyle geldiğini bilmek gerekir.



Önce günahkar bir Müslüman iken sonunda müşrik oldu. (S.133-137)


Şimdi tövbe ederek bu yola girmiş iki kardeşimizle yaptığımız söyleyişiyi veriyoruz.


İlk kardeşimiz Konyalı olup adı Cengiz idi. Bugün ismini Adem olarak değiştirdi. Almanya’da 19 senesini dolduran Adem kardeş Hamburg’da oturuyor ve gemi tersanesinde boyacılık yapıyor.


-Adem kardeş, sen bu kapıya gelmeden önce nasıldın? Kendini bize tanıtır mısın?


-Eskiden elektronik makinalarla kumar oynama müptelası idim.


-Kaç sene oynadın?


-16 sene oynadım.


-Bir günde en çok ve toplam 16 yıl boyunca ne kadar kaybettin?


-Bir günde 1000-1500 mark verdiğim oldu. 16 sene boyunca da 250 bin mark belki de daha fazla kaybettim. Makinanın başına gitmeden evvel cebime iki mark otobüs parası ayırır, aileme de nereye gideceğimi söylemeden evden çıkardım. Bütün paramı makinalara kaptırınca son umutla kalan iki markı da oynardım. Tabii onu da kaybederdim. Bu defa da 10 kilometrelik evimin yolunu yayan yürümek zorunda kalırdım.


-Sana Allah hiç pişmanlık vermedi mi?


-Cebimde param varken pişmanlık duymaz, param bitince pişman olurdum.


-Kaç kişiye bakıyordun?


-4 çocuğum var. Bir hanımım, bir de ben 6 nüfus


-Bu yoldan nasıl oldu da Hakk’ın yoluna döndün?


-Arada camiye gider namaz kılardım. Cumalarımı da hiç bırakmazdım. Ama para buldum mu bu kötü alışkanlığımdan vaz geçemezdim. Bazan pişmanlık içerisinde: “Ya Rabbi, bana elimden tutacak birini gönder de bu hayattan beni kurtarsın.” diye dua ederdim. Çevremdeki sakallı kardeşlerime bana yardımcı olmadıkları için içimden kızar fakat yanlarına gitmeye utanırdım.


-Haklısın, burası çok önemli. Ruz-ı cezada böyle insanlar bize, doğru yolu bildiğiniz ve birçok nurani kitaplar okuyarak hakikatleri öğrendiğiniz halde niçin bizleri ikaz etmediniz, bize duyurmadınız diye kızacaklar. Onun için, bu yolda kim mürşidinden nurani bir hal gördüyse, önce aile efradına, sonra komşularına ve akrabalarına ve herkese duyurmağa mecburdur. Sonra?


-Bir gün kumardan eve dönerken ağladım, Allah’a yalvardım. O gece rüyama yeşil sarıklı bir zat-ı muhterem girdi. Tövbe etmeden 3-4 ay kadar önceydi. Daha sonra Türkiye’ye gittik. Hanımım benim halimden çok şikayetçi idi. Kendisine bir vekil ağabeyimizin hanımı: “Sen tövbe edip ders al, beyin de bu yola girer.” demiş. Hanımım da öyle yapmış. Önceleri kumara gitmeme çok kızdığı halde artık kızmaz olmuştu. Buna bir mana veremiyordum. Bir defasında 2-3 gün eve gelmedim. 1500 mark kaybetmiştim. Döndüğümde hanım gene sesini çıkartmadı. Bana, akşam sakallıların geleceğini söyledi. Hem yorgun, hem uykusuz hem.de moralim bozuktu. “Kovala gitsinler” dedim. Akşam Başçavuş Mustafa Ağabey geldi ve beni alıp başka bir yere götürdü. Oraya girince kendimi cennette sandım. Sohbet başladı. “Burası herhalde Allah kapısı” dedim. Herkes tövbe ediyordu. Sıra bana gelince: “Camide de tövbe edersin, kendi başına da edersin. Böyle tövbe mi olur?” diye kendimi kandırmaya başladım. Derken tövbeyi yaptım. İçimi bir sevinç doldurdu. Eve gelip durumu anlatınca, hanımım çok sevindi ve elimi öptü.


-Aradan epey zaman geçti. Kumar makinalarına hiç gittin mi?


-Gittim. Dönüşlerine baktım. Aptallığıma şaştım kaldım.


-Tasavvuf yoluna girince, nefsin gene git oyna demedi mi?


-Demez mi! Ama ben “Himmet Sultanım” diyordum. Çok şükür nefsimin sözünü dinlemedim.


-Hacca gittin mi?


-Evet gittim.


-O kadar çile çeken hanımını da götürdün mü? Onunla helalleştin mi?


-Evet götürdüm. Kendisi ile helalleştim. Artık parayı ona veriyorum.


-O yolda sana göre noksanın kumardı. Bunu Allah’ın izni ile terkettin. Şimdi sana noksan bir halin görünüyor mu? Dünyaya ve ahirete bakışın nasıl oldu?


-Eskiden kusurum bir tane derdim. Şimdi bin tane olduğunu görüyorum. Rabbim bana kamil bir şeyh verdi. Şimdi gayretimin, taatımın, ibadetlerimin noksan olduğunu anlıyorum. Dini bilgim noksan, sünnet-i seniyeleri hakkıyla uygulayamıyorum, Bu arada mevcut aklımı yalnızca dünya için kullanmış olduğumu, ahirete ve! ölüme hiçbir hazırlık yapmadığımı anlıyorum. Bütün bu noksanlarımı telafi için de bana gayret düşüyor.


-Kardeşlerine ne tavsiyede bulunursun?


-Bu kapı Allah ve Resulünün kapısıdır. Allah’a tövbe eden mutlaka murada erişir. Bir noktayı daha belirtmek istiyorum. Konyada yaşayan babam yüzde yüz alkolikti. Allah’a babamı ıslah etmesi için yalvardım. Babamı da alıp Sultanımıza gittim. Bir Ramazan günü Adıyaman’a vardık. Sultanımızın Menzil’deki evinin önüne gelince, orasının rüyamda aylar önce yeşil sarıklı zat-ı muhteremi gördüğüm yer olduğunu anladım. Yeşil sarıklı zat da Sultanımızdı. Annem Sultanımıza ağlayarak anlatmış, halimiz çok perişan demiş. Sultanımız “İnşallah tövbe eder.” buyurmuş. Babam o akşam yaptığı tövbe ile bir daha ağzına içki koymadı. Hacca da gitti, annemi de götürdü. Konya’ da arkadaşları: “Mehmet Ağa, ilaç mı yuttun, ne yaptın? Bize de ver. biz de bırakalım” diyorlarmış. Babam da: “Adıyaman’a gittim. Sultanınım yanına giden kurtulur.” diyormuş. Kardeşlerim, bu kapıya gelen herkesi Allah ihya ediyor. İnsan nefsi önce zorlanıyor; ibadet noksanı ve bilgisiz olduğundan utanıyor. Ancak, ne kadar noksanlı olursan ol, sıdk ile Allah’a tövbe edip kendindeki kötü ahlakları bu kapıda temizlersin, Allah’ın inayeti, Sultanımızın himmetiyle, Allah’a şükür artık paralarım cebimde, çoluk çocuğumla gönlüm huzur dolu.


İkinci kardeşimiz Bekir Ankaralı 13 senedir Hamburg’da oturuyor. Almanya’ya kulağından ameliyat olmak için 12 yaşında iken gelmiş. Almanya’da çalışan babası, okusun diye onu Türkiye’ye göndermemiş. Sene 1978. Gerisini kendisi anlatıyor:


-Annem Almanya’ya daha sonra geldi. Aile içinde geçimsizlik” vardı. Ben, bu arada hırsızlık yapan kötü arkadaşlar edinmeye başladım. Çoğunun ailesinde geçimsizlik vardı, evlerine pek gitmezlerdi. İhtiyaçlarını hırsızlıkla karşılarlardı. 16 yaşımda ben de evimi terkettim. Ara sıra uğrardım. Git gide eroine de alıştım. Hem içiyor, hem satıyordum. Param çok, nefsim azgındı. Bir Alman dostum vardı. Dört sene beraber yaşadık. Eroin işi yüzünden ayrıldık. Bu arada polise de düştük. Ceza yemedim ama başıma gelmedik kalmadı.


Bir gece Alman kızı şeytan şeklinde rüyama girdi. Beni uçurumun kenarına götürdü, tam aşağı atıyordu. Korku ile bağırıp yardım istedim. O esnada beyaz sarıklı iki muhterem zat geldi. Onları görünce şeytan, sinek gibi uçtu gitti.


Annem namazını kılan dindar bir kadındı. Ama tarikat bilmezdi. Bana da hep namaz kılmamı söylerdi. Bense namazdan ve dindarlardan kaçardım. Rüyamın ertesi günü namaza başladım. Kendi basıma oturduğum evden de ayrıldım. Bu evde eroin işleri yapıyordum. 1984′den 1988′e kadar bu işte bir milyon mark kadar harcadım. Gençlik gecelerimde her gece 1500-2000 mark harcardım. Kumar oynar, içki içer, hırsızlık yapardım. Yapmadığım tek iş adam öldürmekti.


1988′de babam beni tekkeye götürdü. Birkaç defa tövbe aldım ama tam ıslah olamıyordum. Çünkü henüz tadını alamamıştım. İçimden bazı dervişlere kızdığım da oluyordu. Gide gide bu yolun hakikatini anladım, imanın tadını tattım.


-İyi kötü, hayır şer herşeyi görmüşsün. Emsalin gençlere ne tavsiyede bulunursun.


-Bu yolda Allah bizi kabul etmeseydi, Hristiyanlık bile kabul etmezdi. O kadar günahkar ve kötü idik. Şimdi gönlüm öyle mutlu ve huzurlu ki bu yolda canımı verebilirim. Allah dalalette olan herkesi bu yola çevirsin inşallah.


Sohbetimizin konusuna bu iki kardeşimizin anlattıklarının güzel ibretler olduğunu sanıyoruz. Allah (c.c.) hepimizin nefsini İslah eylesin. Amin.



“Habib Ayağını Dicle’ye bastı yürüdü.” Yalanı (S.172-173)



Hasan Basri hazretleri bir gün Dicle kenarına geldi. Karşıya geçmek için bir sandal aradı, bulamadı. Habib-i Acemi de o sırada oraya g eldi. Baktı ki üstadı karşıya geçmek için bekliyor. Sordu:


-Üstadım, ne yapıyorsun?


-Karşıya geçeceğim ama bir vasıta bulamadım”


-Üstadım, ilmi olanın hasedi gönlünden çıkarması, bütün işleri Allahü azimüşşan’dan bilmesi ve Hak’dan gelen belaları ganimet bilip şikayetsiz, itirazsız razı olması gerekir. Eğer bu haller ilim erbabında tecelli ettiyse ayağınızı suya vurup geçersiniz.


Habib hazretleri Dicle’ye ayağını attı, yürüdü ve karşıya geçti. Habib-i Acemi hazretleri evliya-i izam, Hasan Basri hazretleri hem ilim sahibi asfiya (ilimle velayeti cem’ eden) hem irfan sahibidir. İlmi mertebe ne kadar ulvi ve kudsi olursa olsun, nefsani sıfatları çıkarmak gerekir. Çıkmadıkça yüktür. Çıkarılırsa deryayı yürür geçer, havada kus gibi uçar geçer. Bu yüzden temizlenmesi lazım gelen bir gönül ve nefis vardır,




Hıristiyan kadınına yapılan bir iftira (S.174)


Davud-ı Tai hazretleri kibar-ı meşayih, ehl-i tasavvuf, İmam-ı Azam hazretlerinden yirmi yıl ilim okumuş, ilminde fakihü’l fıkıh] olmuşur. Hazret-i Fudayl bin İyad, İbrahim Edhem hazretlerini görmüş, Habib-i Rahi ve Habib-i Acemi’nin de müridi olmuştur. Davud-ı Tai hazretleri birgün oturmuş yemek yerken yanından bir Hristiyan geçiyordu. Adab-ı muaşeretten yemeğe davet etti. Hristiyan geldi, Davud-ı Tai hazretlerinin yanında doyasıya yedi, içti. O gece Hristiyanın Hanımı Ma’ruf-ı Kerhi hazretlerine hamile kaldı.



1- Tac’ül Arifin Ebu’l Vefa elindekini bir kuşa yedirerek ondan bir oğlan müjdesi alması (S.174)



Tacü’l arifin Ebü’l Vefa hazretleri yemek yiyordu. Oradan geçen zatı buyur etti. Tok olduğunu söylese de, elindekini ona yedirdi. O zat giderken Ebü’l Vefa hazretleri yanındakilere şöyle dedi: “Bu adamın ç ocuğu yoktur. Bu gece hanımı hamile kalıp bir oğulları ola. Bu çocuğun adına Hüseyin koyalar. O da dönüp gele bize mürid ola.” Ebü’l vefa hazretleri yirmi sene sonrayı söyledi.


Bu çocuk doğdu. Adına Hüseyin Rai koydular. Hüseyin Rai b üyüdü, kendine şeyh aradı. Ebü’l Vefa hazretlerine geldi. Gelirken şeyh: “Haza lokma eseri geliyor.” dedi. İrfan Allah vergisidir.


Davud-ı Tai hazretlerini tövbesi şöyle olmuştu: Bîr gün yolda giderken gayb aleminden bir ses duydu: “Dünya fani, abiret bakidir.” diyordu. Kalbi müteessir oldu. Bu nurani hitab ile kalbi dünya dan soğudu. Melul, mükedder, şeyhi İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerine geldi. Ebu Hanife hazretleri Davud-ı Tai’nin yarasını keşfetti:


-Ya Davud, yüzün soluk, rengin uçuk, gönlün melul, derdin deruni. Bu ne meseledir?


-Efendi hazretleri, hal sana ayandır. İrfan sahibisin, tasavvufun ve şeriatın en ulu evliyasısın. Benim gönlüme dünyadan bir soğukluk düştü. Mecazdan hakikata, taklidden tahkike yol göründü. Erenlerin yolu tecelli etti. Hakkın inayet rüzgarı gönlüme esti. Kalbime muhabbetin nuraniyeti vurdu.


-Evladım, Hakkı taleb eden halktan uzaklaşır. Bir köşeye çekil, uzlet et, Hakka talib ol.


Uzlete çekildi, dünya gözünde söğüdü ama merhale bitmedi. Halktan kaçıp Hakka koşmak olur ama sıfat-ı aliyenin değişmesi için İmam-ı Azam hazretlerinin Davud-ı Tai’ye Şeriat-ı Muhammediye’nin nurundan nur saçması gerekti. Bir gün Davud-ı Tai hazretlerinin uzletteki evine geldi. Davud-ı Tai, İmam-ı Azam’ı karşıladı. İmam-ı Azam ona şöyle buyurdu: “Ya Davud, marifet uzlete çekilmekte değildir, sıfat değiştirmektedir. Uzlet sabin aşmalıdır. Sabır uzlette yetismez.”


Tasavvufi Hayat – Mehmet Ildırar, Sey-Taç Yay., 1.Baskı, Ankara 1996

Bir Cevap Yazın