Adab-ı Fethullah / İnsan-ı Kamil / Tasavvufi Hayat

Adab-ı Fethullah  Şeyh Fethullahi Verkanisi – Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997 



“Hakkın sıfatları müride yansır” şirki (S..17-18) 

Marifet, Allah-u Teala’yı (cc) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlâklanarak sıfatlarının tam olarak hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfat ları müride yansır. 


‘İhdinnessiratelmustagıym’ dışında şeyh’e bağlanmak sapıklığı (S.18) 

Cenab-ı Hakk’tan (c.c) başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imam kuru taklitte kalır, muhabbet ve marifet’i elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbeti elde ederek ilahî hakikatlere kavuşmaya çalışmalıdır. 


Bir şeyhi rabıta ve şeyhe bağlanma sapıklığı (S.18) 

Mürşid Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak, onu sevmek ve onunla ilgilenmek vaciptir. Böylece mürid gerçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendi büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır. Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürid onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularını bırakmayı başarır. Rabıta’da mürid kabul edilme ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır. 

Mürid üstadını devamlı düşünür; kendisi nin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak bilemediğinden sıkıntı ve ızdırap içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de aşırı korkar. 


“Şeyh müride Hz. İsa ve Lokman Hekim gibidir.”yalanı (S.20-21) 

Kudsi hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur: ” Yer ve gök beni kuşatamaz; ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.” 
Bu hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah Tüsterî’nin ilham yoluyla söylediği sözdür. Uyanması istenen kalb bu insanî kalbdir. Çünkü emir aleminde Allah-u Teâlâ’nın (c.c) tecel lilerinin yeridir. Kuşatır (yesanî) kelimesi Cenab-ı Hakk’ın (c.c) Zat’ını değil tecellisini kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir. İnsanî kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma gerekir. Bundan dolayı mürid insanî kalbin yeri olan hayvanî kalbe devamlı yönelerek bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talib şöyle düşünür: “Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insanî kalbim karardı ve yaralandı. Bunları ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi; bakışları ve tedavisi Lokman He kim’in tabibliği gibidir.” Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle yardım dileyerek arzuy la üstadına bakar. Teveccüh’te oturan kardeşle rini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. 



Şeyhi Allah ile bir tutma sapıklığı (S.21-22) 

Üstadının sesini duyunca Mecnun’un Leyla’nın sesiyle sevindiği gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir duyguyla yardım dilemeyi arttırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u Teâlâ’ya (c.c) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah’ın (c.c) affetmesi ayrı, kulunun affetmesi ayrıdır. 

Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür: Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, şimdi ise Allah’ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, velinin yardımı nerede… ikisi arasında çok fark vardır. 

Müridinin yarar görmesi için teveccüh süresince Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kıram’ın yardımı hazırdır diye inanması gerekir.’ Fakat bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir. O’da bu feyzi ancak kabule uygun edeb sahibine verir. 


Şeyh mürid için bir ilahtır. (S.23) 


Yarar sağlamak için müridin korku, ümit, haz ve sevgi hallerini arttırması gerekir. Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe teyz almak için o nefesini içine çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır. Ve kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. Üstadının nefes alıp vermesi boyunca onun yardımı ve feyz vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin beyazlaştığmı düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasım ister. Teveccüh’ün sonuna kadar bu olay devam eder. Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıkların derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır ve zikir eğitimi yapılır. 


“Şeyhi rabıta ederken bir hal belirmezse mürid şeyhinden yardım istemelidir.”şirki (S.24) 

Rabıta’nın birçok çeşidi vardır: 

I- Üstadın Huzurunda: Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Müridde şuhud 
(olanğandışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalb sızlaması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister. Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde her hangi bir hal belirmezse mürid üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. 



“Mürid şeyhinin Allah ile kendi arasında aracı olduğuna inanır.” Küfrü (S.25) 

Zira talib Cenab-ı Hak’kın (c.c.) herşeye kadir ve üstadının da kendisiyle, Allah-u Teâlâ (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düsünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır.


“Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır.”şirki (S.25-26) 

II- Üstadın bulunmadığı yerde rabıta: 

1) Hatme yapılırken rabıta: Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalb huzuru elde edilir. Hatme duası okunur ken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhani yetleri hazırdır. Herbiri kendilerine uygun muh abbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı (c.c) bilme), dünyayı terketme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılma- sına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müridlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler. 


“Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur.Şeyh müridin içine girer.” Sapıklığı (S.26-27) 

2) Şekli (surî) ve manevî rabıta: 

a) Şekli rabıta: Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısında oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonrada tüm bedenine yayılır. 

Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir (telebbüs – elbise rabıtası) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür. Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerin saldırısı arttığında, kalbin sıkıntılı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözüyde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır.

Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürid kendisinin zarf olduğunu şeyhinin de içine, girdiğini düşünür. Bu şekilde mürid çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, onda fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki, birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. 


“Bu rabıta kalb ile bilinir.” Yalanı (S.27) 

Manevi rabıta: Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalb ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas (içtenlik) doğar. Bazan her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan herbiri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazanda her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar. 


Artık şeyh mürid nazarında her şeyi kuşatan ve herşeyde tasarruf eden bir ilahtır. (S.27-30) 

Bu rabıtanın çeşitleri:

• Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır. 

• Üstadın herşeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadının kemâlâtının dışa vurdu ğunu açıkça görmek. 

• Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri (evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrıl maktan üzülmek. 

• Bir günahtan kaçınırken, yolda, yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek (Bu durumda edebli olunmalıdır.) 

• Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır. 

• Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerler karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek. 

• Mürid bütün ibadetlerini, hal ve hareket lerini tümüyle rabıtalı yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma veya vermeden önce ve sonra rabıta yapmalıdır. Çünkü iki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş gibidir. 

• Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe uyulur. 

• Dost ve arkadaş toplantısında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir. Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanı mında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur. Bu gerçek sevgi ruhu saflaştırır. Maddi sevgi usanç, gevşeklik, tembellik, bezginlik ve gaflete neden olurken manevi sevgi kişiyi cezbe ve gerçeğe eriştirir. 

• Mürid diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşılarsa rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlasını azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar. 

• Hased (çekememezlik) ve gıpta (imren me)’yi önleyen manevi rabıta: Güzel binek, değerli giyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici dinlenme yerleri gördüğünde mürid rabıta yaparak şu şekilde düşünür: “Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.” Bu şekilde düşününce hased ve gıbta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara (gözdeğme si) da engel olur. 

Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümidsizlik gördü; Allahu Teâlâ’ya (c.c) yalvararak rica etti. Onun duası nedeniyle Cenab-ı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allahu Teâlâ’ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir. 


Mürşid dediği Şeyh mürid için puttur. (S.54-55) 

Mürşidi hatrında ihlasın en düşük derecesi: Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhinin bir tek nazarına (bakışına) eşit olamayacağına inanmasıdır. 

İhlasın en yüksek derecesi: Şeyhinin tüm hareketlerinin, sözlerinin ve hatta latifelerinin (esprilerinin) nefsi, dünyevî, ve uhrevî (ahiret için) yarar için değil, ancak ruhanî ve Allah-u Teâlâ’nın (c.c) rızası için olduğuna inanmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en düşük derecesi: Şeyhinin tüm isteklerini kendi isteklerinden daha üstün tutmasıdır. 

Muhabbetin (sevginin) en yüksek derecesi: Kendi arzularını şeyhinin arzularında yok etmesi, her hangi bir istek belirtmemesidir. Şeyhinin bir isteği ve emri olursa onu istemesi, bir şey emretmezse hiç bir dilekte bulunmamasıdır. Öyle hale gelmeli ki onun emri olmadan hiç bir şey yapmamalıdır. Bununla beraber şeyhiyle zahirde kavuşmayı şiddetle istemelidir. Zahirde kavuşunca, manen kavuşmayı yanık kalble şiddetle arzu ederek kendisini hiç bir şeyin oyalamasına izin vermemelidir; kalbindeki aşkı hiçbir şey söndürmesin ve onu yolundan gördüğü hiçbir şey alıkoymasın. Allahu Teâlâ’ya (c.c) yaklaştıkça ilahi makamlardan ne kadar uzak olduğunu anlar. Çünkü yakınlığın ve kavuşmanın dereceleri sonsuzdur. 

Mürşidine teslim olmanın en düşük derecesi: Müridin kendi üzerinde şeyhinin tasarrufatını (etkilemesini) görmesidir. Böylece mürşidinin emri altında olduğunu bilir. 

Adab-ı Fethullah – Şeyh Fethullahi Verkanisi, Menzil Yayınevi, Adıyaman, 1997

 

İnsan-ı Kamil – – Abdulkerim Ceyli
cilt 1 

 
“İnsanın zatı Allah’ın aynıdır.” İftirası (S.131) 


Bir kul, bu kevnî mertebeden yükselir; kudsi mertebeye geçip, ondan kendisine gelen bir keşif olursa, bilir ki: İşte, Allah’ın zatı kendi zatının aynıdır.. Böylece, zatı idrâk etmiş olur. 



“Keşfe nail olunca senin o olduğunu, onunda sen olduğunu anlarsın.”iftirası (S.133) 


Zat-ı ilâhiyi idrâk üzerinde duralım.. Bu da, bilmen gerekli bir konudur.. Özünde tam bir yüceliğe sahip bulunan zat-ı ilâhiyi idrâk şu yoldan olur: 

Bileceksin ki; sen osun; o da sen 

Ne var ki bu: Kuru bir bilgi ile değil: Hak ka pından ihsan olunan ilâhî bir keşfe sahip olmakla olur 

Anlatılan keşfe, ilâhî bir ihsanla nail olup senin o olduğunu; onun da sen olduğunu bildikten sonra anlarsın ki: Bu böyledir.. Bunun böyle oluşundaysa.. ne bir ittihad ne bir hulul vardır..



“Allah varlığın aynısıdır.” Yalanı (S.189) 

O, şu varlığın aynıdır.. Bu varlık da onun aynıdır.. 

“Sebebine gelince: Onun evveli, aynen âhiridir; önü aynen sonudur.. 



Peygamber’e “Rabbimi bir delikanlı suretinde gördüm.”İftirası (S.195) 


İlâhî TEŞBlH cemal suretinden ibarettir.. Cemal-i ilâhî için manalar vardır.. Bu manalar, ilâhî isimler ve sıfatlardır.. 

Aynı şekilde, cemal-i ilâhî için suretler de var dır.. Bu suretler ise., üstte anlatılan manaların tecellilerinden ibarettir.. 

Bu tecelliler ise., dıştan görülüp tutulan şey lerle; akıl yolu ile anlaşılan şeyler üzerine gelenlerdir.. Dıştan gelenler için, Resulüllah S.A. efen dimizin: 

— «Rabbımı taze bir delikanlı suretinde gördüm..» Hadis-i şerifini misal olarak gösterebiliriz.. 



“Hak kuluna Allah isminde tecelli edince , kul da Allah olur.” İftirası (S.220) 

Yüce ve sübhan olan Hak, kuluna: ALLAH is pitinden tecelli ettiği zaman o kul, kendi nefsinden yana fena bulur.. 

Böyle olunca kendisinden gaye: ALLAH olur O’nda ve onun için.. 

Bundan sonra, o kulun varlığı; zaman hadiselerine bağlanma köleliğinden kurtulur.. Bu kâinat bağları ile bağlılık durumu, kalkar; çözülür.. 

İşbu durumlardan sonradır ki, o kul; 

a) Tek zat olur.. 

b) Sıfatlarda tek olur.. 

c) Analar ne? babalar ne? hiç birini tanımaz olur.. 

Durum ki anlatıldığı gibi oldu. 

a) ALLAH’ı zikreden kimse; okulu zikreder.. 

b) ALLAH’a bakan kimse, o kula bakmış olur.. 

İşte., bütün bu olanlardan sonradır ki: Hal di li garib ve acib yoldan terennüm etmeye baş lar. 



“Allah ilmiyle tecelli ederse o kul olmuş ve olacak her şeyi bilir.”yalanı (S.229-230) 

Anlatılan bu birlikten’sonradır ki; yüce zat o kula, İLMÎYE sıfatı ile tecelli eder.. 

İşte, bu ilim sıfatı tecellisini aldıktan sonradır ki o kul: Bütün âlemi, içinde bulundukları duruma göre bilir.. 

Anlatılan âlemlerin bütün dallan ve kollan, o kulun ilim çenberine girer.. 

Başlangıcından taa, sonuna kadar.. 

Böyle olunca: O kul herşeyi bilir. Nasıl oldu, 

ne şekilde oluyor ve sonunda nasıl olacak?.. 

Bütün bunları bilir.. 

O bilir: Bu iş, olmamıştır.. 

O bilir: O olmayan şey, ne sebeple olmamıştır? 

O bilir: Olmayan bir şey, olunca, nasıl olur? 

Ve nasıl olacak?.. 

Bütün bu anlatılanlar; o kulda bir ilim olarak mevcuttur” 

Ama aslî bir ilim.. 

Ama hükmî bir ilim.. 

Ama keşfe, zevke dayanan bir ilim.. 

Öyle bir ilim ki., yani: Öyle bir bilgi ki, malum olup bilinenlere onun zatından sirayet edip geçmiştir.. 

Hem de, icmal yolundan.. 

Hem de, tafsil yolundan.. 

Hem de, küllî ve cüz’i yoldan.. 

Onun tafsili icmalinde gizlidir. Ama, gizliden de gizli bir gayb âleminde.. Ledünnî ve zatî olaraktan.. 

O, öyle bir gelişle gelmektedir ki; gaybın da gaybı âlemin, tafsilinden gelmektedir, bu şehadet âlemine çıkmaktadır.. 

Böyle olunca, onun icmal tafsili, gaybında mü şahede olunur.. 

Toplu icmali ise., gaybın da gaybındadır.. 

Sıfat tecellisi içinde, olana; ilmin gelişi, zahir de olan bir şey değildir.. Gizlinin de gizlisi âlemde, o ilmin içine dalan bilir! 


“Allah kula basariyet ismiyle tecelli edince bütün gabi alemleri görür.” Yalanı (S.230-231) 

BASARİYET.. 

Yüce Allah, kullarından bazılarına da, bu BA SAR sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu tecellide, o kulun durumu şöyle olur: 

Bu tecelli yüce Allah katından; ilme, ihataya, keşfe dayanan bir tecellisi ile geldiği zaman, onun için tam bir BASAR tecellisi yolu açılır.. 

Bu açılış, o kulun görüş açılışıdır.. İlminin u- zandığı yere kadar ne varsa, hepsini görür.. 

Bu makamda: 

• Hakka dönük ilmin sözü geçmez.. 

• Halka dönük ilmin sözü de geçmez.. 

Bu makamda sadece: BASAR tecellisine nail olan kulun görüşü vardır… 

Varlıkları tümden, içinde bulundukları halleri ile, o kul görür.. 

Ama, gizlinin gizlisi bir âlemde.. 

Burada pek hayret veren bir nokta vardır ki; şudur: O kul, gizlinin gizlisi âlemdeki herşeyi bildiği halde; bu şehadet âlemindekilere karşı bile mez ve göremez. 



“Semi ismiyle tecelli edince bilir ve onun için uzak ve yakın birdir.”iftirası (S.232-233) 
“SEMİ” 

Yüce Allah kullarından bazılarına da, bu sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu SEMİ’ sıfatı tecellisine eren kul: 

— Cemadat hükmünde bulunan (taş, toprak, vb.) şeylerin konuşmalarını dinler.. 

Bitkilerin sözlerini işitir.. 

Cümle canlı varlıkların dillerinden anlar.. 

Meleklerin sözlerini de anlar.. 

Bütün değişik dilde konuşanların lügatlerini bilir.. 

Hali anlatıldığı gibi olan bir kul için: Yakın ile uzağın hiç bir farkı yoktur.. Onun katında uzak, yakın gibidir.. 

Yukarıda anlatılan manaları biraz açalım.. 

Yüce Allah bu SEMİ’ sıfatı ile, o kuluna tecelli ettiği zaman: Bitkilerin dillerim, cemadatın gizli sesini, bütün değişik dilleri; ondaki ahadiyet gücü ile, o kul işitir ve anlar.. 

Bu tecelli sayesinde ben: Rahmaniyet ilmimi rahmandan dinledim.. 

Kur’an okumayı öğrendim.. Bir ölçü birimi olan rıtıl oldum.. 





Ceyli Allah ve Kur’an adına yalan söylüyor. (S.234-237) 

Bu hitab için, bir örnek verelim.. Mesela»: Ona şu nida gelir: 

— Sen sevgilimsin.. Sen sevdiğimsin.. Arzula nan sensin.. 

Sen kullardaki yüzümsün.. 

Sen, en üstün gayesin.. En çok aranan sensin. 

Sen, sırlar içinde sırrımsın.. 

Sen, nurlar içinde nurumsun.. 

Gözümsün; süsümsün.. 

Cemalim sensin; kemalim sensin.. 

İsimim sensin.. Zatım sensin.. Vasfım sensin.. Sıfatım sensin.. 

Ben, senin isminim.. Ben senin resminim.. 

Nişanın benim.. Alâmetin benim, sevdiğim.. 

Sen, bu kâinatın özüsün.. Bütün bu varlıklar, ve olanlardan maksad sensin.. 

Müşahedeme yaklaş; ben, sana varlığımla yaklaştım.. Uzak durma; çünkü ben: 

— «Biz, ona şah damarından daha yakınız..» (50/16) 

Sözünün sahibiyim.. 

Kulluk ismi ile bağlanıp kalma.. 

Rabb olmasaydı, kul da olmazdı.. 

Ben, seni nasıl izhar ettimse, sen de beni izhar ettin.. 

Senin kulluğun olmasaydı; benim de, rübubiyet vasfım olmazdı.. 

Ben, seni nasıl bulduysam, sen de beni öyle buldun.. 

Senin vücudun olmasaydı, benim vücudum da olmazdı.. 

Sevgilim, yaklaş yaklaş.. 

Sevgilim, yüksel., yüksel.. 

Sevgilim, seni vasfım için istedim; kendim için yaptım.. 

Kendin için başkasını isteme; senin için de benden başkasını arzulama.. 

Sevgilim, bütün kokularda beni kokla.. 

Sevgilim, bütün taamlarda beni ye. 

Sevgilim, mevhum şeylerden beni çıkar.. 

Sevgilim, malum şeylerden bana akıl yolu bul.. 

Sevgilim, bu hissedilen şeylerde beni müşahe de et.. 

Sevgilim, el değdirilen şeylerde bana dokun.. 

Sevgilim, giyilen şeylerde beni giy.. 

Sevgilim, benden murad sensin.. Benimle künye aldın.. Namıma künye alan sensin.. 



Yukarıda anlatılan kelâmlar o kadar güzeldir ki, o kadar tatlıdır ki., o yoldan yapılan ihsanlara ne doyulur, ne de o latifelerden bıkılır.. 

KELÂM sıfatı kendisinde olanlardan bazıları da: Hak’la konuşur.. Ama, halk dili ile.. 

Söylenen sözü bir yönden duyar.. Ama, o bilir ki: O söz, bir başka yönden gelmektedir.. 

Halktan biri ona seslenir; o da duyar.. 

Ama, Hak’tan duyar.. Halktan değil.. 

Bu manada şöyle söylerim: 

Leylâ ile olurdum, gayrı yoktu görsem bile; 

Cemadatla konuşurdum Leylâ’ya hitab ile.. 

Şaşılacak bir şey yoktur, onlarla konuşsam da; 

C emadattan cevab aldım, Leylâ’dan cevab ile.. 

KELAM tecellisine nail olan kullardan bazıla rını; yüce Hak cisimler âleminden alır, ruhlar âlemine götürür.. 

Mertebe bakımından, bunlar en yüce mertebelerin sahibidir.. 

Bazı kullar, bu yüce hitabı kalbinde bulur.. Kalben, yüce Hak’la konuşur.. 

Bazıları, ruh ile, dünya semasına yükselir.. 

Bu sınıfa mensub olanlar arasında; ikinci ve üçüncü semaya yükselen zatlar da vardır.. 

Haliyle, bu yükseliş, kimin kısmetîndeyse.. kısmeti ne kadarsa, o kadar olur.. 

Sıdre-i müntehaya yükselen kimseler de vardır.. 

Yükselirler; konuşmalarını orada yaparlar.. 

Hâsılı: KELÂM teceilisine nail olanlar, haki katler âlemine girdikleri kadar yüce Hakkın mu hatabı olurlar.. 

Bu böyledir; başka türlü olamaz.. Zira, her şeyin bir yeri vardır.. 

Yüce ve sübhan Hakkın şanı ise., her şeyi, ye rinde yerine getirmektir.. 

KELÂM sıfatının tecellisi, Hakkın kelâmına muhatab olacak kimselerden bazıları için bir şeref köşkü kurulur.. 

Hem de, nurlu ve parlak bir şekilde.. Pırıl pı rıl yanan bir köşk gibi.. 

Bazı kullar da, iç âleminde parlayan bir nur görür.. Yüce Hakkın hitabına, o nurlu yönden nail olur.. 

Bu nurun şekli değişiktir.. 

Bazan, çokluğu kavranabilir ve: 

— Şu kadardır.. 

Denebilir.. 

Bazan, o nurun çokluğunu anlamak mümkün değildir.. Çok çoktur.. Çoktan da çoktur.. 

Anlatılan nur, yuvarlak daire biçiminde olabi lir.. 

Uzayıp giden bir şekilde de olabilir.. 



“Kelam tecellisine erişince Hakk’ın kelamını duyarsın ve sen de mabut olursun.”iftirası (S.238-239) 

Kelâm tecellisine erip yüce Hak kın kelâmını duyanlar için: 

— Sidre-i müntehaya yükselen kimseler de vardır.. 

Demiştik.. Bunların nail olacağı kelâmın bir şeklini burada anlatmamız yerinde olur.. 

Bunlar arasında şu hitaba nail olan vardır: 

— Sevgilim, senin benliğin işte benim kimliğimdir.. 

Sen, aynen osun., o ise., ancak benim; sevgilim.. 

Senin bu yaygın halin, benim terkibimdir.. Çokluk yönün, benim birliğimdir.. 

Senin terkibin dahi, benim yaygın halimdir.. 

Senin cehaletin, benim bilginidir.. 

Senden murad, benim.. 

Ben, senin içinim, benim için değil.. Sen de, benim içinsin.. Senin için değil. 

Sevgilim, sen üzerinde vucud küresinin dön-d üğü bir noktasın.. 

O varlık küresinde, sen abd olmaktasın; aynı z amanda, mabud da olursun.. 

Nur sensin.. Zuhur sensin.. 

Sen bir güzelliksin; bir suretsin. 

Tıpkı insana lâzım olan göz; bu göze de lâzım. olan insan gibisin.. 



“Kula irade sıfatı tecelli edince her şey onun arzusuna göre olur.” Yalanı (S.240-241) 

İRADE.. 

SIFATLAR TECELLİSİ içinde ehliyet kazanan bazı kimselere yüce Allah, İRADE sıfatı ile tecelli “eder.. 

Bu tecelliye nail olunca, yaratılmışlar hep onun iradesi ve arzusuna, göre olur.. 

Bu tecellinin yolu, kelâm sıfatından geçer.. 

Yüce Allah, mütekelîim sıfatını o kulda tecelli ettirince; o kul, bu sıfatın ahadiyet yönü ile, m ahlukatta iradesini yürütmeye başlar.. 

Artık her şey, onun arzusuna göre olur. 

Burada, önemli bir noktaya işaret edeceğiz.. Özellikle dikkat edilmesi gerekir.. 

Çünkü, bu tecelliye erenlerden, bazısı gerisin geri dönmüş; yüce Hak’tan yana gördüğü şeyleri in kâr yoluna sapmıştır.. 

Bu, şöyle olmuştur: 

Yüce Hak, o kimseye; ilâhî olan gayb âlemin de, her şeyin kendi arzusu ile olduğunu göstermiş tir.. 

Hem de, müşahede yolü ile., açık bir şekilde.. 

Kul, orada bu hale sahib olduğunu görünce; aynı şeyin bu şehadet âleminde de olmasını iste miştir.. 

Ne var ki, bu olamaz.. Çünkü o durum, zatî özellikler arasında sayılır. Bunu sezememiştir.. 

İşte., anlatılan talebi yerine gelmeyince, o ay- nen gördüğü müşahedeyi inkâr etmiştir.. 

Gerisin geri dönmüş ve kalb sırçası kırılmıştık.. 

Bu müşahededen sonra Hakkı da inkâr etti. Onu bulduktan sonra, yitirdi.. 



“Kulda kudret tecelli edince gizli şeyler görünmeye başlar.” Yalanı (S.241) 


KUDRET .. 

SIFATLAR TECELLİSİ içinde bazıları bu’ KUDRET sıfatı tecellisine geçer.. 

Bu geçiş sonunda, tümden eşya onun kudreti ile olmaya başlar.. 

Ama gaybî âlemde., gizlide.. 

Aynı âlemde bulunan, onun model varlığında olur.. 

Bu tecellide bir yükselme kaydedip ilerlerse.. ondan da öteye geçerse., gizli tuttuğu şeyler, ken disine görünmeye başlar.. 




“Uluhiyet sıfatı tecelli edince zıdları özünde toplar.” Yalanı (S.246) 

ÜLÛHİYET.. 

Bazılarına da: yüce Allah, ÜLÛHİYET sıfatı ile tecelli eder.. 

Bu tecelliye nail olan kimse., zıdları özünde toplar.. 

Beyazı ve siyahı bir eder.. 

Yükseklikleri de, aşağıları da şümulüne alır.. 

Toprağı da, incileri de bir görür.. 

Bu tecellide, kulun aklı: İsme, vasfa erer.. Ama, açılıp kapanmayı kabul etmez. 

Bunun katında o gibi işler, susuza su gibi ge len serap gibidir., git git bulunmaz., sonu yok.. 

Bir şey bulamaz; sonunda, Allah’tan başka.. 

Allah’ını bulur; Allah da onun hesabını görür.. 

Sağlı sollu kitabı alır; ve şu âyetin okunuşunu duyar: 

— «Uzaklık, zalim topluluğa..» (23/41) 



Zat sıfatı tecelli ederse gavs olur, mehdi ,hatem ve halife odur.”Yalanı (S.263) 


Yukarıda anlatılan LATİFE iki şekilde olur: 

a) ZATÎ.. 

b) SIFATI.. 

Şimdi bunların manasını açalım..” 

Anlatılan latife, ZATÎ olduğu zaman, insana ağlanan bu heykel: 

O kâmil ferd olur.. Her şeyi özünde toplayan bir gavs olur.. 

Bu varlığın isleri onda çevrilir.. 

Yapılan secde ve rükûlar onun için olur.. 

Yüce Allah âlemi onunla korur.. 

— Mehdi ve hatem.. 

Tabirleri, onu anlatmak için kullanılır.. 

İşte.. HALİFE, odur.. 


“Putlarda zahir olan benim , şu putların tümü benden başkası değildir.” (S.357-358) 

Buraya kadar anlatılan âyet-i kerimedeki mana ise.. şu ayet-i kerimedeki sözü tefsir etti: 

“İlah yoktur; ancak ben varım..» (20/14) 

Bundan, şunu anlatmak istiyor: 

— İbadet edilen ilâhlık durumunda ancak ben varım.. 

Bu putlarda zahir olan benim: Felekler, tabiatlar hep benim.. 

Cümle meznep ve din ehlinin kulluk ettiği her şey benim.. 

Şu putların tümü, BEN’den başka değildir.. 

Bundandır ki, onlara: . 

–ilâhlar.. 

Lafzını tesbit ettim.: Bu. lafzı onlara da ad koy dum.. 

Haliyle onlara verilen bu isim, hakikatte al dıkları durum icabıdır.. 

..Ve bu isim: Mecaz yolu ile değil, hakikat ola rak verilmiştir. 

Zahir ehlinin: 

— İlâhlar, ismi, onlara tapanların verdiği isimdir.. Hak Taâlâ ise., verdiği isimle bunu murad etmiştir.. Yoksa, kendi özlerinde, bu ismi hak ettikleri için vermemiştir.. 

Dedikleri gibi değildir.. Halbuki bu, yanlıştır.. Ve, Hakka iftiradır.. 

Çünkü bu eşyaya tümden; hatta bu vücudda bulunanların hemen her biri için, hakikatta Allah’ ın zatı yönünden gelen bir isimdir. Hem de, hakikî olarak.. 

Zira, sübhan olan Yüce Hak bu manaya göre, eşyanın aynıdır. 



Cennet ve Cehennem ebediliği uzarsa olmaz,bu ebediliğin tükenmesi zaruridir.”iftirası (S.373-374) 

Şunu da bilesin ki.. 

— Mümkin.. 

Vasfını alanlardan her şey için bir EBED durumu vardır.. 

Meselâ: 

Dünyanın EBED’i: Âhirete geçmesidir.. 

Âhiretin EBED’i: İşin Yüce Hakka geçmesidir.. 

Burada, önemli bir nokta var ki onu da açıklamak gerekir.. 

O nokta: Mümkinlerde bulunan: 

— E B E D.. 

Vasıflarının kesilmesine hükm’ olunmaktır.. 

Bunlar arasında: Cennet ehlinin EBED’lerini: cehennem ehlinin EBED’lerini saymak gerekir.. 

Bu EBED durumlarının elbette tükenmesi za rurîdir.. 

Eğer onlar devam eder; bekaları babında hûküm uzarsa., olmaz. 

Olmaz; zira: Hakkın EBED’lik durumu; kendi zatından başkası için, EBED’in bitiş hükmünü ver mekten yana bizi bağlar.. 

Kaldı ki: Hiç bir mahluk için yüce Hakkın bekasında, aynı seyir hakkı yoktur.. Yani: Kendi ba şına. 

Bu babdaki hüküm budur.. 

Biz, sözü makul bir ibare ile, bu şekilde ortaya çıkarmış olsak dahi esas manasında bir değişiklik olmâz. 

Çünkü: Biz onu, açık bir keşif yolu ile elde et tik.. 

İsteyen inanır; isteyen inkâr eder. 



Cili’nin ve tasavvuf’un uydurulan ilahları (S.437) 


Halbuki, efrad ve aktabdan her biri için, bu varlık ülkesinde tasarruf vardır.. 

Bunlardan her biri: Gecede ve gündüzde neler olur, onu dahi bilirler; kuş dillerini bilmek bunun yanında hiç kalır.. 

Bu manada Şiblî rh. der ki: 

• Kara karınca, kara taş üstünde, karanlık bir gecede yürür de, ben onun ayak sesini duymaz sam, kendim için: 

• Ben, kandırılmışım; Rabbımın mekre uğramışıyım.. 

Derim.. 

Başka bir zat ise, şöyle demiştir: 

— Ben o gibi hareketleri anlamadığımı nasıl söyleyebilirim?.. Onun hareket için hazırlanışı, be nim gücümle olmaktadır.. 

Onu. hareket ettiren benim.. Nasıl onu anlamadığımı, söyleyebilirim.. Hem de, onu hareket ettiren olarak.. 

İnsan-ı Kamil cilt 1 – Abdulkerim Ceyli, Üçdal Neşriyat, İst-1980

 

İnsan-ı Kamil – Abdulkerim Ceyli 
cilt 2 

 
“Kıyametten sonra iblise lanet yoktur. İlahi yakınlığa döner.” İftirası (S.176) 

Kıyamet günü geçtikten sonra, İblis’e lanet yoktur… 

Z i r a: 

—Kıyamet günü.. 

Dediğimiz DİN GÜNÜ, tabiî zulmetin hükmü kalkar.. 

Nitekim DİN GÜNÜ tefsiri, bu kitabın KIRKINCI BÖLÜM’ünde geçti.. 

Bu manaya göre iblis: ilâhî huzurdan, ancak kıyamet gününden önce kovulur ve tard edilir.. Zira onun, asli durumu bunu gerektirir.. 

“Ünün aslının iktizası ise., tabiî engellerdir.. Ru hun ilâhî hakikatlerle tahakkukuna engel olur.. 

Amma, bundan sonra.. Tabiî durumlar, kemalât cümlesinden sayılır.. Ona lanet yoktur, sırf yakınlık vardır… 

Ve o zaman İblis, önce olduğu gibi, ALLAH ka tında bulunan ilâhî yakınlığa döner.. 

Bu ise.. cehennemin zevalinden sonra olur.. 

Çünkü: ALLAH-ü Taâlâ’nın yarattığı her şey, cennette önceden bulunduğu hale dönecektir..

Bu asalet durumu, kat’îdir.. 

Bu manayı anla… 



Cili’ye göre “Bütün gayri müslümler cezasını çektikten sonra ilahi saadete nail olurlar.”iftirası (S.327-339) 

Bunlar on millete ayrılır.. Bu on millet, çeşitli milletlerin aslıdır.. Teferruata geçilecek olsa, bit mez.. O kadar ki çoktur.. 

Hepsinin dayanağı şu on millettir: 

• Küffar.. 

• Tabaiyye.. 

• Felâsife.. 

• Seneviyye.. 

• Mecus.. 

• Dehriyye.. 

• Berahime.. 

• Yahud.. 

• Nasara.. 

10. Müslimun.. 

Bu anlatılan taifeden hangisi olursa olsun; ALLAH-ü Taâlâ: Bir kısmını, cennet için; bir kısmını da, cehennem için yaratmıştır.. 

Hele geçmiş zamanlardaki küffara bir bak: O zaman da peygamberlerin daveti ulaşmayan bel gelerde oldukları halde, yine ikiye ayrılmışlardır.. 

Onların bir kısmı hayır işlemiş; ALLAH-ü Taâlâ, cennet mükâfatı vermiştir.. 

Bir kısımları da şer işlemiş; ALLAH-ü Taâlâ ce hennemle cezalandırmıştır.. 

Kitap ehlinin durumu da budur.. 

Şeriat gelmeden evvel, onlar için hayır şuydu: Kalblerin kabullendiği, nefislerin sevdiği, ruhların hoşlandığı.. 

Şeriat geldikten sonra da, onlar için hayır şu oldu: ALLAH’ın kullarının ibadet emrine uyması.. 

Şeriatın nüzulünden önce ser ise., şu idi: Kalb lerin kabul etmediği, nefislerin kötü gördüğü, ruhların acı duyduğu.. 

Şeriatın nüzulünden sonra ise., şer: ALLAH’ın 

kullarına yasak ettiği şeyler oldu.. 



Bütün bunlar, ALLAH’a ibadet ederler.. Ama, .nasıl ibadet etmeleri uygun ise, öyle.. 

Zira onları, ALLAH-ü Taâlâ. zatı için yaratmıştır., kendileri için değil.. 

Onlar, hakkı olduğu şekilde, Yüce Hakkındır.. 

Sonra.. 

Sübhan olan Yüce ALLAH, bütün bu milletleri: İsimlerinin, sıfatlarının hakikati olarak yaratmıştır.. Hepsine zatı ile tecelli eylemiştir.. 

Bu sebeple: Bütün zümreler, ona ibadet eder ler.. 

KÜFFARA GELELİM: 

Bunlar, bizzat ALLAH’a ibadet etmektedir.. 

Şöyle ki: Sübhan olan yüce Hak baştan sona, bu varlığın hakikatidir.. Küffar da bu varlık cüm lesinden sayıldığına göre., onların hakikati odur.. 

Onlar, kendileri için bir RABB olmadığı yolunda inkâra sapıp kâfir oldular.. 

Bu böyledir.. Çünkü, ALLAH-ü Taâlâ onların hakikatidir.. Onun için bir RABB olamaz.. Mutlak RABB kendisidir.. 

Böylece onlar, aynen zatları neyi gerektiriyor sa., ona göre ibadet ettiler… 

PUTA İBADET EDENLERE GELELİM: 

Bu dahi, Yüce Hakk’ın varlık sırrına dayanır. O: Hülulsüz, katıksız olarak, vücud zerreleri nin her birinde, kemali ile vardır.. 

Bu açıdan, Yüce ALLAH, onların ibadet ettiği put ların dahi hakikatidir.. 

Bu manaya göre: Ancak ALLAH’a ibadet etmiş olurlar.. 

Bunun böyle olması onların bilmesine mühtaç değildir.. Aynı şekilde, onların niyetlerine de muhtaç değildir.. 
Zira: Hakikatlerin gizliliği ne kadar uzarsa uzasın; elbette iş neyse., onun üstünde açık zuhurla rı zarurîdir.. 

Şu mana da, onların içten Hakk’a tabi olduk larının sırrıdır.. 
Şöyleki: Onların kalbleri, bu işte hayır olarak lehte onlara sehadet eder.. İtikadlan da bu işin hakikatına bağlıdır.. 
Bu mana ise.. Kulunun ona ait zannıdır.. 
Bu manada, şu hâdis-i şerif önemlidir: 
– «Müftüler fetva verse dahi: kalbine danış..! 
Bu kalb fetvası umumî manadadır.. Hususî kalb fetvasına gelince., o zaman iş değişir.. 

Her kalb doğru fetva veremez.. Her kalbden fetva sorulmaz., danışılmaz.. 

Bundan bazı kalbler murad edilmiştir; hepsi değil.. 

Bu, itikada dayalı incelik; onların yaptığı işin hakikatına uygundur.. Onları, bu yoldan hakikat, işin zuhuruna çeker götürür., ama, âhirette.. 

ALLAH-ü Taâlâ bu manada şöyle buyurdu: 

— «Her cemaat, kendilerinde olanla sendir-» (30/32) 

Yani: Dünyada da böyledir; âhirette de.. Bu böyledir.. Çünkü: İsim müsemmadan ay rılmaz.. 

Onları şenlikle isimlendiren odur.. Onları, bu şekilde vasıflandırdı.. 

Bu vasıf ise., mevsufa mugayir değildir.. 

Ancak: 

— Her cemaat, kendilerinde olanla şen oldu.. 

Denseydi.. o zama n, bu fiil sığası ile gelmiş olurdu.. Yukarıdaki manaya aykırı düşerdi.. Muzari sığası ile: 

—Şen olur… 

Deseydi.. o zaman, arada bir açıklık olurdu.. 

Amma, isim böyle değildir.. O, sürenin deva mını gerektirir.. 

Yani: Onlar, dünya hayatında yaptıkları ile sendirler.. Âhirette ise., halleri ile şendirler.. Ellerinde bulunanla daimî bir şenlik içindedirler.. 

Bu mana icabıdır ki: Dünyaya geri çevrilseler; yine kendilerine yasak edilen şeyi yaparlar.. Yaptıkları işin sonucunu azap bildikleri halde.. Zira o işte, bir lezzet, lütuf bulurlar.. Bu lezzet dahi, o azapta bekalarının sebebidir.. 

Zira Hak Taâlâ’nın rahmeti icabıdır ki: 

Kuluna âhiret azabı dilediği zaman, onun için bu azapta gizli bir lezzet yaratır. Azap görenin cesedi de, ona aşık olur.. 

Böyle olur ki: O azaptan ALLAH’a ilticası ve o azaptan ALLAH’a sığınması yerinde bir şey olmaya.. O lezzet, onun için var oldukça azap içinde kala.. 

Ama, ALLAH-ü Taâlâ, onun azabını hafifletmeyi dilediği zaman, o lezzeti yitirir.. O zaman rahmete yönelmeye muztar kalır.. ALLAH-ü Taâlâ’nın şanı odur ki: Muztar kalmışın duasına icabet ede.. 

İşbu durumdaysa.. o kulun azaptan ALLAH’a il ticası ve ona sığınması yerinde olur.. Hak Taâlâ ise.. onun sığınmasını kabul buyurur… 

Yukarıda anlatılan mana icabıdır ki: Küffarın ALLAH’a ibadeti zatîdir.” 

Onlann bu şekilde ibadeti, her nekadar kendi lerini saadete götürür ise de., dalâlet yoludur.. 

Dalâlet yolu olması da, o yoldan saadet husulünün uzadığıdır.. 

Zira o yoldan gidene, hakikatler inkişafı, an cak âhiretin azap tabakalarına girdikten sonra mümkündür.. Bunların tümü, dünyada tabiat ateşi tabakalarına dalmasının cezasıdır.. Beşeriyeti ica bı onlara, sözle dalmıştı; işle dalmıştı; halle dalmıştı.. 

Bu cezasını bitirdikten sonra, ALLAH’a vardıran yolunu da kat etmiş olur.. Bunun böyle oluşu, ken disine gelen nidanın uzaktan oluşudur.. 

Ancak, bu hallerden sonra, ilâhî saadetine nail olur.. İlk adımda yakınlık bulanların erdiğine erer.. 

Bu ilklere yakından nida gelmiştir… A n l a.. 

TABİATÇILARA GEÇELİM ; Bunlar, ALLAH-ü Taâlâ’ya dört sıfatı cihetinden ibadet ederler.. 

Bu ilâhî dört sıfat şunlardır: Hayat, ilim, kud ret, irade.. 

Bunlar, vücud binasının aslıdır.. Hararet, bürudet, rutubet, yübuset ise., o dört sıfatın, bu kâi nat alemindeki zuhur yerleridir.. 

Rutubet, hayatın zuhur yeridir.. 

Bürudet, ilmin zuhur yeridir.. 

Hararet, iradenin zuhur yeridir.. 

Yübuset, kudretin zuhur yeridir.. 

Bütün bu zuhur yerlerinin hakikati ise., anlatılan sıfatların sahibi olan Yüce Sübhan’dır… 

Anlatılan zuhur yerlerinde var olan, bu ilâhî incelik, sair tabiatçıların ruhlarına da açılınca; bu ilâhî dört vasfın eserim de, gördükten sonra., bu varlığı: Hararet, bürudet, yübuset ve rutubete bağladılar.. 

Ve., kabiliyetler, ilâhî istidat ciheti ile bildi ki: Anlatııan sıfatlar, bu suretlerin manasıdır.. 

Yahut: 

– Bu kalıpların ruhudur.. 

– Bu zuhur yerlerinde zahir olanlardır.. 
Şeklinde anladıklarını da söyleyebilirsin.. 
İşbu sırrın icabıdır ki: Anlatılan tabiî kuvvet lere ibadet olundu.. 

Bazısı bunu bilerek yaptı.. Bazısı da bilmeden ‘ yaptı.. 

Bilen önde gitti; cahil de katıldı.. 

Her ne ise., onlar, Hakk’ın âbid kullarıdır.. Amma, sıfat cihetinden.. Neticede işleri saadete ula şır.. Tıpkı, bunlardan önce anlatılanların durumu gibi.. 

İslerinin bineği olan hakikatlerin zuhuru ile, durum anlatıldığı gibi olur… 

FELSEFECİLERE GELELİM : 

Bunlar Yüce Sübhan’a isimleri cihetinden iba det ederler.. 

Zira: Yıldızlar, onun isim mazharlarıdır.. ALLAH-ü Taâlâ ise., zatı ile, onların hakikatidir.. 

Şöyle ki: 

Güneş, ALLAH isminin mazharıdır.. Nuru ile, bütün yıldızların yardımına koşar.. Tıpkı: Bütün isimlerin, ALLAH isminden yardım aldıkları gibi.. 

Kamer, (ay) Rahman isminin mazharıdır.. Zira: Yıldızların en kâmilidir.. Güneşin nurunu taşır.. Tıpkı: Rahman isminin, bütün isimlere nazaran, en yüce mertebeye sahip olduğu gibi.. Bunun beyanı daha önce, kendi yerinde yapıldı.. 

Müşteri, Rabb isminin mazharıdır.. Zira o: Se mada yıldızların en saadetlisidir.. Tıpkı: Rabb is mi, mertebeler içinde özel bir mertebeye sahip ol duğu gibi.. Zira o: Merbubun hükmüne göre, kibriya kemâlini şümulüne almıştır.. 

Zühal., bu yıldız, vahidiyet mazhandır.. Zira, bütün felekler onun kapsamına girer.. Tıpkı: Bü tün isimler ve sıfatlar vahid ismi altında olduğu gibi.. 

Merih, kudret mazharıdır.. Zira o: Kahhariyet fiillerine ait bir yıldızdır.. 

Zühre ise., iradenin mazharıdır.. Zira o: Ken di özünde, çok seri bir tekallübe sahiptir.. Aynı şe kilde Yüce Hak: Her an bir başka şey murad eder.. 

Utarit, ilim mazharıdır.. Zira o: Semada kâtiptir.. 

Baki kalan malum yıldızlar ise., onun güzel isimlerinin mazharlarıdır., ki onlar, sayılabilirler.. 

Bilinmeyip baki kalan yıldızlar ise,, sayıya gel meyen isimlerin mazharlandır..